TEVHİD VAHDETİ GEREKTİRİR!

Süleyman GÜLEK


Tevhidi Doğru Anlamak

Tevhid: Lugatta; birlemek, bir Allah’tan başka ilâh olmadığına inanmak demektir. Her yerde ve her şeyde Allah’tan başka tesir ve hâkimiyetin olmadığını anlamak, bilmek ve bilerek yaşamak demektir. Tevhid, terim olarak; Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde birlemek, O’na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamaktır. Tevhid kelimesi, “Lâ ilâhe illâllah”tır. Yani “Allah’tan başka ilâh yoktur.” “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona ‘Benden başka İlâh yoktur. Şu halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiyâ, 21/25) İlk peygamber Hz. Adem (a.s.)’dan, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e kadar gelen bütün peygamberlerin ortak mesajıdır Lâ ilâhe illâllah. Çünkü İslâm dininin esası tevhiddir. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Bütün insanlar sadece ve sadece O’na ibâdet etmeli ve O’na kulluk yapmalıdırlar. “Hüküm ancak Allah’ındır. O, yalnız kendisine kulluk etmemizi emir buyurmuştur. İşte doğru ve sâbit din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler .” (Yusuf, 12/40)

Zaten Allah’tan başka ibâdet/kulluk edilmeye, O’nun dışında mutlak olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur. Dikkat etmek gerekir ki, kelime-i tevhidi söyleyenler, önce Allah’tan başka bütün ilâhları reddetmeli ve ilâh olarak sadece Allah’ı kabul etmelidir. Mekke’de nâzil olan Kur’an âyetlerinin birçoğu doğrudan tevhidi telkin etmekte, bir kısmı da şirki reddetmektedir. Allah’ı yegâne ilâh, rabb ve otorite olarak tanımak, birliğini ikrar etmek, her çeşit ortağı O’ndan uzak tutmakla gerçekleşen tevhid, İslâm dininin en önemli özelliğidir. İslâm bu ve birçok temel özelliğiyle hem câhiliyye putperesliğinden, hem de Mecûsilik’ten ayrılır (onlarla bağdaşmaz).

Tevhidin özünde Allah’tan başka ilâh tanınan varlıkların tümünün, inanç dünyasından temizlenmesi, atılması vardır. Bütün güç ve kuvvetin, bütün izzet ve şerefin, bütün egemenlik ve saltanatın yalnızca Allah’ta olduğuna inanç, tevhidin ruhudur. İnsanlık tarihi boyunca peygamberlerin mücadelesindeki biricik hedef şudur: İnsanların insanlar üzerindeki saltanatına son vermek ve yalnızca Allah’ın hükümranlığını kabul. İslâm’ın tevhid inancı ile kralların, idarecilerin kendilerini hakkın ve halkın üzerinde görme sevdaları son bulur. Bir kişi “Lâ ilâhe illâllah” demekle şunları demiş oluyor: Al¬lah’tan başka ibâdet edilecek, tapılacak, çekinilecek, korkulacak, bel bağlanılacak, el açıp yalvarılacak, duâ ve yalvarışlara cevap verip gereğini yerine getirecek, sığınılacak birisi yoktur.

İbn Abbas (r.a.)’den: Ebu Talib hastalandığı zaman, Kureyş’den bir heyet onu ziyarete gitti. Aralarında Ebu Cehil de vardı. Ebu Talib’e: “Yeğenin bizim ilâhlarımızı reddediyor, kötülüyor. Onu çağırıp da bundan men etsen” dediler. Ebu Talib, Hz. Peygamber’e adam gönderdi. Hz. Peygamber Ebu Talib’in yanına geldi. Ebu Talib Hz. Peygamber’e hitaben: “Yeğenim! Bu halk senden niçin şikâyet ediyor? Senin onların ilâhlarını kötülediğini ve onlar hakkında ileri geri konuştuğunu iddia ediyorlar” dedi. Allah’ın Rasûlü söz aldı ve dedi ki: “Amcacığım, ben onların öyle bir kelime üzerinde birleşmelerini istiyorum ki, o sözü söyle-dikleri takdirde, Arap olmayanlar da onlara cizye verecektir.” Heyet, “Eğer mesele bir tek sözden ibaretse, evet; isterse on söz olsun, nedir?” Ebu Talib de “Yeğenim o hangi sözdür?” dedi. Hz. Peygamber: “Allah’tan başka ilâh yoktur’ sözüdür” buyurdu. Bunun üzerine heyettekiler, kızarak ve yakalarını silkerek kalktılar ve dediler ki: “Birçok ilâhları bir tek ilâh mı yapacak? Bu şaşılacak bir şey! Haydi yürüyün, ilâhlarımıza sahip çıkalım” diye¬rek gittiler.( M. Yusuf Kandehlevi, Hadislerle Hz. Peygamber ve Ashabının Yaşadığı Müslümanlık, c. 1, s. 51-52) Açıkça görülüyor ki Mekke’deki halk tevhidin (Lâ ilâhe illâllah’ın) ne anlama geldiğini biliyorlardı. Onun için “Allah’tan başka ilâh yoktur” sözünü Rasûlullah (s.a.s.) söyleyince, onlar “ne demek istiyorsun?” diye sormadılar. Çünkü ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Onun için heyettekiler hemen kızıp kalktılar. “Birçok ilâhları bir tek ilâh mı yapacak? Olmaz öyle şey!” diyerek karşı çıktılar. Onlar anladılar ki Allah’tan başka Lat, Menat, Uzza gibi bütün ilâhları reddetmek gerektiğini; onun için işlerine gelmediğinden dolayı karşı çıktılar ve Rasûlullah (s.a.s.)’in dâvetine, tevhid çağrısına engel olmak için Peygamberimiz (s.a.s.)’in amcası ve koruyucusu Ebu Talib’e giderek kendisine “yeğenini, İslâm dâvâsından vazgeçir, ya da himaye etmekten vazgeç” dediler. Ebu Talib durumu yeğeni Hz. Muhammed’e (s.a.s.) anlatınca o şöyle cevap verdi: “Allah’a yemin ederim ki; ey amca! Güneşi sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler yine de bu dâvâdan vazgeçmem. Ya Allah’ın dini hâkim olacak yahut bu uğurda öleceğim!” buyurdu. (M. Yusuf Kandehlevi, a.g.e., s. 54) Bunun ardından Mekke’li müşrikler Peygamberimiz (s.a.s.) ve ashabı üzerine zulüm ve baskılarını artırdılar. Bu zulüm sırasında çok sayıda sahâbi işkence ve eziyetten dolayı şehit oldu.  Müşrikler Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) ve beraberindekilerin haklı dâvâlarından vazgeçmeyeceklerini anlayınca onlarla uzlaşmaya yanaşarak onlara mal, mülk, makam, mevki, para teklif ettilerse de bu tür teklifleri Peygamberimiz (s.a.s.) reddetmiştir.

Müşrikler Rasûlullah (s.a.s.)’in Tevhid dâvetine engel olmak için teklif ettikleri maddî imkânları da Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından reddedilince artık ne yapılırsa yapılsın dâvâsından vazgeçiremeyeceklerini anlayınca tevhidi savunanlara karşı mücadeleyi artırdılar, her türlü zulmü, işkenceyi onlara revâ gördüler. Hz. Âdem (a.s.)’dan Hz. Muhammed (s.a.s.)’e kadar, oradan da günümüze kadar aynı şekilde tevhidi savunanlara bu uğurda gayret edenlere karşı çıkılıyor.  Tarih boyu hak-bâtıl mücadelesinde hakka karşı olanlar, hakkı savunanların etkinliğini kırmak için birtakım iftiralarda bulunarak etkinliğini kırmaya çalışıyorlar.  

“İman edip sâlih amelde bulunanlar, onlar cennet halklarıdırlar. Orada devamlı kalıcılardır.” (Bakara, 2/82) İman edip, inanılması gereken şeylere inanıp sâlih amel işleyenlere, iyi işler yapıp kötü işlerden sakınanlara, Allah’ın ve Rasûlü’nün gösterdiği hak yoldan gidenlere Rabbimiz Allah: “Onlar cennet halkıdırlar, orada devamlı kalıcıdırlar” buyuruyor.

Merhum Mevdudi şöyle demektedir: “Lâ ilâhe illâllah” demekle kurtulunmaz. Bu söz ancak Lâ ilâhe illâllah temeli üzerine gerçekleşen bir inanç, düşünce ve yaşantının ifadesi şeklinde ortaya çıkar ve söylenirse asıl anlamı belirlenmiş olur. Eğer bu hadislerden, kişi sözle inandığını söyler ise, cennete girer. Fakat; inanç, düşünce ve yaşantı bütün yönleriyle bu sözün tezâhürü olduğu halde bu gerçekleşir; yani bu söz gerçek, olunması gereken şekliyle mü’min olan birisinin, kendi halini tanımlayan en kısa ifade şeklinde olursa, böyle anlaşılırsa aslına uygun olan şekliyle kavranmış demektir. Yoksa bir kişi küfrün bizzat içinde olsa, küfrün temsilcisi olsa, hayatının her anını küfre göre düzenleyip sonra da kalkıp bir değil, binlerce defa bu sözü (tevhidi) söylese hiçbir yararını görmez. Dolayısıyla mü’minler için tevhid, insanın yaşamındaki düşünceden ve hayatındaki her alanına kadar Allah ve Rasûlünün buyurduğu gibi olmalıdır.

Tevhid Ne ile Gerçekleşir?

a- İhlâsla, sadece Allah’a ibâdet etmekle,

b- Bütün tâğutları reddetmek, bunlara itaat edenlerden, onları destekleyip dost edinenlerden uzaklaşmak, onları bu anlamda onaylamamakla,

c- Şirkin bütün derece ve türlerinden sakınmak, ona giden yolları tıkamakla. Demek ki sadece sözle tevhid gerçekleşmiyor; ancak gereğini yapmakla, tevhidi bozan durumlardan kaçınmakla gerçekleşiyor.

Tevhid Vahdeti Gerektirir

Tevhid, her şeyden önce “vahdet” ile birlikte düşünülmelidir. Vahdet, sözlük anlamıyla toplu bir birlik demektir. Tevhid ise birleme, tek’e doğru yönelme ve birliğe ulaşmak için çaba harcamak anlamlarına gelir. Tevhidin sonucunda birlik, yani vahdet meydana gelir. Vahdeti parçalayan, tevhidi bozan her türlü inanç, düşünce, davranış ve eylemlere “tefrika” adı verilmektedir. Kur’an’da ve hadislerde hem tefrika yani ayrılma, anlaşmazlık şiddetle reddedilmekte hem de vahdet ve tevhid emredilmektedir.

Rabbimiz Allah şöyle beyan ediyor: “Allah’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı yapışın; ayrılmayın.” (Âl-i İmrân, 3/103) Âyetteki iki noktaya dikkat edilmelidir. Birisi: “Allah’ın ipine topluca sarılın” şeklinde ifade edildiği gibi, tevhid ve vahdetin emredilmesi; ikincisi ise “tefrikaya (ayrılığa) düşmeyin.” şeklinde mü’minlerin sakındırılması, ayrılığa karşı uyarılmasıdır. Vahdet, başka âyet ve hadislerde de dile getirilmiştir:

“Allah ve rasûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da gücünüz gider (başarısızlığa uğrarsınız). Sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”(Enfâl, 8/46)

Rasûlullah (s.a.s.) hadis-i şerifte şöyle beyan ediyor: “Size cemaati tavsiye ederim, ayrılıktan da sakının.” “Cemaatte (birlikte) rahmet, ayrılıkta da azap vardır.” Âyet ve hadislerden de açıkça anlaşılmaktadır ki, mü’minler hangi ülkede ve nerede olursa olsun birlik-beraberlik içerisinde olmaları ve ayrılıktan kaçınmaları gerekmektedir.

Vahdetin gerçekleşmesi için gerekenlerin altını çizmek ve çözüm yolunu özet olarak belirtmek gerekirse, şu hususlara vurgular yapılmalıdır: Kur’an ve sahih sünnet çerçevesinde birleşmeye vahdet denildiği için, değişik kaynaklar edinen insanların tefrika içinde bölük pörçük olmaları gâyet doğaldır. Kur’an’dan başka bir kitabı mutlak hakikat ve mutlak kaynak edinen her insan, tabiatıyla kaynakları farklı olduğundan vahdete ulaşamaz. Vahdet her konuda aynı olmak, hiç ihtilâf etmemek, standart bir tip, robot adamlar üretmek, liderlere ve teşkilatlara mâsum damgası vurmak, devamlı baş eğmek değildir. Mü’minlerin dinin esas meselelerinde, Kur’an ve sahih sünnetin kesin olarak hükme bağladığı temel konularda birleşmesi ve bu doğrultuda işbirliği yapması, cemaat ve ümmet olmasıdır. Mü’minler arasında vahdete engel durumlar varsa, bu ya iman sorunundan, ya da âhlak soru¬nundan veya her iki sorundan kaynaklanmaktadır.

Mü’minler, farklı cemaat mensuplarına gönül ve kucak açmalı, ziyaret etmeli, onları sevdiğimizi ispat edecek yaklaşımlarda bulunmalı, horgörüyü sadece kâfirlere, hoşgörüyü ise hangi gruptan olursa olsun tüm müslümanlara gösterebilmelidir (onlarla iyi geçinmeye çalışmalıdır). “Ben falan cemaatle veya filanla bir araya gelmem!”, “onun olduğu yerde ben yokum!”, “ şu hocanın konferansını, sohbetini dinlemem”, “şu kitabı (gazeteyi, dergiyi, yazarı okumam) okuyanlar şucudur, bunları okuyanlarla iş birliği yapılmaz, onlara yakın olunmaz” gibi örnekleri çoğaltabileceğimiz anlayışla vahdet değil, ancak tefrika ve fitne üretilir.   Müslümanların birbirini sevmeleri ve ittifak ettikleri konularda birleşip işbirliğine girmeleri, ihtilâf ettikleri konularda birbirlerini mâzur görmeli ve adım adım ümmet birliğine doğru yol almaları gerekmektedir. Mü’minler İslâm’ı kendi fikir ve düşüncelerine göre değil, tevhid şuuru içerisinde, Kur’an ve sünnete bağlı kalmak suretiyle vahdeti gerçekleştirebilir. İhtilâflar ancak bu şekilde sona erer. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Hepiniz topluca barışa, birlik ve dirliğe (silm’e, İslâm’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”( Bakara, 2/208)

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’tan korkup sakının. Umulur ki bağışlanırsınız.” (Hucurât, 49/10)

YORUMLAR
  • HUSEYİN ŞAŞMAZ   16-04-2017 06:14

    İşte bütün düğümlerin,problemlerin başladığı kaynak burasıdır. Bu insanlığın algılamasında bozukluk vardır. Bizim yaratıcımız Allah; demiyor mu sizin en büyük düşmanınız Şeytan diye. http://islamiyontem.net/makale.php?id=191 (Ama biz bu yaratıcının sözünü galaya almıyor başkalarının sözünü galaya alıyoruz.) Şeytan bu durumu bildiğinden Vahdet in içeriğini bu insanlığa yanlış empoze ediyor ve dolayısı ile istikametler ayrılıyor.

Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN