İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06

Bir Muhasebe Denemesi ve İstikamet Hatırlatması

İslami mücadele içerisinde tabii ki farklı sorumluluk alanları ve farklı boyutlar vardır. Aileyle ilgili çalışmalar da İslami mücadelenin içerisindedir, insani yardım çabaları da bunun içerisindedir, sendikal alandaki mücadeleler de bu alanın içerisinde olabilir. Fakat tüm bunlar İslami mücadelenin ana ekseni çerçevesinde, onun alt kolları olduklarında anlamlı ve İslami olabilirler. O ana eksen de, tevhid davasıdır, tevhidi duruştur. Bu da şudur: Yeryüzünde Allah’tan başka, Âlemlerin Rabbi’nden başka hükümran kabul etmemek, Allah’ın ölçülerini, sınırlarını tanımayan her türlü ideolojiyi, sistemi, çözüm önerisini kesin olarak reddetmek, çözümün ancak Allah’ın dininde, Allah’ın biz insanlar için belirlediği nizamda olduğunu kabul etmektir. Ve bu tevhidi duruşta, Allah’ın dininden başka din aramama, Allah’ın bize öğretmiş olduğu hayat nizamından başka çözüm arayışına yönelmeme konusundaki temel kabulde sebatkar olmaktır.

28 Nisan 2013 7 dk okuma 9,8B okunma
100%

Öncelikle 28 Şubat’ın ve Müslümanların 28 Şubat konusunda verdikleri imtihanın bir değerlendirilmesini yapmak gerekir diye düşünüyorum. Hemen her Peygamberin bir 28 Şubat’ı, hatta 28 Şubatları olmuştur. Bilindiği gibi Kur’an bunu kıssalarıyla bizlere anlatmaktadır. Ve hiçbir Peygamber, maruz kaldığı "28 Şubatlar" karşısında duruşundan, iddiasından, perspektifinden asla bir adım bile geri adım atmamıştır, aksine duruşunu, söylemini, mücadelesini daha da kavileştirmiştir, daha da ileri boyutlara taşımıştır. Tevhidi duruşunu, Allah’tan başka hükümran, egemen bulunmadığını, bulunamayacağını, insanlara yol, yöntem, yol haritası belirleme hakkının ancak Âlemlerin Rabbi’nde olduğu akidesini daha da gür ifade etmişlerdir, mücadelelerini daha da kavileştirmişlerdir. Bir anlamda kendileri ve beraberindekilerle daha da bilenmişlerdir ve bâtılla, münkerle, küfürle, tuğyanla daha da derin hesaplaşmaya girişmişlerdir.

Fakat Türkiye’de yaşadığımız 28 Şubat sürecinin ne yazık ki Müslümanları dönüştüren, Müslümanları iddialarından şu ya da bu ölçüde vazgeçiren, farklı arayışlara, farklı ideolojik formlara yönelmeye sevk eden bir etkisi olduğunu düşünüyorum. En azından böyle bir gözlem yapabileceğimizi düşünüyorum.  Bunda da İslami ilkelerde, İslami değerlerde sebatkar olmamanın, belki 28 Şubat öncesinde Kur’an’ı, İslam’ı yeterince özümseyememiş olmanın etkisi olduğunu düşünüyorum.

28 Şubat’a dair farklı açılardan farklı yorumlar yapmak mümkün, fakat içe bakış anlamında ben 28 Şubat’a Maide Suresi 105. ayetten bakılması gerektiğini düşünüyorum, kendi muhasebemizi doğru yapma anlamında. Bilindiği gibi Maide Suresi 105. ayette Rabbimiz “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolsa olduğunuz müddetçe sapan kimse size zarar veremez” buyurmaktadır.

Yani bizler 28 Şubatları ve daha da ağırlarını yaşayabilir veya bugün olduğu gibi ılımlı İslam politikaları bağlamında içeriden kuşatılma çabalarına da maruz kalabiliriz. Kısacası rüzgarlar sert de esebilir, ılıman da esebilir. Bunlar bizim çizgimizde milim dahi olsa sapmalara sebep oluyorsa, sorunun kaynağını kendimizde aramamız gerekir.

Bu anlamda Müslümanların 28 Şubat’la birlikte ne yazık ki perspektiflerinde ve hareket stratejilerinde ciddi değişimler olduğunu düşünüyorum. 28 Şubat sonrası birçok İslami çevre, bâtıla, münkere, tuğyana karşı temel İslami duruş ve mücadele perspektiflerini ya terk ederek ya da geri plana atarak, kişisel gelişim, aile eğitim seminerleri, insani yardım faaliyetleri gibi alanlara yoğunlaştı, hatta bu alanları hareketlerinin ana ekseni haline getirdi.

Tabi bu ciddi bir sapmaydı. Çünkü İslami duruştan, İslami mücadeleden bağımsızlaşan, makro İslami mücadeleden, yani bâtılın, münkerin, tuğyanın ortadan kaldırılması, bâtılın yeryüzündeki hakimiyetini ve sömürü çarklarının ortadan kaldırılması hedefini ıskalayan bir mücadele, bu şekilde dar alanlardaki mikro iyileştirme çabalarıyla ifsad ve sömürü çarklarına etki edemez, bir karşı koyuş niteliği kazanamaz. Sömürü çarkları işlemeye devam ederken, bu çarkları inkılaba uğratma mücadelesini ihmal eden, bu temel mücadeleden bağımsızlaşan insani yardım çalışmalarına yoğunlaşmak, ancak kapitalizmin vicdanı olmak anlamına gelir.

28 Şubat sonrasında İslami duruşunu ve iddialarını sürdüren çevreler tabii ki oldu, ancak genel olarak anlatmaya çalıştığımız türden bir kırılma, bir makas değişimi yaşandı. Ki bu büyük bir yanılsamaydı. Çünkü İslami mücadeleden bağımsızlaşan bu tür çabalar, neticede mevcut işleyişin bir parçası olmayı da beraberinde getiriyordu ve getirdi maalesef. Giderek de Müslümanların gerek Türkiye’deki sisteme, gerekse onun üzerinden kürsel sisteme zihnen entegre olma süreci yaşandı.

İslami mücadele içerisinde tabii ki farklı sorumluluk alanları ve farklı boyutlar vardır. Aileyle ilgili çalışmalar da İslami mücadelenin içerisindedir, insani yardım çabaları da bunun içerisindedir, sendikal alandaki mücadeleler de bu alanın içersinde olabilir. Fakat tüm bunlar İslami mücadelenin ana ekseni çerçevesinde, onun alt kolları olduklarında anlamlı ve İslami olabilirler. O ana eksen de, tevhid davasıdır, tevhidi duruştur. Bu da şudur: Yeryüzünde Allah’tan başka, Âlemlerin Rabbi’nden başka hükümran kabul etmemek, Allah’ın ölçülerini, sınırlarını tanımayan her türlü ideolojiyi, sistemi, çözüm önerisini kesin olarak reddetmek, çözümün ancak Allah’ın dininde, Allah’ın biz insanlar için belirlediği nizamda olduğunu kabul etmektir.  Ve bu tevhidi duruşta, Allah’ın dininden başka din aramama, Allah’ın bize öğretmiş olduğu hayat nizamından başka çözüm arayışına yönelmeme konusundaki temel kabulde sebatkar olmaktır.

İşte İslami mücadelenin ana ekseni budur ve bu eksenden asla geri adım atılmaması gerekir. Diğer tüm sosyal ve siyasal mücadele alanları, bu eksen çerçevesinde anlamlı ve İslami olabilir.

Despotizmle mücadele (Ki bugün çeşitli çevrelerin İslami mücadelenin ana ekseni haline getirdiği bir alan olmuştur despotizmle mücadele alanı. Öyle ki tağut kavramı bile Kur’ani bağlamından koparılarak “despot” karşılığına indirgenmek istenmektedir bu çevreler tarafından) veya sendikal mücadele yahut bir başka alan… Bütün bunlar ancak bu tevhidi eksen içeririnde anlamlı olabilir. Aksi halde bu alanlardaki çabalar İslami duruştan giderek bağımsızlaşır, hatta az önce de ifade etmeye çalıştığım gibi mevcut işleyişlerin bir parçası haline gelmeye başlar. İşte bugün bu tür kırılmalar ve sapmalara tanık olmaktayız.  

Mesela bugün küresel sistem de despotizme çok sıcak bakmıyor, daha yumuşak geçişler, daha demokratik süreçlerle kendi ekonomik ve ideolojik hegemonyasını sürdürebileceğini öngörüyor. Dolayısıyla sizin despotizme karşı mücadeleniz tevhidi mücadele ekseninden bağımsızlaştıkça, siz küresel sistemin ekseni içerisinde hareket etmeye başlıyorsunuz. Dolayısıyla bizim tüm alanlardaki mücadelemiz, tevhidi perspektif temel ekseni çerçevesinde, onun bir parçası olmak durumundadır. İşte 28 Şubat süreci ve onun devamı olarak bugün yaşanan kırılma ve savrulmalar, bu eksen kaymasının sonucudur.

Bunun yanı sıra diğer önemli bir konu da, Müslümanların hiçbir zaman ve hiçbir gerekçeyle farklı ideolojik formlara yönelmemeleri gereğidir. Çünkü ideolojik formlar nötr değildir. Renk vericidir, dönüştürücüdür. Hangi beklentiyle onlara yönelinirse yönelinsin, onları araçsallaştırmak gibi bir gaye bile güdülmüş olsa, bu ideolojik formların dönüştürücü etkisini ortadan kaldırmayacaktır. Müslümanlar her şart ve durumda ancak Allah’ın boyasıyla boyanmayı hedeflemelidirler. Bizler liberalizm, kapitalizm, sosyalizm ya da bir başka ideolojinin kavramlarını kullanmaya başladığımızda, bu kavramlar dilimize ve giderek zihnimize yön vermeye başlayacaktır. Zaten 28 Şubat sonrası yaşanan büyük kırılma ve savrulmaların önemli sebeplerinden biri de, despotizme karşı liberalizm ve demokrasinin, kapitalist sömürü politikalarına karşı da sosyalizmin ideolojik formlarına sığınılmasıydı.

Bizler her şart altında temel İslami iddialarımızda ve İslam’ın dilinde ısrarlı olmak durumundayız. Ancak bu durumda despotizmle mücadelemiz, ekonomik sömürü politikalarına karşı mücadelemiz, toplumun ve aile gibi temel toplum birimlerinin ifsadına karşı mücadelemiz de anlamlı ve işlevsel olacaktır. 

Bir başka husus olarak şunu ifade edebilirim ki, 28 Şubat sonrası genel olarak Müslümanlar daha defansif bir konuma çekildiler. Mevcut sistem içinde inançlarını yaşayabilecekleri alanlar talep eden, inançlarına hayat hakkı istemekle yetinen bir edilgenliğe yöneldiler. Oysa İslam, bâtıl bir dünya görüşü ve işleyiş bünyesinde kendisine hayat hakkı talep eden sığınmacı bir dünya görüşü asla değildir. İslam bâtılla hesaplaşmak ve onun beynini paramparça etmek üzere, hakkın yegane temsilcisi olmak üzere insanlığa bildirilmiş kurucu bir akide, kuşatıcı bir hayat nizamıdır.

Dolayısıyla bâtılla, münkerle barışık olarak bir arada yaşamayı asla kabullenmez, defansif bir edilgenliği asla temsil etmez. O yüzden Peygamberleri biz defansif bir konumda değil, her şart ve ortamda bâtılla ve münkerle hesaplaşan ve hakkı hakim kılma mücadelesi veren ofansif bir konumda görmekteyiz. İşte 28 Şubat’la birlikte Türkiyeli Müslümanlar bu perspektifi büyük ölçüde kaybetmiş, defansif bir yaklaşımla bâtılın bünyesinde kendilerine alanlar talep etme edilgenliğine savrulmuşlardır. Tabii ki bu “bâtılı zail, hakkı ikame etmek” temel perspektiifnden geri çekilip, çelik çomak oynamakla meşgul olmaktan başka bir şey değildi.

İslam bu tür bir edilgenliği kesinlikle reddeder. Çünkü İslam hakkın yegane temsilcisidir ve yeryüzünde fitneyi ortadan kaldırma gibi bir iddiaya sahiptir. İslam kurucu bir akide, kurucu bir paradigmadır. Biz bâtılı, münkeri yok etmekle mükellefiz. Bâtılla ve münkerle barış içinde yan yana yaşamak asla İslam’ın akidesine uygun düşmez. İslami mücadele kesinlikle ofansif bir mücadeledir. Bâtılın üzerine yürür, bâtıl kendisine uzlaşma, birbirini meşru kabul ederek bir arada bulunma teklif etse de İslam buna yanaşmaz ve yegane hakikat olma iddiasından asla vazgeçmez. “Yeryüzü Âlemlerin Rabbi’nindir ve burada O’nun dediği olacaktır. Yaratmak da emretmek de O’na aittir” der ve buradan milim geri adım atmaz.

28 Şubat süreci sonrası ihmal edildiğini düşündüğüm bir başka boyut da, topluma yönelik yaygın ve sistematik davet çalışmalarıdır. Bunun sebebinin de, iktidarı elde etmeye odaklı, bir anlamda ihtilalci diyebileceğimiz mücadele anlayışları olduğunu düşünüyorum. Oysa İslami mücadelede siyasal boyutla toplumsal boyut arasında paralellik olmalıdır. Bâtıl siyasal otoritelere karşı siyasal mücadele ile toplumların Kur’an mesajıyla buluşturulması mücadelesi eşzamanlı ve eşgüdümlü olmalıdır. Toplumsal davet hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ihmal edilmemelidir. İslami mücadelenin esasının davet olduğu unutulmamalıdır. İktidara odaklanan bakış açılarının, davet sorumluluğunu ihmal ettiğini düşünüyorum.

Netice olarak bizlerin yeniden tevhidi iddialarımıza sahip çıkmamız gerektiğini, bâtılı ortadan kaldırma, münkerle asla uzlaşmama perspektifimizi görünür kılmamız gerektiğini düşünüyorum. İslami mücadelemizde omuzlarımızda hissettiğimiz sosyal ve siyasal pratiklerimizin de, farklı ideolojik formlarda değil, İslam’ın kendi özgün formu içersinde biçimlendirilip dile getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. İslam’ı bugünün toplumlarına, farklı ideolojik formlarla kirletilmemiş, kendi özgünlüğüyle duyurmakla mükellef olduğumuzu ifade etmek istiyorum. Bu davetimizi de salt düşünsel ve teorik bir çerçevenin ötesinde, gerçek anlamda bir toplumsal/siyasal mücadele pratiği içerisinde omuzlamamız gerektiğini düşünüyorum.

Tevhidi bilinç, tevhidi mücadele denilip sosyal ve siyasal alanların ihmal edilmesinin de, buna karşılık sosyal ve siyasal alanda çözümler üretmek adına tevhidi eksenden uzaklaşılıp farklı ideolojik formlara yönelmenin de yanlış olduğunu düşünüyorum.

(Not: Bu yazı, yazarın ÖYB’nin “28 Şubat” panelinde yaptığı konuşmanın metnidir.)

Paylaş X Facebook

Yorumlar 5

F fatma 01 Ocak 2012

İstikamet çizen ve o çizgiye davet eden, çok yerinde hatırlatmalarda bulunmuşsunuz. Allah razı olsun inşaallah.

Özellikle, müslümanların dönüşmesini vurgulamanız, aslında bu insanların Kur’an’ı ve İslam’ı 28Şubat sürecinden önce de özümseyemedikleri tespitinize katılıyorum.

Fakat şunu düşünüyorum.

Müslümanlar neye dönüştü? Dönüştükten sonra hala aynılarsa, dönüşmeyen niye dönüşmedi?

Başka bir deyişle, bu yeni kavrama göre, müslümanları bir de, “Dönüşenler” ve “Dönüşmeyenler” diye ikiye mi ayıracağız?

Ve ahirette her iki grubun da akıbeti aynı olacaksa,

“Siz hala dönüştüremediklerimizden misiniz?” diyenler karşısındaki tavizsiz duruşumuz,

bize ekstra ne sağlayacak?

Selamlar.

Ş Ş. Hüseyinoğlu 01 Ocak 2012

Değerli kardeşim ilginiz için teşekkür ediyorum. Rabbim cümlemizden razı olsun. Tabi çok zor sorular sormuşsunuz. Şunları söylemekle yetineyim:

Ne yazık ki konu edip durduğumuz dönüşümler alelade, tolere edilebilir dönüşümler değildir. Temel İslami iddialardan ve istikamet çizgisinden uzaklaşmalardır söz konusu olan. Tabii ki kimse “Biz istikameti terk ediyoruz” diyerek dönüşüyor değil. Bu bir süreç meselesidir. Seferle mükellefiyet bilinci, yerini sonuca odaklı pragmatist yaklaşımlara bırakınca, ilkelerden adım adım uzaklaşmalar da kaçınılmaz oluyor ve son dönemde olup-biten de budur.

Bu durum kime ne kaybettirir, “Festeqim qema umirte / Emredildiğin gibi dosdoğru ol” emrine göre hareket etmek, böyle hareket edenlere ne kazandırır bu konuda Kur’an’da müjde ve uyarılar çokça vardır, ki Kur’an okuyanlar bu müjde ve uyarılara muttalidir.

Allah Rasulü’ne (s) hitap eden şu ayetleri paylaşmakla meramımızı neticelendirmek isterim:

“Onlar, sana vahy ettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için az kalsın seni ondan şaşırtacaklardı. (Eğer böyle yapabilselerdi) işte o zaman seni dost edinirlerdi. Eğer biz sana sebat vermiş olmasaydık, az kalsın onlara biraz meyledecektin. İşte o zaman sana, hayatın da, ölümün de katmerli acılarını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine hiçbir yardımcı bulamazdın.” (İsrâ, 17/73-75)

F fatma 01 Ocak 2012

Asıl ben cevabınız için teşekkür ederim Sn.Hüseyinoğlu.

Sizin de belirttiğiniz gibi, bir dönem öncesine kadar tolere edilebilir gibi görünen bu dönüşüm/değişim/deneme süreci; yerini artık sistemi savunma, hak ve tek çıkar yol şeklinde sunma zaafına ulaşmıştır. Üstelik savunmakla da kalmayıp, vahyin tek çıkar yol olarak ortaya koyduğu “tevhid” inancını düşüncesinde ve hayatında yaşatma çabasında olanlara; eleştiri, tenkit hatta sistem içi mücadeleyi alternatif olarak dayatma gibi sınırlar dahi zorlandı, zorlanıyor da. Sanırım sizin de tolere edilemez noktasına gelinmesi düşüncesi, bu son dönem tutumlarından kaynaklı hasıl oldu.

Verdiğiniz ve benzeri ayetler,
durumun ciddiyetini şiddetle vurgularken; kardeşlik/dayanışma/ümmet/vahdet söylemleriyle vaziyetin tehlike boyutu maalesef gözardı ediliyor. Batılı Hakkın önüne geçirerek savunanlara,samimi bir kalple hüsnü zan ediliyor. Ve böylece Hakk’tan Batıla evrilerek bu dönüşümü yaşayanlara, bir nevi iyilik ve yardım edildiği zannediliyor.

Halbuki,
dönüşüm sonrası düşünce ve yaşantı nizamından tutun da, mücadadele sahasının dahi değiştirildiği bu vahim duruma; böylesi iyi niyetli yaklaşımları tevhidi hatırlatma sorumluluğunun önüne geçirmek ve öncelemek; bu insanların akıbeti hayr olmayan gidişatlarını farketmelerinin önüne gerilmektedir.

Bütün resuller,
önce kavimlerini tek olan Allah’a kulluk etme sorumluluğuna davet etmişlerdir. Ve onlara iyilikle muameleyi/ asıl iyiliği aralarındaki muhabbet ve ilişkilerinin iyiliğine değil; akıbetlerinin iyi olması noktasına kilitlemişlerdir.

Zira, herkes tarafından doğruluğundan ve ahlakından emin olunan Hz.peygamber dahi; nice iftiralara, hakaretlere, dayatmalara maruz kalmıştır. Ancak insanlarla arasının bozulma sebebi; peygamberin şahsından kaynaklı değil, getirdiği ve sunduğu hakikatten kaynaklıdır. Ve Hz.Peygamber, onlarla arasını düzeltmenin değil, onların Rabb’leriyle aralarındaki kulluk hukukunun düzeltmelerinin derdinde sahih bir mücadele vermiştir. Çünkü resuller,insanlarla aralarındaki kardeşlik muhabbetinin, insani ilişkilere değil; İslami birlikteliğe dayandığının oldukça farkındalardı. İmanda direten insanlarla ilişkilerini ise, gayet iyi bir seyirde ama yine sadece tek bir amaca bağlayarak yürütmüşlerdi, o da tek olan Allah’a kulluğa davet!

Sistemle uzlaştıkları için eleştirilen bir toplulumla uzlaşma/ortak paydada buluşma ve bu istikamette ilişkileri yönlendirme girişimleri, maalesef uzlaşma aynı kapısına çıkar.

Sonu ateşe çıkacağı vahiyle bildirilen yolda ilerleyenlerin koluna girilip, kardeşim diye beraber yürünmesi; ya o yolun güzel bir yere çıkması zannını; ya da birlikte o yolun sonuna ulaşma akıbetini doğurur.

Rabbimiz cümlemizin ayaklarını İslam üzere sabit kılsın.Amin.

Tekrar teşekkür eder, bu hatırlatmalarınızda devamınızı dilerim.

A Ahmet 01 Ocak 2012

Benim gordugum, musluman cogunlugun artik dunyayi doyasiya yasamak istemesidir. Musluman kalmak ve dunyayi yasamak. Bu kimlik altinda hic bir engele takilmak istemiyorlar. Tevhidi soylemler bugune degin bu istegi hep engellemistir. Islam artik Allahin dini degil, dogulunun kulturu olmustur. Bir soy sop algisi ne ise, Islam algisida aynidir. Dunya bizi boyle kabul etsin o zaman sorunsuz hep birlikte gule oynaya yasayalim denmektedir.Iste bu talep karsisinda sistem de kendini donusturmektedir. Sistem donustukce once donusmeyen muslumanlari bu sefer o donusturmektedir. Aslinda bu donusum karsilikli, ic ice islemektedir. Insanlar hak ettikleriyle birliktedirler. Allahin Sunnetidir bu.
Biz donusmeyenler ise kendimizi, cevremizi, neslimizi nasil korumaliyiz ve hakki nasil ulastirmaliyizi dusunmeliyiz. Buda kanatimce tepeden tabana saglikli bir ilski icerisinde isleyen bir organizasyonla, cemaatle mumkun olabilir. Bu bizim aidiyet duygumuzu boslukta birakmaktan korur ve donusturme gucune sahip dis etkenlere karsi direncli kilar. Digerlerini davet edecegimiz bir hakikatimiz var ama bu hakikatin temsil edildigi ciddi,gelismis,umutlandiran,motive eden isaret edebilecegimiz etkileyici bir faliyet alanimiz yok.
Donusumun yari islami, yari gayri islami esintisine kendini kaptirmis arkadaslarima (cunku onlar sadece islami tarafini gorebilmektedirler) tevhidi vurgu yaptigimda bana soyledikleri su oldu. Peki alternatifiniz nedir. Aslinda ‘tevhid hakikatinin’ alternatifi olmaz ama bu itirazda bir haklilik paylari vardir. Ozellikle tevhidi temsil edebilecek somut bir organizasyon. Bu arkadaslarin kendini ozdeslesdirebilecegi, sahiplenebilecekleri, sirtini dayayabilecekleri,ortak hedefli faliyetlerin organize edildigi,dayanisma, danisma, degerlendirme yapabilecegimiz, birlikte yeni hedefler belirleyebilecegimiz, hatta cocuklarimizi teslim edebilecegimiz bir cemaatten yoksunuz. Buda ilk seferde donusmeyenleri malesef zayif kiliyor. Bu muslumanlari arayisa surukluyor. Bu arayisin yapildigi guzergahlar dikkat edilmediginde cehennemle sonuclanabiliyor. Cunku Seytan tamda bu guzergahlarin ortasinda oturmus avini bekliyor. Bu donemde ve surecte her seye ragmen donusmeyen musluman bu eksiklikler karsisinda kendini tek te kalsa imanla, takvayla beslemesi gerekiyor. Ama bu bilincte olmayanlar, eksiklikleri gidermenin yolunu batil yontemlerde arayabilmektedir. Cogu zamanda yine bu yontemlerin batil oldugunu bilmeyerek. Fatma hanimin hilful fudul yazisinda vermek istedigi mesaj orneginde oldugu gibi. Kendilerine vahy oncesi deliller arayarak faliyetlerini mesrulastirabiliyorlar.
Huseyin abiden bu guzel sunumundan dolayi Allah razi olsun, davasinda sabit ve surekli kilsin. Bizleri aydinlatmaya devam eden bilinc yazilarina cok ihtiyacimiz var. Selam ve saygilar.

E Ebubekir Derda 01 Ocak 2012

Şükrü bey, sizi taktirle takip ediyorum kardeşim.
Fatma hanımın ve Ahmet beyin dikkatleri celbetmeye çalıştıkları konuları lütfen ve lütfen daha çok işleyin.O Rahmanki, gayret ve çabanızda sizi sabit kılsın.
Fatma hanımın yorumu üzerine konuyla ilgili ne yazalımki! Bundan güzel ifade edilmezdi, vesileyle kendisine selam eder değerli katkılarına teşekkür ederim.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Şükrü HÜSEYİNOĞLU — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.