ALLAH NASIL OLUN DİYORSA ÖYLE OLMAK

Şinasi ULUDOĞAN


Allah azze ve cellenin kulu Muhammed'e ve tüm insanlara indirdiği ilk mesaj "YARATAN RABBİNİN ADIYLA OKU" emri olmuştur. Bu emir bir beşer olarak Hz. Muhammed’in kendisinin elçi seçilmesinden önce yapmış olduğu tüm insani tüm ahlaki tüm vicdani işlerini ilk emirden sonra kimin adına yapması gerektiğini deklare eden bir mesajdır. Bu Tevhid ve adalet dini olan İslam'ın temelini oluşturur. Bu İslam'ın inanç sisteminin temelidir.

Şimdilerde birileri çıkıyor ve inanmasan da olur, ineğe tapsan da olur, ateist olsan da olur vs diyor ve yeter ki sen dürüst ol yeter ki sen çalma öldürme yalan söyleme vs diyor. Kısaca Allah'ın her elçisine indirmiş olduğu temel prensipleri uygulamayı ( Hz. Musa’ya verilen dokuz ayet) kim için ve her ne adına yapılır olursa olsun fark etmez diyor. Bu dokuz emir ilk insanda beri Rabbimizin fıtrata yerleştirdiği gerçeklerdir. Bu fitri gerçekleri heva hevesine uyanlar hem kendileri unutmak hem de diğer insanlara unutturmak için çalışırlar.

Bu gerçekler unutulup yeryüzünde ekinin ve neslin yok edilmeye başlaması ve ifsadın yaygınlaşması sonucu Rabbimiz fıtratlardaki bu gerçekleri hatırlatmak ve cehenneme çevrilmiş yeryüzünün tekrar cennete yani yaşanabilir bir hale getirilmesini sağlamak için Elçiler ve vahiy göndermiştir. Bir inanç olarak Allah anlayışının olmadığı veya zayıf olduğu yahut ta çarpık olduğu hayatlarda her zaman sapkınlıklar, azgınlıklar ve zulümler peydah olmuştur.

Çünkü merkezine Allah'ı yerleştirmeyen her inanç ve her eylem dokuz ayete bazı uygunluklar arz etse de Rabbimizin katında bir karşılığı olmayacaktır. Yazının başında da belirttiğim gibi ilk emir bundan böyle "yaratan Rabbinin adına oku (yani hareket et, inancını ve amellerini senin asıl sahibine göre ayarla) ayetinin son günlerde bir takım çevrelerin hümanizme benzer bir anlayışla ortaya koymaya çalıştıkları bir inanç ve anlayışla uyuşmadığını bizlere göstermektedir.

Zira hem vahiy gelmezden önce hem de sonra Mekke toplumu büyük bir cehalet yani zulüm ve karanlık içinde olsa da hem Hz. Musa’dan hem de onun getirmiş olduğu dokuz ayetten haberdardı. Nitekim Mekke toplumunda Hilful Fudul Cemiyeti kurulmuştu.

Hilful Fudul Cemiyeti, Hz. Peygamber yirmi yaşlarında iken, Mekke'deki bozulmuş olan toplum düzenini sağlamak ve haksızlığa uğrayanların hakkını aramak için kurulmuş olan bir cemiyettir. Bu cemiyet Hz. Peygamberin amcası Zübeyr'in öncülüğünde, Mekke'deki haksızlık ve gasplardan rahatsız olan insanlar tarafından kurulmuştu. Hz. Peygamberin de içinde bulunduğu bu cemiyetin üyeleri kendilerine üç temel meseleyi hedef belirlemişlerdi:

Mekke'de ister Mekkeli, ister yabancı olsun, zulme uğramış kimse bırakılmayacak.
Bundan böyle Mekke'de zulme asla müsamaha ve fırsat tanınmayacaktır.
Mazlumlar zalimlerden haklarını alıncaya kadar, mazlumlarla beraber hareket edilecektir.

Buda gösteriyor ki bir takım insanlar kendilerinden önce gelen vahiylerden ve fıtri gerçeklerden tamamen kopmuş değildi. Kedisine vahiy gelmezden önce “emin sıfatıyla mücehhez olan Abdullah oğlu Muhammed’de bunlardan biriydi. Eline beline diline sahip olanlardan yani dokuz emri karınca kararınca uygulamaya çalışanlardan idi. Aynı şey bu gün içinde geçerlidir. Kur’an’a ya da diğer (tahrif edilmiş olsa da) kutsal kitaplara inanmayan ama toplumunun içinde efendi, dürüst hiçbir haksızlığa en azından vicdanen rıza göstermeyen binlerce insan vardır.

Dünyanın neresine giderseniz gidin hangi insana sorarsanız sorun vicdanen de olsa ister kamunun malı olsun isterse birilerinin malı olsun hırsızlığın yani çalmanın ya da adam öldürmenin asla doğru olmadığını itiraf edeceklerdir. Allah azze ve cellenin indirmiş olduğu son kitap olan Kur’an’ı Kerim, hem de bu fıtratın yani vicdanın asla kabul etmeyeceği şeyleri yeniden açıklayıp hatırlatırken hem de kendinden önce aynı maksatla gönderimli olan kitapları tasdik etmektedir.

Dolayısıyla Allah azze ve cellenin indirmiş olduğu kitapların ortak özelliği bu dokuz ayetin kim adına nasıl icra edileceğine yöneliktir.

Öncelikli olarak “Ya Eyyühannas”hitabı gelir. Bu hitabın ardından indirilen bu vahye iman etmiş olanlar muhatap alınır.

Kitabımızın Salih ameli hatırlatan her ayetinin öncesin de iman etmekten bahsedilir. Müminlerden yani iman etmişlerden istenen ya da istenmeyen her hangi bir fiil öncesinde mutlaka “Ey iman edenler” Hitabında bulunulmuştur.

Daha sonrasında ise inkâr edenlerin, ortak koşanların, münafıkların ve fısk ve fücura yönelmişlerin şiddetle uyarıldığını görürüz. Onların yeryüzüne fıtratlarına ters davranıp her kavme gönderilen elçilerin ortak çağrısı olan dokuz ayete karşı Salih aleyhisselamın kavmindeki dokuzlu çete gibi karşı durdukları belirtilir.

Görüldüğü üzere temel mesele sahih bir akidenin kişilerde ve toplumda inşasına yöneliktir. Hz. Bilali kızgın güneşte taşın altında işkence görmeye sevk eden şey Hz. Muhammed’in ona ve benzerlerine asıl Rabb olan Allah’ı gerektiği veçhiyle tanıtmaya başlamasından sonra mümkün olmuştur. Ne zaman ki göğünde Rabbi yerinde Rabbi Allah’tır dense yani gökte de tek ilah yerde de tek ilah ancak Allah’tır dense Allah azze ve celleyi sadece göğün Rabbi olarak gören ve yeryüzüne karıştırmayan yerde ki ilahlaşan Rabbleşen, ilahlaştırılanlar Rabbleştirilenler de hemen dokuzlu çetenin rolünü üstlenmişlerdi.

 Burada uzun uzun Rabb ve ilah kavramlarının ne anlama geldiğini anlatmayacağım. Artık milyonlarca insanın internet nimeti sayesinde bile bir tek tuşla milyonlarca bilgiye ulaşabildiği bir çağda yaşıyoruz.

Rabbimiz son indirmiş olduğu kitabında biz Müslümanların orta bir ümmet olduğunu söyler.

“Böylece biz sizi, insanlara şahid (ve örnek) olmanız için orta (vasat) bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde şahid olsun. Senin üzerinde bulunduğun (yönü, Ka'be'yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırt etmek içindir. Doğrusu (bu,) Allah'ın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar için büyük (bir yük)tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz, Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.”  (Bakara 143. Ayet

Dolayısıyla eylem birliğinin sağlandığı yerde inanç birliğinin olmaması mümkün değildir. Reel dede zaten bunun birçok örneğini görüyoruz. Nasıl ki Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu mesajın çok kısa bir sürede büyük bir coğrafyaya yayılıp milyonlarca taraftar bulması bu inanç bütünlüğünün tezahürüdür. Nitekim bir takım beşeri ideolojilerde ne zaman inanç birliği sağlamışsa o kadar başarılı olmuştur.

Yazımın başında da dediğim gibi insanların tek bir ümmet olması söz konusu olmamaktadır. Bizler insanları inançlarını Kur’anın istediği şekilde düzeltmeleri için yani şirke fıska, münafıklığa yeryüzünde zulme ve haksızlığa bulaşmamaları için çağrıda bulunuruz. Kimseyi inancını değiştirmeye zorlayamayız.

Ancak hiçbir zamanda Rabbimizin biz orta ümmetten istediği inanç ve eylem sistemini yaşamaktan ve bunu insanlara anlatmaktan geri duramayız. Biz Müminler bizim sahibimiz kim ise O’nun istediği gibi ve O’nun adına hareket ederiz ve etmeliyiz. Sahih imanın ve Salih amellerimizin karşılığının hem dünyada hem de ahirette karşılık bulmasının yegâne yolu budur. Bundan farklı olarak ineğe tapıyormuş ama Salih amelleri varmış, komünistmiş ama dürüstmüş, ateistmiş ama yardımsevermiş gibi vesair bir takım hümanistvari yaklaşımlar maksadımız her ne olursa olsun bizleri Allah katında vebal altına sokmuş olur. Zira hiçbir Resul hareket noktasına âlemlerin Rabbi olan Allah’ı almadan yola çıkmamıştır, çıkamamıştır.

Vahyin Resullerin gönderilmesinin temel nedeni insanların yeryüzünde yaratıcının nasıl olmamızı istiyorsa o şekilde olmamız ve o şekilde yaşayıp ömür sürmemiz içindir. Bu böyle olduğu takdirde bu gün bazı hocaların antikapitalist antiemperyalist anti prağmatis gibi bir takım kavramlarla kendilerini izah etmelerine gerek kalmayacaktır.

Allah azze ve celle Bir insan için, Allah'ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra onun insanlara; "Allah'tan başka bana kul olun" demesi olamaz (mümkün değildir). Fakat sizin kitabı tedris etmiş (okuyup öğrenmiş) olmanız ve öğretiyor olmanızdan dolayı ancak: "Rabbâni (kendini Rabb'e adamış) kullar olunuz" der.” ( Al-i İmran 79 )

Sonuç olarak birileri her kes istediği gibi inansın ama yeter ki Hz. Musa’ya verilen dokuz ayeti, fıtraten ortaya koyarak çiğnemesin diyorsa bende diyorum ki referansı kitap, hikmet ve Resul olmayanların kazancı ancak dünya ile sınırlı olur. Zira Kur’an’ın sıfatlandırdığı müşriklerinde kâfirlerin de zalimlerinde, münafık ve facir ve fasıklarında bir takım iyi ve güzel amelleri mevcuttur. Bunlar inançlarını sağlam temel olan vahye göre düzeltmedikleri müddetçe sadece dünyada bir karşılık görürler. Bunların ahrette bir payları olamaz.

“Hâlbuki sana da, senden önceki peygamberlere de şu gerçek vahyolunmuştur ki: «İyi dikkat et! Şirke düşersen yaptığın bütün makbul işler boşa gider ve sen âhirette kaybedenlerden olursun! Bilakis, sen yalnız Allah’a kulluk et ve O’na şükredenlerden ol! (Zümer, 39/65-66)

“…Kim imanı göz ardı ederse, şüphesiz amelleri boşa gider. O, ahirette de kaybedenlerdendir.” (Maide, 5/5)

“Kim, (yalnız) dünya hayatını ve zinetini istemekte ise, işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir; (dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler (zaten) batıldır/geçersizdir.” (Hud, 11/15-16)

Yaptığımız her hangi bir Salih amelin Rabbimiz katında boşa çıkmasını istemiyorsak sadece O’nun adına ve onun istediği şekilde davranmalıyız. Zira yukarıdaki ayetler konuyu çok net olarak özetlemektedir.

Vahyin inanç ve ameldeki mesajsını temel referans edinen ve sadece Resulleri örnek edinenlere selam olsun.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN