İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Ahmed KALKAN
Ahmed KALKAN
03 Haziran 2011

Allah’tan Başkasını Vekil Kabul Etmek Yasaklanmıştır

‘Vekil’ kelimesinin insanlar hakkında kavram anlamıyla kullanılması doğru değildir. Kur’an’ın ‘Allah vekil olarak yeter’ vurgusu bunu bir yönden haber veriyor.

03 Haziran 2011 12 dk okuma 12,2B okunma
100%

Tevekkül

‘Tevekkül’, ‘vekâlet’ kökünden türemiş bir kelimedir. Sözlükte, kendi işini gördürmek üzere birini tayin etme, birine güvenip dayanma demektir. Aynı kökten gelen ‘vekil’, kişinin kendi işini gördürmek üzere tayin ettiği, güvenip dayandığı kimse demektir. ‘Tevkîl’ ise, vekil kılma işidir ki, birine güvenip dayanma ve onu kendi yerine ‘nâib/temsilci’ olarak tayin etmedir. ‘Tevekkül’ tevkîl etme, vekil kılma işidir. Vekil kelimesi ve türevleri Kur’an’da tam 70 kere zikredilir.

Tevekkülün mânâsı: Sarf ettiğimiz gayretlerin mahsûl vermesi, boşa gitmemesi için Allah’tan başarı ve yardım dilemek ve ancak O’na güvenmektir. Kur’an sadece Allah’a tevekkül edilmesi gerektiğini sık sık tekrar eder.

Kur’an, Allah’ın kulları için ‘vekil’ olarak yeteceğini açıklıyor. “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerinde vekildir.”[1]; “Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter.” [2]

Allah’ın güzel isimlerinden biri olarak ‘el-Vekil’; yarattığı her şey üzerinde gözetici ve Hafız (koruyucu) olan, hepsinin idaresinin ve rızkının kendisine ait olduğu, onlardan zararları gideren, faydalı olanları onlara veren anlamına gelir. O, her şeyi düzenleyen olduğu gibi yönetendir de. Yarattıklarını gözetir, onların rızıklarını yaratır. Hiç bir şeyin bilgisi kendine gizli değildir, her şeyi korur, sevk ve idare eder.

Müslümanlar  “Allah bize yeter, O ne güzel Vekil’dir” [3] demeleri, bütün bu sıfatların Allah’a ait olduğunu söylemek, O’ nun bütün yapıp etmelerinde güç sahibi ve bağımsız oluşunu ifade etmek içindir. Allah (cc) vekil olarak, mü’minlerin güvenip dayandığı, onların yapamayacağı işlerin en güzel idarecisidir. Vekil ismi bazı âyetlerde ‘şahit’ anlamına da gelmektedir. Allah (cc) her an ve her yerde insanların yaptıklarına tanık  olmaktadır, onların yaptıklarından haberdardır. [4]

Gerçek tevekkül güzel bir davranış, ahlâkî bir fazilettir. Cenab-ı Hak, müslümanlara tevekkülü, yani sadece kendisini vekil tanımayı emretmiş ve mütevekkil olanları sevdiğini haber vermiştir:

"Bir de, daima diri olup, hiçbir zaman ölmeyen Allah'a tevekkül et." [5]

"Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter." [6]

"Müminler, ancak o kimselerdir ki Allah anılınca kalpleri ürperir, onlara Allah'ın âyetleri okunduğunda o âyetler onların imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler." [7] Tevekkülün hedefi hep Allah’tır. ‘Tevekkül’ fiil ve türevleriyle birlikte kırktan fazla âyette geçmektedir ki hepsinde de ‘Allah’a tevekkül, O’nu Vekil bilme, O’na güvenip dayanma söz konusu edilmektedir. ‘Tevekkül’, kavram olarak, Allah’ı vekil bilme, O’na dayanmadır. Bunu iki şekilde anlamak mümkündür:

Birincisi; birisini ’veli’ bilmek, dost, yardımcı ve işine bakabilen bir kimse olarak güvenme,

İkincisi ise; birisini kendi işi için vekil  bilme ve ona güvenip dayanmadır. 

Kavram olarak ‘tevekkülü’ şöyle tanımlamak mümkündür: İnsanın, kendine yüklenilen veya kendine düşen bütün görevleri yaptıktan , bütün çalışmaları yerine getirdikten ve bütün tedbirleri aldıktan sonra, işin sonucunu Allah’a bırakmasıdır. Allah’a güvenip sonuçtan endişe etmemesidir.

Kur’an şöyle diyor: “Allah’tan bir rahmet olarak, onlara yumuşak davrandın. Eger kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için mağfiret dile ve iş konusunda onlarla danış (müşavere et). Bir kere azmettin mi (kesin karar verdin mi) de Allah’a tevekkül et. Çünkü Allah, tevekkül edenleri sever.” [8]“

Müslümanlar sadece Allah'a dayanıp güvensinler."[9] "Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter."[10]; "Mü’minler, ancak o kimselerdir ki Allah anılınca kalpleri ürperir, onlara Allah'ın âyetleri okunduğunda o âyetler onların imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler." [11]
 “... Bir kere azmettinmi (kesin karar verdinmi) de Allah’a tevekkül et. Çünkü Allah, tevekkül edenleri sever.” [12]

Yüce Allah el-Vekîl’dir, Kendisine Mutlak Olarak Dayanılıp Güvenilmesi Gereken Tek Zâttır

Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerden öğrendiğimiz Allah Teâlâ’nın mübârek isimleri, bizim O’nu daha iyi tanımamıza yardımcı olurlar. Aslında, Esmâü’l-Hüsnâ’nın çoğu, biraz düşünüldüğünde tevekkül kavramıyla alâkası kurulabilir. Ama, bunlardan bazılarının tevekkül kavramıyla daha çok yakın ilgisi vardır. Konumuzla ilgisi bakımından Allah’ın isimlerinden el-Vekîl ism-i şerîfinin mânâsı çok nettir. El-Vekîl ism-i şerîfi, Arapça’daki kelime yapısı bakımından tevekkül kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Kur’an’da on dört yerde el-Vekîl ismi zikredilmekte olup bunun mânâsı: "İşlerini gerektiği şekilde kendisine bırakanların işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyisini temin eden." şeklindedir. "...Allah’a tevekkül et; vekîl olarak Allah yeter." [13]

Yüce Allah, kendisine hakkıyla tevekkül edenlerin işlerini en iyi bir neticeye ulaştırır. Gerçi O’na hiçbir şey vâcip değildir; O, hiçbir şeyi yapmaya veya yapmamaya mecbur değildir; O’nun irâdesi çerçevelenemez, isterse yapar; istemezse O’na bir işi zorla yaptıracak yoktur. Fakat O’nun râzı olacağı şekilde işler kendisine bırakılırsa, hayırlı ve kârlı olanı yapar; âdeti ve hikmeti budur. Gerçek vekil ancak Allah Teâlâ’dır. Çünkü her işi bütün sırlarıyla bilen ve her zorluğu açan yalnız O’dur. [14]
 
Allah’ın Vekil Olması

Kur’an, Allah’ın kulları için ‘vekil’ olarak yeteceğini açıklıyor. “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerinde vekildir.”[15]

“Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter.” [16]

Vekîl, Allah’ın bir vasfı olarak “her şeyi tedbir ve idare eden, gözeten, yarattığı bütün varlıkların rızık ve idarelerini üstlenen” gibi anlamlara gelmektedir. El-Vekîl: İşlerini yoluyla kendisine bırakanların işini düzeltip onların yapabileceğinden daha yerine getiren demektir. Yüce Allah’ın el-Vekîl ismi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 13 yerde zikredilir. Allah’ın güzel isimlerinden biri olarak ‘el-Vekil’; yarattığı her şey üzerinde gözetici ve Hafîz (koruyucu) olan, hepsinin idaresinin ve rızkının kendisine ait olduğu, onlardan zararları giderici, faydalı olanları onlara verici anlamına gelir. O, her şeyi düzenleyen olduğu gibi yönetendir de. Yarattıklarını gözetir, onların rızıklarını yaratır. Hiç bir şeyin bilgisi kendine gizli değildir, her şeyi korur, sevk ve idare eder.

Müslümanların “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’[17] demeleri, bütün bu sıfatların Allah’a ait olduğunu söylemek, O’nun bütün yapıp etmelerinde güç sahibi ve bağımsız oluşunu ifade etmek içindir. Allah (c.c.) vekil olarak, mü’minlerin güvenip dayandığı, onların yapamayacağı işlerin en güzel idarecisidir. Ebû Süleyman el-Hattâbî, âyetin “O ne güzel vekildir” kısmını “işlerimizin ne güzel kefil ve yöneticisidir” şeklinde açıklamaktadır. [18] Fahreddin Râzî’ye göre, bazı önemli işlerin bir başkasına havale edilmesi, müvekkilin bunları sonuçlandıracak güçten yoksun olması yanında, vekil tayin edilenin de görevlendirildiği hususta tam bir yetkinliğe sahip bulunması şartına bağlıdır. Şüphesiz ki Allah Teâlâ bütün bu yücelikleri hâiz, tam bir “vekîl-i mutlak” özelliklerini taşımaktadır
 
Vekâlet, Gerçek Vekil’e Verilmelidir!

"El-Vekil"e iman eden mü'minler ise en kolay gördükleri işte dahi kul olarak üzerlerine düşen görevi yaparlarken yine de Allah'a tevekkülü elden bırakmazlar. El-Vekile tevekkülümüz aralıksız devam etmeli. Ondan başkasına da işlerimizi havale etmemeli.

Rabbimiz, "Benden başkasını vekil edinmeyin"[19] âyetiyle bizi uyarmakta.

Nemrud'un adamları Hz. İbrahim’i (a.s.) ateşe attıklarında İbrahim (s.a.v.)'in Allah'tan başka dayanacak ve güvenecek kimsesi yoktu. "Allah bana yeter. O ne güzel vekil" diyordu. Ve Rabbi onun ateşini gülistana çevirdi. [20]

Bütün batının desteğini alan siyonist işgal devletine karşı elli yıldır sapan taşlarıyla direnen bu insanların Allah'tan başka dayanağı var mı?
 
Kur’an’a Göre, İnsanlar Vekil Olabilir mi?

‘Vekil’ kelimesinin insanlar hakkında kavram anlamıyla kullanılması doğru değildir.  Kur’an’ın ‘Allah vekil olarak yeter’ vurgusu bunu bir yönden haber veriyor. Kıyamet günü insanlara sorulacak olan şu soru da oldukça anlamlıdır: “İşte siz, dünya hayatında onlardan yana mücadele ettiniz. Peki, Kıyamet günü onlardan yana Allah’la kim mücadele edecek? Ya da onlara vekil olacak kimdir?” [21]

Bilemediği veya yapamayacağı ya da Allah’ın yapmasına izin vermediği işlerde vekillik yapmaya kalkmak gayr-ı meşrûdur. Bu tür vekil de müvekkil gibi acz içindedir.   

İnsanlara ‘Vekil’ Olma Yetkisi Verilmemiştir

Kur’ân-ı Kerim’de ‘vekil’ sıfatının insanlar hakkında kullanıldığı tüm yerlerde olumsuz anlamda kullanılır. Yani, insanlar vekil olamazlar. Kur’an, âlemlere rahmet olarak gönderildiği halde, O’nun bile vekil olamayacağını belirtir. "De ki: ‘Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyete ulaşırsa, o, ancak kendi nefsi için hidâyete ulaşmıştır. Kim de saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinize bir vekil değilim." [22]

‘Vekil’ kelimesinin insanlar hakkında kavram anlamıyla kullanılması doğru değildir.  Kur’an’ın ‘Allah vekil olarak yeter’ vurgusu buna işaret ediyor. Özellikle dünyada Allah’a ait olan vekilliği kullanan veya onları vekil kabul edenlere Kıyâmet günü insanlara sorulacak olan şu soru da oldukça anlamlıdır: “İşte siz, dünya hayatında onlardan yana mücâdele ettiniz. Peki Kıyâmet günü onlardan yana Allah’la kim mücâdele edecek? Ya da onlara kim vekil olacaktır?” [23]
 
Peygamber de Olsa Hiçbir İnsan ‘Vekil’ Olamaz!

"De ki: ‘Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyete ulaşırsa, o, ancak kendi nefsi için hidâyete ulaşmıştır. Kim de saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinize bir vekil değilim." [24]

“Kur’an hak olduğu halde kavmin onu yalanladı. De ki: ‘Ben size vekil değilim.” [25]“Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların vekili değilsin. [26]“O’nun, sizi kara tarafından yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Sonra, kendinize bir vekîl (koruyucu) da bulamazsınız.” [27]“Hevâsını (kötü arzularını) kendisine ilâh/tanrı edinen kimseyi gördün mü? Şimdi ona (Rasûlüm) sen mi vekil olacaksın?” [28]
 

bn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: İbrahim (a.s.) ateşe atıldığı zaman "Hasbunallahu ve ni'mel-vekîl (Allah bize yeter. O ne güzel vekildir)" dedi. Muhammed (s.a.s.) de onu söyledi. Şöyle ki: (Kendisine) "İnsanlar size karşı ordular hazırladılar, o halde onlardan korkun." dedikleri zaman, bu (söz) onların imanını artırdı ve: "Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir." dediler.[29] İbn Abbas (r.a.), gelen bir diğer rivâyete göre şöyle demiştir: İbrahim (a.s.) ateşe atıldığı zaman son sözü "Allah bana yeter. O, ne güzel vekildir" olmuştur. [30]
Bir işi kendi başına yapmaya güç yetiremeyenler, onu bir vekile havâle ederler. Kendisine iş ısmarlanan kişiye vekil denir. Vekâlet, bir kimsenin bizzat kendisinin yapabileceği her türlü meşrû muâmelede câizdir. Yani kişi kendi yapabileceği meşrû bir muâmelede bir başkasını vekil tayin edebilir.[31] Meşrû demek, şeraite uygun, İslâmî kurallara ters düşmeyen demek olduğunu hatırlatalım. Kendisinin yapması câiz olmayan bir hususta başka birini vekil tayin etmek ise câiz değildir. Kişi, Allah’ın hükmü dışında bir hükümle hükmetme veya teşrî, yani hüküm koyma konularında meşrû bir hakka sahip olmadığına göre, bu hususta vekil de tayin edemez. Haram olan bir hususta vekil tayin etme de haram, küfür olan bir konuda vekil tayin etme de küfürdür. İnsanın kendi yetkisinde olmayan bir hususta veya kendisine haram olan bir iş için vekil tayin etmesi câiz olmaz. Vekil, vekil kılındığı konuda tasarruf yetkisine sahiptir. Memleketi yönetmek için vekillik verilen kişi, gerçekten ülkeyi yönetecek özelliklere sahip midir? “O, hiç kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” [32]; “Hüküm ancak Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk yapmamanızı emretti.”[33] Allah’ın hükmü ile hükmetmeyecek birine, bir müslümanın yöneticilik hak ve yetkisi vermesi, bu yetkiyi câiz kılmayacağı gibi, “asıl” olan müvekkilin ve vekilin her ikisinin de tâğutluğu benimsemesi ile izah edilebilir. Milletvekili olarak seçilenler ya kendilerinden önce başka tâğutların kanun yapmasını kabullenir ve onaylarlar ya da beğenmeyip kendileri, arzularını (hevâlarını) ilâhlaştırarak[34] teşrîye soyunur, anayasa ve yasa yapmaya kalkar. Allah’ın hükümlerine alternatif hükümler koyar. “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri hukuk düzeni kılan ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi (işleri bitirilirdi). Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” [35]

Halkın çoğu, Allah’ı değil bir insanı vekil kabul edip kendi adına ülkelerini yönetme hak ve yetkisini içlerinden birilerine vererek milletvekili seçiyorlar. Vekil kabul edilenler de ülkeyi küfür kanunları ile yönetiyorlar. Halktan aldıkları vekâletle câhiliyye hayatını câhiliyye hükümleriyle devam ettiriyorlar, şirke dayalı anayasa ve yasalar yapıyorlar. Faiz, zina, içki, kumar gibi Allah’ın haramlarını serbest kılıyorlar, tesettür gibi, gerçek ilim, cihad gibi farzları da yasaklayabiliyorlar. Vekil, asıl gibidir, vekil kendini vekil kabul eden şahıs adına iş yaptığı için, yaptığı işin vebali onu seçen şahsa da aynen yüklenir. Vekiller tâğutluk yapıyorsa, ona yetkiyi veren de bu suçun ortağıdır. Bu tâğutluğu, bu yetkiyi onları vekil olarak seçenler verdikleri için onları vekil kabul edenler, bu büyük suçun esas fâilleri, bu büyük cinâyetin esas katilleri kabul edilir.

Vekil, kendisini vekil olarak seçip kabul edenlerin yerine vekâletle iş yaptığından, vekilin yaptığı ona yetki veren aslın yaptığı iş kabul edilir. Kendi adına iş yapmak, ülke yönetmek için verdiği vekillik gereği, vekilin yaptığı icraatlar kendi sebebiyledir. O yüzden vekillerin yaptığı İslâm dışı tüm uygulamalardan, tuğyan ve şirkin devamından, Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmemenin vebalinden onları vekil seçenler sorumludur. 
Tevekkül, emin ve kuvvetli bir vekile güvenerek, işlerini ona bırakmaktır. Kendisine tevekkül edilen, yani vekil kabul edilen Allah mı olmalı, yoksa âciz bir insan mı? Peygamber bile olsa bir insanın vekil olması yasaklandığına göre, hele tâğutu, tâğut adayını bir mü’min nasıl vekil kabul edebilir? Bir de “milletvekili” tâbiri… Millet kelimesi Kur’an’da tümüyle “din” anlamında kullanılır. Milletvekili, dinvekili, dinin vekili demek. Sormazlar mı insana “hangi dinin vekili?” diye. Çünkü İslâm hiçbir insana özellikle Allah’a ait teşrî (hukuk oluşturma ve hüküm koyma) yetkisini insana vermediğine, yani böyle bir vekillik vermediğine göre, bu vekillere bu yetkiyi hangi din veriyor? Ya da, “Allah’ın vekil olamaz” dediğini kim hangi hakla vekil kabul ediyor? 

“Onlar (mükâfata erecek olan mü’minler) öyle kimselerdir ki, halk kendilerine: ‘(Düşmanlarınız olan) insanlar size karşı ordu hazırladılar, o halde onlardan korkun!’ dedi de, bu (söz) onların imanlarını arttırdı ve ‘Hasbuna’llahu ve ni’me’l-Vekîl; Allah bize yeter, O ne güzel Vekil’dir’ dediler.”[36] Allah bize yeter, Allah dışında bize kâfi gelecek, bizim ihtiyaçlarımızı karşılayacak hiçbir vekilimiz yoktur. Allah ne güzel vekildir, âmennâ; öyleyse Allah’tan başka vekiller hiç de güzel değildir. Onun için, yapılacak bellidir: “Sen de onlardan (münâfıklardan) yüz çevir ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” [37]Başkalarına umutlarını bağlayıp başkalarına güvenenlere ilan ediyoruz: “…Biz Allah'a tevekkül ettik, O’nu vekil kabul ettik. ‘Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında ‘Sen hak ile hüküm ver,' Sen ‘hüküm verenlerin en hayırlısısın.” [38]
 

[1] 39/Zümer, 62[2] 4/Nisâ, 132. Ayrıca bkz. 4/Nisâ, 81, 171; 17/İsrâ, 65; 33/Ahzâb, 3, 48[3] 3/Âl-i İmran, 173[4] 12/Yusuf, 66; 28/Kasas, 2
[5] 25/Furkan, 58
[6] 65/Talâk, 31
[7] 8/Enfâl, 2
[8] 3/Âl-i İmran, 159
[9] 3/Âl-i İmrân, 122
[10] 65/Talâk, 31
[11] 8/Enfâl, 2
[12] 3/Âl-i İmrân, 159
[13] 4/Nisâ, 81; 33/Ahzâb, 3
[14] Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Sehâ Neşriyat, 1993, s. 147
[15] 39/Zümer, 62[16] 4/Nisâ, 132; Ayrıca Bk. 4/Nisâ, 81, 171; 17/İsrâ, 65; 33/Ahzâb, 3, 48[17] 3/Âl-i İmrân, 173[18] Şe’nu’d-Duâ, s. 77
[19] 17/İsrâ, 2[20] Bk: 21/Enbiyâ, 69[21] 4/Nisâ, 109[22] 10/Yûnus, 108; Ayrıca Bk. 6/En’âm, 66, 107; 17/İsrâ, 68, 86; 25/Furkan, 43
[23] 4/Nisâ, 109
[24] 10/Yunus, 108[25] 6/En’am, 66[26] 6/En’âm, 107[27] 17/İsrâ, 68[28] 25/Furkan, 43[29] Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir
[30] Buhârî, Tersûru sûre 3, -13-
[31] el-Merğınanî, el-Hidâye, III,136[32] 18/Kehf, 26
[33] 12/Yûsuf, 40
[34] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23
[35] 42/Şûrâ, 21[36] 3/Âl-i İmrân, 173
[37] 4/Nisâ, 81
[38] 7/A’râf, 89
 

Paylaş X Facebook

Yorumlar 19

U Uğur 01 Ocak 2012

S.a.
yazınız için çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun. İnşallah rabbim hepimizi bu konuda bilinçlendirir,kalp gözümüzü açarda hakkıyla düşünüp idrak ederiz.
yazınızda geçen 6 ve 10 numaralı dipnotların Talak 31 olduğu yazılı, onları Talak 3 olarak düzeltebilirsek.
Allah’a emanet olun

I i.metin 01 Ocak 2012

tevekkul kavramını gündeminde ve zamanında yazmanız tam yerinde ahmed abi herkes alması gereken mesajı alır ve iftiradan uzak olurlar inşallah.selamlar

P POLAT 01 Ocak 2012

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

“Rabbimiz, ”Benden başkasını vekil edinmeyin“[19] âyetiyle bizi uyarmakta”. Senden başka asla vekil tanımayacağız, böyle düşünen kardeşlerimizi birbirimizle tanışmayı, birbirimize duacı olmayı bizlere nasip et Allahım. Elinize sağlık Ahmed hocam ümmetin yaygın hastalığı olan yanlış vekalet anlayışını dile getirmişsiniz.

A ASÖZ 01 Ocak 2012

seçimler yaklaşmakta,tagut düzeni yeni oyunları ve kandırmacalarıyla insanları kendine kul -köle yapmkatadır.

hüküm yalnızca Allah’ın olması gerekirken aciz insan! kendini bir halt sanıp büyüklenmekte ve heva ve hevesini ilah edinmekte Allah’ın Hükümlerini yok saymaktadır.Hasbuna’llahu ve ni’me’l-Vekîl; Allah bize yeter, O ne güzel Vekil’dir’ dediler.”

vekil olarak sadece Rahman verahim olan Allah yeter.
Hüküm Allah’ındır.

M musab 01 Ocak 2012

ben ahmet hocaya sorarım acaba insan kötulerden biraz daha az kötuyu tercih etmesi yalnışmıdır öyleyse daha kötusunun başa gelmesine vesile olmazmı yoksa butun olanlardan uzakdurmak seyirci olmak yakışırmı öyleyse sosyal siyasal tc nin butun kurumlarından uzak durmak gerek tc de yaşayan muslumanların genel anlamda buna imkanı yok benim akp ye oy vermen ona bağlı onunla birlikte olman onun her yaptıklarını doğru bulmam anlamına gelmez lutfen somut bircevap vermenizi isterim allah razı olsun

A Ahmed Kalkan 01 Ocak 2012

Şerrin Ehveni Olur mu? Hayır Varken En Şerli Şer “Ehven-i Şer”dir.
Hayır ve şerrin ölçüsü bellidir: Allah’ın râzı olacağı şeyler hayır; râzı olmadıkları da şer. Hayrın tümü elinde olan Allah (3/Âl-i İmrân, 26; Müslim, Müsâfirîn, 20), sadece hayırlı şeyleri emreder ve şerleri yasaklar; O’nun her emrettiği hayırdır; yasakladığı her şey de şer. Haramlara hayır denmediği gibi; harama sebep olacak, sonucu haram olan şeyler de hayır değildir. Mü’minin ölçüsü, nefsi/hevâsı değildir. O, duyu ve duygularının, hevâsının değil; Allah’ın kuludur. Hoşlandığı ve hoşlanmadığı her konuda Rabbine itaat edecektir müslüman. İmanı oranında duyu ve duygularını da selim kılacak, onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. O anda, Allah’ın emirlerindeki hayrın hikmetlerine vâkıf olacaktır.

Hayır sanılan şeyler, ancak Allah rızâsı gözetilerek yapılırsa hayır sayılır. Helâl yoldan kazanılmayan para, kişi için hayır olmadığı gibi; mal ve servet, ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızâsı olmayan yerlere harcanırsa yine hayır değil; şer olur. Gerçek hayır, neticesine göre hüküm alandır. Hoşlanmadığımız şeyleri Allah hayırlı kılmış olabilir (2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 19). Hayırlı bir ümmet/toplum olmanın yolu, hayırlara yapışmakla olacaktır; Kur’an bunun şartlarını açıklar (3/Âl-i İmrân, 110). Müslüman, Allah’ın hayır olarak gösterip emrettiğine teslim olmalı, kendisi ve insanlık için hayrı istemeli, hayırda yarışmalı, insanları hayra teşvik etmeli, Allah’ın yasakladığı her çeşit şerden uzaklaşıp başkalarını da uzaklaştırmaya çalışmalıdır.

Hastanın durumuna göre ilaç verilmesi gerektiği bir vâkıadır. Aynı doktor, bir hastaya su içmeyi yasaklarken, başka bir hastaya bol su içmeyi tavsiye eder. Hatta aynı hastaya, bir zaman yasakladığı bir şeyi başka bir zaman tavsiye edebilir. Bu durum, doktorda çelişki ile izah edilemez. Aynen böyle. Küfürle bir haramı aynı gören ve her ikisini de şer kabul edip aralarında bir ayrım gözetmeyen kimseye, dememiz gereken şey; elbette: “İkisi de şerdir, ama biri ehvendir, diğeri daha büyük şerdir. Haramla küfür, şer yönüyle aynı değildir” demek olacaktır. Tam tersine, böyle birisine: “Tabii, şer şerdir, ehveni filan olmaz; haram da birdir, küfür/şirk de. Hangisini yaparsan yap!” diyebilir miyiz?

Ama, bir diğer şahıs: Dinin bazı konularını tâviz masasına yatırıp küfrün bir kutsalını övmek için dinden bir konuyla kıyas ediyor ve bir şerri (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen hükümeti desteklemeyi, demokrasiyi, oy vermeyi vb. şeyi) hayır olarak sunamadığı için şer kabul ediyor, ama ehven kabul ederek insanlara sevdirmeye çalışıyor ve böylece çok ciddi bir şerri “ehven” göstererek Müslümanlara tavsiye ediyorsa; o zaman “ne yapalım, İslâm yasaklıyor, ama bu önemli bir yasak değildir; şerdir, ama ehvendir, kabul edelim” mi dememiz gerekir? Elbette, böyle bir durumda: “Hayır var olduğu müddetçe; şer şerdir; ehveni filan olmaz; şerden Allah râzı olmaz; ehven de olsa, kötüdür” demek en doğrusudur.

A Ahmed Kalkan 01 Ocak 2012

Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller
İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Allah için yapılan her meşrû amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir. Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Olaylara ve fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir.

Ehven-i şer, daha az kötü, daha az fena olan demektir. Hayrın ve hakkın olduğu veya imkân nisbetinde uygulanabileceği yerde, ehven de olsa şerre itibar edilmez.

Şer’î ise, şeraite uygun, şeraitle ilgili demektir. İslâmiyet’in temel kurallarına ve İslâm dininin emrettiği dünya nizamına uygun olan demektir. Şer kelimesiyle bir ilgisi yoktur; şeriat kelimesiyle aynı kökü paylaşır.

Ehven-i şer; ifadesinin aslı “ehven-i şerreyn” yani, iki kötünün hafif olanı, şeklindedir. Osmanlı’nın son zamanlarında İslâm hukuku alanında yazılmış en meşhur eser olan “Mecelle”de; “ehven-i şerreyn ihtiyar olunur” diye geçmiştir ki, başka ihtimal (alternatif) yoksa ve yapmak zorunda olduğumuz şeyler kötü şeylerse en hafifini seçmek mecburiyetindeyiz, demektir (Madde 29). Aynı zamanda Mecelle’de üç madde daha vardır: İki fesatla karşılaşıldığında hafif olanı yapılır, büyüğünün çaresine bakılır“, ”Büyük zarar küçük zararla giderilir“; ”Genel zararı önlemek için kısmî zarar seçilir" (Madde 26, 27, 28). Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, iki kötüden hafif olanının yapılabilmesi için, hayır olan ihtimal (alternatif) bulunmaması ve ikisinden birini mutlaka yapmak zorunda kalınması şartları vardır. Buna göre; şerlerin yanında bir de hayır varsa veya hayır olmasa bile şerlerin hiç birini yapmadan da olunabiliyorsa şerrin hafif olanı da yapılamaz.

Müslümanlar olarak bu oyunların ne zaman farkına varacağız? Dişimizi kıran taşın, rengi pirince en çok benzeyen taş olduğunu, basit kazanımlar peşinde bâtıl düzenlerin kurtarıcılarını desteklerken, aslında şer bataklığının içine çekildiğimizi ne zaman kavrayacağız? Ne zaman at gözlüklerimiz çıkartıp hayrı göreceğiz, duygularımızın esiri olmayı bırakacağız? Benimsenmesi ve giderek hayır zannedilip savunulması yönüyle en zararlı şerrin, ehven-i şer olduğunu ne zaman anlayacağız?

Beyazın siyahı, yakının uzağı, haksızın haklısı, güzelin çirkini… Bu tamlamalar ne kadar anlamsız ve saçma geliyor kulağımıza değil mi? Hiç beyazın siyahı olur mu? İçerisinde siyah bulunan renk, artık beyazlıktan çıkmamış mıdır? Ya haksızın haklısı!

Ama bunlara çok benzeyen ve de çok sık kullandığımız bir deyim var dilimizde. “kötünün iyisi” diye. Alıştık, alıştırıldık bu tamlamaya. Hiç düşünmedik bir şey hem kötü, hem de iyi nasıl olur diye. Bakışlarımızı sadece şer tarafına çevirmemiz istendi; taktığımız at gözlükleri başka şeyleri örneğin hayrı görmemize engeldi. Bu şer çöplüğünde sıtma da vardı, ölüm de. Ölümü gösterdiklerinde bize, sıtmaya razı olduk; sağlıklı bir ömrü aklımızın ucundan bile geçirmeden.

Gözümüz şer tarafına kaymış, burnumuzu bu pisliğin içine sokmuştuk ya işte bu şeytanın arayıp da bulamadığı bir fırsattı. Artık melek postuna bürünüp bizi kandırabilirdi, aynen Âdem ve eşine yaptığı gibi. Hani nasıl da onlara dost görünmüş, sonsuzluk ve güç vaad ederek Allah’ın yasakladığı ağaçtan yedirmişti (7/A’râf, 21). Deseydi ki “Ben sizin düşmanınızım, bu ağaçtan yiyin ki Allah sizi cezalandırsın”, o ağaçtan yerler miydi hiç? Şeytan, Allah’a giden dosdoğru yolun üzerinde oturuyordu (7/A’râf, 16) ve bu yaklaşım da şeytanın sağdan yanaşmasıydı (7/A’râf, 17), şeytanın Allah ile aldatmasıydı (31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5).

Popülist câhiliyye kültürünün, hayatımızın her alanında şerde hayır aramamızı empoze ettiğine şahit oluyoruz. Cehenneme giden yolların üzerindeki iyi niyet taşlarıdır “ehven-i şer” anlayışı. İman ve küfür arasındaki çizgiyi, hakla bâtıl, hayırla şer arasındaki sınırı silip atan bir anlayıştır bu.

A Ahmed Kalkan 01 Ocak 2012

Ehven-i şer anlayışının meşrûiyeti var mıdır?
İslâmî hareket açısından ve Müslümanları ifsad eden, onları uzlaşma ve taviz bataklığına çeken özelliğiyle, hayır dururken şerri benimsettirme yaklaşımıyla “en şerli şer, ehven-i şerdir.”

Hayrı, yani vahyin tavsiye ettiği hususu tercih etmeyip şerlerden birini tercih etmek gibi bir yanlış seçim karşısında olan insan bilmeli ki; şer olması hasebiyle hiçbir günah, küçük ve basit görülemez; hiçbir şer de şer olması hasebiyle ehven olamaz.

Şer şerdir. Hayra ulaşmak mümkün olduğu halde, şerler arasında tercih yapılamaz. Kur’an, ehven de olsa şerre tâbi olmayı, onunla uzlaşmayı hiçbir şekilde câiz görmez.

“Şerrin az veya hafif (ehven) olması” da, şerrin izâfî/göreceli olması da, dinin temel yasaklarını içermemesi anlamında kullanılabilir. Dinin tâviz verilemeyecek esaslarından birini pazarlık konusu yapmak, küfürle, tâğutlarla uzlaşmak, şerrin hafifi, ehveni midir; yoksa en büyüklerinden birisi mi? Kendisinde hayır bulunmayan bir şer ile ya da hayır ve şerrin karıştığı için hakla bâtılın senteze girdiği bir tavırla dünyâ ve âhiret hayrı nasıl umulabilir? Meselâ, “âhiret karşılığında dünya hayatını satın almak” (2/Bakara, 86), “Allah’ın âyetlerini az bir karşılık (dünyevî çıkar) ile satmak” (2/Bakara, 41), “hakka bâtılı karıştırmak, bile bile hakkı gizlemek” (2/Bakara, 41) gibi konular, bir muvahhid mü’min tarafından nasıl ve ne şekilde ehven bir şer kabul edilebilir? Dünya menfaati ile âhiret azabı karşılaştırıldığında hangisinin ehven olup diğerine tercih edilebileceği, “ehven-i şer” tâbirini sık kullananlar açısından cevaplanması gereken önemli bir sorudur. Kapitalizmi savunan birileri tarafından komünizme göre kapitalizm ehven-i şer olduğu için desteklenmelidir. Nitekim, “lâ”sı olmayan ılıman bir dini savunan ve dış ülkelere de açılan uzlaşmacı büyük bir grup yıllarca bu mantıkla masonları, İslâm düşmanı yöneticileri savunmadı mı? Sosyalizm ve komünizmi savunan kimseler de Müslüman olduklarını iddia eden bazılarına, sosyalizmi ehven-i şer diye takdim edip kapitalizmi destekletebilirler. PKK bile bu konudan yararlanıyor; aynı argümanı kullanarak TC ile kendi örgütü arasında hangisinin ehven olduğu hususunu sorarak bir tercih yaptırmaktadır. Bu konu, şeytanın tâviz için insana yaklaşabileceği bir alandır.

Şer, Allah’ın rızâsına uymayan bütün işlerdir. Şer, temelde başta şirk olmak üzere Allah’a isyânı, her çeşit günahı ve kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi sapık inanç ve tavırların hepsi şerdir. Kur’an’da şer kavramı, daha çok şirk, küfür ve isyan yerine kullanılır. Kur’an’da şer kelimesiyle, bazen sû’ yani günah işleme duygusu da anlatılır.

Kur’an, akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların en şerlisi saymaktadır (8/Enfâl, 22, 55). Çünkü onların yaptıkları hayır olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde hep fesat ve şer olmaktadır. Allah (c.c.) insanı hayır ve şer konusunda denemektedir (21/Enbiyâ, 35).

Muvahhid mü’min için hayırla şer arasında nasıl bir tercih yapması gerektiği gibi bir soru, gereksiz bir soru olması icap ettiği halde, maalesef “vahy” demek olan mutlak hayrı tercih etmenin göreceli zorluğuna katlanmak istemeyen tavizci kesim kendine göre şerler arasında bir tercih yaparak ehven kabul ettiği şerri (hayra rağmen) tercih edebilmektedir. Unutmayalım: “vahy”, mutlak hayırdır. Vahiyle irtibatı olan ilim ve hikmet de hayırdır. “Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” (2/Bakara, 269)

A Ahmed Kalkan 01 Ocak 2012

Şer olan bir sistemin herhangi bir kurumundan şer’î olan bir uygulama yapılması beklenebilir mi?
Cehennemden saraylar, köşkler beklenirse, şer olan bir sistemden veya onun bir kurumundan da şer’î bir uygulama beklenebilir. Şer, zaten şeriata ters olan, Allah’ın rızâsına uymayan işlerdir. Şerden şeraite uygun bir uygulama kesinlikle beklenemez. Şer şerrî bir uygulamayı neticelendirir, şer’î uygulamayı değil.

Şerden ancak şer doğar, mahzâ hayır olan şeriat (şer’î uygulama) değil. Şerre sebep olan herhangi bir şey de şerdir. Baştan aşağı şer kabul edilecek tâğutî düzenlere oy vermek veya onların devamından ve güçlenmesinden yana tavır almak da tümüyle şerdir; böyle bir tavrın hayır adına savunulacak hiçbir yönü yoktur. Muvahhid mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler, şerre destek olmazlar. Bilirler ki, hayra destek ve vesile olmak o hayrı işlemek gibidir; şerre destek ve vesile olmak da o şerri işlemek gibi insanı günahkâr yapar. “…İyilik ve takvada (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” (5/Mâide, 2). Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla işlenen bütün sâlih ameller “hayır”dır. Bunun zıddı olan şer ise, bütün günahlar ve faydalı zannedilse bile aslında zararlı olan, en azından faydasız olan işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki, hayır imanın gereği, şer ise, inkârın ve isyânın diğer adıdır.

Hak, apaçık ortadadır. Bâtıl rengine bürünemez. Bâtıl görünümünde hak veya hak görünümündeki bâtıl, olsa olsa “ehven-i şer”dir. Ehven-i şerri tercih etmek de şerre râzı olmak demektir. Müslüman hakka tâlip olmak zorundadır. Ehven-i şer mantığı ise, hayra giden yolu tıkayacağı, şerri sevdireceği ve tâbî kılacağı için, esas büyük şerden de daha zararlı olabilir.

İçinde yaşadığımız cahili toplumların oluşturup yaşattığı cahili sistemlerden ilkesel ve zihinsel planda ayrışmak, sistemin ideoloji ve ilkelerinden koparak Allah’a doğru hicret etmek ve sistemle temel ilkelerimize ve tevhide aykırı düşen hiçbir ilişki içine girmemek esas olandır. Bilindiği üzere, ilk inen surelerle başlatılan cahiliye ile ayrışma süreci çok büyük titizlikle sürdürülmüş. Mekke’de egemen sistemle Rasûlullah’ın (s.a.s.) oluşturduğu yapı arasında tam ve çok yönlü bir kopuş yaşanmıştır. Cahilî toplumu değiştirme ve egemen sistemi dönüştürme iddiasıyla köklü bir inkılâbın temelleri atılmış, sistemle bütünleşmemek, uzlaşmamak için elden gelen gayret gösterilmiştir.
Not: Yazıyı şimdi okuma fırsatım oldu. İstanbul dışında idim. Ve hemen cevap veriyorum.
Selam ve dualarımla...

A ahmet 01 Ocak 2012

Hocam her şeyden önce Allah rızasını gözeterek , kişinin daha iyi olacağını düşündüğü bir insana bu niyetle oy vermesini şirk olarak görmek çok yanlış bir anlayış. Bir insanın Allah’ın hükmünden yüz çevrilebilineceğini düşünmesi zaten küfürdür. Böyle bir şahıs hiç kimseye oy vermese bile akaidi bozuktur. Ama uluhiyetin özelliklerinin tümünü Allah’a ait kılan bir insanın mevcut şartların dayatması nedeniyle inançlarına katılmadığı halde oy vermesi niye şirk olsun. Bu mevcut şartlarki herkesi ebu cehillerin okullarından öğrenim görmeye mecbur ediyor. Ahmet hocam Allah hikmeti yakalamayı hepimize nasip etsin.

N nisa 01 Ocak 2012

Kime göre yanlış bir anlayış?..

Bu önemli noktada takılıyorsunuz bence.Allah bizim böyle akıl yürüterek yol almamızı isteseydi, ozaman niye peygamberini gönderdi peki örnek alalım diye?
Resul ne yapmış ona bakarız, onun yaptığı şeyi yapar; yapmadığını ne dener nede dönüp bakarız...Selam ile.

N nisa 01 Ocak 2012

Yorumu eksik yazmışım.
Yazarımıza değil, bir alttaki yorumcuyaydı..
yanlış anlaşılmasın, düzeltebilirseniz.

A Ahmet 01 Ocak 2012

Resulullah’ın (sav.)bir fiili yapmaması onu yapmamızı gerektirmez. Eğer onu yapmak Resullulla’ın yaptıklarına ters düşecekse o yanlış olabilir. Resulullah günümüzde yaşasaydı çocuklarını okula, askere vs. göndermek zorunda olsaydı. Zalimlerden beri olduğunu ilan etmeyle beraber bu zülmü hafifleteceğini umduğu adımları acaba hiç atmaz mıydı? veya kendisi yapmasa bile müminlere bu bu amelleri şirk olarak gösterir miydi? doğrusu zannetmiyorum. Bununla beraber müslümanlar için bu yol zorunlu bir yoldur, herkes mutlak bunu yapmalı demiyorum. yanlış olan resulullahın yaptıklarını bağlamından uzak bir zeminde ve çok kesin iddialarla iddiada bulunmak. Ahmet hocam bence burda yanlış yapıyor Allah!ın selamı, rahmeti ve bereketi Ahmet hocamın ve tüm müminlerin üzerine olsun... müminlere

Ş Ş. Hüseyinoğlu 01 Ocak 2012

Ahmet adlı yorumcu kardeşimize...

Allah Rasulü (s) Mekke’de en zor şartlarda mücadele verdi. Fakat asla şirk sistemini “ıslah etme” gibi bir çaba içerisine girmedi. Çünkü putların hakkı ıslah edilmek değil, yerle bir edilmektir. Sistemin sağladığı eman gibi gibi müesseselerden faydalanmak ayrı şeydir, bu tür imkanlar oluşturmak adına sistemin biçimlendirilmesine dahil olmak ayrı şeydir. Bu ikincisi, tevhidi duruşla telif edilemez bir tutumdur. Müslüman, şirk sisteminin biçimlendirilmesine dahil olamaz, aksine, şirkin temsilcilerine karşı, tüm peygamberler gibi “Elinizden ne geliyorsa yapın. Ben de elimden geleni yapmaktayım. Aramızaki hükmü Allah verecektir” restini ortaya koymakla mükelleftir.

M m.sevim 01 Ocak 2012

ahmet kardeş sana bir tafsiyede bulunmak istiyorum.ALLAH rızası için peygamberimizin hayatını güzel bir şekilde oku...çünkü peygamberimiz zulüm görürken,boykota uğrarken,sahabeler şehid edilirken bile zulmü hafifletecek en ufak bir taviz bile vermemiş.

A Ahmet 01 Ocak 2012

Temel sorun şu diye düşünüyorum. Resulullah(sav.)'nin yaptıklarını değerlendirirken Farklılaşan durumuzu dikkate almamak. Resulullah (sav.) ölçü alınması gerektiği açık, ama Resululah’ı veya ayetleri bu farklılaşan zemin içinde nasıl anlamamız gerektiği müzakereye açıktır. Aksi takdirde müslümanların /islamın önünün açılması için atılan adımları tağutların desteklendiği şeklinde anlayacak ve konuyla ilgili epeyce ayetleri söyleyerek kendimizi haklı göstermeye çalışacağız. Halbuki muhatabımız bu ayetleri biliyor, kabul ediyor, ancak mevcut ortamda farklı durumun gerektirdiği maslahatın gereği olarak müslümanların bu zemine uygun bir fıkıh geliştirmesi gerektiği inancıyla hareket ediyor. Bunun doğruluğunda müslüman kardeşler olarak anlaşamayabiliriz. Ayrıca bu yol yanlıştır, tehlikelidir diyebiliriz. Ancak sanki diğer kardeşlerimiz ayetlere, Resulullah’ın pratiğine açıkça karşı çıkıyormuşlar gibi değerlendirmemeli, tekfir imasında bulunmamalıyız. Aksi takdirde, diğerleri de Resulullah müşriklerin ordusunda askerlik yapmamış, onlara vergi vermemiş, çocuklarını okullarına göndermemiş,evliliklerini onlara onaylatmamış ama siz/biz bunları yapıyoruz buna ne diyorsunuz derler. Zorunluluk, ortam farklılığı denilirse, bizde bu farktan dolayı ve askere gitmeme özgürlüğüne ulaşmak, islami esaslara göre yönetilmek talabini serbestçe dile getirme özgürlüğüne ulaşmanın bir adımı olsun diye oy veriyoruz derler. Biz hayatımızda oy kullanmayan birisi olabiliriz, söylenilenleri yanlış bulabiliriz. Ama bu durum böyle davrananları kardeşimiz diye kucaklamamıza engel olmamalı diye düşünmeliyiz.Çünkü ameldeki niyette önemli. Acaba yanıyormuyum. Rabbimiz doğrudan ayırmasın, kalplerimizin arasını uyuştursun ve birbirimize merhametli kılsın. Amin...

G GENÇ MÜCAHİT 01 Ocak 2012

Yorum yazan Ahmet beyefendi veya onungibi düşünenler her zaman sapla samanı karıştırmaya çok meraklıdırlar.Veya tevhidi bir davet duyduklarında hemen öğrencilik , ask.,memuryet gibi bazı konuları gündeme getirip kendi durumlarını temize çıkarmaya çok meraklıdırlar.birincisi Allah ın hükmüyle hükmetmemeyerek tağutluk yapmayı veya tağuti sistemin başına geçmesi için birilerine vekalet vermeyi verdiği örneklerle aynı( şirk ) görüyorsa yapması gereken hepsini terk edip insanları buna çağırmasıdır.Yoksa ben bilmem neysem sizde bilmem nesiniz kabulu ve mantığı çok ama çok saçmadır.
Laik düzende yaşamanın zorlukları ve dayatmaları ayrı şeydir ben müslümanım deyip insanların kula kulluktan kurtulup sadece Allah a kul olması için tevhidi mücadele vermek ayrı şeydir.Nitekim hiçbir zorlama ve baskı olmadan insanların İlahlaştırıldığı sistemin başına geçme gayreti veya onları desteklemek sadece şirk veya günah olan bir konu değil Allah tan başkası adına yemin edilmesi,Allah tan başka kutsalların önünde eğilinmesi,Allah ın helallerinin yaskalanması ,şehitlerinin bile icat edildiği demokrasi dinine tabi olunması, yahudiyle veya dünyadaki birçok Müslüman halka tecavüz eden ülkelerle dost ve müttefik olunması gibi olguların meşrulaştırılması ve islama aykırı değilmiş gibi empoze edilmesi çok ama çok kapsamlı ve ayrı şeylerdir.

G GENÇ MÜCAHİT 01 Ocak 2012

Birde tevhidi bozan bazı ameller kuranla ayetlerle reddedilemediğinde oldukça meşhur olan güzel ameldeki niyetin önemiyle ilgili olan hadisi tahrif edip ona sarılmakta moda olmuş.
Buharinin sahihinde ilk sırada olan hadisin aslı şu:’Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur Kimin hicreti, Allah ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne müteveccih sayılır Kim de nâil olacağı bir dünya veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir’

Burada çok açık görülüyorki hicret gibi güzel ve büyük bir amelin niyetin de güzel olması gerektiği,aksi takdirde amelin boşa çıkacağı ve Allah katında bir değerinin olamayacağı anlaşılıyor.Nitekim hadisin açıklanmasında da güzel amelin niyetinin önemli olduğu ama kötü amelin niyetinin sorgulanmadığı anlatılıyor.Ama birileri ısrarla utanmadan sıkılmadan bu hadisin sadece baş tarafını alarak kötü ve hatta şirk olan ameller için bu hadisi kullanıyorlar.

A Ahmet 01 Ocak 2012

Genç mücahid kardeşim Allah sana yorulmamamyı ve ilim sahibi olmayı ve adaletli olmayı nasip etsin rabbim seni kaldırmayacağın imtihanlarla denemesin. Akibetini ve akibetimizi hayreylesin. bundan sonra derimki kardeşim merhamete layık oln öncelikle senin kardeşin olan müslümanlardır. Onlara merhametle değil hakaretle yaklaşırsan düşmanımız olan şeytan ve hizbi sevinmez mi? Selamlar.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Ahmed KALKAN — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.