"İSLAMİ SOL" SÖYLEMİ ÜZERİNE

Ahmed Turgut ULUCAK


İdeolojik söylemlerin giderek merkez algılar içinde eritilmesi sorunu, sadece yaşadığımız coğrafyaya has bir olgu değil. Bugün dünyada, küresel emperyalist kabullerin genel geçer algılara dönüşmesi için ciddi bir dezenformasyon süreci yaşanmaktadır.

Genelde dünya ölçeğinde özelde de Türkiye ölçeğinde sistemlerin / rejimlerin yeniden dizayn edilmesi sürecine tanık olmaktayız.  Ortadoğuda Baasçı / baskıcı rejimlerin, Türkiye’de de laik Kemalist rejimin miadının dolduğu, görevlerinin tamamlandığı anlaşılmakta ve kontrollü bir geçiş süreci yaşanmaktadır.

Doğu toplumlarında sol ideolojik söylemler öne çıkarken, batıya yakın olan halkı Müslüman coğrafyalarda ise (Türkiye örneğinde olduğu gibi) muhafazakar sağcılık söylemi öne çıkmaktadır. Bu tür ideolojik söylemler halkın geleneği içinde şekillendirilmeye çalışılırken, toplum mühendisliğini kendine görev bilenler, halkı mevcut rejimin temel argümanlarına uyumlu bir dini söylemle yönlendirmeyi yeğlemişlerdir.

Muhafazakarlık denkleminde sağcılık söylemi bir sonraki yazımızın konusu olacağı için burada kısaca bir saptama açısından değerlendirmek durumundayız. Sermaye ve sosyal alanda eşitlik ilkesi üzerine konuşlandırılan sol tandanslı düşüncenin ortaya çıktığı şartları dikkate alarak değerlendirmek gerekir. 70’li yıllarda halkı Müslüman olan coğrafyaalrda “İslam sosyalizmi” gibi bir kavram üretildi ve solun İslam’a yakın olan kimi tezleri gündeme alındı. İsmail Faruki’nin düşünceleri ekseninde İslam toplumunda kısmen de olsa yer bulan bu söylem ve düşüncede, Faruki’nin düşüncelerinin de istismar edildiği gerçeği ayrıca değerlendirilmelidir.

Asıl üzerinde durmamız gereken, İslam’ın esasının, vahyin belirleyiciliğine tâbi olmak gerçeği bilinmesine rağmen niçin Müslümanlar arasında beşerin ürettiği ideolojilerin zaman zaman taraftar toplayabilmesi meselesidir. Özellikle kapitalizmin sol söylemle ele alınması, sermaye gücünü elinde bulunduranların Marksist argümanlar ile eleştirilmesi, bu konuların bazı Müslüman şahıslar tarafından bu merkezde ele alınması üzerinde ciddi şekilde durulması gereken bir sorundur.

“İslami sol” veya “sosyalist Müslüman” tanımlamalarına sahip çıkanlar içerisinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi nasıl anlamak gerekir? Bu bir yenilmişlik psikolojisinin sonucu mudur, yoksa farklı bir şey söyleme arayışının çaresizliği midir? “Abdestli kapitalizm” söylemi ve “Müslüman kapitalist olmaz fakat sosyalist olur” gibi argümanlar, bizim kendi mecramızın dışında yeni bir yol arayışı değil midir?

Müslümanın zihni ve söylemi net olmalıdır. Hadiseleri, ithal ideolojik kalıplarla değil, varlık sebebi olan kulluğu çerçevesinde, iman ettiği vahyin ölçüleri içinde okuma ve çözümleme yoluna gitmelidir. Zamanın revaçta olan ideolojik ekollerinin Müslümanlarda zihin kaymasına sebebiyet veriyor olmasını, “ezilmişliğe itiraz” diyerek olarak geçiştirmek mümkün değildir.

İslam’ın kendi değerleri içinde inşa etmeye çalıştığı Müslüman kimlik ve tavrını dönemsel algılara kurban etmek, temelden bir savrulmadır. Vahyin inzal olduğu ilk yıllarda dönemin tiranlarına, egemen güce karşı ortaya konulan Rabbani itiraz ortadadır. Biz, zulme, haksızlıklara karşı durmak için başka ideolojilerin argümanalrına muhtaç değiliz.  

“Onlara: ‘Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın’ dendiği zaman, o kâfirler, mü’minler için: ‘Allah'ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?’ dediler.” (Yasin Suresi 47)

Bizler her alandaki haksızlıklara İslami özgünlükte mukavemet gösterecek özelliğimizi diri tutmak zorundayız. Mücadele alanımız sadece ezilmişliğe karşı çıkmak, sermaye sahiplerine karşı durmak gibi içinde çözümü bulundurmayan argümanlar değil, bizatihi hayatın içinde İslami çözümün imkânlarını somutlaştıran bir bütüncül çaba olmak durumundadır.

İslami kimliğin, İslami düşünce ve eylemin ortaya çıkması, konjonktürel süreçlere bağlı olan değil, kendi safiyetinde gerçekleşmelidir. İslam’ın her çağa meydan okuyan ve çözüm sunan değerleri ile karşı koyuş ve çözüm üretme dirayetimizi göstermeliyiz. Başkasının yürüyüşünü taklit edenlerin, kendi yürüyüşlerini unuttuğunu tarih bize göstermektedir. İslam’ın hayata sunduğu değerler manzumesini, alternatif değil varlık sebebinin aslı olarak görmek durumundayız.

Alternatifler asıl olanlara karşı geçici çözüm ve rakip olarak üretilirken, mağlupların galipleri taklidi, galiplerin iktidarlarını biraz daha uzatma imkânını kullanmalarına zemin hazırlamaktadır. Risalet toplumlarda geçerli olan bütün cahilî temayülleri temelinden geçersiz saydığı için, kendilerinde cahili gerekçelerle üstünlük görenlerin konumlarını da tamamıyla alt üst etmekteydi. Yani onlar, makamlarının, iktidar ve itibarlarının ellerinden alınmasından korkuyorlardı. İslâm'a, tevhid inancına ve bütün peygamberlere karşı mücadele veren, onlara sıkıntılar çektirip işkenceler yapan yöneticiler (Mele), bu sebeple hâkimiyetin Allah'a ait olduğunu kabullenememişler ve müstekbir bir tavır takınmışlardır.

Zorbalık ve sömürü üzerine güç oluşturup insanları bölerek sömürenlere karşı ne adına olursa olsun karşı duruş erdemli her insanın ve tabii ki mü’minlerin en temel sorumluluğudur. Emekleri heba edenlere karşı durmak, müstağni tutum takınarak zulme yönelenlere karşı mücadele etmek ve bunu yaparken özgün İslami söylem ve duruşu muhafaza etmek gerekmektedir.

İslam’ı herhangi bir beşeri ideolojiyle sentezleme sapmasına yönelmeden, hakla bâtılı karıştırmaktan sakınarak mücadelemizi sürdürmek zorundayız. Sapmanın ve yeryüzündeki zulmün merkezinde, insanlığa nizamat verme noktasında Yüce Allah’a teslimiyet yerine rablık iddiasına kalkışan ideologlar ve onların takipçileri olduğu gerçeğini deşifre etmedikçe,  mülkiyet hakkını adalet ölçüsünde değerlendiremediğimiz sürece dönemsel algıların kurbanları ve mazlumları olma sorunu devam edecektir.  

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN