Bölgedeki Gelişmeler: “İslam’sız Lâ” Ne Getirir?
Yaşadığımız coğrafyada oluşturulmakta olan “Türkiye modeli” için kullanageldiğimiz “Lâ’sız İslam” tanımının bir başka versiyonu olarak bölgede kendini gösteren “İslam’sız lâ” süreci konusunda bizlere düşen, bu sürecin İslami çözüm perspektifiyle buluşması için çaba göstermektir. Yaşanan sürecin doğru okunması ve İslami çözüm perspektifinin canlandırılması adına bölge Müslümanlarıyla irtibatlar kurulmalı ve bu konuda mesajlar iletilmelidir.
Milyonlarca insanın ölümüyle ve imparatorlukların yıkılmasıyla neticelenen Birinci Dünya Savaşı niçin patlak vermişti? Bu sorunun en kestirme cevabı, “Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Ferdinand’ın, Sırbistan ziyareti sırasında bir Sırp genci tarafından öldürülmesi sebebiyle”dir. Gerçekte ise söz konusu suikastın bu savaşın çıkmasındaki rolü, bir kıvılcımla patlamaya hazır olan bombanın yanında çakılan kıvılcım olmasından ibarettir.
İşte miladi yılın ilk ayı içerisinde Tunus’ta başlayan ve kısa süre içerisinde Tunus'ta 23, Mısır’da ise 30 yıllık diktatörleri koltuğundan edip, Libya’da Kaddafi’nin “tartışılmaz” saltanatını paramparça kılan hadiseler de, bu tür bir süreci işaret etmektedir.
Tunus’ta Ocak ayı başında, Sidi Bouzid kentinde seyyar satıcılıkla geçimini sürdüren Muhammed Bouazizi adlı üniversite mezunu bir gencin, zabıtalar tarafından tezgâhına el konması ve bu yapılırken bir kadın zabıta görevlisi tarafından aşağılanması neticesinde hadiseyi protesto etmek amacıyla kendisini ateşe vermesi, kısa süreden tüm ülkeye yayılan bir isyanın ateşleyicisi olmuştu. Bouazizi’nin tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmesi, isyanı önü alınamaz bir kıvama taşıdı ve neticede 23 yıllık diktatör Bin Ali ülkeden kaçmak zorunda kaldı.
Tunus’ta yaşanan bu gelişmelerin benzer durumdaki bölge ülkelerini etkilemesi zaten beklenen bir gelişmeydi. Fakat bu etki beklenenden daha hızlı ve belirleyici oldu. Cezayir’de, Mısır’da, Yemen’de, Fas’ta, Libya’da ve Basra körfezindeki krallıklarda hareketlenmeler oldu ve bazı ülkelerde bu hareketlenmeler kısa sürede ayaklanmaya dönüştü. İlk olarak Mısır’da ısrarlı bir halk ayaklanması yaşandı ve bu ayaklanma, birkaç hafta içinde “Mısır’ın son Firavunu” olarak anılan Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle neticelendi. Bölgedeki hareketlenmeler hız kesmeden sürerken, son olarak Libya’da rejimi ciddi şekilde sarsan bir ayaklanmaya dönüşmüş bulunuyor. Libya’yı, 42 yıldır “tek adam” olarak yöneten Kaddafi’nin otoritesi büyük oranda başkent Trablus’la sınırlı kalmış görünüyor. Bu gelişmelerin yanında bölgedeki pek çok rejim de, halka siyasi ve ekonomik reformlar vaat ederek ömrünü uzatmaya çalışıyor.
Tüm bölgeyi ve tabii ki tüm dünyayı etkileyen ve bu kadar büyük sonuçları doğuran hadiselerin birçok toplumsal ve siyasal sebeplere dayandığında kuşku yoktur. Bouazizi’nin kendini ateşe vermesi, yukarıda da belirttiğimiz gibi bardağı taşıran son damla etkisi yapmıştır. Tunuslu gencin ölümü, bölgedeki rejimleri ayakta tutan tek etken olan korku atmosferine karşı bir direnç noktasına dönüşmüş ve kitlelerin can havliyle korku duvarlarının üzerine yürümesine yol açmıştır.
Müslümanlar sürecin neresinde?
Esasında bölgede yaşanan bu gelişmelerde asıl üzerinde durulması gereken konu, mevcut durumda bölgede toplumsal bir güç olarak varlığını sürdüren ve dolayısıyla muhalefet potansiyelini ellerinde bulunduran İslami güçlerin yaşanan sürecin neresinde olduğu meselesidir. İslami muhalefet güçleri, yaşanan bu hadiselerin neresinde yer almaktadırlar, süreç içerisinde ortaya koydukları söylemler, talepleri ve hedefleri nelerdir?
Bu soruların cevaplarına geçmeden önce, bölgede yaşanan gelişmelerin planlı-programlı bir toplumsal kalkışmadan farklı olarak, yıkılanın yerine neyin ikame edileceği konusunda bir hedef ve bu hedefe uygun bir hazırlıktan mahrum olduğunu belirtmekte fayda vardır. Hadiselerin beklenmedik bir dönemde patlak vermesi ve çok hızlı gelişmiş olması bu konuda bir mazeret oluştursa da, bölgedeki İslami güçlerin, gerek hadiselerin yorumlanması ve gerekse yıkılanın yerine neyin ikame edileceği konusunda verdikleri mesajlar çok ümit verici değildir.
Halk ayaklanmaları neticesinde, dikta rejimlerinin değilse de şimdilik diktatörlerin devrildiği Tunus ve Mısır’ın vizyondaki İslami muhalefet güçlerinden sürece ve geleceğe ilişkin gelen açıklamalar, “Türkiye modeli”ni aşamayan ve özgün bir İslami muhalefet ve siyasal inşa diline yaklaşmaktan bile uzak bir bîçareliği ifade ediyor.
Yıllarca Tunus’taki laik dikta rejiminin İslami alternatifi olarak görülen En Nahda hareketi ve lideri Raşid Gannuşi’nin gerek hadiselerin başında sürgünde bulunduğu Londra’dan verdiği mesajalr, gerekse Tunus’a döndükten sonra vermeyi sürdürdüğü mesajlar, temel kodları ılımlı laiklik-ılımlı İslam sentezinden ibaret olan ve bu sentezle Batının model ülkesi niteliğini taşıyan Türkiye’ye öykünmenin ötesine geçememektedir. Son olarak Zaman gazetesine konuşan Gannuşi, “Biz de aynı şekilde Tunus halkı olarak Türkiye'nin tecrübesini bir model ve örnek olarak görüyoruz" diyor ve ekliyor: "Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde demokrasi ve İslam arasında bir barışma dönemi oldu. Biz bunu model olarak görüyoruz." Gannuşi, partisinin AKP gibi “muhafazakâr demokrat” olduğunu da sözlerine eklemekte bir beis görmüyor.[1]
Mısır’ın köklü İslami muhalefet örgütü İhvân’dan gelen mesajlar Gannuşi’den gelenler kadar pervasız olmasa da, aynı hedefte buluşmaktadır: "Türkiye'deki demokratik rejim Mısır'a da uyabilir. Özgür seçimler, eşitlik, halkın değerlerinin korunması özlem duyduğumuz konular. Türkiye'deki model bizler için uyumlu ve çok sıcak bakıyoruz."[2]
Anlaşılıyor ki, bölgedeki ana gövde İslami muhalefet güçleri, kaynağını İslam’dan alan köklü bir toplumsal ve siyasal dönüşüm yerine, mevcut sistemler bünyesinde gerçekleştirilecek demokratik iyileştirmeleri yeterli gören ve demokratik-laik bir sistem içinde bir aktör olarak var olmayı hedefleyen bir çizgiyi temsil etmektedirler.
Bölge için, “Türkiye modeli”nde olduğu gibi, “İslamcılar”ın İslami iktidar iddiasından vazgeçtiği, buna mukabil rejimlerin de insanların doğrudan siyasal alana müdahil olmayan İslami taleplerine kulak verdiği, İslam’ın toplumsal yaşantıda temel belirleyici değil de, bir çeşni, bir renk olarak var olabildiği bir yönetim şekli öngörülmektedir. Ve ne yazık ki bölgedeki İslami güçler, bu modele itiraz etmek şöyle dursun, özlemlerini ifade etmektedirler. Bu yönüyle, bölgedeki İslami güçlerin bir belirleyiciliği, yönlendiriciliği olduğunu söylemek pek mümkün görünmüyor. Zira dillendirilen model bölge için bir devrimi değil, emperyalizmin diktatörlükten sonra bölge için arayıp da bulamayacağı bir yeni “gönüllü sömürge” biçimini ifade etmektedir.
Mevcut tabloda İslami muhalefet güçleri, özgün bir İslami çözüm modeli gündeme getirmek yerine, Batının diktatörlük sonrası bölge için öngördüğü “Türkiye modeli”ni dillendirerek, hem kendilerini, hem de İslami muhalefet potansiyelini açığa düşürmektedirler.
“Lâ’sız İslam” mı alırsınız, “İslam’sız lâ” mı?
Bölgede hızla gelişen ve büyük sarsıntılara yol açan hadiselerin ortaya çıkardığı ilk sonuçlar şüphesiz ki bizim açımızdan sevindirici olmuştur. İslam dünyasının bu merkezi coğrafyasında on yıllardır halkları tiranlıkla yöneten İslam düşmanı ve emperyalizm / siyonizm işbirlikçisi diktatörler, beklemedikleri bir anda tepetaklak olmuş, haklar güçlerinin farkına varmıştır. Dolayısıyla bölgede hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Artık denklemde bölge halkları da bulunmaktadır.
Bununla birlikte gerek meydanlara çıkan kitlelerin söylem ve talepleri, gerekse bölgenin köklü İslami muhalefet güçlerinden gelen açıklamalar, yıkılanların yerine ikame edilecek olanların İslami nitelikte olmayacağını haber vermektedir. Bölge meydanlarından yükselen “Diktatörlere, İslam düşmanlığına, ABD emperyalizmine, siyonist işgale, işbirlikçiliğe, sömürüye, yolsuzluğa ve yoksullaştırmaya hayır” sloganlarının arkasından çözüm olarak “İslamiyye, İslamiyye” sloganları yükselmemektedir. Meydanların yanı sıra kanaat önderlerinin söylemlerinde de “İslami çözüm”ün izine rastlanmamaktadır.
Bu durum bize, yaşananların “İslam’ı önermeyen bir lâ” çıkışı olduğunu haber vermektedir. Baskıya, sömürüye, yolsuzluğa, yoksullaştırma politikalarına, emperyalizme, siyonizme, işbirlikçiliğine hayır diyen ve fakat İslami çözüm perspektifinden uzak bir altüst oluş yaşanıyor şu an bölgede.
Bölge halkları meydanları doldurup tüm dünyanın kulaklarını çatlatırcasına “Lâ ilahe” diye haykırıyorlar, fakat bu nida şimdilik “İllallah” perspektifiyle buluşmuyor. Maalesef “Diktatörler gitsin de ne gelirse gelsin” gibi bir çaresizlik ortaya konuluyor ve bu çaresizlik en çok da emperyalizmi iştahlandırıyor.
Yaşadığımız coğrafyada oluşturulmakta olan “Türkiye modeli” için kullanageldiğimiz “Lâ’sız İslam” tanımının bir başka versiyonu olarak bölgede kendini gösteren “İslam’sız lâ” süreci konusunda bizlere düşen, bu sürecin İslami çözüm perspektifiyle buluşması için çaba göstermektir. Yaşanan sürecin doğru okunması ve İslami çözüm perspektifinin canlandırılması adına bölge Müslümanlarıyla irtibatlar kurulmalı ve bu konuda mesajlar iletilmelidir. Sürecin “Lâ’sız İslam” yönünde işlemesine karşı tavır geliştirilebilmesi için, yaşadığımız coğrafyanın gerçekleri bölge Müslümanlarıyla paylaşılmalıdır.
Yorumlar 12
Enseyi karartmaya gerek yok...
Ortadoğu’da Türkiye’den model alınan Kemalist, jakoben, laik dikta rejimi değildir. Örnek alınan derin devletin, kontgerillanın, Jitem’in, Ergenekon’un ve işkenceci yapının tasfiyesi sürecidir. Ve bu süreci tetikleyen en önemli saik ise, 28 Şubat 1997’den sonra meydanlarda darbecilere, yargısız infazcılara karşı Türkiye’deki İslami mücadelenin yeniden yükselttiği direniştir. Ayrıca unutulmamalıdır ki Ortadoğu Müslümanlarını sarmalayan ve bizleri de dirilten tevhid, adalet, özgürlük arayışının kimlik aşılayan etkin gücüdür.
Bırakmadınız ağız tadıylan tağut devirmeyi kutlayalım...
Yazıya başlık tam yerinde olmuş.Diktaya zulme la var ama;İSLAM YERİNE NEDEN TÜRKİYE modeli? Müslümanlar Türkiye sistemini iyi anlamalı.Allah razı olsun ...
Pisişik sözde ülkelerin nizam tarzlarını belirleyen ilkeler koyan sömürizm ve batıizmdir.jakoben düşünce ekseni herzaman kendi yaşam tarz ve etkinliğini değiştirme ve yenilemeye gider bu yenilenme bazı geri kalmış fikriler tarafından bir şeyler oluyor gibi yaygaralar çıkarılır ve biliçsiz yılgınların etki tepkileri ölçülür ve ona göre yeni kurallar belirlenir.
kendi hür düşünçe tarzlarını temsl edemeyen her kısırlaştırılmış toplumlarda böyledir.
hayatlarını bir beşeri nizama göre şekillendiren bu topluluklar asla düşünemezler onların yerine düşüneneler vardır.
Hal böyle olunça onların asla bir dini hayatı olamaz çünkü dini hayatlar toplumları hep ileriye taşımış onları düşünene ,akleden ve onu yaşamsallaştıranlar olarak hep ön plana taşımıştır.Bizim ülkemizde bu karışıktır
kendi düşünce tarzlarını belirleyenler hep dini istismar edenler el üstünde hatta omuz üsyünde taşınmşı vetaşınmakta statikoda bunu destekmemektedir.islami hayatı anlama ve yaşama bireylerin duruşuna bağlıdır ki bu toplumları etkiler.
“Lâ’sız İslam” mı alırsınız, “İslam’sız lâ” mı?
kardeşim bu başlıktaki tanımlamanız yerinde bir tanımlama.
ahmed abide şu tanımlamayı yapmışdı “devrim degil devirmedir”
şöyle olmalıydı la şargıyya la garbıyya islamiya islamiye.
Allah razı olsun
bölgedeki gelişmeleri anlayaMAmanın güzel bir örneği bu yazı.
yorumumun başlığı “la”yı anlayaMAmak idi.
Amacım da yazar kardeşimi eleştirmek.
Yazı için, gelişmeler karşısında karamsarlık içeriyor ya da haksızlık ediyor diyemeyeceğim; çünkü gelişmeleri anlayaMAmak üzerine kurulu.
Ömer kardeşe önemli ölçüde katılıyorum.
Ben de o yüzden “la”yı anlamamak dedim. “La” demek anlık bir durumu ifade eder mi diye sormak gerekiyor.
Bu durumda AKP’ye olumlu bakan başta Hamas olmak üzere, Lübnan siyasetine etki etmesine sıcak bakan Hizbullahı da aynı mantıkla eleştirelim o zaman.
Yazıda sadece perspektif değil, olayların mahiyetini okuma hususunda da ufuksuzluk var kanımca. Acelecilikten de öte başka bir yazıda vurguladığı tespitlerle tenakuz içeren bir yaklaşım da var.
Tunus ve Mısırla ilgili yazdığı ilk yazıda yazar kardeşimiz AKP ile ilgili söylemlerin yanlışa yorulmaması gerektiğini salık veriyordu okuyucuya. ne çabuk fikir değiştirdi ve böyle bir manifestoya ihtiyaç duydu. Bekleyip görmeyi salık verme bir-iki haftayı mı içeriyordu?
O halde bekleyip görelim bakalım. “la” ne anlama geliyormuş, ne bu acele? Ve nedir bu Tunus-Mısırdaki müslümanları böylesine töhmet altında bırakmak. daha adamlar işin başında diye düşünüyorum. ve toplumları da ciddi anlamda sekülerleştirilmiş. sloganlarını sıralamışsınız, iyi ya işte bu sloganların arkasında durmaları değil midir aslolan? biraz sabır derim ben.
Konuyla ilgili daha önce iki yazı yazdım ve o yazılarla bu yazı arasında bir tenakuz olduğunu iddia etmek büyük başarı! Bu üç yazı birbirini tamamlayan yazılar. Bölgede dikta rejimlerine karşı gerçekleştirilen isyanları desteklemek, yaşananları tahlil etmeye ve mevcut durumun fotoğrafını çekme gayreti göstermeye engel olmasa gerektir. Bu yazı bir eleştiri yazısı değil, tahlil yazısı. Olayları abartanların, gelişmelere duygusal yaklaşıp olması gerektiğine inandıklarını oluyor gibi gösterenlerin aksine, hadiseleri olduğu gibi anlama ve buradan bizlere ne gibi sorumluluklar düştüğünü ortaya koymaya çalışan bir yazı. İslam’ın iktidar talebini içinde barındırmayan bir lâ tabii ki İslam’sızlıkla nitelendirilmeyi hak etmektedir. Hamas ve Hizbullah da yeryüzünde Allah’ın hükmünü hakim kılma hedefini terk edip, demokratik-laik bir modele rızalarını bildirirse tabii ki onalrı da eleştiririz.
Allah razı olsun Şükrü kardeşim. Oldukça isabetli ve meramı ifade edici bir adlandırma. İçerik de güzel olmuş. Bundan sonra böyle olacak mücadele: İslam’la İslamsız lâ' ya da lâ’sız islam arasında... Allah gereken gücü verecektir mü’minlere...
iyi güzel yazıyorsunuz fakat siz hamasın hizbullahın samimi olduklarına inanıyormusunuz asla inanmıyorum siz daha iyi bilirsiniz tevhidi Allah uğrunda ölenleri ne şekilde öldüklerini peygamberlerin yaşayışları nelerden vazgeçtiklerini birçok insanı tenzih ederim ama ben müslamanım diyen milyonların samimiyetine inanmıyorum sizi ve sizin gibi düşünenlere lafım yok sizleri takib etiğim kadar yazılarınızı iman realitesine aykırı görmüyorum birde ALLAH RAZI OLSUN ALLAH’IN SELAMI ÜZERİNİZE OLSUN
"İslam düşmanı ve emperyalizm / siyonizm işbirlikçisi diktatörler, beklemedikleri bir anda tepetaklak olmuş, haklar güçlerinin farkına varmıştır. Dolayısıyla bölgede hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Artık denklemde bölge halkları da bulunmaktadır." Kardeşim yazın için herşeyi ile çok isabetli olmuş diyorum.Fakat yazı içerisinde ki bu cümleleri biraz daha düşünmek lazım.Burada halklar demokratik sistemde gerçekten halk varmıdır.O bölgelerde ki halklar gerçekten kendi güçleri ve bilinçleri ile mi meydanlardadır.Bu konular beni düşündürüyor.Çıkan tabloda farklı bir ey olmayacak.Bunları belirtmişsiniz aten fakat bu cümleler üzerinde biraz daha düşünmek bekemek görmek lazım aceleci kanılara varmamalıyız.
Şükrü Bey, yazınızda doğru tesbitlerde bulunuyorsunuz, ben de katılıyorum. Ama son kısımda yapılması gereken olarak, ‘bölge müslümanlarıyla irtibatlar kurulmalı ve bu konuda mesajlar iletilmeli’ diyorsunuz. Böyle bir durumun gerçekleşme ihtimalinin olmadığını düşünüyorum. Orada heyecan dorukta iken ve onlara (muhtemelen) bildikleri gerçekleri hatırlatmanın çok etkili olmayacağı açık görünüyor. Üstelik buradan oraya iletmek de pek mümkün görünmüyor. O zaman ‘ne yapılabilir’ sorusunun yanıtı, benim nacizane kanaatim, gerek orada gerek Türkiye’de veya başka yerlerde, insanları büyüleyen Demokrasi/Özgürlük/İnsan Hakları vs. gibi kavramların içinin boş olduğunun ‘ispatlanması’ olduğunu düşünüyorum. Özellikle Demokrasi konusunda henüz insanlar, tevhidi müslümanlar da bile, kafalar netleşmiş görünmüyor.
Olayların başlangıcını dikkate aldığımızda Tunuslu bir gencin ekmek parası için kendisini yakması ve sonunda Tunusta devrim/değişim.Tunusta ki devrim ve ekonomik şartların kötülüğü bahane edilerek Mısırda devrim/değişim. Libyada bu zincire katılarak kaddafi ve sülalesinin parsadan çok alması bahane edilerek devrim/değişim yaşanıyor.
Bunun açıklaması kanımca kitlelerin veya insanların inandıkları şeyler üzerinden delil getirmeleri ve amel etmeleri. Marksizme inanan birisinin marksın kitaplarından delil getirmesi gibi. Kemalizme inan birisininde Nutuk kitabını delil getirmesi gibi.
Bölgedeki halklar yani yukarıda Tunus Mısır Libya örneklerinde olduğu gibi adaletli eşit ekonomik şartların gerçekleşmesi için mücadele ediyorlar ama islamdan delil getirerek (buralarda pek tasviip etmesekde en azından İhsan Eliaçık gurubun yaptığı gibi islamdan delil getirerek değil) değil, çünkü islamdan delil getirmeye başlasalar en baştan AKP modelini değil Recep Tayyip Erdoğan ve seküler nur cemaatini değil, inandıkları ?!? peygamberimizin modelini dillendirirler, onun modelini delil getirirlerdi. Baş örtüsü için savaş çıkaran sahabeyi delil getirirler. Allahın hükümlerini -midesinden ulusundan- daha çok sevmeyi dert edinirler.
