Mevdudi'den Tevbe 111. ayetin tefsiri

Demektir ki, canını ve malını Allah'ın istediği yolda harcamayan veya O'nun razı olmadığı şekilde harcayan kimse dil ve ikrar suretiyle iman sahibi olduğunu iddia etse dahi gerçekte bunları (kendisine verilen şeyleri) ya Allah'a satmadığını ya da böyle bir pazarlık yaptıktan sonra kendisini hala bu nimetlerin efendisi ve sahibi olarak gördüğünü göstermektedir.

02-03-2014


Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur.  (Tevbe Suresi 111)

Bu ayette, Allah ile kulları arasındaki ilişkinin doğasını belirleyen İslam inancı görüşü, bunu bir "mukavele" olarak tanımlamaktadır. Bu keyfiyet, inancın, sadece metafizik bir kavram olmayıp, aslında, hayatlarını ve mallarını Allah'a satmak karşılığında, ölüm sonrası hayatta da Allah'ın kendisine Cennet vereceği vaadini kabul etmek suretiyle kul tarafından yapılan bir mukaveledir. Bu "mukavele" nin tazammun ettiği muhtevayı tam olarak anlayabilmek için, ilk önce bu mukavelenin doğasını kavramaya çalışalım.

Her şeyden önce, şu hususa dikkat etmeliyiz ki, kulun hayatını ve sahip olduğu her şeyi, gerçekten Allah'a satması diye bir şey söz konusu değildir. Çünkü insanın hayatının ve sahip olduğu her şeyin gerçek malik'i zaten Allah'tır. Bunlara sahip olma hakkı, insanın sahip olduğu ve kullandığı her şeyin yaratıcısı olan sadece Allah'ındır. Binaenaleyh dünyevi anlamda bir şeyin satımı ya da alımı, katiyyetle söz konusu değildir, zira insanın satabileceği kendisinin hiçbir mülkü yoktur ve her şey zaten evvelemirde O'na ait olması hasebiyle Allah'ın da satın alacağı hiçbir şey yoktur. Bununla birlikte Allah'ın insana kullanma yetkisi verdiği bir irade ve seçme, hürriyeti (free will and freedom of choıce) vardır ve söz konusu mukavele de buna dairdir.

Elbette kuldaki bu hürriyet, insanın kendi hayatı ve mallarına mutlak sahiplik hakkı konusundaki gerçek konumunda herhangi bir değişiklik getirmez. Onlar Allah'ındır. Onlara ise, sadece kendinden herhangi bir zorlama ve cebir olmadan, bunları istediği yönde iyiye ya da kötüye kullanma selahiyeti vermiştir. Bu da insana, hayatı ve elinin altında bulunan her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu itiraf etmesi ya da etmemesi hürriyetinin tanındığını ifade eder. 111. ayette geçen "mukavele" (alışveriş) bu hürriyeti gönüllü olarak, Allah'ın iradesine bırakmak, ona havale etmekle ilgilidir. Başka türlü ifade etmek gerekirse, Allah insanı ona verilen bu özgürlüğüne karşılık, hayatı ve sahip oldukları üzerinde Malik-ul-Mülk olarak Allah'ı tanıyor ve kendisini de bunları sadece bir emanetçisi olarak mı görüyor, yoksa sanki bunların sahibi o imiş gibi mi davranıyor diye imtihan etmek ister.

Bu vechile, Allah'ın indinde bu mukavelenin (alışveriş) şartları şunlardır: "Eğer siz gönüllü olarak (ve herhangi bir baskı altında kalmadan) hayatınızın, sahip olduklarınızın ve bu dünyadaki her şeyin aslında benim, bana ait ve kendinizi de sadece onların emanetçisi olduğunu kabul etmeye ve böyle görmeye razı olursanız, ben de bunun karşılığında size sonsuz ahiret hayatında cennetler vereceğim."Allah'la böyle bir pazarlık yapan kimse bir mü'mindir. Dolayısıyla iman, aslında bu alışverişin başka bir adıdır. Öte yandan bu pazarlığı yapmayı reddeden veya yaptıktan sonra sanki böyle bir taahhüde girmemiş insanın tavrını takınan kişi ise "kafir"dir. Çünkü teknik olarak "küfür" kelimesi, böyle bir pazarlığa reddedişe uygulanan bir terimdir.

Bu mukaveleyi yapmanın sonuçları şunlardır:

1) Allah bu konuda insanı iki zor imtihana tabi tutmuştur: Birincisi, insanın kendisine verilen seçme hürriyetine rağmen, hakiki el-Malik'i sahib olarak tanıyor mu? Yoksa, bunu reddederek nankör, hain ve asi mi oluyor? İkincisi ise, Allah'a tam olarak güveniyor mu, güvenmiyor mu? Cüz-i iradesini, O'nun iradesine teslim ediyor mu, etmiyor mu? İki alemin kıyası, "eldeki bir kuş, çalılıktaki iki kuştan değerlidir" halk deyişine teşbih edilirse de öteki alemde sonsuz bir saadet ve cennetler müjdesine karşılık, halihazırdaki bu dünyada arzularını, emellerini ve tutkularını feda edebiliyor mu, edemiyor mu bunun imtihanıdır.

2) Bu mesele, İslam hukuku ile, Cenabı Allah'ın ahirette, bir kimseyi ona göre yargılayacağı daha yüce ve manevi inanç telakkisi arasında net bir sınır çizgisi çizilmesine yardım eder.

İmanın yasal (şer'i) tanımına göre, imanın esaslarını yalnızca söz ile ikrar etmesi bir kimsenin yasal olarak müslüman olmasına yeter sebeptir. Bundan sonra, bu kişinin ikrarının sahte olduğunu gösteren kesin ve açık bir delil olmadıkça bu şahsın kafir olduğu ve İslam toplumu dışına atılması gerektiği hususunda karar vermeye hiç bir üst merci yetkili değildir. Fakat Allah katında durum böyle değildir: Allah ancak öyle kimsenin imanını doğru olarak kabul eder ki, bu kimse Allah'la pazarlığı yaparak fikir ve hareket hürriyetini O'na hibe eder ve en tabii mülkiyet hakkı iddiasını bütünüyle O'nun keremine terk eder. Yani bir insan iman esaslarını ikrar edebilir ve tayin edilen farzları yerine getirebilir, fakat eğer kendisini hala kendinin, cesedinin, ruhunun, kalbinin, beyninin ve diğer yeteneklerinin, mülkiyetinin, servetinin ve diğer sahip olduğu şeylerin biricik efendisi ve maliki olarak görür ve bunları dilediği şekilde kullanma hakkını da kendine tahsis ederse, bu kimse, bu dünya gözüyle bir mü'min olarak görüldüyse de Allah katında bir kafir olarak anılacaktır. Çünkü böyle bir insan Allah'la, Kur'an'a göre imanın özü olan bu alışverişi yapmamıştır. Bu demektir ki, canını ve malını Allah'ın istediği yolda harcamayan veya O'nun razı olmadığı şekilde harcayan kimse dil ve ikrar suretiyle iman sahibi olduğunu iddia etse dahi gerçekte bunları (kendisine verilen şeyleri) ya Allah'a satmadığını ya da böyle bir pazarlık yaptıktan sonra kendisini hala bu nimetlerin efendisi ve sahibi olarak gördüğünü göstermektedir.

3) Yukarıda anlatıldığı şekliyle gerçek İslami anlayış, müslümanın hayata karşı tutumu ile kafirinkini birbirinden ayıran net bir çizgi çekmektedir. Müslüman, samimiyetle Allah'a inanan, kendisini Allah'ın iradesine teslim eden ve tutumunda tamamıyla bağımsız olduğunu (yaptığı pazarlığın şartlarını bir anlık unuttuğu durumlar hariç) gösterecek herhangi bir şey yapmayan kişidir. Aynı şekilde, hiçbir müslüman toplumu da politik, kültürel, ekonomik, toplumsal ve devletler arası herhangi bir meselede Allah'ın kanunlarından bağımsız bir tavır takınır ve hala müslüman kalamazlar. Şayet, eğer ast olduğunu, üste bağlı olduğunu ve gönüllü olarak özgürlüğünü teslim ettiğini bir süre için unutacak olsa, hatasını fark eder etmez derhal kendi başına buyruk tavrını terk edecek ve yeniden teslimiyet tavrını takınacaktır. Bunun tersine, eğer bir kimse Allah'a karşı bağımsızca bir tavır takınırsa ve kendi istekleri, hevesleri, tutkularına göre hayat işlerinde bir takım kararlar alırsa o kimsenin müslüman mı gayrı müslim mi olduğuna bakılmaksızın küfür tutum ve davranışını benimsediğine hükmedilir.

4) Ayrıca iyi anlaşılmalıdır ki, insanın kendisini teslim etmesi istenilen Allah'ın iradesi, bizzat Allah'ın kendisinin belirttiği ve bildirdiği iradesidir, yoksa insanın kendisinin uydurduğu Tanrı iradesi değil. Bu durumda o kişi Allah'ın iradesine değil, bilakis kendi iradesine uymaktadır ki, bu da tamamıyla mukavelenin şartlarına aykırıdır. Sadece, O'nun Kitabı'nın ve peygamberinin öğretilerine uygun tutum ve tavır benimseyen kimse ya da topluluk, mukavelenin şartlarını yerine getirmiş sayılacaktır.

Yukarıdaki mukavelenin açıklamalarından, Allah'ın şartlarının yerine getirilmesini, niçin bu dünya hayatının son bulmasından sonraki öteki aleme bıraktığı hususu da açıklık kazanmaktadır. Aşikardır ki, cennet sadece satıcının canını ve malını Allah'a satması işinin karşılığı değil, "aksine bu şeylerin ve tasarruflarının, Allah'ın bir vekili" olarak O'nun iradesine teslim etmesi"nin karşılığı olacaktır. Şu halde, bu mukavele, ancak satıcının hayatı son bulduktan ve pazarlığı yaptıktan sonra son nefesine kadar anlaşmanın şartlarını yerine getirdiği de ispatlandıktan sonra ikmal edilmiş olacaktır. İşte sadece bu andan itibaren, mukavelenin şartlarına mutabık olarak o, mükafatlandırılmaya layık görülecektir.

Ayrıca bu hususun içinde yer aldığı siyak ve sibakı da anlamamız çok iyi olacaktır. Bir önceki bölümde, iman konusundaki imtihanı kaybeden ve iş güçlerine rağmen, cahillikleri yüzünden veya samimiyetsiz oluşlarından veyahut da tamamıyla nifaklarından dolayı, Allah ve dini için, zamanlarından, pazarlarından, hayatlarından ve arzularından hiçbir fedakarlıkta bulunmayan insanların zikri geçmiştir. Bu yüzden, değişik kişi ve kesimlerin tutum ve tavırları tenkit edildikten sonra, kabul ettikleri imanın nelere delalet ettiği açık bir ifade ile anlatılmakta: "Bu, Allah'ın var olduğu, tek olduğu hususunu salt dil ile ikrar etmek değil, fakat O'nun sizin nefsinizin ve sahip olduklarınızın Malik'i ve Efendisi olduğu gerçeğini kabul etmenizdir. O halde, eğer bunları Allah'ın emrine uygun olarak sarfetmeye hazır ya da istekli değilseniz ve üstelik bunları ve diğer bütün enerji kaynaklarınızı Allah'ın iradesinin hilafına harcıyorsanız, imanı ikrarda sahtekar olduğunuzun açık bir delilidir. Gerçekten samimi olarak inananlara gelince, onlar gerçekten kendilerini ve servetlerini Allah'a satanlar, O'nu sahibleri ve efendileri olarak görenler ve hiçbir ayırma-kayırma olmadan bütün enerjilerini ve mallarını, O nereye harcanmasını emrediyorsa, oraya harcayan, nereye harcanmasını yasaklıyorsa oraya sarfetmeyenlerdir."

(Metni, İslam ve Hayat için Tefhimu'l Kur'an'dan bilgisayar ortamına aktaran: İlyas Metin)

Etiketler : #Mevdudi'den   #Tevbe   #111.   #ayetin   #tefsiri   
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
İlginizi çekebilecek diğer haberler

Makaleler

Hava Durumu


VAN