BİR "DEMOKRATİK İSLAM" EKSİKTİ!

Şinasi ULUDOĞAN


14 Mayıs Çarşamba günü Aponun çağrısıyla Diyarbakır’da “Demokratik İslam” adı altında birçok farklı inanç ve guruptan insanların katıldığı bir konferans gerçekleştirildi.

Oraya katılanlardan biri de son yıllarda ülkemizde ismi sıkça gündeme gelen R. İhsan Eliaçık idi.

Eliaçık’ın orada yaptığı konuşmayı tam iki kere dinledim ve metni de iki kere okudum inceledim.

Dolayısıyla yazımın hacminin de konunun önemine binaen uzun olmasından dolayı şimdiden affınızı talep ediyorum.

Evet, Allah’ın arzında Allah’ın yarattığı insanlar yine Allah katında kulluk konusunda olduğu gibi nimetin paylaşımı konusunda eşittirler ve eşit olmalıdırlar. Zira Rabbimiz de bunu emretmektedir. “Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip verici değildirler. Şimdi Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar?” Nahl / 71

Sayın Eliaçık konuşmasının başında Dinin eksik olmadığını belirtti. Yüzde yüz doğrudur. Zira bu dini indiren Yüce Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir. Dolayısıyla tam ve mükemmel olarak indirilmiş bir dinin kendisini insanlara anlatırken kullanacağı kavramlar da tamdır ve beşeri kavramlara ihtiyacı yoktur. Ayrıca dinde eksiklik değil zihinlerdeki eksiklik giderilmeye çalışıyoruz deniliyor. Eksik olmayan din üzerinden neden zihinlerde bir düzeltme yapılmaz da illa da batılı kavramlarla bu yapılmaya çalışılır bunu anlamak zor gerçekten.  

Sayın Eliaçık Konuşmasının başında bazı örnekler verdi.  Örneğin Allah’ın dininin Kuran'da  dinu'l-hak, dinu'l-gayyime, sırate'l-mustakim, sebilu'r-reşat, urvetu'l-vusga, sıratu's-sevi gibi daha bir sürü ismi olması ve fakat hepsinin de aynı yolu anlatması gibi...  Muslim adının  muttaki, muvahhid, mu'min, muhlis, muhsin gibi birçok adının olması ve hepsinin de aynı kişiliği anlatması gibi... Yüce  Allah'ın bile 99 adının olması ve hepsinin de aynı zat-ı ilahiyi anlatması gibi... Kur'an'ın vahiy, nur, ruh, kitap gibi onlarca adının olması gibi... “Sosyal İslam”, “devrimci İslam”, “antikapitalist İslam”, “demokratik İslam” gibi isimlendirmeler de tek bir dini anlatmaktadır, iddiasında bulundu.

Tamam, da o isimleri belirleyen bizzat Allah'ın kendisi iken "demokratik İslam” gibi söylemler batıdan devşirme bir ifade olmuyor mu? “Demokratik İslam” dediğiniz nevzuhur anlayışın, İslam'ın çoğulculuk yönünü ortaya çıkardığını söylüyorsunuz. İslam’ın çoğulculuk yönü varsa bu sadece şura değil midir? Şuraya katılanların da halktan ama ehliyetli, liyakatli, takvalı,  vahiy ilmiyle amil olan ve adaletli kimselerden oluşturulması gerekmez mi?  Beğensek de  beğenmesek de yerden yere vurduğunuz  bu günkü hükümet de çoğulculuk esasına göre seçilmiş olmuyor mu? Yaptığı birçok yanlış uygulamalarla haklı olarak eleştirdiğimiz bu hükümeti ve acınacak durumdaki muhalefeti bu halk demokratik kanalları kullanarak seçmiş olmuyor mu? Eğer bu halk ve İslam ümmeti hakiki anlamda vahyi bir donanıma sahip olsaydı bu ülke ve bu ümmet bu halde olur muydu? Vs vs

Siz demokrasiyi İslam’ın çoğulculuk yönünü ifade eden bir kavram olarak görüyorsunuz ve söylüyorsunuz. Oysaki demokrasi beşeri bir dindir ve insanları özgürlük adı altında her türlü aşırılığa sürükleyen batılı ve sakat bir düşüncenin ürünüdür. Parası olanın bir şekilde seçildiği bir sistemdir. Siz hiç halktan yani parası, sosyal statüsü olmayanların seçildiğini gördünüz mü?

Batılılar heva heves dini olan demokrasiyi ya da bunu ifade eden demokrasi ya da demokratikliği bize yutturmaya çalışıyorlar. Allah'ın Rasulü (s) Mekke’deki mücadelesinde Mekke müşriklerinin hem inançlarını ve kavramlarını hem de eylemlerini red ederek başarıya ulaştı.

Hz. Muhammed kendi dönemlerinde şiir ve edebiyatta zirve yapmış bir kavmin içinden çıkmıştı. Rabbi ona senin Rabbin benim ve benim sana indirdiğim vahiyle insanlara ulaşacaksın dedi. Zira O her şeyin sahibi olan Allah azze ve celle kuluna neyi nasıl yapacağını tedricen indiriyordu.

Şimdi şiirde, edebiyatta zirve yapmış bir kavme, Hz. Muhammed de pek ala o günün anlamlı olan ve zihinlerde bozulmuş din anlayışını o güzel şiir ve edebi eserlerle izah edebilir ve onları ıslah etmeye çalışabilirdi. Oysa ki buna asla yanaşmadı. Zira Rabbimiz ona şöyle buyuruyordu:

“Rabbiniz tarafından size indirilen mesaja uyunuz, O'nun dışında başka dostlar edinip peşlerinden gitmeyiniz. Ne kadar kıt düşüncelisiniz! Araf / 3

“Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada size azap gelmeden önce Rabb'inizden size indirilen en güzel söze, Kur'an'a uyun.”Zümer / 39

Dolayısıyla Hz. Muhammed’in müşriklerin kavramlarıyla İslam’ı tanımladığını ya da birtakım sosyal olayları çözmeye çalıştığını iddia edebilir misiniz?  Bu kitap zaten kendinden önce indirilmiş olan kitapları tasdik ediyor. Zira onları da indiren Allah azze ve celle idi. Ekseriyet olarak ne Hıristiyanlar ne de Yahudiler Hz. Muhammedi de Kur’an’ı da kabul etmiyorlar. Zaten içlerindeki aklıselim rahipler de, keşişler de Allah’ın ayetleri kendilerine hatırlatıldığında derhal secdeye kapanıyorlar ve sakalları ağlamaktan ıslanıyor.

Ayrıca özellikle de Yahudi olanların Hz. Muhammed’in peygamberliğini çok iyi bildiklerini biliyoruz. Adamların öncelikle Hz. Muhammed’i kabul etmeleri lazım. Kur’an’ı tanımaları lazım. Ki buna asla yanaşmıyorlar. Medine vesikasında eğer Hz. Muhammed bir güç olmasa idi onu kabul ederler miydi sanıyorsunuz? Asla, hatta önceden yaptıkları gibi onu katlederlerdi.  Yesrib’deki üç Yahudi kabilesi ve müşriklerin bir bu anlaşmaya rağmen birçok kez ihanetleri görülmüştü. Nitekim Medine’de onun hayatına bile kastetmişlerdi ama Allah’ın izniyle muvaffak olamadılar ve ihanetlerinin cezasını çektiler. Ve en önemli bir detay olarak Hz. Muhammed’in Rabbinin kendisine verdiği bir ferasetle Yesrib’de inisiyatif aldığını ve o şehirde bu inisiyatif almanın doğurduğu avantajla orada sözü kabul görür bir konuma geldiğine şahit oluyoruz.

Dolayısıyla Medine vesikası Müslümanların bir güç olarak kabul edildiği ve Medine'de göz ardı edilemeyecek ve kendisinden çekinilen bir otorite konuma geldiği bir dönemde Hz. Muhammed’in karşı tarafa fitne çıkarmamak  (YANİ ON EMİR) ve birlikte yaşanılan yeri savunmak ve kendi dinlerinde yani ehli kitap olarak kendilerini bağlayan unsurlarda onları serbest bırakmak koşuluyla bir anlaşmaya varmıştı.

“Bu anlamda Demokratik İslam, Kur'an'ın tüm dilleri ve renkleri ayet görüp, halkları, kabileleri, ulusları, kimlikleri tanıyıp, hepsinin adil, özgür ve eşit birlikteliğini savunmaktır. Demokratik İslam, son hak dinin iktidarı ve devleti değil;  toplumu önceleyen sivil ve çoğulcu boyutunu öne çıkarmaktan ibarettir.”

Şimdi bu iş gözü görmeyen insanlardan fil tarifi istemeye benziyor. Zira her ama filin eline gelen kısmını tarif edecektir. Oysaki tek bir parçasıyla fili tarif edemezsiniz. Tıpkı İslam’ın çoğulculuk yönünü anlatacağım derken “demokratik İslam” söylemini kullanmak gibi.

Eliaçık hak hukuk temelinde buluşalım diyor. Son yüz elli yıldır İslam âleminin vahiyden uzaklaşmışlığından yararlanan Yahudi ve Hıristiyanlar İslam âlemini gerek fiili gerekse diğer alan ve anlamlarda işgal etmiş ve onların maddi ve manevi kaynaklarını sömürmüş ve sömürmeye devam etmektedirler.  Onların haklarına hukuklarına hiçbir Müslüman göz dikmemişken onlar hem Mekkeli müşriklerle işbirliği yaptılar hem de Hz. Resulullah’ı ortadan kaldırmaya yeltendiler.  Zira Allah azze ve celle Yahudilere hem de Hıristiyanlara karşı müminleri uyarıyor sürekli ve onlara karşı tedbirli davranılmasını istiyor.

Eliaçık Medine vesikasıyla ortaya çıkan duruma demokratik İslam diyoruz diyor. Oysaki orada ortaya çıkan durum yeni gelişen bir toplumun kendi varlığını korumak, devam ettirmek ve diğerlerine kabul ettirmek ve onlardan gelebilecek tehdit ve tehlikelere karşı korumak amaçlı idi. Nasıl ki Mekkede Hz. Muhammed zihinlerdeki birçok yanlış ve çarpık kavramı vahiyle değiştirdiyse Medinede de Allah’ın indirdiği vahyi eksen edinerek ve onun ruhuna uygun olarak diğer topluluklarla bir anlaşma imzaladı. Ve bunu yaparken de insanlığın fıtri ( İSLAM) yani vicdani olarak kabul ettiği bir takım ilkeleri tekrar gündeme getirdi ve bir anlaşmazlık olursa Allah ve Resulü’nün hakemliğini şart koştu.

Zaten Resullerin gönderilmiş amacı Allah’ın istediği bir hayat tarzı olan İslam’dan uzaklaşan ve şeytanın adımlarını izleyen kavimleri uyarmak ve doğruları hatırlatıp tekrar Rahmana kullar olunmasını sağlamaktı.  Vahiyden uzaklaşmanın neticesinde yeryüzü zulümle doluyordu. Resuller gönderilerek bu zulmün ve karanlığın, şirkin ve adaletsizliğin önüne geçiliyordu. Kimi Resuller bu konuda canlarından olurken, kimileri de muvaffak oluyordu.

Bir diğer husus Hz. Musa’ya verilen Tevrat’taki  10 emirle ilgili. Şimdi bizler biliyoruz ki Allah azze ve celle her kavme elçi gönderdiğini beyan etmektedir. Bu elçiler tıpkı Hz. Muhammed gibi tıpkı Hz.Musa veya Hz Davud gibi hem vahyi hem de fitri gerçekler üzerine insanlığı Tevhid ve Adalete davet etmiştir. Budizm’in ve ya Konfüçyanizmin temeline indiğimizde de kimi noktalarda parçacı olarak fıtri gerçekliklere rastlayabiliriz. Zira bu gün dünyada ilahi vahiylerden habersiz olan her hangi bir insan bile hırsızlığın yanlış olduğunu vicdanen kabul etmektedir.

Dolayısıyla bin beş yüz yıl öncesinden hatta insanlık tarihinin başlangıcından bu yana “Fakku Ragabe” diyen bir dinin yani İslam’ın,  iki yüz yıl önce emek ve alın teri üzerinden siyaset yapan sosyalizme, kominizme, demokrasiye ve onlardan neşet etmiş sloganlara ihtiyacı olmadığı gibi maksadı her ne olursa olsun demokratik İslam tezine de ihtiyacı yoktur.

Zihinlerde oluşmuş veya oluşturulmuş yanlış din anlayışlarını, yanlış din anlayışı sahiplerinin ürettikleri kavramlarla tashih edemeyiz. Zihinlerde oluşmuş yanlış din anlayışlarını ancak ve ancak vahiy ve onun ilk tebliğcisi ve pratikçileri olan Resuller kanalıyla tashih edebiliriz.

İhsan Eliaçık, demokrasiye küfür diyenler saltanata da küfür demiyor şeklinde bir yaklaşım sergiliyor. Oysaki kendisinin düne kadar içinde yer aldığı ve tanıdığı birçok Tevhidi düşünceye sahip İslami hareket mensupları saltanatı asla kabul etmezler. Muaviyenin hortlattığı ve İslam âleminin başına tebelleş ettiği saltanatı oldum olası red edenlerdenim. Dolayısıyla da saltanata ne kadar karşıysam demokrasiye ve demokratik söylemlere de bir o kadar karşıyım.

Demokrasi ve demokratlık en hafifiyle şeytanın sağdan yaklaşım gösterdiği ve müminler için tuzak olan bir tehlikedir ve bu tehlikeye karşı da Müslümanların ferasetle karşı koyması gerekir. Zira Demokrasiyi icad eden şeytanlaşmış batının amacı İslam âlemini kendi çıkarlarına göre sulta altına alma girişiminin şekerli elma gibi sunulmasından başka bir şey değildir. Zira şeytana cennetin yolu sorulmaz. Demokratik İslam söylemini o kadar ballandıra ballandıra anlatıyorsunuz  (ki bunu şu an ki hükümette hem kendi ülkemizde hem de Mısır gibi diğer İslam Ülkelerinde de yapıyor ve oralara servis ediyor. Yani Demokrasinin nimetlerini saymakla bitiremiyor) hepimiz toptan demokrasi dinine iman eder hale geleceğiz nerdeyse. Oysaki halkın kendini yönetmesi Allah'a topluca kulluktan geçer... O da Kur'an'a uymak Hz. Muhammedi usvetun hasene olarak kabul etmekle mümkün olur.

Ayrıca Hz. Muhammed gibi aramızdaki ortak kelimeye geliniz  “De ki: “Ey ehl-i kitab! Hepiniz, sizinle bizim aramızda müsavi olan bir kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi eş koşmayalım. Ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rab ittihaz edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse o vakit, şahit olun ki, biz müslümanız” deyin. Âli İmrân/ 64, ayetiyle birlikte her ne kadar direk müminleri ilgilendirse de (Evs, Hazreç ve Muhacirleri) “Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız sakın ayrılığa düşmeyiniz, Allah'ın size bağışladığı nimeti hatırlayınız. Hani bir zamanlar düşman olduğunuz halde O, kalplerinizi uzlaştırdı da O'nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Hani siz bir ateş kuyusunun tam kenarındayken O sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah size ayetlerini işte böyle açık açık anlatır ki, doğru yolu bulasınız.” Âli İmrân /103 ayetin den maksadın neler olduğunu ve bunu nasıl başaracağımızı da anlatmamışsınız. Bunları söylese idiniz oradaki farklı gurupların nasıl bir tavır takınacağını da görmek belki de mümkün olacaktı.

Bir başka konu da demokrasinin batıdaki çıkışıyla ilgilidir. Zira batı İslam’a hep önyargılı ve reddiyeci yaklaştığı için kendi içindeki baskıcı kiliseye ve yöneticilere karşı bir ihtilal gerçekleştirdi. Rahmetli Ercümend Özkan’ın dediği gibi Avrupa insanı batıl ve zulüm olan bir anlayışı kaldırdı ama yerine hakkı değil yine bir batıl olan demokrasiyi yerleştirdi… Demokratik devletlerin hiç birinde tıpkı sosyalizmde olduğu gibi hak ve halk egemen olmamıştır. Onlar bize bu ürettikleri kavramları kullandırarak hakla batılı birbirine karıştırmamızı istiyorlar ve kendileriyle birlikte bizlerin de helakına sebebiyet vermek istiyorlar. Çünkü biz onların dinine uymadığımız müddetçe onlar bizden asla razı olmayacaklar. “Kendi dinlerine uymadıkça ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla hoşlanmayacaklardır. De ki; «Doğru yol, sadece Allah'ın yoludur': Eğer sana gelen bilgiden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah tarafından ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamazsın.” Bakara / 120

Temelde insanların fitne çıkarmadan inanç ve dinlerine göre yaşamalarına Müslümanlar müdahale etmezler. Ancak Âdemin iki oğlundan bu yana bu gerçeğin karşılığının hayatta pek de mümkün olmadığı görülmüştür. Hz. Resuller öncelikle hak hukuk gözetmeyen zalimlerle mücadele ederken halklarının da inanç sistemlerinin yeniden inşası için mücadele etmişlerdir ki bir daha egemenlere kul köle olmasınlar diye. Zira bidatler, hurafeler ve sapkın anlayış, inanç ve ameller halkları egemenlere kul olmaya yönelik geliştirilmiş şeytani birer tuzaktır.

Ne Alevilerin cemevinin ne de Sünnilerin camilerinin Allah’ın maksadına uygun kullanıldığını kimse iddia edemez. Hz. Resulullah’ın mescidi nebevide bir kez olsun sazla sözle cümbüşle ya da defle dümbelekle ibadet ettiğini ya da o yapılanları ibadet olarak addettiği görülmemiştir. Bunu derken gayri ahlaki olmamak kaydıyla kadın erkek karışık bir şekilde oynamadıktan sonra ve aşırıya ve masiyete kaçmamak kaydıyla insanların eğlenmesinde, müzik yapması ve dinlemesinde bir sakınca yoktur elbette.

Çok açık ve net olarak şunu söyleyebiliriz ki bu toplumun alevisi de sünnisi de indirilmiş dini değil uydurulmuş dini yaşamaktadır. Bunu söylerken onların ortamlarına gitmeyelim, onlara gerçek dini tebliğde bulunmayın da demiyorum. Ancak birtakım maslahatlar için Allah’ın hatırını göz ardı edemeyiz.

Dolayısıyla ortada İslami motiflere sahip bir takım ritüellere sahip bir din anlayışı mevcuttur. Ve bu dinler asla İslam’ın kendisi değildir.

Dolayısıyla Şehid Ali Şeriati'nin dediği gibi Tevhid dininin yerini alan şirk dinleri hep hakla batılı birbirine karıştırmış, İslami olanı yanlış, Şirki olanı ise hak gibi göstermiştir. Yani her çağda Tevhid dini olan İslam’ın karşısına kuzu postuna bürünmüş şirk dini çıkmıştır.

İslam’ın ibadetlerinden biriymiş gibi gösterilen Celalettin Ruminin ürettiği ve semazenlerin kendilerinden geçerek icra ettikleri semah ayinleri ki  (ibadet aşkıyla yapılıyor)nasıl bidat ve yanlışsa, Bektaşilerin sazlı sözlü semahları da aynı şekilde yanlıştır ve İslami değildir. He ne kadar biz böyle ibadet ediyoruz deseler de.

Son bir hususu da burada belirtmekten geçemeyeceğim. Malum bu ülkede özelliklede 35 yıldır yaşanan etnik çatışmalarda karşılıklı olarak on binlerce can yitirildi. Buna sebebiyet veren her ne ise ve he kim ise sorgulanıp yargılanması ve hakkaniyet çerçevesinde bir cezaya çarptırılması gerekmez mi? Gerek devlet eliyle gerekse örgüt eliyle işlenen cinayetlerin sorumlularını nasıl cezalandırmayı düşünüyorsunuz? On emirden biri “asla öldürmeyeceksin” dir. Peki, öldürün emri verenlere Kur’ani anlamda kısas uygulayabilecek misiniz? Yoksa bu kongreden itibaren geçmişe sünger mi çekececeksiniz?

Sonuç olarak nasıl ki Mekkeli müşriklerde de yaratıcı olarak bir Allah anlayışı var ise bu günkü toplumlarda da aynı Allah anlayışı vardır. Tıpkı Mekkeli Müşrikler gibi günümüz insanları da çoğunukla hangi dine mezhebe ırka mensup olurlarsa olsunlar Alalh’ı yaratıcıları olarak kabul etseler de yeryüzüne ve yaşamlarına karışmasını asla istememektedirler.

Dolayısıyla kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa tanımlasınlar, insanlığın Allah anlayışının, Ahiret anlayışının, Kitap ve Resul anlayışının kendisinde şüphe duymadığımız Kitaba göre yeniden tashihe çalışılması lazım ki o istediğimiz fikri ve ameli olarak aynileşmiş topluluklar oluşabilsin.

Firavunların bu anlamda Kur’an’da zikrediliyor olması manidardır. Zira o halkını fırka fırkaya bölmüştü. “Firavun ülkesinde ululandı ve zorbalığa kalktı, halkını çeşitli sınıflara böldü. Onlardan bir topluluğu (İsrailoğulları'nı) zayıflatıyor, oğullarını kesiyor, kadınları sağ bırakıyordu. Çünkü o bozguncunun biriydi.” Kasas /4

Şu halde bizlerin, dinlerini parça parça edenlerle asla bir işimiz olamaz, olmamalı da “Dinlerinin öngördüğü inanç ve ümmet birliğini parçalayarak çeşitli akımlara bölünenler ile, senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Allah onlara ileride yaptıklarının akıbetini bildirecektir.” En’âm / 159

Not; Tevhid (ki bu tevhid temelde siyasi, ekonomik, sosyal itaat ve ibadet anlamında oluşturulmalı) ve ona dayalı adalet eksenli her türlü yaklaşımlarla yine vahiy çerçevesinde buluşup yürümek dileğiyle

VESSELAM 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN