Bir Ali Şeriati klasiği: “Dine Karşı Din”
Siz kardeşlerimize bu defa tanıtmaya çalışacağımız kitap, üstad Dr. Ali Şeriati’nin “Dine Karşı Din’’ adlı eseri.
100%
Hikmet Ertürk
İslam ve HayatSiz kardeşlerimize bu defa tanıtmaya çalışacağımız kitap, üstad Dr. Ali Şeriati’nin “Dine Karşı Din’’ adlı eseri. Elimizde, bu kitabın İşaret Yayınları tarafından 1997 yılında yapılmış beşinci baskısı var. Çeviriyi ise Prof. Dr. Hüseyin Hatemi yapmış.
Kitabımızın giriş bölümünde kitabın başlığının (Dine Karşı Din) okuyucu üzerinde bir tereddüt oluşturabileceği ve bu durumun ilk başta açıkça anlaşılamamasına sebebiyet verebileceğinden bahseden Ali Şeraiti bu konuya şu şekilde açıklık getirmektedir.
"Bu başlıktan dolayı bir tereddüt doğması ve anlamının ilk başta açıkça anlaşılamaması mümkündür. Bunun sebebi de şudur: Şimdiye kadar biz "din’’in "küfr’’e karşı olduğunu ve öteden beri de bunun böylece süregeldiğini sanmışızdır, bu sanımıza göre, Tarih boyunca savaşlar din ile dinsizlik arasında olagelmiştir. Bu sebeple, başlık ilk bakışta garip, anlamı kapalı, şaşırtıcı ve kabul edilemez görünebilir. Oysa ben belki de daha önceleri sezmekte olduğum, ancak; tam bilincine son zamanlarda vardığım bir gerçeğin farkına varmış bulunuyorum: Bu düşüncenin aksine, Tarih boyunca her zaman din ile din çarpışmıştır, yoksa hiçbir zaman bugün anladığımız anlamıyla din ile dinsizlik savaşı görülmemiştir.
Tarih'ten söz edildiğinde, genel ve herkesin kullandığı anlamda Tarih'i kastetmiyorum. Demek oluyor ki, burada Tarih'in başlangıcından amaç, uygarlığın ve yazının başlangıcı değildir. Burada benim Tarih'ten amacım, yeryüzünde bugünkü insan soyunun toplum hayatının başlangıcından beri geçen süredir. Yazının başlangıcından beri altı bin yıl geçmiştir, oysa benim sözünü ettiğim Tarih'in yirmi bin yıldan fazla veya kırk bin yıl, bazı görüşlerce ise elli bin yıllık bir geçmişi vardır. Arkeoloji, Tarih, Yerbilim (Jeoloji), Mitoloji gibi alanlarda yapılan incelemelerden, ilk insan hakkında, bugüne kadarki yaşayışı ve toplumsal değişmeleri, inançları hakkında az çok bir özet bilgi sahibiyiz. Başlangıcı efsane ve masallara karışan ve son zamanlara geldikçe daha aydın ve dayanıklı bilgi sahibi olduğumuz ve artık Tarih'in dile geldiği bütün bu dönemlerde ve bütün alanlarda, din dine karşı bayrak açmış ve yine istisnasız, din dine karşı koymuş, direnmiştir. Niçin? Çünkü Tarih boyunca dinin olmadığı bir toplum ve dönem görülmüş değildir, dinsiz bir toplum Tarih boyunca var olmamıştır. Dinsiz insan, hiçbir ırkta, hiçbir dönemde, toplumsal değişmenin hiçbir aşamasında, Yeryüzü'nün hiçbir noktasında görülmüş değildir.
Eski insan, her dönemde ve her düşünce çerçevesi içinde, "dînî insan’’dır. Bu sebeple, bugün ‘’küfr’’ anlamında kullandığımız ve metafizik alemi ve ahireti, Tanrı'yi kabul etmeme diye anladığımız ‘’dinsizlik’’ terimi, bu dönemlerde yoktur. Din anlayışı toplumun bireylerinde ortaktır.
Bugün kullandığımız ve dinin yokluğu veya dinsizlik anlamına aldığımız ‘’küfr’’, küfre verilen oldukça yeni bir anlamdır. Son üç asırda ve herhalde Ortaçağ'dan sonra ortaya çıkmıştır. Batı'nın bir düşünce ürünü olarak Doğuya giren bu anlam dolayısı ile ‘’küfr’’ insanın Tanrı'ya, Doğa-Ötesi'ne ve âhirete inanmaması anlamında alınmıştır. Oysa İslâm'da, antik uygarlık döneminde, Tarih boyunca ve her din çevresinde ‘’küfr’’den söz edildiğinde ‘’dinsizlik’’ kastedilmiyordu, Niçin? Çünkü bu anlamda ‘’dinsizlik’’ yoktu ve ‘’küfr’’ün kendisi de bir ayrı din idi. Bir din, diğer bir dine ‘’küfr’’ demekte idi. O'nun ‘’küfr’’ dediği din de bir başka dine ‘’küfr’’ diyebiliyordu. Şu halde ‘’küfr’’, dinsizlik değil, başka bir din anlamındadır. Şu halde Tarih boyunca, ister îbrahimî dinler söz konusu olsun, ister Batı veya Doğu dinlerinden birisi; hangi biçimi söz konusu olursa olsun, nerede bir peygamber veya bir din devrimi görülmüş ise, önce kendi döneminin din anlayış ve uygulamasına karşı çıkmış ve sonra bu yeni din anlayışına ilk karşı çıkış da önceki dinden gelmiştir.’’
Ali Şeriati, kitabın ilerleyen bölümlerinde kitabın ana konusunu da oluşturan üç tane terimden bahsetmektedir. Gündelik konuşmalarımızda da kullandığımız bu terimler; "Küfr’’, "şirk’’ ve "Putperestlik’’ terimleridir.
"Küfrün sözlük anlamı örtmektir. Meselâ tarımda tohum ekilir ve sonra üzeri toprakla örtülür. İnsanların gönlünde de bir gerçek vardır, ne var ki bazı sebeplerle bu gerçeğin üzerine bilgisizlik veya garezin, çıkarcılığın, hödüklüğün kara perdesi çekilir. Bu sebeple, bu olguya küfr adı verilir. Fakat bu küfrün anlamı, dinin gerçeğinin dinsizlikle örtülmesi demek değildir, aksine, bir din anlayışının, bir din gerçeğinin başka bir din ile örtülmüş veya örttürülmüş olmasıdır.
Şirkin anlamı da "Tanrısızlık’’ demek değildir. Müşriklerin bizden daha çok tanrısı vardır. Müşrik tanrıya inanmayan, tanrıya tapmayan bir kimse değildir. Bildiğimiz gibi, İsa, Musa, İbrahim Peygamberler (a.s.)'in karşısında Tanrısızlar değil, müşrikler vardır. Müşrikler kimlerdir? Onların tanrı inancı yok değildir. Yalnız şu var ki, tanrılarının sayısı fazladır, fazladan ve ek tanrıları vardır. Fazladan tanrıya tapmaktadırlar. Şu halde Tanrıya inanmayana, din duygusu olmayana müşrik diyemeyiz. Çünkü müşrikin ma'budu vardır, hatta çeşitli ma'budları vardır. Kendisinin bu ma'budların kulu olduğuna inancı vardır. Bu ma'budların Dünya'nın yazgısına ve onun yazgısına etkili olduğuna inanır. Bizim Allah görüşümüz onda da kendi tanrıları için vardır. Şu halde duyguları açısından müşrik de dindardır, dînî bir bireydir, ne var ki dînî ölçüt ve gerçeklikler açısından yanlış yola sapmış birisidir. Yanlış dine sahip olmak, dinsizlik demek değildir. Demek oluyor ki, şirk de bir dindir. Hatta insan toplumlarındaki en eski bir din biçimidir.
Şimdi de putperestliğin açıklamasını yaparak, sonra konuya döneceğim. Putperestlik şirkin özel bir biçimidir, şirk ile eş anlamlı değildir. Şirk, tarih boyunca insanların mensup bulunduğu bir din türüdür. Belirli bir aşamada, şirkin belirli bir biçimi de puta tapıcılıktır. Puta tapanlar, bu tür müşrikler; heykel veya kutsal nesneler meydana getirerek bunları tanrı benzeri veya doğrudan doğruya tanrı sayarlar. Kimi zaman da bu putların tanrının temsilcisi veya tanrı ile kul arasında aracı olduğu inancını taşırlar. Herhalde, tapmakta oldukları tanrılardan birisinin yaşayışlarına veya evren olaylarına etkisi olduğuna inanırlar. Böylece putperestlik şirk dininin bir alt ayrımı olarak görülebilir.
Kur'an-ı Kerim'de putperestlere hücum, onlara hitap edildiğinde veya onlar eleştirildiğinde ve kınandığında, onlardan daha genel deyimlerle söz edilmektedir. Niçin? Şu sebeple: Bugün yaygın olan ve sözünü ettiğimiz genel yargı zihinlerde yerleşmesin diye. Aksi taktirde, İslâm Devriminin yalnızca o dönemdeki putperestlik biçimine karşı olduğunu sanabilirdik. Oysa anlamalıyız ki, İslâm’ın hücumu, Tevhid inancına dayanan önceki dînî devrimlerin tümünde de olduğu gibi, genel olarak bütün biçimleri ile şirke karşı bir hücumdur. O sırada özel olarak da putperestliğe karşıdır. Oysa biz İslâm'ın karşısında olanın, yani şirk dininin, sadece bizim bildiğimiz putperestlikten ibaret olduğunu sanabiliyoruz. Buna mukabil, ‘’elinizle yontup yaptığınıza mı taparsınız?’’ buyurulunca şöyle düşünülmelidir: Bizler Tarih boyunca veya yeryüzü üzerinde yalnız taş veya tahtadan yontup yaptığımız putlara mı tapıyorduk? Hayır. Şirkin yüzlerce maddi ve gayri maddi biçimi vardır ve bu şirk genel bir din biçimi olarak İnsanlık Tarihinde görülmüştür, görülmektedir. Bugün de şirkin Afrika veya eski Arap Yarımadası'nda göründüğü biçimi ile putperestlik görünümü vardır. Fakat ‘’kendi yonttuklarınıza mı taparsınız?’’ (Eta'büdûne mâ tenhitûn) âyet-i kerimesinde bir genel ilke vardır. Şirk dini bütün Tarih boyunca omuz omuza ve adım adım Tevhid Dini ile birlikte görülmüştür ve görülmektedir. İbrahim Peygamber (a.s.)'den ve İslâm'ın zuhurundan sonra da asla ortadan kalkmamıştır, aynı şekilde devam etmektedir.
Karşı karşıya olan bu iki safın birisi Allah'a ibadet safıdır. Allah, İrade sahibi Yaratıcı'dır. Alem'i yönetendir. Bütün İbrahimî dinlerde Allah'ın sıfatları budur. Yaratıcı (Hâlik)dır, tüm evreni yaratmıştır, Müdebbirdir, evrenin yönetimi ve hareketi O'nun iradesi iledir. Mutlak İrade sahibidir ve varlığa hakimdir. Mutlak Görüş ve Biliş sahibidir. Yaratılmış Alem'in varlığı gibi hedefini de Allah belirler. Bütün İbrahimî dinlerin baş ilkesi Allah'a tapmak ve bu inancı yaymak olmuştur. İbrahim (a.s.), insanlığı Allah'a tapmaya ve bütün hayat boyunca ona dayanmaya çağırmayı hedef bilmiştir.
Bu davet Tevhid daveti olarak adlandırılır ve dış dünyaya ilişkin maddi bir yönü de vardır: Bir topluluk bütün bu Yaratılış Alemi'nin tek bir İlâhî Gücün eseri olduğuna, insan veya hayvan yahut bitki olsun veya cansızlar söz konusu olsun, tümüne tek bir gücün egemen olduğuna ve Ondan başka bir etkin güç bulunmadığına, her nesne, her insan, her renk, her tür, her töz, her şeyin tek bir Yaratıcının eseri olduğuna inanırsa, bu inanç mantıkî ve fikrî bakımdan aynı zamanda insanlığın birliği düşüncesini getirir. Diğer Tevhid inancı bir yandan bütün Yaratılış Alemi'nin tek bir egemenlik alanı olup tek bir gücün elinde olduğunu, aynı İradenin yol göstericiliğine tabi olduklarını, aynı yöne yöneldiklerini, aynı türden olduklarını, aynı Allah'ın kulu olduklarını söyler. Bütün güçler, simgeler, değerler, belirtiler, Allah karşısında silinirler, inanç sahibi olan Ben; bu evrene bakınca O'nu bir bütün olarak görürüm. Bu maddî gerçeklik ve görünümde tek bir ruh ve kudret hüküm sürmektedir, şu halde evren bir bütündür. Bunun gibi, bütün insanlığa bakınca, aynı türden ve değerden bir bütüne bakmış olurum. Çünkü insanlığın tümü aynı elin, aynı yaratışın eseridir. Bu Tevhid dini, birbirinin karşıtı olan iki dinden birisi olarak, tek Allah'a, tek Güce tapma ilkesine dayanır. Bütün Tarih boyunca insanlığın yazgısında tek Allah vardır. Böylece, Tevhide inanmanın gereği evrende tevhid ve evrende tevhidin gereği de insanda tevhid olmaktadır.
Diğer yandan, şirk dini de varlığını korumaktadır. Her dönemde de bu şirk dini; Tevhid dininin karşısında en saldırgan ve dirençli gücü oluşturur.
Meselâ Hz. Musa (a.s.)'yı düşünelim. Gerek musevilik metinleri ve Tevrat'ın, gerek Kur'an-ı Kerim'in ve hadis-i şeriflerin okunmasından anlaşılır ki, Hz. Musa'ya en şiddetli direnç ve saldırganlığı gösterenlerden birisi Sâmiri, diğeri ise Bel'am-i Ba'ur» idi.
Sâmirî kimdir? Hz. Musa onca uğraşıp savaştıktan, kavmine tek Allah'ı tanıttıktan, boş ve batıl nesnelere, buzağıya ve putlara tapmayı, şirk'in o dönemdeki bu görünüm biçimlerini toplumu içinde silip giderdikten sonra, Sâmirî tekrar bir buzağı heykeli yapmış, Hz. Musa'nın bir süre kavmi içinde bulunmamasından ibaret en küçük bir fırsatı da kaçırmayıp yararlanmış, böylece halkı tekrar buzağıya tapınmaya iletmiştir. Yehova, Allah yerine, insanların tapınması için buzağı heykeli yapan bu kişi, tanrısız ve dinsiz bir kişi değildir, dini inancı olan, bir dine çağıran, hatta bir din yöneticisi olan bir kişidir.
Bel'am-i Ba'ur kimdir? O da döneminin en büyük sayılan din adamı idi, dînî konularda ona başvurulurdu. Buna rağmen o da Musa'nın dînî devriminin karşısına çıkmış, dînî konularda halk üzerinde ilk derecede etkin olduğu için de Hakk'ın ve Tevhid Dininin karşısına çıkabilmiş, Tevhid Dinine karşı Tarih süreci içinde gösterilmiş olan en büyük dirençlerden birisini gösterebilmiş, Tevhid Dininin toplum içindeki gelişimine büyük zarar verebilmiştir.
Hz. İsa (a.s.)'ya bakınız. Hristiyan inancına göre Çarmıha gerildiği son lâhzalarına kadar, el ve dil ile gördüğü, karşılaştığı bütün tecavüzler, iftiralar, Ferisîler’den gelmiştir.
Ferisîler kimlerdir? Ferisîler o dönemin dininin savunucularıdır. Bunlar materyalist, zındık, dehrî değildiler. O dönem ve yörede materyalist yoktur. Bunlar, İsa (a.s.) ve havarileri karşısında şirk dininin yöneticileri, inançlıları ve sürdürücüleri idiler.
Bu din, İslâm dini, insanlığı Allah'a teslim olmaya çağırırken, Allah'tan gayrı her nesneye de karşı durmaya çağırır. Buna karşılık şirk dini de aksini yapar ve varlığın bu yüce ilkesi karşısında, bütün varlığın anlamı ve bütün hayatın hedef ve müntehası (sonucu) olan Allah'a, İslâm'a çağırma karşısında, o da İslâm'a karşı durmaya ve Allah'a teslim olmayıp karşı gelmeye çağırır. Böylece Allah'a değil, yüzlerce başka güce, yüzlerce başka kutba tapınmakla sonuçlanır, her kutbun, her kudretin, her tabakanın, her zümrenin başka bir tanrısı olabilir.
Şirk, başka bir nesneye tapmak ve dolayısı ile Allah'a isyan etmek, aynı zamanda hokkabaz ve yalancıların, zulmün ve cehilin bir araya gelişi ile halkın putlara tapmasını sağlamak demektir. İşte bu Tağut'a tapmaktır. Kâinât'ı yaratan Yüce Allah'a teslim olmak yerine, ‘’kendi yonttuklarına’’ (ma tenhitûn) teslim olmak demektir. Bu ‘’ma tenhitûn’’, Allah'tan gayrı her nesne olabilir, Lât ve Uzza olabilir, otomobil olabilir, üstünlük ve itibar olabilir, sermaye olabilir, kan olabilir, soy olabilir, her ne olursa olsun bunlar Allah karşısında Tağuti'dir.
Tevhid Dini'nin diğer bir özelliği de O'nun devrimci ve hamleci özelliğidir. Şirk dininin genel anlamı karşısında bu özellik de onun belirleyici bir özelliğidir.
Devrimci oluş ne demektir? Devrimci(inkılapçı) din, bu dine inanan ve bu dinin öğreti okulunda eğitilen bireye; kendi hayatına, kendi hayatının bütün alan ve yönlerine karşı eleştirici bir görüş kazandırır. Batıl'ı kaldırma ve Hakk'ı yerine getirme ödev ve sorumluluğunu yükler. Yoksa olan bitene ne olursa olsun dînî bir yorum ve dayanak bulup da bunlara ilgisiz kalmaz.
Bütün dinlere bakınız, inceleyiniz. Musa (a.s.), zamanının üç simgesine mi karşı çıkıyor? Karun, zamanının en büyük sermayedarı, servet sahibi idi. Bel'am-i Ba'ur, zamanının şirk dininin en büyük din adamı idi. Fir'avun da zamanının en büyük siyasi gücünün simgesi idi. Yoksa statükoya mı karşı çıkıyor? Statüko ne idi? Sebtî azınlığın Kıbtî adı verilen başka bir ırk karşısında esaret ve zillet içinde oluşu. Bu sebeple, Kıbtî ırkının Sebtî'ye üstün sayılması şeklinde beliren ırk ayrımı görüşüne karşı çıkıldı, bir ırkın diğer ırka tahakkümü şeklinde belirlenen toplumsal duruma karşı çıkıldı, bir ırkın esaretine karşı kondu. Bir ideal, bunun yerine getirildi. Hayat ve toplum için belirli bir hedef gösterildi: Esir bir kavmin kurtuluşu, onların vaad edilen yöreye iletilmesi, göçlerinin sağlanması. Böylece, Tağut'a tapmanın bertaraf edildiği, ayrım ve ayrıcalıklara dayanak bulan ve bunları meşru gösteren tağutların ortadan kalktığı, toplumsal birliği ve insanlık birliğini gösteren Tevhid Dininin bunun yerine geçtiği, inançlara ve bir toplumsal okulun ilkelerine uygun olarak oluşan bir toplum meydana getirilme hedefine yönelindi.
Şirk dininin hedefi her zaman şu olmuştur: Metafizik inançlar aracılığı ile, Tanrı veya tanrılara inanç aracılığı ile, ahir et hayatına inanç ve saptırılmış inanç aracılığı ile, mukaddesata inanç ve saptırılmış inanç aracılığı ile, gaybî güçlere inancın saptırılması ve bütün dînî inançların saptırılması sayesinde, statüko'yu meşru göstermek ve ona gerekçe hazırlamak. Böylece şirk dini, din adına şunu yapmak ister: Halk, olup bitenin, toplumsal durumun zorunlu olduğuna, bunun İlâhî irade gereği olduğuna inanmalıdır. Bu yazgıdır, takdirdir!
Bugün çoğunlukla kaza ve kaderden anladığımız da Muaviye'nin düzüp koştuğu bir yadigârdır. Tarih tamamen apaçık bir şekilde gösteriyor ki, kaderi bir cebr şeklinde anlamak, Beni Umeyye'nin ortaya attığı bir inançtır. Onlar cebr inancını ortaya sürmekle, Müslümanları her türlü sorumluluktan, girişimden, eleştiriden alıkoydular. Cebr, olanı ve olacağı kabul anlamına geliyordu. Oysa Peygamber (s.a.s)'in ashabı, her lahzada kendilerini toplumsal sorumluluk altında görürlerdi. Emr bi'l ma'ruf ve nehy ani'l münker, bugün zihnimizde ancak harc-ı âlem bir anlamda yer tutmaktadır ve aydınlar çevresinde bu terimler ağza alınamazlar. Oysa bugün Batılı aydın buna insanın sorumluluğu, sanatçının sorumluluğu, aydının sorumluluğu adını vermektedir.
Bugünün Dünyası'nda, felsefede, sanatta, edebiyatta, sorumluluktan bunca söz edilişinin anlamı nedir? İşte bu ‘’emr bil-ma'ruf ve nehy anil-münker’’ demektir. Fakat biz bu ödevleri öyle bir biçime sokmuş ve onları öyle bir biçimde yerine getirmekteyiz ki, gerçekte bu ödevleri yadsıyoruz demeye gelmektedir.
Şirk dini; varlığını Tarih'te iki biçimde sürdürdü. Bir şekli, söylediğimiz gibi, statükoya gerekçe bulmak ve onu meşrulaştırmaktır, görevi budur. Statükoya gerekçe düzmek ne demektir? Tarih boyunca insan toplumlarının soylu-soysuz, efendi ve köle, yoksun ve kazanç sağlayan, hakim ve mahkum, esir ve köle, soylu ve servet sahibi zümresi ile yoksul zümreler, başka milletlere üstün milletler, ayrıcalıklı ve üstün sınıflar gibi bölünmelere uğramıştır. Üstün soylar gibi ayrım ve ayrıcalıklar, şirk dininin inançları ile desteklenir. Bu inançları doğuran etken de, bir zümrenin refah içinde olmasına karşı diğerinin mahrum kalması, bu duruma bir kılıf, gerekçe hazırlanmasıdır. Bu durum, Tevhid Dini inançlarının tam karşıtıdır. Tevhid Dini, bu durumu yok eden bir inanç getirir. Şirk dini şöyle der: ‘’Yeryüzünde yörelere veya ilahî özellik ve sıfatların her birine göre birkaç Tanrı olmalıdır. Ancak böylelikledir ki, Yeryüzünde birden çok zümre, sınıf, soy ve ırk, renk ayrımı söz konusu olabilir ve varlıklarını sürdürebilir.’’
Bir topluluk bir diğerini zorbalıkla yoksun kılabilir ve kendileri için hukuki, iktisadi ve toplumsal ayrıcalıklar kabul ettirebilir. Ancak, bu durumun sürdürülmesi kolay değildir. Tarih boyunca zorbalar, kaynakların başını tutuyorlar ve çoğunluğu yoksun bırakıyorlardı. Fakat sürekli zorbalıkla durumun sürdürülmesi de mümkün değildir. İşte Şirk Dini bu görevi üstlenmiştir. Görevi, yoksun bırakılan insanların baş eğmesini ve durumun Tanrı iradesi olduğuna inanmalarını sağlamaktır, böylece insanlar şuna inanacaktır: ‘’Ben, aşağı bir tabaka mensubu isem, aşağılanıyorsam, aşağılık olduğum içindir. Üstelik yalnızca ben kendim değil, benim ilâhım, tanrım, beni yaratan da o diğer ırkın tanrısından aşağıdadır.’’
Şu halde, durum böyle olduğuna ve Şirk Dini ırk ve sınıf ayrımını güçlendirdiğine göre, statüko da değişmez, her zaman böyle olmuştur, sürekli böyle kalacaktır. Bu sebepledir ki, Tarih boyunca Şirk Dininin koruyucuları ve bekçileri olan sınıf, Şirk Dinini düzüp koşan ve ortaya atanlardır ve bunlar da toplum içinde yüksek sınıflar arasında yerlerini almışlardır. Zaman olmuştur ki, bu zümre hakim sınıflar içinde en üstün, en güçlü, en varlıklısı olmuştur. Sasanî Dönemine bakınız; yahut Afrika veya Avustralya'nın puta tapan kabilelerine bakınız; büyücü ve kâhinlerin, falcıların, toplumun dininin kâhyası olduğunu ileri sürenlerin durumlarına bakınız, bunların tümünde Şirk Dininin din adamları hakim zümre ile el ele, omuz omuzadırlar, yahut onlara hükmetmektedirler. Avrupa'da bazı dönemlerde toprağın %70'i, bu tür din adamlarının elinde idi. Sasaniler Dönemi'nde de toprağın büyük bir kısmı çiftçilerin değil, Zerdüştî din adamlarının elinde idi veya Zerdüştî tapmak ve diğer dînî binalarına tahsis (vakf) edilmiş bulunuyordu.
Bizim kendilerinin Hak peygamber olduklarına iman ettiğimiz peygamberler, bizlerin sandığımızın aksine, Tarih boyunca genel olarak Tağut'a tapıcılığı ve özel olarak da putperestliği Tevhid Dinine karşı savunan bu dinden sakınıyorlardı.
Şirk dini diye adlandırdığımız bu dinin kökü iktisaddır. Diğer bir deyişle şirk dini bir azınlığın servet sahibi olmasına ve çoğunluğun yoksun kalmalarına dayanır, bu olgudan kaynaklanır. Bu iktisadî etken, diğer insanlara üstün olma hırsı; statükoyu korumak ve meşrulaştırmak, sürekliliğini de sağlayabilmek için, dine ihtiyaç duyar. Bunun için de en iyi çare, çoğunluğu meydana getiren bireylerin, aşağı durumda olduklarına inandırılmış olmalarıdır. Bu görevin gerçekleştirilmesi de şirk dinine verilmiştir. Bu sebeple de şirk dini her zaman statükoya meşruluk kazandırmaya çalışır. Nasıl? Başvurduğu yollardan birisi, Allah'a değil, birkaç tanrıya inandırma yoludur. Böylece insanlar ırk ve soy ayrımının da ilahi irade gereği olduğuna inanırlar, bu ayırımların do ğa ötesi sebepleri ve temelleri olduğunu sanırlar. İkinci olarak: Şirk dinini düzüp koşanlar ve çığırtkanlığını yapanlar da hakim zümreler arasında bizzat yer alır ve bunların tekel biçiminde ellerinde tuttukları imtiyazlardan onlar da yararlanırlar. Bunlar esasen her zaman bu imtiyaz tekelinden yararlanan bir zümre oluşturmuşlardır.
Dine karşı olanların dini doğuran sebepler olarak gösterdiği etkenler şirk dinini doğuran sebeplerdir: Bunlar; bilgisizlik, ayrımcılık, mülkiyet ilişkileri, sınıflı toplum olgusu ve bir sınıfın üstünlüğü olarak belirtilebilir. Dine karşı olanların şu sözü de (şirk dini için) doğrudur: Din; halk yığınlarının afyonudur. Böylece halkın; aşağılanmayı, mutsuzluğu, biçareliği, bilgisizliği bir kötü yazgı olarak benimsemesi, boyun eğmesi sağlar.
Mürci'e akımına bakınız. Mürci'e, İslâm toplumu Tarihi içindeki her suçlu ve sorumlu kişiyi bu sorumluluktan kurtarmaya uğraşır, haklarında bir yargıya varılmasını önler. Mürci'e şöyle der: Mahşer gününde Allah niçin terazi kuracak? Ali ve Muaviye arasındaki hesabı görmek için. Bu işi inceleyecek ve hüküm verecek olan değil mi ki Allah'tır, artık sana söz düşmez, kimin Hak, kimin batılda olduğundan sana ne? Sen kendi yaşamana bak!’’
Ali Şeriati, kitabında Şirk dininin tarihte iki şekilde geliştiğine vurgu yapıyor. Şirkin Totem dini, Çoktanrılık, Mana dini gibi açık görünümlü olanlarını çok tehlikeli bulmuyor. Asıl tehlikeli olan Şirk türünü anlatırken bu şirk türünün tevhid postuna bürünmüş gizli şirk türü olduğunu vurguluyor.
"Şirkin ikinci biçimi olan gizli şirk ise, bu biçimlerin tümünden daha tehlikeli ve zarar verici olanıdır; insanlığa ve Hakikate tümünden çok zarar vermiştir. Bu; şirkin gizli biçimi, diğer bir deyişle şirkin Tevhid nikabı (örtüsü, maskesi) ardında gizlenişidir. Tevhid peygamberleri, risalet görevi ile ortaya atıldıklarından itibaren şirke karşı çıkmışlardır, buna karşılık şirk de onlara karşı koymuştur. Bu peygamberler üstün gelir de şirke diz çöktürürlerse, bu kez de şirk tevhid postuna bürünerek, peygamberi izleyenler de, halifeleri ile ve yolunu sürdürenlerle birlikte, toplumda gizli yaşayışını sürdürmüştür. Bu sebeple, Bel'am-i Ba'ur'un Musa (a.s.) karşısında yenilgiye uğramasına ve Musa (a.s.)'nın devrimi karşısında silinip gitmesine rağmen, şirk dini mensupları bu kez de Musa (a.s.) dininin hahamlarının ve İsa (a.s.)'nın katilleri olan Ferisîler'in kılığında ortaya çıktılar.
İsa (a.s.)'yı yok eden, ona karşı çıkan, Tevhid'i savunan karşı putperest Roma Kayseri ile birlik olan bu güruh, Musa'ya karşı koyan veya sonra ona teslim olan güruhun halefi, izleyicisidir. Yeni dönemde Musa Dininin kisvesinde ortaya çıkanlar, Musa'nın karşısında Bel'am-i Ba'ur ve Samirî ile aynıdır. Ortaçağda; sevgi, dostluk, vefa, sabır, İsa adına sevme ve bağışlama ilkeleri üzerine kurulan bir din adına, İsa (a.s.) gibi barış ve bağışlamanın timsali olan bir zat adına, hatta Moğol'un bile rüyasında görmediği en büyük cinayetleri işleyen ve kan döken rahipler, din adamları, acaba İsa yolunun izleyicileri ve sürdürücüleri midir? Yoksa şirk dininin izleyicileri ve sürdürücüleri mi? Diğer deyişle, bunlar hristiyan din adamı kılığında, İsa Dinini içten ve şirk adına fethetmeye gelen Ferisîler midir? Nitekim bunu başardılar da!
O halde bu şekliyle şu söz doğrudur: ‘’Din, halk kütlelerinin afyonudur.’’ Böylece, halk, ahiret ümidi ile Dünya'daki mutsuzluk ve yoksulluğuna katlanır. Toplumda her ne olursa olsun İlahi irade ile olduğuna ve statükoyu değiştirmek, halkın durumunu iyileştirmek için çalışmanın, Tanrının iradesine karşı çıkmak demek olduğuna inanç, halkın afyonu demektir.
Yine onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıl bilginlerinin şu sözü de doğrudur:
‘’Din, insanların bilimsel sebepler (nedenler) karşısındaki bilgisizliklerinin ürünüdür.’’
Yine, şu söz de doğrudur:
‘’Din; halkın mevhum, boş, kuruntudan ileri gelen korkusunun ürünüdür,’’
Şu söz de: ‘’Din, feodal dönemin ayrıcalıklarının ve ayrımcılığının, servet sahipliği ve yoksulluk biçiminde beliren iktisadi ilişkilerinin ürünüdür.’’
Fakat, bu hangi dindir? Bu, bir şimşeğin parlayıp söndüğü anlar gibi anlar dışında, Tarih'te seyri izlenen şirk dinidir.
Şirk dini; yorumlayan, kılıf uyduran ve yasallaştıran, uyuşturan, duraklatan, sınırlayan, halkın yaşayış tarzına ilgisiz kalan din demektir. Tarih boyunca da insan toplumlarına musallat olmuştur. Demek ki, ‘’din korku ürünüdür, uyuşturucudur, sınırlayıcıdır, feodal dönemin ürünüdür’’ diyenler; doğru söylemişlerdir. Çünkü onlar tarihe bakarak bu sonuca varmakta idiler. Fakat, onlar, aynı zamanda dinin ne olduğunu, gerçek dini; tanımayan, bilmeyen kimselerdir. Din bilgini olmadıkları gibi, tarih bilgini de değildirler. Bu sebeple de, bu şekilde Tarih'i gözden geçiren herkes, ister şirk adına, ister Tevhid adı altında şirk dininin bekçiliğini yapan kişilerin arasında fark olmadığını görecektir.
Ben, İbrahimî dinlerde olsun, şirk dinlerinde olsun, Tanrı anlamına gelen isim ve sıfatları karşılaştırdım ve şu sonuca vardım: Şirk dininin halkın bilgisizlik ve korkusunun ürünü olduğu yargısı doğrudur. Niçin? Çünkü müşrik din adamları, diğer bir deyişle şirk dininin temsilcileri; halkın uyanmasından, okur-yazar olmasından, bilgin ve bilgili olmasından çekinirler. Bilgiyi kendi tekellerinde tutmak isterler. Niçin? Çünkü bilimin ilerlemesi ölçüsünde, bu ilerleme ile oranlı olarak, şirk dini de ortadan kalkar. Şirk dininin koruyucusu cehalettir. Halkın uyanışı, halkta eleştirme ve itiraz etme yeteneği, adalet istenmesi, şirk dinini sarsar. Niçin? Çünkü o din (şirk dini) Tarih boyunca statükoyu korumuş, statükoyu feodal dönemden önce de, feodal dönem sırasında da, feodal dönemden sonra da, Batı'da olsun, doğuda olsun, İnsanlık Tarihi boyunca korumuş ve savunmuştur.
Bu dinin, İbrahimî dinlerin (İslâm'ın) peygamberleri ise, her zaman, ister maddi, ister toplumsal, ister manevi anlamda olsunlar, her türlü puta karşı çıkmışlardır, isterse bû putlar Francis Bacon'un deyişi ile aklî mantıkî putlar olsun, isterse cismi veya beşeri putlar veyahut iktisadi putlar olsun, bütün putlara hamle etmişlerdir, pençe salmışlardır. Şirk dininin timsali olanlara karşı çıkmışlar, diğer deyişle statüko dinine hamle etmişler, böylece onların ve onları izleyenlerin sorumlulukları ve yükümlülükleri, statüko'da kökten bir değişikliği ve statüko yerine adil bir nizamı getirmek gerçekleştirmek olmuştur. Kur'an-ı Kerim'de, irsal-i rüsûl (elçiler gönderilmesi) ile birlikte devamlı adalet, kist ve mizandan bahis duyurulması, statükonun, mizan ve kıstı sağlamak için değiştirilmesi anlamınadır, yoksa statükoyu benimsemek ve kabullenmek değil.
Varmak istediğimiz sonuç şudur: Tarih boyunca, din ile dinsizlik karşı karşıya gelmiş değildir, din ile din karşı karşıya gelmiştir, din ile din savaşmıştır. Tevhid dini bilinçlilik ve basiret üzerine, sevgi üzerine, insanın doğuştan (fıtri) ve felsefî bir özlemi, ihtiyacı üzerine kurulmuştur. Bu din, şirk dininin karşıtıdır ve şirk dinine gelince o da cehalet ve korkunun ürünüdür. Şirk dinine karşı devrimci Tevhid dininden bir peygamberin görevlendirildiği her dönemde, bu peygamber insanlığı evren kanunlarına uymaya, yaratılış kanunlarının gerektirdiği çizgi içinde hareket etmeye çağırmıştır, bu kanunlar Allah'ın iradesinin tecellisidirler. Kural olarak Tevhid dininin gereği de budur: Başka her kudreti yadsımak. Tevhid'in karşısında Tağut'a tapıcılık vardır. Bu da insanı evren ve toplum kanunlarına, Hak Düzenine karşı gelmeye çağırır, köleliğe, çeşitli putlar önünde eğilmeye çağırır. Bu putlar da Tanrı gücü dışında toplum içindeki çeşitli güçlerin simgeleri, temsilcileridir.
Tevhid dininin karşısında kimler var? Tağut'a tapanlar. Tağut'a tapanlar kimler? Kur'an-ı Kerim'in terimiyle mele ve mütrefîn olanlar. Toplumları içinde ağızlarını dolduranlar, oburlar ve doymak bilmez açgözlüler dir. Her şey onların başlan altından çıksa da, her şeye karışsalar da, sorumsuzdurlar. Tarih boyunca bu mütrefînin dini hakim olmuş, ya açıkça ve gerçek adı ile ortaya çıkmış, yahut Allah'ın ve insanlığın dini adına kendisini gizlemiş ve korumuştur. Şu halde İbrahimi din veya Tevhid dini, bu Tağut'a tapma dinine, mele ve mütrefın dinine her zaman karşı koymuş ve insanlığı da karşı koymaya çağırmıştır. Allah, insanlık ile halk ile olduğunu, muhatabının halk olduğunu, hedefinin de adaletin gerçekleşmesi olduğunu beyan buyurmuştur. Tevhid dini, bilincin, sevgi ve ibadet eğiliminin, halkın mümkün olduğu ölçüde tam bir uyanışa kavuşması özleminin ifadesidir. Fakat Tarih içinde bir olgu olarak gerçeklik kazanma şeklinde değil, Tarih sürecindeki olgulara karşı eleştiri ve değerlendirme şeklinde beliren bir devrim olarak. Hiçbir zaman da tam anlamı ile bir gerçeklik haline gelmiş değildir. Buna karşılık şirk dini, tağut'a tapıcılık dini, mele ve mütrefın dini, diğer bir deyişle puta tapıcılık, statükoyu meşrulaştırma dini, yuşturucu din ise Tarih sürecinde gerçeklik kazanmış, gücü ve etkinliği olmuştur.’’
Şu halde peygamberler, tarih boyunca devrim öncüleri olan bu zatlar, inancımıza göre Adem (a.s.)'den, bugünkü insan neslinin başlangıcından Hatem (s.a.s)'e kadar, İbrahimi dinin son tecellisi olan, özel anlamı ile İslâm'a kadar gelirler. Bunlar hangi cepheye, hangi düşünceye, hangi toplumsal olguya karşı çıktılar, kıyam ettiler? Buna karşılık, hangi cephe. bunların, îbrahimî Dinleri'in karşısında durdu? Savunma ve saldırı eylemlerine girişti? Küfr olduğunu biliyoruz, fakat bu küfr bugünkü anlamda dinsizlik demek değildir. Peygamberler, dinsiz bir toplumu dine ve din duygusuna çağırmış değildirler. Toplumu ve bireyleri dine, din duygusuna inandırmak için gelmiş değildirler. Tapmaya, ibadete de çağırmış değildirler. Bir Tanrıya veya tanrılara inanç her bireyde, her toplumda vardır. Peygamberlere karşı çıktıklarından söz edilen dehrî ve zındıklar, ki aslında peygamberlere değil, mütekellimlere (İslâm kelamcılarına) veya feylesoflara veyahut imamlara karşı çıkmışlardır, bunlar da her şeyden önce başka bir dînî inanca mensup olan kimselerdir, diğer bir deyişle bunların da bir tür metafizik inançları vardır, sonra, dehrî oluş olgusu da peygamberlerden sonra ortaya çıkan bir olgudur, felsefenin ve aklî düşüncenin ilerlediği bir sırada, bazı kişiler, dine ve irfani (tasavvufi) inanca karşı şüpheye düşmektedirler. Ne var ki, bu dînî inançsızlık olgusu Tarih'in akışında etkin olamamış, bir dinsizler toplumu görülmemiş, Tarih'in hiçbir döneminde çağa damgasını vuramamıştır.
Şu halde başlangıç noktamızı bir kez daha tesbit edelim: İnsanlık Tarihi çeşitli tarihi, iktisadî, kültürel ve medeni aşamalarda her zaman dînî olan toplumların tarihinden ibarettir. Bu sebeple peygamberler de dînî devrimlerini ister istemez toplumlarının bu dinine karşı çıkarak, bu dinin koruyucularına karşı koyarak gerçekleştirmeye giriştiler. Bu peygamberlere karşı çıkan güçler de bizim iman ettiğimiz bu dini devrimlere muhalefet edecek bütün güçleri ile bu devrimleri yok etmek veya saptırmak için uğraştılar. İşte bu güçler küfrü temsil ediyorlardı, dinsizliği değil.
Şu halde bizim bugün inandığımız anlamda din, İnsanlık Tarihi boyunca her zaman dinle cedelleşmiştir. Peygamberlerin mücadelesi de küfr ile olmuştur, dinsizlik ile değil. Toplumların dinsiz olması söz konusu değildir. O zaman toplumda hakim olan din ile savaşılmıştır. Memnuniyet vericidir ki, bu küfr terimi doğrudan doğruya bir Kur'an-ı Kerim terimidir.
Allah, Rasûl-i Ekrem (s.a.s)'e buyuruyor ki: Kâfirlere de ki, Kul yâ eyyühel-kâfırûn. Bu kâfirler, dinleri olan kâfirlerdir. Dinsiz anlamında değildir. İslâm ile savaşan, İbahim, Musa, İsa (a.s.) ile savaşan kişiler, belirli bir dini savunmakta idiler, din duygusu ve kavramından yoksun değil idiler.
Şimdi, ‘’Kul yâ eyyuhel-kâfirûn’’dan sonra burada nasıl bir tekrar, nasıl bir incelik olduğuna dikkat ediniz: La a'büdü ma ta'büdûn! Tapmam taptıklarınıza! Rasûl-i Ekrem(s.a.s) burada şu buyruğa muhatap oluyor: Kâfirlere, ‘’tapmam taptıklarınıza!’’ buyurulacaktır! İşte bütün söylediğim, söylemek istediğim bu sûrededir. Şu halde ‘’ibadet’’ kavramı olmayan bir toplum ibadete çağrılıyor değildir. İbadete karşı ibadet çıkarılmaktadır. Rasûl-i Ekrem(s.a.s)'e karşı olanlar ibadet inancı olmayan, mabudu olmayan kimseler değildir.
Demek ki, Tarih boyunca din ile din savaşmaktadır.
Yine söylemiş bulunuyoruz: Tevhid dini, kâfirlerin dini ile savaşmıştır. Bu savaşta muzaffer olan kimdir? Tarih'teki olgulara bakarsak, onların dini üstün gelmiş görünmektedir. Toplumlara bakalım, Hakk'ın peygamberleri olarak kendilerine iman ettiğimiz peygamberler, Tevhid dinini tam ve eksiksiz olarak toplumda uygulatamamışlar, yürürlüğe koyamamışlardır. Dinin ideal uygulama biçimi, Tarih'in hiçbir döneminde sürekli gerçeklik kazanamamıştır.
Bu peygamberler, sürekli olarak, bir devrim biçiminde, bir itiraz, bir çatışma biçiminde, kendi çağlarındaki dine karşı çıkmışlar, Tarih'in cebri onların elinde olduğu ve onların dini de onların durumunu yasallaştırıp güçlendirdiği için, sonunda toplumda yine onlar üstün gelmiştir. İktisadî, toplumsal ve siyasal güç sürekli onların elinde olduğu için, Hak Dini; Tarih'in başlangıcından bugüne değin, bilimsel ve dış bir olgu, bir gerçeklik şeklinde bir toplumda görülmemiştir. Her dönemde insan toplumları; Tarih boyunca; onların dininin (kâfirlerin) etkisi ve baskısı altında kalmıştır.
Bu din hangi dindir? Nedir? Bunlar kimlerdir? Rasûl-i Ekrem (s.a.s)'in ‘’sizin dininiz...’’ buyurduğu bu dinler hakkında, dini metinlerden muhtelif adlar ve sıfatlar çıkarmak ve aktarmak mümkündür. İnsan, halk yanında olan din hakkında ise, muhatap, bu dini seçmekle yükümlü olan açısından insanlık dini olarak anılabilecek ve ekseni, ruhu, davet yönü açısından da Allah'ın dini olarak adlandırılabilecek olan bu din (İslâm) hakkında ise, Rasûl-i Ekrem (s.a.s),’’ve liye din...’’ buyurmuştur. Şu halde bu din Tarih boyunca sürekli olarak toplumlarda ve çeşitli dönemlerde bir itiraz olarak statüko dinine karşı çıkmış, Hak peygamberleri vasıtası ile tebliğ edilmiştir. Bu dinin muhatabı insanlardır, halktır. Kendisine çağrılan ma'bud da Allah'tır. Allah, Tevhid dininin kendisine çağırdığı ilahtır, insanlık ve Tevhid dininin (yegâne gerçek) Tanrısıdır.
Kur'an-ı Kerime başvurduğumuzda, ilk bakışta görürüz ki, Kur'an-ı Kerim ilk olarak Allah adıyla başlar. (Besmele ve Fatiha Sûresi). Sonuçta da En-nâs ile tamam olur. Muhatap, Kur'an-ı Kerim'de insanlıktır, halktır. İslâm dini, Tevhid dini; felsefi açıdan Hind Pan-teizmi'nden ayrı olarak Tabiat ve İnsan'dan Masiva'dan, Allah'tan gayrı olandan ayırır. Fakat toplumsal bakımdan Allah ve insanlık aynı cephededirler. İktisadi ve toplumsal sorunlarda, insan hayatına ilişkin sorunlarda, durum böyledir. Meselâ ‘’Allah'ın malı’’ buyurulmuş ise, putperestlik dinlerinde olduğu gibi Allah'ın -hâşâ- mala ihtiyacı olduğu için değildir. Allah için verilecek mal, servet; insanlar için verilmektedir. Bu, çağdaş düşünce akımlarının etkisinde kalarak benim ortaya atmış olduğum bir yorum da değildir. Bu yorum, Ebu Zer-i Ğıfarî'nin, Muaviye'ye karşı çıkarken söylediği yorumdur:
Mal Allah'ındır deyişinin sebebi, insanların, halkın malını yemene gerekçe hazırlaman içindir. Mal Allah'ındır demekle, insanların malı, halkın malı değildir demek istiyorsun. Yani ben, Muaviye, Allah'ın temsilcisiyim, Allah'ın malını yiyebilirim ve keyfîm kimi isterse ona verebilirim, kimi de sevmezsem ona vermem demek istiyorsun.
Burada Ebu Zer Muaviye'ye Allah'ın malının insanların, halkın malı demek olduğunu hatırlatıyor, bu konuda onu uyarıyor. Allah'ın malının açgözlü bir zümrenin malı demek olmadığını söylüyor. Özel bir zümrenin, ayrıcalıklıların değil, toplumun malıdır. Çünkü toplumsal konularda Allah ve insanlık aynı tarafta, safta, cephededir. En-nâsu ıyalullah. İnsanlık, bu bakımdan Allah'ın aile efradı hükmündedir. Aile reisininde kendi aile efradı safında olması gayet tabiidir. Bu safın karşısında ise, mele' ve mütrefîn cephe almıştır. Bu zümre, Tarih boyunca insanlığa hükmeden zümredir, insanlığın, halkın malını sahiplenen zümredir, halk ise toplumsal ve iktisadî yönetimlerini ele almaktan yoksun bırakılmış, alıkonmuştur. Bunu yapanlar materyalistler değildir, ekzistansiyalistler değildir, mele' ve mütrefîn dir. Bunların tanrıları vardı. Firavun bile böyle idi. Dinlerinin varlığını ve niteliğini de biliyoruz. Peygamberler bunların karşısına onların gücünü ve şirk dini demek olan dinlerini yıkmak için çıkıyordu. Böylece, Allah'a tapma dininin karşısında Tağut'a tapma dini yer almaktadır.
Yine söylediğimiz gibi, şirk yalnız felsefi anlamında da değildir. Şirk, statüko dinidir. Tarih'te statüko ne idi? Toplumsal şirk. Toplumsal şirk ne demek oluyor? Yani ırk ayrımcılığı, zümre, soy ve sınıf ayrımcılığı. Her ailenin, her ırkın, her milletin bir putu vardı, kendisine özgü bir tanrısı vardı. Bu çeşitli tanrılara tapma, şu anlama geliyordu: Toplumların, sınıfların, zümrelerin ayrı ayrı hakları, hukuku olduğuna ve toplumda bu ayırımların doğal olduğuna inanılıyordu. Oysa Tevhid dini; Hak Peygamberler, Allah'ın ve halkın dininin peygamberleri vasıtası ile tebliğ ediliyordu ve şu inanç açıklanıyordu: Allah'tan başka hiçbir ma'bud, yaratıcı, Rabb yoktur. Rabb olan sadece Yaratıcıdır, Hüdavendgâr (hünkâr, efendi, ulu) sadece O'dur.
Şirk dinleri de Allah'ın Yaratıcı olduğuna inanırlar. Ancak, İş Yaratıcı Oluş'tan Rabb oluşa gelince putlar çoğalır. Hatta Nemrud, Fir'avun ve benzerleri gibi kişiler Yaratıcı olduklarını değil, Rabb olduklarını, halkın Efendisi olduklarını iddia ediyorlardı. Hüdavendgâr olduklarını, yani Sahip olduklarını, Malik olduklarını ileri sürmeleri, Yaratıcılık iddiası değildir. Fir'avun, ‘’ene Rabbukum-el-A'la!’’ ‘’Ben sizin en yüce Rabbinizim!’’ diyordu, ‘’ben sizin Yaratıcınızım’’ diyemiyordu. Hilkat konusunda bütün şirk dinleri bir Yaratıcı elin varlığını, bir ulu Rabbin varlığını kabul ederler. Hatta Yunan Mitolojisinde ve bütün şirk dinlerinde, Yaratıcı, en büyük Tanrının sıfatıdır. Fakat iş halkın efendisi olmaya gelince, Yaratıcı Allah'ın yanında ilâhlar düzülüp koşulmaktadır. Niçin? Çeşitli yöntemlerle halka musallat olabilmek, insanlık toplumunu parçalayabilmek, insanlığı ırklara ayırabilmek, insanlığın birliğini bozabilmek, bir milletin birliğini de ortadan kaldırıp toplumu birbirine karşıt zümre ve sınıflara, hâkim ve mahkûm, varlıklı ve mahrum gibi zümrelere bölebilmek için.
Bu mele dini, işte toplumlar için afyon görevini üstlenen dindir. Nasıl? Şöyle: ‘’Sizin sorumluluğunuz yok, olup biten Tanrının iradesidir, yoksulluğunuzdan yakınmayın ve rahatsız olmayın. Nasıl olsa öte yanda karşılık göreceksiniz. Artık eksik ne ise burada, Dünya'da gürültüsünü yapmayın. İleride on mislini alacaksınız’’ derler. Böylece insanın, bireyin iç aleminde, zihninde bir yadsıma ve seçme (itiraz ve intihab) işlemi yapmasını önlemek isterler. Güç ve servet sahiplerine karşı eleştiri yöneltme sorumluluğu duyan ve bu bilinçle karşı koyan halkın veya bir topluluğun hareketi, bu yoldan bastırılmış olur. Dinin görevi; bu devrimi, bu eleştiriyi bu düşünce biçimini ve bu yadsımayı engellemek, insanların iç aleminde bu devrimi öldürmek, boğmak ve bastırmak olmuştur (Şirk dininin görevi). Nasıl? Olup biten her şeyin Tanrının isteğine uygun olduğunu söyleyerek. Şu halde yükselen her itiraz, Allah'ın iradesine itiraz demektir. İşte bütün bu öğreti, dinin statükoya dayanak hazırlamasından ibarettir. Din de bu öğretinin bütünüdür. (Şirk dini, toplumdaki din). Bu dinde de ibadet vardır, inanç vardır, bu kendisiyle çatışan harekete karşı koyuyor, insanlardan sorumluluğu kaldırıyor, sınıf ve ırk farklılıklarını yasallaştırıyordu. Hatta bu tanrıların dini de millî bir Böylece görmekteyiz ki, ırk ayrımı ve üstün ırk görüşü din aracılığı ile yasalaştırılmaktadır. Sınıf ayrımı da aynı şekilde din tarafından yasallaştırılır ve dinin üstlendiği görev de budur.’’
Ali Şeriati kitabın son bölümlerinde din adamı kisvesine bürünmüş şirk ile dinin apaçık olduğu dönemlerde mücadele etmenin kolay olduğunu fakat bu şirkin tevhidi dinin bulunduğu ortamda kılık değiştirmiş hali ile mücadele etmenin çok zor olacağını söylemektedir. Bu konuyu izah ederken de Hz Ali ve Muaviye dönemi ile Resulü Ekrem zamanını kıyaslamaktadır. Resulü Ekrem döneminde şirk dininin apaçık örtüsüz, dosdoğru ortada olduğunu, Ebu Süfyan, Ebu Cehil gibi müşrüklerin açıkca ‘’ işte bunlar benim putlarımdır’’ diyebildikleri halde Hz Ali döneminde şirk dininin gizlendiğini ve bu nedenle de mücadelenin yenilgi ile sonuçlandığını söylemektedir. Bu sözlerinin hemen ardından ‘’Peki bu gizli şirk ne yapmaktadır’’ diye soru yönetmektedir.
‘’Cihada gitmekte, İslam adına fetihlere çıkmakta, hutbe okutmakta, mescid kurmakta, mescidlerde cemaat namazı kıldırmakta, Kur’ani Kerim okutmakta, bütün İslam bilgin ve hakimlerini, imamlarını kendisine tabi kılmakta, Resulü Ekrem(s.a.s)’in tebliğ ettiği dinin ilkelerini yücelten ve savunan bir kişi olarak kendisini göstermektedir.’’
Ali Şeraitinin de belirttiği gibi gerçektende böyle bir şirk dini ile mücadele etmek çok zordur. Bu şirk ile mücadele yani dost giysisini giymiş bir şirk ile mücadele geçekten de çok zordur.
Kitabımızın en son bölümlerinde kitabı çeviren kişi tarafında dipnotlara yer verilmiştir. Burada kitapta geçen isimler ve olaylar hakkında kısa açıklamalar mevcuttur. Bir nevi sözlük tarzındadır. Yine son söz olarak ta kitabın çevirisini yapan Hüseyin Hatemi tarafında son söz şeklinde bir sunum yapılmış. Size hayırlı okumalar diliyorum.
Yorumlar (1)
temellimaek
18 Nisan 2009
inanılmaz güzel bir kitap...insanın düşüncesinde birçok şeyi yerli yerine oturtuyor...
