İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Mustafa ATAV
Mustafa ATAV
06 Ağustos 2012

Endoktrinasyon / Toplum Mühendisliği Üzerine

Endoktrinasyonun en etkili silahı olarak kitle iletişim araçlarını, yazılı ve görsel medyayı görmezden gelmek olmaz tabii ki. Haberlerin ama devlet ama sermaye güdümlü ajanslar tarafından dezenformasyona tabi tutularak servis edilmesi; hem sözel hem de görsel anlamda insanların zihnini, anlam dünyalarını kirletecek sinema, dizi gibi enstrümanların belli ve maksatlı bir seyir içinde ve sanat adı altında sürekli gündemde tutulması; buralarda rol kesenlerin yaşam biçimlerinin, üstelik İslami diye bilinen isimlerle moda adı altında reklamlarının yapılması; özellikle futbol olmak üzere sporun çeşitli dallarının, kitleleri sokağa dökecek şekilde abartılarak tartışılması ve daha bir dolu alet ve edavatların arkaplanındaki kirlilik nasıl görmezden gelinir?

06 Ağustos 2012 9 dk okuma 2,8B okunma
100%

 

Akletmek ve Düşünmek

Karşılaştırmalar yapma, ayırma, birleştirme, şekilleri kavrama yetisine düşünme; insanda var olan anlama kabiliyetine, iki farklı şeyi birbirinden ayırmaya, benzer iki şey arasındaki bağlantıyı kurma, eşya ve olayları düşünüp değerlendirerek hüküm çıkarma kabiliyetine de akletmek denir…

Akıl ve düşünme, sözlük anlamlarından da anlaşılacağı gibi birbirlerine bağımlı kavramlar. Aslında bireyseldirler ama insanı kuşatmaya namzet her ne varsa onlardan etkilenme sebebi ile bireysellikten çıkarlar. Yani öyle ya da böyle güdülenirler ve böylelikle insanın kendisine ait olma özelliğini kaybederler. İşte bu sebepledir ki vahiy, onlarca ayette akletmenin, düşünme melekesinin hakkının verilmesinden bahseder durur…

Peki, insanı kuşatan şeyleri üreten ve malum melekelerin işlevsiz kılınmasını isteyenler kimlerdir?

Tabidir ki vahyin işaret ettiği üzre şeytani özellikleri vazgeçilmez birer vasıfmış gibi sahiplenmiş insanlar ve bu tür insanların teşekkül ettirdiği devlet, toplum gibi siyasal ve sosyal yapılardır.

İnsanı kuşatmanın, kuşatarak kendi özbenliğinden uzaklaştırmanın yolu da malum yapıların ve o yapılarda bile isteye görev alan insanların endoktirinasyon yöntemlerini işletmeleridir.

Endoktirinasyon-Toplum Mühendisliği ve Komplo teorisi

Komplo teorilerinin artık iflas ettiğinin söylendiği bir vasatta yaşıyoruz…

Lakin Bakara 2-14:” “İman edenlerle karşılaşınca 'inandık" derler, şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise "Biz sizinleyiz, biz yalnızca alay etmekteyiz" derler.”

Enam-6.112; “Biz böylece, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar birbirini aldatmak için süslü sözlerle vesvese verirler. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları iftiraları ile başbaşa bırak.”;  “Nisa-4.119; ”Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse kuşkusuz o apaçık bir hüsrana uğramıştır  “; ”Araf -7.16; ”Beni saptırmana karşılık, onlar için senin dosdoğru yolun üzerine sinsice oturacağım.” vs. gibi daha onlarca ayete baktığımızda gerçekte şeytanın yeryüzü temsilcisi olan insanların, kendilerine rağmen düşünen ve yaşayanlar için sürekli hile ve desise peşinde koşturacaklarını görmemiz gerektiği de ortadadır…

Nitekim on yıllardır Türkiye’de ama devlet erkinin ama bu erkin siyasetinden memnun olan kesimlerce yapılmaya çalışılan da budur…

Anlaşılacağı üzere insan ve onun tabiatında mündemiç olan ve vahyi uyarıda şeytanla tesmiye edilmiş kötülüğe kıyamete kadar mühlet verildiği için, insanın insana, devlet erkinin toplum ve bireylerine türlü şekil ve yöntemlerle komplo kurma çabası, insanların bütün bu iş ve oluşlar için komplo teorisi üretmeleri ilânihaye devam edecektir. Devlet soyut bir kavram, onu somutlaştıranlar da insan olduğuna göre sonuçta muhatap aklı olduğunu, düşünebildiğini söyleyen insanın bizatihi kendisidir…

Burada esas olan, Müslümanlar olarak mücadeleden kaçmadan, vesvese ve şekil baskıları mübalağa etmeden bu vesveselerin yani komplo teorilerinin yani bir anlamda onun kardeşi, dostu sayılabilecek endoktirinasyon ameliyelerinin üstesinden gelmeye çalışmaktır…

Endoktirinasyon ise teknik anlamda bir toplum mühendisliğidir; aynı zamanda ama devlet ama kötülüğü kendine meslek edinmiş insanlar açısından beyin yıkama faaliyetlerinin tümü demektir…

Yani egemenlerin, insanların akli melekelerini kullanmalarını engelleyecek şekilde türlü yöntemlerle kendi inanç ve ideolojilerini aşılamaları, bir anlamda dayatmalarıdır. Bu işlerin gerçekte bir okulu yoktur ama siyasal erk ve türevleri istihbarat kurumlarıyla okulları aratmayacak bir şekilde illegal anlamda öğrenim, öğretim, telkin merkezlerini oluşturmuştan geri durmamışlardır. Nitekim M. Kemal, Kütahya-Dumlupınar(1924) konuşmasında, “Bir memleketi ele geçirmek; O memleketin sahiplerine egemen olmak için yeterli değildir. Bir milletin ruhu ele geçirilmedikçe, azmi ve iradesi kırılmadıkça, egemen olmanın imkânı yoktur.” diyerek devlet erki açısından endoktrinasyonun yani beyin yıkama operasyonlarının; dahası bu işlerin teori ve pratiğini ortaya koyacak gizli kurumların varlığının bir nevi zorunluluğuna işaret etmiştir. Sonraki nesil, bu sözleri bir karine, bir ilahi mesaj olarak görmüş olmalıdır ki yıllardır zalimce yürürlükte tutulmaktadır. Şimdilerde hizaya çekildiği varsayılan, gizlisinden Ergenekon, Gladyo, kontrgerilla, JİTEM, BÇG; açığından MİT gibi isimlendirmelerin neyi çağrıştırdığı erbabının yabancısı olmadığı işlerden değil midir zaten?

Herkesin malumudur, insan psikolojisi manipülasyona çok açıktır… O yüzdendir ki insan kendisini yöneten devlet ve içinde bulunduğu toplumca endoktrinasyon yöntemleriyle kolayca şekillendirilebilen bir varlıktır. Bu şekillenme devletin güdülediği eğitim ve öğrenim alanlarında olduğu gibi, toplum içinde var olan cemaatler, tarikatlar, dernek ve vakıflar, sendikalar, sair STK’lar vasıtasıyla da gerçekleştirilen bir ameliyedir. Aslında Endoktrinasyon yani beyin yıkama yöntemleri insanların kişiliklerini, özgür iradelerini ve düşüncelerini yok ederek, iktidarların ve aynı zamanda cemaatlerin, klik ve fraksiyonların kendi doğrularını ve zihinsel kodlarını insanların zihinlerine yerleştirme gayretinden başka bir şey değildir. Amaç, insanı inandığı vahyi değerlerden, Yaratıcısından uzaklaştırıp ama devlete ama cemaate ama sair STK’lara yani onların empoze etmeye çalıştığı düşünce biçimlerine kul yapmaktır…

Beyin yıkama faaliyetlerinin en önemli aracı da aynen Türkiye’de de olduğu gibi maarif yani eğitim ve öğretim sistemidir ve ulus devletler de zorunlu eğitim yoluyla kendi oluşturduğu ulusal kültürü ve bu kültüre özgü geliştirilmiş davranış kalıplarını hükümleri, yönetimleri altındaki insanlara benimsetmek için uğraşırlar. Eğitimde kullanılan usul ve yöntemler, ders kitaplarına varıncaya kadar oluşturulan lider kültü, buna bağlı geliştirilmiş dogmalar, devleti ve sınırları belli ulusu kutsallaştıran anlatılar ve bilhassa efsanelerle doldurulmuş tarih kitapları neredeyse bu işler için üretilmiş gibidirler. Garip ama gerçek, bir araştırmaya göre, bu maarif sisteminden mezun olmuş eğitim düzeyi yüksek kişilerin, beyin yıkama atraksiyonlarına daha çabuk teslim oldukları tespit edilmiş ki bu kesim devlet erkinin ideolojisini sahiplenme konusunda da başı çekenlerden…

Yine Milliyetçiliğin, askeri zihniyetin yani militarizmin toplumda nasıl yayıldığına; insanlarda bir grup psikolojisinin nasıl oluşturulduğuna ve bu psikolojiden hareketle bir ulusa, bir millete aidiyet duygusunun nasıl yaratıldığına dair kafa yorduğumuzda sonuçta göreceğimiz şey, insanın devlet, cemaat, tarikat ve diğer STK’ların hiyerarşik yapısının sahip olduğu kabuller istikametinde düşünmesi ve eylem geliştirmesinin istendiğidir…

Endoktrinasyonun en etkili silahı olarak kitle iletişim araçlarını, yazılı ve görsel medyayı görmezden gelmek olmaz tabii ki. Haberlerin ama devlet ama sermaye güdümlü ajanslar tarafından dezenformasyona tabi tutularak servis edilmesi; hem sözel hem de görsel anlamda insanların zihnini, anlam dünyalarını kirletecek sinema, dizi gibi enstrümanların belli ve maksatlı bir seyir içinde ve sanat adı altında sürekli gündemde tutulması; buralarda rol kesenlerin yaşam biçimlerinin, üstelik İslami diye bilinen isimlerle moda adı altında reklamlarının yapılması; özellikle futbol olmak üzere sporun çeşitli dallarının, kitleleri sokağa dökecek şekilde abartılarak tartışılması ve daha bir dolu alet ve edavatların arkaplanındaki kirlilik nasıl görmezden gelinir?

Üzülerek söylemek durumundayım ki üzerinde yaşadığımız topraklar itibariyle kadim bir İslam kültürüne sahip olmamıza rağmen, insanların akletme ve düşünme melekelerini manipüle etmeye çalışan, anlam dünyalarının kaynağı olan bilgiyi yani İslam kaynaklarını dezenformasyona tabi tutan, kendi değerlerine, inançlarına karşı alinasyon(yabancılaşma) sürecinin yaşanmasına sebep olan da yine kendi içimizdeki insanlardır. Yani kendilerinin Müslüman olduklarını söyleyen bazı âlim, aydın, entelektüel diye bilinenler ve yine o paralelde oluşturulmuş cemaat, tarikat gibi yapılanmalardır. Durumu yine Türkiye ekseninde değerlendirdiğimizde, iktidar bağlamında başı çekenlerin sürekli zalimlik yapmalarını, insanları din ve inanç bağlamında kaderciliğe mahkûm edip sömürüye tabi tutmalarını, üç beş görece değişikliklerle kitleleri uyutmaya çalışmalarını başka türlü yorumlamak mümkün olmasa gerek. Görece değişiklerin de aslında kitleleri endoktrine etmenin birer aracı olduğunu söylemek herhalde mübalağa sayılmaz?

Öze, esasa müteallik olmayan rehavet sağlayıcı işler yani palyatif değişiklikler kitlelerin elbette hoşuna giden, onları elbette rahatlatan işlerdendir ve her zaman dediğimiz gibi bu anlamda olan biteni yok saymak, görmezden gelmek vakıayı inkar etmektir ama bu işlere az çok kafa yoranlar iyi bilirler ki vahyin muradı, Hz. Muhammed’in mücadelesinden çıkarılabilecek örneklik asla bu değildir.

Bu tür değerlendirmeler de ne yazıktır ki artık birer slogan, artık gerçekle bağdaşmayan yani reel politiğe uymayan ucuz birer yorum olarak görülmektedir.

Buraya kadar dile getirdiklerimiz Serdar Kaya’nın kaleme aldığı  “Endoktrinasyon” kitabından mülhemdir. Orada yazıldığı şekliyle de Zimbardo, Miligram ve Asch, beş maymun gibi türlü deneylerle insanın aynen su misali içinde bulunduğu kaba göre şekillendiği ispat edilmeye çalışılmıştır. Gerçekte vaki olmuş mudur bilemem ama hele Stalin’in tavuğu terbiye ettiği bir hikâye iktibas edilmiş ki evlere şenlik!  İşin garibi, deneye tabi tutulduğunu bilen insanların, kendi üzerlerinde uygulana gelen endoktrinasyon ameliyelerinin sonucunun farkına varamamaları, varsalar bile kendilerini değiştirmek için çaba göstermemeleri, birçoğunun da sonunda psikolojik bunalımlara girmeleridir.

Laboratuar ortamlarının dışında bireylerin endoktrinasyona tabi tutulması ise ailede başlar, mahalle, okul, iş ortamları gibi sosyal çevrelerde geliştirilir; eğitim, öğrenim, yazılı ve görsel medya, teknolojik araçlar, bilgisayar/internet, cep telefonu, tablet bilgisayarlar, reklamlar; kapitalizm, liberalizm, sosyalizm gibi ideolojilerle pekiştirilir; Yahudilik, Hıristiyanlık gibi dinlerle, İslam dinine özgü geliştirildiği söylenen ama esas kaynaktan uzak şekillenmiş cemaat, tarikatlar aracılığıyla kutsallık kazandırılır; iktidar da bütün bunları güç kullanarak içselleştirir. Ki anayasalar, kanun ve yönetmelikler, TSK ve emniyet teşkilatı da zaten bu işlerin güç tarafını temsil ederler…

Aidiyet, mensubiyet, yönlendirilmiş, kirletilmiş enformasyon; kötü niyetli insanların ve kurumların olumsuz sufleleri; devlet erki tarafından kullanılan psikiyatrik, psikolojik yöntemler, psikolojik harekât dairesi, hipnoz, parapsikoloji*, paranormal** kavramları istikametinde asker,  polis, istihbarat ajanlarının şartlandırılması; dışarıda CIA, FBI, KGB, MOSSAD ve içeride onlarla işbirliği içinde olduğu varsayılan MİT gibi istihbarat teşkilatlarının bu yöntemlerle birey ve kitleleri manipüle etmesi de işin cabasıdır.

İstihbarat teşkilatları bağlamında birkaç hatırlatma daha yapmakta fayda var:

Faruk Bildirici***, Türkiye’de iktidarın başına geçmiş, muhalefet rolünü üstlenmiş, askeri ve sivil bürokraside en üst düzeyde görev almış insanların birçoğunun, Eisenhower Vakfının sağladığı burslarla bir dizi eğitime tabi tutulduklarını söyler… Asker kanadının Nato-Pentagon istikametinde eğitildiği de yine satır aralarında dile getirilenlerden. En seçkin kolej ve en seçkin özel üniversitelerde yine malum yerlerin burslarıyla tahsil gördürülen ve sonra yurtdışında yüksel lisans yaptırılan ve sonra da ülkeye geri dönüp resmi ve özel kurumlarda en üst düzeyde görevlendirilmelerinin temel sebebi yine endoktrinasyonla ilintilendirilecek bir durumdur. Türkiye iç ve dış ilişkilerini biçimlendiren bürokrasi merkezlerinin, bu tarz öğrenime maruz kalmış insanlar tarafından aşılamaz duvarlarla örüldüğüne dair hikâyeleri herhalde bilmeyenimiz yoktur.

Özet itibariyle söylersek, resmi anlamda devletlerin uygulaya geldikleri endoktrinasyon yöntemleriyle istenen şey, toplum yani bireyleri Dinden, kitleleri sisteme karşı çıkartma ihtimali olan her türlü inanç ve düşüncelerden uzak tutmak ve bu sayede iktidarlarını, sermayelerini, oralarda edindikleri makam mevki nevinden kazanımlarını elde tutmak, daha ilerisi muhkem kılmaktır.

İşin sivil ayağı için de söylersek, bazı cemaat ve tarikat nevinden sivil yapıların endoktrinasyondan amacı ise, bireyler liderliklerine, kendi kabullerine ram olmalarını istemek, akıllarını kullanmalarının ve düşünmelerinin önüne geçmektir. Geçmişte ve bugün olduğu gibi müntesiplerini razı oldukları iktidar veya muhalefet partilerini desteklemeye zorlamak, siyasi anlamda sisteme zarar verecek ve nihayetinde tepkiye dönüşecek sorgulamaların önüne geçmektir.

Bunun en kolay yolu da ne yazık ki İslamı kendi zan ve kuruntuları eşliğinde yorumlamaktır.

Olumsuz bir tablonun ortaya çıkarıldığını itiraf etmek durumundayım lakin Allah’a inanan, O’nun vahyinin karşılığı olan İslama tabi olmuş Müslümanların şeytani vesveselere, hile ve desiselere itibar etmemesi gerektiği de izahtan varestedir. Çünkü şeytani vesveselere itibar edecek olanlar da şeytanlaşmış insanlardır, Mü’minler ise asla kulak vermezler…****

Ve bu mantaliteye, inanca sahip Müslümanlarla aşılamaz gibi görülen duvarları aşmak pekâlâ mümkündür.

Maksadımız, yaşadığımız vasatta işlerin sanıldığı gibi masum şekilde yürütülmediğini, sistemin, rejim mensuplarının, kendilerine rağmen akletmeye ve düşünmeye çalışan insanların, başlıklarla ihsas ettirdiğimiz yöntemler dahilinde beyinlerini yıkamaya çalıştıklarını, bu sebeple Müslümanların müteyakkız olmaları gerektiğinin altını çizmektir.

Şunu iyi bilelim ki hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Önemli olan olayların nasıl gösterildiğidir.*****

Notlar:

Parapsikoloji*: duyular-dışı algılama, psikokinezi, ‘ölümden sonra yaşam’ gibi konuların adı…

Paranormal**: ‘Normal dışı’, ‘normal ötesi’ anlamına gelmekte olup telepatipsikokinezi gibpsişik fenomenleri, bilinen fizikokimyasal yasalarla açıklanamayan olayları ve bu olayları kapsar.

 

HİCR 15/39-40. "Rabbim! Beni saptırdığın için, and olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim; halis kıldığın kulların bir yana, onların hepsini saptıracağım" dedi.***

Faruk Bildirici-Silüetini Sevdiğimin Türkiye’si**** 

Mel Gibson-İntikam Peşinde-film repliği*****:

Paylaş X Facebook

Yorumlar 9

M mehmed CAN 01 Ocak 2012

Değerli kardeşim M.Atav,Yapmış olduğun bütün çalışmaları ve yazılarını dikkatle takip etmekteyim ve istifade etmekteyim.ALLAH Hayırlı amellerini bereketlendirsin i.n.ş.
...........
"Olumsuz bir tablonun ortaya çıkarıldığını itiraf etmek durumundayım lakin Allah’a inanan, O’nun vahyinin karşılığı olan İslama tabi olmuş Müslümanların şeytani vesveselere, hile ve desiselere itibar etmemesi gerektiği de izahtan varestedir. Çünkü şeytani vesveselere itibar edecek olanlar da şeytanlaşmış insanlardır, Mü’minler ise asla kulak vermezler…****"DEMİŞ VE ÇOK ÖNEMLİ BİR UYARIDA BULUNMUŞSUNUZ,ALLAH RAZI OLSUN.Bunun üzerine (iktibasla)küçük bir katkıda bulunmak istedim hakkını helal et..Kardeşim.
...........................
Kur’an’ı Kerim’de şeytanın tanınmasıyla ve tanıtılmasıyla ilgili olan ayet-i kerimeleri incelerken, şey­tanın görünür yaklaşımlarından ziyade, şeytan aleyhillaneyi bu yaklaşımlara ve bu hareketlere sevkeden mantığı ve maksadı tesbit etmemiz gerekir. Çünkü şeytanın insanlara ve toplumlara yaklaşımın­da biçimsel farklılıklar gözükse de, mantığında ve maksadında herhangi bir farklılık yoktur. Şeytan aleyhillane aynı mantığa, aynı maksada ve aynı prensiplere sahip olmasına rağmen, müdahale etti­ği insanların ve toplumların yapısına göre farklı bi­çimlerde yaklaşabilmektedir.

Mum ışığının önüne bir yüzük tutsak, bu yüzü­ğün duvara yansıyan gölgesi, duvarın yapısına göre şekil alacaktır. Duvarın yüzeyinde ne gibi engebeler varsa, yüzüğün gölgesi bu engebelere göre şekille­necektir.

Fakat bizler biliriz ki, farklı yüzeylerde farklı gölgeler oluşturabilen yüzük, aynı yüzüktür. İşte şeytani mantık da bu yü­zük gibidir. Şeytani mantıkta bir değişiklik olmama­sına rağmen, bu mantıktan kaynaklanan hareketler­de biçimsel farklılıklar olabilmektedir. Bu nedenle bilmemiz ve sakınmamız gereken, görünür şeytani yaklaşımlardan ziyade şeytanı bu yaklaşımlara ve hareketlere sevkeden şeytani maksattır.....M.Alagaş...

S Selahattin&Baybars 01 Ocak 2012

Endoktrinasyon (1):
Giriş

Victor Hugo, 1869 yılında yazdığı ‘Gülen Adam’ (The Man Who Laughs) adlı romanında 17. yüzyılda değişik bir tür çocuk alım satımıyla uğraşan kimi insanlardan söz eder. Hugo’nun çocuk taciri (comprachico) olarak nitelendirdiği bu adamlar, küçük yaştaki çocukları satın aldıktan sonra porselen vazolara yerleştirirler. Bunu yapmaktaki amaçları, çocukların yıllar boyunca yavaş yavaş büyüyecek olan bedenlerinin zamanla porselen vazoların dış kıvrımlarını doldurmaya başlayacak ve neticede tamamen vazonun şeklini alacak olmasıdır. Çocuk tacirlerinin nihai amacı, bu sun’i yöntemle ürettikleri hilkat garibelerini panayırlarda sergilenmek üzere satmaktır.

Victor Hugo’nun o dönemde sektörleşmiş olduğu ifade ettiği bu süreçte, çocuklar, ticari birer hammadde durumundadır. Hugo, bu durumu şu cümlelerle ifade ediyor:
Çin’de, hatırlanması zor zamanlardan bu yana, özel bir sanat ve endüstride ilerleme kaydedildi: canlı bir insanı bir kalıpta şekillendirmek. Bir çocuk iki ya da üç yaşında alınır ve az çok grotesk bir şekle sahip olan bir porselen vazoya konur. Vazonun altı ve üstü açıktır ki, çocuğun kafa ve ayakları dışarı çıkabilsin. Vazo, gündüzleri dikey olarak tutulur, geceleri ise çocuğun uyuyabilmesi için yatay hale getirilir. Bu şekilde çocuk gelişemeden büyümeye ve sıkıştırılmış et ve çarpılmış kemikleriyle yavaş yavaş vazonun dış kıvrımlarını doldurmaya devam eder. Bu şişelenmiş gelişim birkaç yıl sürer. Bir noktadan sonra, bedeni hasar düzeltilemez hale gelir. Bu aşamanın geçildiğine ve bir canavar üretildiğine kanaat getirildiğinde, vazo kırılır ve çocuk dışarı çıkar. Artık ortada kap şeklinde bir çocuk vardır.1
İnsandan bir oyuncağın başarılı olabilmesi için, ona erkenden el atmak gerekir. Bir cüce henüz küçük iken şekle sokulmalıdır. ... Bu nedenle de böyle bir sanat doğdu. Bir insanı alıp canavar haline getiren terbiyeciler ortaya çıktı. Bu terbiyeciler bir insan yüzünü alıp, hayvan yüzüne dönüştürdüler. Bedensel gelişimi durdurdular. Yüz hatlarını bozdular. Sun’i yollarla teratolojik vakalar ortaya çıkarmanın kendine has kuralları vardı. Bu, ortopedinin antitezi olarak düşünülebilecek bir bilimdi. Tanrının düzgün bir bakış koyduğu yere, bu sanat bir şaşılık koyuyordu. Terbiyeciler, Tanrının ahenk koyduğu yere, biçimsizlik, mükemmel bir resim koyduğu yere ise bir karikatür koyuyorlardı. Ancak uzmanların gözünde mükemmel olan karikatürdü.2
Çocuk tacirleri çocukları sadece bedensel özelliklerinden ya da yüzlerinden değil, [kullandıkları ilaçlarla] hafızalarından da mahrum ediyorlardı. Böylelikle çocuk en azından ... maruz bırakıldığı bedeni tahribin bilincinde olmuyordu. Bu korkunç cerrahlık zihinlerinde değil, çehrelerinde izler bırakıyordu.3
Victor Hugo’nun bu kitabı yazmasından yaklaşık bir asır sonra, Ayn Rand bu konuya yeni bir açılım getirdi ve günümüz eğitimcilerinin 17. yüzyıl çocuk tacirlerinin modern dönem varisleri olduğunu, ancak bu iki grup arasında belli farklılıklar bulunduğunu söyledi.4 Rand’in söz konusu farklılıkları temel alarak yaptığı karşılaştırmalı değerlendirmeler şu maddelere dökülebilir:
• Günümüz eğitimcileri çocukları satın almıyorlar, çocuklar onların ayaklarına getiriliyor.
• Eğitimciler, narkotik ilaçlar kullanmıyorlar. Çocukları gerçekliğin tam anlamıyla farkına varmalarından önce alıp, bu farkındalığı geliştirmelerini engelliyorlar.
• Eğitimcilerin yaptıkları çocukların bedenlerinde değil, zihinlerinde izler bırakıyor.
• Eğitimciler işlerini gizlice değil, açıktan yapıyorlar.
• Eğitimciler çocukları vazolara yerleştirip bedenlerinin şeklini vazoya uydurmuyorlar. Onları okullara yerleştirip topluma uyduruyorlar.
• Öncülleri ameliyatı gizleyip, ameliyatın sonuçlarını teşhir ederken, eğitimciler bu durumu tersine çeviriyorlar: Ameliyat açıktan gerçekleştirilirken, sonuçlar gizleniyor.
Rand, çocukların, geçmişte olduğu gibi, bugün de maruz bırakıldıkları tahribin farkında olmadıklarını da ifade ediyor. Bu farkında olmama durumunun, başkalarınca kullanılıyor olmakla ilgili olduğu söylenebilir. Victor Hugo’nun sözünü ettiği acımasız tacirlerin eline düşen ve onların maddi hesapları çerçevesinde kullanılan çocuklar, günümüzde de modern döneme özgü bir olgu olan ‘kitlesel zorunlu eğitim’ bünyesinde kullanılıyorlar. Devletlerin (ya da devleti elinde tutan güçlerin) kontrolünde gerçekleşen bu süreçte, çocukların dış dünyayı algılama ve manalandırma şekilleri ciddi derecede tesir altına alınarak toplumun genelinin önceden belirlenmiş normlar çerçevesinde sistematik bir biçimde disipline edilmesi sağlanıyor. Rand, bu benzerliğe gönderme yaparak günümüz eğitimcilerine ‘çocuk zihni tacirleri’ (comprachicos of the mind) diyor.
İnsan beyni son derece karmaşık bir şekilde çalıştığı ve çeşitli zayıflıklara sahip olduğu için, zihin kontrolünün tamamen önüne geçmenin mümkün olmadığı söylenebilir. Ancak bu konuda yapılan akademik çalışmaları ve (özellikle otoriter rejimler tarafından) uygulanagelen teknikleri bilmenin sağlıklı düşünebilme adına önemli faydalar sağlayacağı da muhakkak.

S Selahattin&Baybars 01 Ocak 2012

Endoktrinasyon (2):
Milgram Deneyi

İnsan psikolojisinin manipülasyona ne denli açık olduğu ve hangi konularda zayıflık gösterdiği gibi konuları test edebilme adına bugüne dek çok sayıda deney gerçekleştirildi. Ancak insanın otoriteye karşı ne derece zayıf olduğu, otoriteye itaat etme adına ne kadar ileri gidebileceği ve otoritenin insanları kontrol edebilme adına ne kadar belirleyici olabileceği gibi konularda en çarpıcı deneylerden biri, 1961 yılında Yale Üniversitesi sosyal psikoloji doktoru Stanley Milgram tarafından yapıldı.

Milgram’ı, insan psikolojisi üzerindeki otorite etkisini ölçmeye yönelik bir deney yapmaya yönelten olay, Nazi Almanyası savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın yargılanıp asılması oldu. Milgram bu gelişme üzerine, Eichmann’ın bir cani değil de, sadece kendisine verilen emirleri yerine getiren bir asker olabileceği konusunu sorgulamak istedi.
Daha soyut bir ifadeyle, Milgram, deneyinde, insanların bağlı bulundukları bir otoriteden emir almaları durumunda, hiçbir kişisel düşmanlık beslemedikleri kimselere eziyet edebilip edemeyeceklerini ölçmek istedi. ‘İnsanlar kendilerine bu tür emirler verildiğinde ne tür tepkiler verirler?’ ‘İtaat mi ederler, yoksa karşı mı çıkarlar?’ Ve daha da önemlisi, ‘Hangi noktadan sonra itaat etmeyi bırakıp karşı çıkarlar?’ Milgram, bu soruların yanıtlarını aradı.

Deney Tasarımı
Milgram Deneyi, farklı yaş ve meslek gruplarından insanların katılımıyla gerçekleştirildi. Deneklere, öğretmen ve öğrenci olmak üzere iki gruba ayrılacakları ve deneyin 'cezanın öğrenme üzerindeki etkisi’ni ölçeceği söylendi. Buna göre, denek öğretmen ve denek öğrenci, birbirlerini göremeyecekleri, ama teknik cihazlar vasıtasıyla sesli iletişim kurabilecekleri iki farklı odaya alınacaktı. Denek öğretmen, kendisiyle aynı odada bulunacak olan bir uzmanın yönetiminde denek öğrenciye sorular soracak, yanlış cevap alması durumunda da, diğer odada elektrik kablosuna bağlı olan denek öğrenciye 15 volt gücünde elektrik verecekti. Dahası, denek öğretmen aldığı her yanlış cevapta voltajı 30 volt kadar artıracaktı. Ancak Milgram Deneyi’nde denek öğretmenlerden gizlenen bir şey vardı: Denek öğretmene denek öğrenci olarak tanıtılan kişi, aslında deney ekibindendi. Bir başka deyişle, deneyde denek öğretmenden başka denek yoktu. Ve elbette, denek öğretmene söylenenin aksine, deneyde ‘cezanın öğrenme üzerindeki etkisi’ ölçülmüyordu.
Milgram’ın bu deneyde ölçmek istediği şey, denek öğretmenin, yönetici durumunda uzmanın emirleri doğrultusunda voltajı ne kadar yükselteceğiydi. Milgram böylelikle, sıradan, ortalama insanların, bir otoritenin güdümüne girdiklerinde başka insanlara ne kadar eziyet edebilecekleri konusunda bir fikir elde etmeyi amaçlıyordu.
Milgram Deneyi’nde elektrik şoku 15 voltla başlayacak ve her seferinde (yani her yanlış cevapta) 30 voltluk basamaklarla artırılacaktı. Deney cezasına, 450 volt gibi son derece yüksek bir üst limit belirlendi. Fazlasıyla acı verici seviyelerde seyredip öldürücü düzeylere ulaşacak olan elektroşok, elbette diğer odadaki sözde denek öğrenciye verilmeyecek, denek öğretmene önceden kaydedilmiş olan sesler dinletilecekti. Yüksek voltaj seviyelerine ulaşılması durumunda öğrencinin ne tepki vereceği de belirlenmişti. 120 voltta öğrenci durumundan şikayetçi olmaya başlayacak, 150 voltta deneyden ayrılmayı talep edecek, 285 voltta ise acı içinde çığlık attıktan sonra sesi kesilecekti. (Dolayısıyla da, diğer odadaki denek öğretmenin o noktadan sonra öğrenciye ne olduğunu bilmesi mümkün olmayacaktı.)
Denek öğretmen, katılımcıların öğretmen ve öğrenci olarak kurayla eşleştirildiklerini zannettiğinden, bu düzeneğe göre diğer odada pekala kendisinin de bulunabileceğinin farkındaydı. Ancak Milgram, sonuçların güvenilirliği açısından, denek öğretmene (elektrik vereceğini zannettiği öğrenciyle empati kurmasını kolaylaştırabilmek için) deneyden önce 45 voltluk elektrik vermeyi de ihmal etmedi.
Deney başlamadan önce fikirleri alınan psikiyatrlar, bu şartlar altında ancak aklından zoru olan, ‘deliliğin uç noktasındaki’ (lunatic fringe) birinin 150 voltun ötesine gideceğini söylediler – ki bu da, 30 voltluk basamakların beşincisine tekabül ediyordu. Psikiyatrların bu görüşü, insanların temelde iyi oldukları, masum insanları incitmek istemeyecekleri ve kendi kararlarını kendileri alıp uygulayabilecekleri varsayımına dayanıyordu. Buna göre, denek öğretmenler, deneyi yöneten uzman deneyin devam etmesini istese de, bir noktadan sonra onu dinlemeyerek yüksek voltaj uygulamayı reddedeceklerdi.1

Deney Sonuçları
Deney sonuçları psikiyatrların öngörülerinin tamamen temelsiz olduğunu ortaya çıkardı. Denek öğretmenlerin %62'si, 450 voltluk üst sınıra kadar öğrencilere elektrik verdiler. Deneklerin çoğunun bunu yapmaktan rahatsızlık duydukları ve hatta deneyden sonra bunu yapabildiklerine inanamadıklarını ifade ettikleri gözlense de, bu durum, sadist olmayan, rastgele seçilmiş sıradan insanların, kendilerine hiçbir fiziksel zorlama yapılmadığı halde, tamamen masum olan başkalarına çok yüksek dozda elektrik verdikleri gerçeğini değiştirmiyordu.
Bu sonuçlar karşısında, Milgram Deneyi’nin uygulanması esnasında, deney yöneticisi durumundaki uzman ile denek öğretmen arasındaki ilişkinin mahiyetinin ve de söz konusu uzmanın deneye devam etmesi adına deneğe neler söylediğinin incelenmesi fazlasıyla önem kazanıyor.
Milgram deneyinde, deney yöneticisi, deneyin gidişatını kendi masasından öğrencinin çektiği acıya kayıtsız tavırlarla takip ediyor ve denek öğretmenin çekincede kaldığı durumlarda onunla konuşuyor, ancak denek öğretmeni hiçbir şekilde elektrik vermeye zorlamıyor. Bir başka deyişle, düğmeye basmaması durumunda denek öğretmenin karşılaşabileceği hiçbir ciddi yaptırım söz konusu değil. Ortada sadece aynı odada diğer masada oturan bilirkişinin, yani ‘otoritenin’ sözleri var.
Söz konusu otoritenin, (deney tasarımı aşamasında belirlenen) sözleri dört aşamadan oluşuyor. Denek öğretmen ilk kez çekince gösterdiğinde, otorite kendisine, sadece ‘Lütfen devam et’ diyor. Benzeri bir durumla tekrar karşılaşıldığında (ya da aynı aşamada olunmasına rağmen denek öğretmen halen devam etmek istemediğinde), ikinci cümle ‘Deney, devam etmeni gerektiriyor’ oluyor. Üçüncüde ise, biraz daha güçlü kelimeler seçilerek ‘Devam etmen kesinlikle şart’ deniliyor. Son cümle ise, ‘Başka seçeneğin yok, devam etmelisin’ oluyor. Dördüncü cümlenin ardından denek voltaj uygulamaya devam etmezse, deney bitiriliyor.
Deneyde, bir otoriteden gelen emirlerin insan davranışlarını kontrol edebilmekte ne denli tesirli olabildiğinin ölçüldüğü düşünülecek olursa, denek öğretmenlerin denek öğrencilere yüksek dozda seviyede elektrik vermeye devam etmelerine sadece bu dört cümlenin yeterli olduğu da söylenebilir. 285 volt seviyesinde öğrencinin acı içinde çığlık atmasının ardından sesinin kesildiği, ancak denek öğretmenlerin %62'sinin buna rağmen tam 6 kez öğrencilere eskisinden daha yüksek seviyelerde elektrik vermiş olmaları da deneye son derece korkunç bir boyut daha getiriyor. Zira karşı taraftan ses gelmemesi üzerine denek öğretmen şayet deney yöneticisine ne yapması gerektiğini sorarsa, kendisine sadece 5 saniye kadar beklemesi ve herhangi bir yanıt almaması durumunda elektrik vermeye devam etmesi söyleniyordu!

Deney Hakkındaki Diğer Detaylar
• Pek çok denek, deney sırasında ‘Adam rahatsızlanmış olabilir, bu yaptığımız gerçekten doğru mu?’ gibi sorular sorsa da, elektrik vermeye devam etti.
• Deney yöneticisinin sert mizaçlı olup olmaması, deney sonuçlarını değiştirmedi.
• Deney yöneticisinin odanın dışında bulunduğu zamanlarda, denek öğretmenler hile yaparak denek öğrenciye normalde vermeleri gerekenden düşük dozda elektrik verdiler. Deneklerin çoğu, bu tür durumlarda sadece minimum seviyede elektrik vermeyi tercih etti.
• Kimi deneylerde (sözde) denek öğrenci deney yöneticisine, ‘Durmanızı istersem duracaksınız değil mi?’ diye sorduğunda deney yöneticisi, onaylayıcı bir tonda mırıldandı. Ancak ilerleyen dakikalarda voltaj yükselip de denek öğrenci deneyin durdurulması için yalvarmaya başladığında, denek öğretmenlerin çok azı bu sözlü anlaşmayı deney yöneticisine hatırlattılar.
• Kimi deneylerde denek öğrenci, kendisinden önce deney yöneticisinin öğrenci olarak prova yapmasında ısrarlı davrandı ve deney yöneticisi gerekli rolü yerine getirmek üzere öğrenci odasına geçti. Yüksek voltaj seviyelerinde gelindiğinde, öğrenci koltuğundaki deney yöneticisi, salıverilmesi konusunda yalvarmaya başladı. Ancak yönetici koltuğunda oturan öğrenci, denek öğretmenlerden devam etmesini talep etti. Fakat denek öğretmenler onu değil, gerçelk otorite sahibi olan deney yöneticisini dinlediler.
• Kimi deneylerde Milgram üç denek öğretmen kullandı. Ancak bu üç denek öğretmenden ikisi, deney ekibindendi. Deney esnasında bu öğretmenlerden önce biri, sonra da diğeri deney yöneticisine itaat etmeyerek deneyi terk etti. Bu deneylerde, deneklerin %90'ı deneye devam etmeyi reddederek aynı şekilde deneyi terk ettiler.
• Kimi deneylerde, denek öğretmenin konumu değiştirildi. Şöyle ki, denek yöneticisi deneyi idare etmeye devam etti, ancak gereken durumlarda elektrik veren düğmelere deney yöneticisi basmaya başladı. Bu deneylerde, 450 volta kadar çıkan deneklerin oranı %62'den %92'ye yükseldi. Denek öğrenciye doğrudan acı vermeyen denek öğretmenler, yaşananlara çok daha az itiraz ettiler.
• Denek öğrencinin denek öğretmen ile aynı odada olduğu deneylerde, otoriteye itaatte azalma görüldü.
Milgram Deneyi hakkında daha pek çok detay bulunmasına rağmen, otorite etkisiyle insanların gözünde kötülüğün gerçekleştirilmesi ve gerekçelendirilmesi adına yukarıda özetlenenler fazlasıyla yeterli bulgular içeriyor. Zira, Milgram Deneyi’ni vahşet içeren pek çok yaşanmış olaya uygulamak ve bu olaylarda ‘emir alan’ konumunda olan insanların masumlara acı çektirmesindeki otorite etkisinin boyutlarını açıklayabilmek mümkün.



1 Winn, Denise. [1983] 2000. The Manipulated Mind: Brainwashing, Conditioning and Indoctrination. Cambridge, Massachusetts: Malor Books. 46-47.

S Selahattin&Baybars 01 Ocak 2012

Endoktrinasyon (3):
Milgram Deneyi’nin Hayata Uygulanması

Stanley Milgram, 1963 yılında ‘Journal of Abnormal and Social Psychology’ adlı akademik dergide deneyiyle ilgili bulguları ele alan bir makale yayınladı. 1974 yılında yazdığı ‘Otoriteye İtaat: Deneysel Bir Bakış’ adlı kitabında ise, insanların otorite karşısındaki zayıflıklarını daha derinlemesine analiz etti. Milgram Deneyi, müteakip yıllarda giderek daha da çok ilgi uyandırmaya ve referans verilmeye başlandı. Bu ilginin nedeni, Milgram Deneyi’nin 'insan tanımı’na (human definition) yeni bir boyut getirmiş olmasıydı.

Milgram Deneyi, kendilerinden en temel insani ölçülere aykırı şeyler yapmaları istendiğinde insanların çok azının otoriteye karşı gelebildiğini ortaya koymuştu. İnsanların belli bir otoriteden emir almış olmaları durumunda normal şartlar altında yapmayacakları şeyleri yapabilmeleri, dahası, herhangi bir otoritenin, elinde bulundurduğu yaptırım gücüne ve kendi normlarını kullandığı kişilere endoktrine etmekteki becerisine bağlı olarak insanları canavarlaştırabileceği düşüncesi, sosyal ve politik alanda güç ve kontrol ilişkileri adına cevaplandırılması gereken yeni sorular ortaya çıkarıyordu.
Milgram, deneklerin davranışlarını açıklama adına deney esnasında gözlemlenen pek çok davranışı analiz etti. Ancak Milgram’ın tespitlerinden dört tanesi, dünyanın çeşitli yerlerindeki otoriteler tarafından korkunç şeyler yapmaları emredilen insanların neden oldukları vahşetin ne şekillerde akla uydurulduğu konusunda özellikle dikkat çekiciydi:
• Denekler, kendilerini deneyi uygulayan otoritenin bir aracısı olarak gördükleri için, olan bitenden sorumlu olmadıklarını düşündüler.
• Denekler, olan bitene kişisel olmayan bir nitelik addettiler. ‘Deney’ kişisellikle ilgisi olmayan bir güce sahip olan müstakil bir varlık haline geldi. Deney devam etmeliydi. Denek, bu noktada, deneyin insan icadı olduğu gerçeğini görmemeye başladı.
• Denek öğretmenlerin çoğu, denek öğrencilere verdikleri acıyı akla uydurabilmek için, öğrencileri algılayış şekillerini değiştirdiler. Öğrencileri değersiz ve elektrik verilmeyi hak edecek aptal kişiler olarak görmeye başladılar.
• Kimi denekler deneyin yanlış olduğunun başından beri farkında olduklarını ve bu düşüncelerinin doğru olanı görebildikleri konusunda onları bir şekilde tatmin etmeye yardımcı olduğunu söylediler. Ancak eyleme dökülmemiş düşüncenin ahlaki açıdan faydasız bir koruyucu olduğunu görememişlerdi.1

Milgram Deneyi’nin Vahşet İçeren Olaylara Uygulanması
Stanley Milgram’ı böyle bir deney yapmaya yönelten olay, II. Dünya Savaşı esnasında Nazi Almanyasında yaşanan korkunç katliamlardı. Ancak farklı derecelerde tahrip, acı, vahşet ve ölüm içermekle birlikte, hemen her savaşta çok da farklı olmayan korkunç öğelere rastlandığı söylenebilir. Dahası, barış zamanlarında gerçekleştirilen kimi uygulamalarda da insanın insana (fiziksel olarak ya da olmayarak) eziyet etmesi, sıklıkla rastlanan bir durum. Ancak ‘insanların üzerinde’ olduğu varsayılan bir otoritenin katliam emri hangi koşullarda ve şekillerde gerçekleştirilmiş olursa olsun, Milgram’ın tespitleri arasından yukarıda alıntılanan dört tanesi, bu türden olayların gerçekleştirilmesinde kullanılan kişilerin harekete geçirdikleri savunma mekanizmalarını açıklayabilmesi adına fazlasıyla önemli. Bu dört tespit (sırasıyla) yine dört başlık altında incelenebilir:
1. Kişiliklerin Yok Edilmesi: Hiçbir otorite, kullandığı insanların davranışlarını bir anda tesir altına alamaz. Böyle bir kontrolün gerçekleşebilmesi için, bireylere belli kollektivist değer yargılarının aşılanmış olması gerekir. Devletin, kendisinin, temsil ettiği değer ve sembollerin ya da devleti temsil eden şahısların yüceltilmesi ile oluşturan bir kült, hayatın her alanına yansıyan belli önkabul ve normlarıyla yaygın bir töre oluşturur. Gerçekte varolmayıp insanlar tarafından ortaya çıkarılmış olan ve sadece genel kabule dayanıyor olması nedeniyle de objektif değil, fiktif bir değere sahip olan bu konsept karşısında vatandaşlara boyun eğdirilmesi, sonraki yıllarda gelecek olan ‘fedakarlık talebi’ için zemin hazırlar. Bu felsefe doğrultusunda üretilen bir insanın, belli konularda özgür düşünebilmesi, kendi kendine ya da kendisi adına karar alıp uygulayabilmesi mümkün değildir. Daha da kötüsü, bu gerçeği zaman zaman kendi ağzıyla dile getirse dahi, nasıl bir itirafta bulunduğunun bile farkına varamaz. Çünkü varolan insanlardan çok, insanlar tarafından var edilen fiktif varlıklar bazında düşünmektedir.
Örneğin, 9 Ağustos 1945 tarihinde ABD’nin Nagasaki’ye atom bombası attığını düşünür. Gerçekte, o bombayı Nagasaki üzerine bırakan kişinin Massachusetts eyaletinin Lowell şehrinde doğmuş olan Charles Sweeney adlı biri olduğunu belki bilir. Ama bu bilgi, onu düşüncesinden vazgeçirmez. Çünkü Sweeney’in sadece kendisine verilen görevi yerine getirdiğine inanmaktadır. Halbuki Japonya’da ölen yüzbinlerce insandan dönemin ABD hükümeti de sorumlu olsa dahi, onları Sweeney öldürmüştür ve bu katliamın suçlusu öncelikle odur.
İnsanların kişiliklerinden soyutlanarak ‘kollektif’ ya da ‘milli’ varlıklar haline dönüştürülmesinin sonuçlarına, sadece savaş gibi olağan dışı durumlarda değil, günlük hayatta da rastlanır. Örneğin, belinde copuyla üniversite kapısında dikilen ve başını örten bir genç kızı üniversiteye sokmayan bir güvenlik görevlisi, o insanların eğitim hakkının gasp edilmesinin ‘ilk’ sorumlusudur. Bir idam mahkumunun infazını gerçekleştiren bir cellat, (cani olmasa da) katildir ve bu ölümden sorumludur. Otoriter devlet kavramı sayesinde, bu tür eylemleri insanların gözünde meşrulaştırmak mümkün olur. Bu şekilde mesuliyet duygusundan soyutlanan insanlar, otoriter devletin işlerinin görülmesinde kullanılabilir hale gelirler. İçlerinden bazıları, devletinin çıkarları adına başka ülkelerde yaşayan insanları öldürmeyi, yerine getirilmesinden onur duyulacak bir görev olarak görebilirler. Otoriter devletin bürokrasisi bünyesinde görev yapanlar ise, yaptıkları işlerin sevimsizliğinin farkında olsalar dahi, bu durumu kişiselleştirmezler. Örneğin, Türkiye söz konusu olduğunda, memurlar kendilerinin ‘emir kulu’ olduklarını söylerler. Söz konusu memur şayet inançlı bir insan ise, yaptıklarından sorumlu olmadığını, çünkü kendisine emredileni yaptığını düşünür. Ay sonunda alacağı maaş karşılığında başka insanlara eziyet ediyor olduğu gerçeğini ise aklına getirmemeyi tercih eder.2
2. Kurgunun Yörüngesine Girme: Kişiliğin yok edilmesinin doğal bir sonucu olarak, insanlar kendi dünyalarında (ya da kendi aralarında kurdukları dünyada) değil, başka insanların onlar için kurdukları dünyanın gerçekliği içinde yaşamaya başlarlar. Bu nedenle de, düşünce ve davranışlarını, (farkında dahi olmadan) bu kurgusallık üzerinden manalandırırlar. Sonuçta bu kurgu, insanların kendi zihinlerinde yaratıp büyüttükleri, her daim hizmet edilerek mutlu edilmesi gereken bir tanrı haline gelir.
Bu sahte tanrı, aslında insanların gözleri ile gerçeklik arasına inmiş bir perde gibidir. Perdeye hürmetkar olan insanlar, arkadaki gerçeklikten habersiz yaşarlar.
3. Dehümanizasyon: İnsanların kendilerine yalan söyleyebilme amacıyla kullandıkları bir psikolojik savunma mekanizması olan akla uydurma, belli kişilere yapılan (ya da yapılacak olan) kötülüklerin mazur gösterilebilmesi kaygısı söz konusu olduğunda da gözlenir. Buna göre, kendilerine kötülük yapılan kişilerin aslında değersiz, aşağılık kimseler oldukları ve dolayısıyla da kendilerine yapılanları hak ettikleri dile getirilir.
Milgram Deneyi örneğinde kişisel bazda gerçekleşen dehümanizasyon, milliyetçi ve militarist endoktrinasyonda da kullanılır. Kitlesel eğitim ya da askerlik eğitimi bünyesinde insanlara kendi ırki, milli, medeni ya da kültürel değerlerinin üstün olduğu ve (dolayısıyla) dünyanın geri kalanının (ya da spesifik olarak belli düşmanların) daha aşağı bir zihniyete sahip oldukları fikri aşılanarak, hem analiz biriminin bireyler değil topluluklar olduğu ima edilir, hem de geçmişte işlenmiş ya da gelecekte işlenmesi muhtemel olan kimi suçlar mazur gösterilir. ABD’de kızılderilileri ilkel yaratıklar olarak tasvir eden kimi yazarlar bu çerçevede değerlendirilebilir. (Geçmişte Afrikalıların köleleştirilmesi de aynı dehümanizasyon mekanizmasıyla meşrulaştırılıyordu.)
Dehümanizasyonun her türlüsünün ciddi bir empati yoksunluğu doğuracağı ve kişiyi sağlıklı karar almaktan uzaklaştıracağı söylenebilir. Milgram Deneyi’nde, denekler, denek öğretmen ile denek öğrencinin katılımcılar arasından kura ile belirlendiğini zannediyorlardı. Buna göre, kendilerinin de pekala diğer odada elektrik verilen öğrencinin yerinde olabileceklerini bilgisine sahip olmalarına rağmen, doğru cevabı bilemeyen öğrenciyi dehümanize etmekten geri durmadılar. Bu durumun, başka bir ülkedeki insanların ölmeyi hak ettiklerini düşünen bir kişinin kendisinin de o ülkede doğmuş olabileceğini aklına getirmemesinden hiçbir farkı yok elbette. Rütbesiz olduğu için türlü eziyete maruz kalan bir erin, onbaşı ya da çavuş olduktan sonra, kendi geçmişinin aynası konumunda olan insanlara aynı işkenceleri çektirebilmesi, fakat içinde bulunduğu ve farkında olmadan yörüngesine girdiği sistemin bütün bunlara neden olan niteliğini sorgulamaması da bu çerçevede değerlendirilebilir.
4. Eylemsizliğin Akla Uydurulması: Amaçlarına ulaşabilmek için insanları sindirmek zorunda olan otoriter rejimlerde, sindirilmişliğin korkaklık, korkaklığın da eylemsizlik doğurması doğal. Hemen her koşulda onurunu muhafaza etme eğiliminde olan insanın, bu eylemsizliği de olduğu gibi içselleştirmeyip çeşitli şekillerde akla uydurması da anlaşılır bir tepki. Düşündüklerini söyleyemeyen, etraflarında yanlış buldukları olaylar cereyan etse de seslerini çıkarıp itiraz etme cesaretini gösteremeyen ve hepsinden önemlisi, kendi doğru bildiklerini dile getirip konumlarını riske atmaktansa, yanlış olduğunun farkında oldukları şeyleri yapmaya devam eden ve bunu yaparken de başkalarının canlarını yakan insanların, bunca ezikliklerine rağmen yenilgiyi kabul etmeyip durumlarını mazur göstermeye çalışmaları, insanın kendi kendisini kandırmaya fazlasıyla müsait bir yapıya sahip olduğu düşüncesini kuvvetlendiriyor.
Varlığıyla insanın içindeki cesaret ve onur hissini kıran otoritenin, hakimiyetini ancak bu durumu sürdürülebilir kıldığı ölçüde devam ettirebileceği de söylenebilir. Bu noktada otoritenin kölesi (emir kulu) olarak kullanılan kimi memurlar hatırlanacak olursa, farkındalık hissinin yanı sıra cesaretini ve onurunu da yitirmiş olan böyle kitlelerin özelliklerine sahip olan insanların sayıca çokluğunun söz konusu rejimin özgürleşmesinin önündeki en büyük engel olduğu da söylenebilir. Bir başka deyişle, otorite tarafından kullanılmayı reddeden ve böylelikle otoriteyi ‘kuklasız’ bırakan insanların çokluğu, özgürleşmenin gerek şartlarındandır. Çünkü uzuvları olmayan bir bedende, beynin düşünceleri eyleme dökülemez. (Bu durum, uzuvları olan, ancak beynini kullanamaz hale getirilmiş olan kişiliksiz rejim nesnelerinin içinde bulundukları halin tersine karşılık gelir.)



1 Winn, Denise. [1983] 2000. The Manipulated Mind: Brainwashing, Conditioning and Indoctrination. Cambridge, Massachusetts: Malor Books. 104-105.
2 Stephen King’in 1996 yılında yayınlanan ve sinemaya da uyarlanan seri romanı Yeşil Yol’da, gardiyan Paul Edgecomb’un şu sözleri, bu durumun aksi yönünde bir tavrı, bir farkındalığı ifade eder: 'Hesap gününde Tanrı’nın huzuruna çıktığımda bana neden kendisinin gerçek mucizelerinden birini öldürdüğümü sorduğunda ne diyeceğim? Bu benim mesleğimdi mi diyeceğim?'

S Selahattin&Baybars 01 Ocak 2012

Endoktrinasyon (4):
Hannah Arendt ve ‘Kötülüğün Sıradanlığı’

Stanley Milgram’ın insan psikolojisi üzerindeki otorite etkisini ölçmek istemesi, idam edilen Nazi Almanyası savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın aslında anti-semitik düşüncelere sahip olmayıp, sadece kariyerinde yükselme gayreti içerisinde olan bir asker olduğu yönünde güçlü deliller olmasından ileri geliyordu. Yahudi ırkına karşı herhangi bir kin duymayan bir insanın, sırf üstlerinin emirlerini uygulamak ve böylelikle kariyerinde yükselmek adına onca insanın ölümünden sorumlu olmakta bir mahzur görmemiş olması ihtimali, dünya tarihi boyunca yaşanan onca korkunç hadisenin nedenleri arasında bugüne dek yeterince üzerinde durulmamış çok önemli bir faktör olabileceği anlamına geliyordu.

İnsanların kendi davranışlarını sorgulamayışları ve de kişisel hesapları ya da cesaretsizlikleri nedeniyle yanlışlara rıza göstermeleri gibi küçük görünen gerçekliklerin, diktatörlerin yükselişinde ve delice fikirlerinin taban bulmasında belirleyici olabildiği bir dünya anlamına geliyordu bu. Çünkü sadist dürtülere sahip olmayan sıradan insanların dahi kaba ve acımasız bir ölüm makinesinin ruhsuz dişlileri gibi kullanılabileceği bir dünya, bugüne kadar yürütülen varsayımlar doğrultusunda tanımlanan dünyadan epey farklıydı.
Kaldı ki, Milgram Deneyi, hakkında çıkarsamalarda bulunmaya çalıştığı gerçek dünyadakine nisbeten çok daha fazla empati ve özgür düşüncenin bulunduğu bir ortamda gerçekleşmişti. Öğretmenlere öğrencinin konumunda da olabilecekleri açıkça hissettirilmiş, elektrik verilmenin nasıl bir his olduğunu anlayabilmeleri için kendilerine küçük bir şok dahi uygulanmıştı. Tek taraflı bilgilendirmenin, subjektivitenin ve dehümanizasyonun hakim olduğu gerçek dünyada bu durumun her zaman söz konusu olduğunu söylemek epey zor. Deneklerdeki otorite ve itaat algısı da, çok kısa süreli bir şekillenmenin eseriydi. Uzun süreli bir endoktrinasyon çerçevesinde deneyin kendisinin kutsanması ya da deney yöneticisinin otoritesinin hissettirilmesi söz konusu olmamıştı. Şöyle ki, deneklere ordulardaki karşılıklarına tekabül edecek şekilde (sözgelimi) ‘yanlış yapanların ağır bir şekilde cezalandırılmayı hak ettikleri’ ya da ‘bu tür cezalandırmalarda görev almanın yüce ve onurlu bir davranış olduğu’ gibi konularda sistematik bir endoktrinasyon uygulanmamıştı. Bilim adamlarının kararlarının sorgulanamazlığını ima eden ve böylelikle deney yöneticisinin otoritesini pekiştiren türden bir boyun eğdirme de söz konusu olmamıştı. Bütün bunlardan hareketle, Milgram deneyinde, sadece birer cümlelik rica ve uyarılardan oluşan dört aşamalık yönlendirici komutlar verilen deneklerin gerçek dünyadakilere daha yakın türden bir ortama alınmış olmaları durumunda deney sonuçlarının çok daha korkunç bir tablo ortaya koyacağı rahatlıkla söylenebilir.

Küçük Eichmannlar
Hannah Arendt, Adolf Eichmann’ın 1961 yılında infaz edilmesinden iki yıl sonra yayınlanan ‘Eichmann Kudüs’te’ adlı kitabında, Eichmann’ın yargılanmakta iken hakkındaki suçlamaları reddederek kendisinin sadece bir asker olarak ‘işini yaptığını’ söylemiş olması üzerine ‘Kötülüğün Sıradanlığı’ (banality of evil) kavramını ortaya attı. Arendt, Eichmann’ın anti-semitist ya da ırkçı olmamasından ve sadizm de dahil olmak üzere herhangi bir psikolojik sapma göstermemesinden yola çıkarak yaptığı bu kavramsallaştırma ile, ‘işi gereği’ kendisine verilen emirleri herhangi bir etik sorgulama yapmadan yerine getirmekte bir mahzur görmeyen ‘yığınları’ kast ediyordu. Buna göre, dünyada kötülük marjinal bir olgu değildi. Arendt’in bu tabiri, aksine, günlük hayat içerisinde kendince yer alan, yaşadıkları toplumdaki hakim değerleri sorgulamayan, eleştirel düşünceden yoksun oldukları için de davranışlarının sonuçlarını değerlendirme ihtiyacı hissetmeyen insanların önemli bir çoğunluğa tekabül ettiklerini ve kötülüğe karşı kayıtsız halleriyle gayriahlaki uygulamalara işlerlik kazandırdıklarını ifade ediyordu.
Arendt’in kelime seçiminden de anlaşılacağı gibi, ‘kötülüğün sıradanlığı’ ile herhangi bir ideolojiden ziyade insanların vurdumduymazlığı hedefe konuyor, sadece kendi küçük dünyalarını ve küçük maaşlarını düşünen insanların büyük resme olan kayıtsızlıkları dile getiriliyordu.1 ‘Kötülüğün sıradanlığı’ kavramı, ortaya atıldığı günden itibaren değerlendirmelere konu oldu. Ancak, Amerikalı endüstriyelleşme karşıtı anarşist düşünür John Zerzan’ın 1995 yılında yazdığı bir makalede Amerika’daki sistemin içinde istihdam edilenleri ‘Küçük Eichmannlar’ olarak nitelendirmesi ile birlikte, Arendt’in insanların büyük bir çoğunluğunu kast ederek genel bir tespitte bulunma amacıyla kavramsallaştırdığı bu kavrama yeni bir boyut eklenmiş oldu.
'Kavramsallaştırma’dan çok ‘isim takma’ olarak değerlendirilebilecek olan ‘Küçük Eichmannlar’ ifadesi, son olarak da, Colorado Üniversitesi profesörü Ward Churchill’in 2003 yılında yayınlanan ‘Justice of the Roosting Chickens’ adlı kitabında, 11 Eylül saldırılarında ikiz kulelerde hayatını kaybeden teknokratları ‘Küçük Eichmannlar’ olarak nitelendirmesiyle gündeme geldi. Gerek Zerzan’ın, gerekse Churchill’in ifadeleri elbette eleştirilmeye fazlasıyla müsait. Ancak bu durum, yaşadıkları ülkelerden ve kendilerini bağlı hissettikleri politik ideolojilerden de bağımsız olarak, hemen her yerde küçük Eichmannlar’ın çoğunlukta oldukları gerçeğini değiştirmiyor.
Bütün bunlardan çıkarılması gereken asıl sonuç, yine Milgram Deneyi’nin bulgularında gizli. Hatırlanacak olursa, Stanley Milgram kimi deneylerde denek öğretmenin konumunda küçük bir değişiklik yapmış, denek öğretmenin görevine aynı şekilde devam etmesine karşın düğmelere onun yerine deney yöneticisinin basmasını kararlaştırmıştı. Bu deneylerde, öğrencilere 450 volta kadar elektrik veren deneklerin oranı genel ortalama olan %62'den %92'ye yükselmişti. Çünkü denek öğretmenler, sadece üç kişiden ibaret olan bu yapının bir parçası olmalarına rağmen, elektrik verme işini bizzat kendileri yapmadıkları için psikolojik savunma mekanizmalarını çalıştırarak kendilerini sorumluluktan soyutlamışlar ve yaşananlara itiraz etmeyi gerekli görmemişlerdi. Milgram, deneyle varılan pek çok sonuç arasında bilhassa bunu çok korkunç buluyor. Modern toplumlarda hiçbir zaman tek bir insanın herşeyi yapmadığını, birinin masabaşında çalışırken, bir başkasının tetiği çektiğini ifade eden Milgram, işbölümü ve branşlaşmanın, insanların resmin tamamını görmelerini engellediğine dikkat çekiyor.2



1 İnsanın, kendisini bir kez garantiye aldıktan sonra, içinde faaliyet gösterdiği yapının başkalarının hayatını ne şekilde etkilediğini göz ardı eden bir yapıya sahip olduğu düşüncesi Milgram Deneyi’nde yapılan çeşitli gözlemlerle de teyit edilmişti. Deney yöneticisi, elektrik vermeye devam etme konusunda kararsızlık yaşayan öğretmenlere ‘öğrenciye bir şey olsa dahi kendilerinin sorumlu tutulmayacağı’ yönünde bir güvence verdikten sonra deneklerin çoğu elektrik vermeye devam etmişlerdi.
2 Winn, Denise. [1983] 2000. The Manipulated Mind: Brainwashing, Conditioning and Indoctrination. Cambridge, Massachusetts: Malor Books. 46-47. 105.

S Selahattin&Baybars 01 Ocak 2012

Endoktrinasyon (5):
Zimbardo Deneyi

1961 yılında Yale Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Milgram Deneyi’nin ardından, insanların otorite algılarını ve otoriteye itaat etme eğilimlerini açıklayabilme adına başka araştırmalar da yapıldı. Bu araştırmalar arasında dikkat çeken ilk çalışma, 1971 yılında Stanford Üniversitesi’nde gerçekleştirilen hapishane deneyi oldu.

Amerikan Deniz Kuvvetleri tarafından finanse edilen ve psikoloji profesörü Philip Zimbardo tarafından Stanford Üniversitesi’nde gerçekleştirilen deneyin asıl odaklandığı nokta, askeri hapishanelerde tutuklular ve gardiyanlar arasındaki ilişkilerdi. Ancak, deney esnasında gerek otoriteye boyun eğme konumundaki insanların sergiledikleri tavırlar, gerekse otorite kurma durumunda olanların başvurdukları uygulamalar, (başlangıç itibariyle böyle bir bağ zorunlu olmasa da) Milgram Deneyi’nin bulgularını teyit etti.
Stanford Hapishane Deneyi, herhangi bir sadist eğilime ya da psikolojik rahatsızlığa sahip olmayan sıradan insanların, hapishane gibi katı kuralların ve disiplinin hakim olduğu bir ortama girmeleri durumunda birbirleri ile ne türden ilişkiler geliştireceklerine odaklanıyordu. Bu nedenle de, denek olarak deneyimli mahkumlar değil, (askeri hapishanelerde görüldüğü gibi) herhangi bir kriminal davaya konu olmamış sıradan insanlar kullanılacaktı.

Deney Tasarımı
Zimbardo Deneyi için Stanford Üniversitesi Psikoloji Bölümü binasının bodrumunda küçük bir hapishane inşa edildi. Deneklerin bu simülasyon ortamında hapishane şartlarını bire bir yaşamaları istendiğinden, (tabelalardan ortamdaki ışık miktarına kadar) pek çok detay mümkün olduğunca göz önüne alındı. Hapishanede takriben iki metre eninde ve üç metre boyunda olan üç hücre vardı. Bunun dışında bir de kapı genişliğinde, ancak içeri doğru sadece 60 santimetrelik bir cepheye sahip olan bir tür yüklük de tecrit odası olarak kullanılacaktı.
Hapishanede kullanılacak deneklere ise, hapishane psikolojisi konusunda yapılacak olan bir çalışmada ücret karşılığı yer alacak erkek üniversite öğrencilerine ihtiyaç duyulduğu şeklindeki yerel gazete ilanlarıyla ulaşıldı. Başvuruda bulunan 75 kişi arasından, psikolojik olarak en sağlıklı durumda olduğu tespit edilen 24 kişi seçildi. Son olarak da, (Milgram Deneyi’ni çağrıştıracak şekilde) bu 24 kişi rastgele ikiye gruba ayırılarak 12'şer kişilik gardiyan ve mahkum grupları oluşturuldu.
Zimbardo, gerçekçiliği temin edilebilme amacıyla şehir polisiyle anlaşma sağlayarak, deneyin başlayacağı gün denek mahkumların evlerinden polis tarafından alınmalarını sağladı. Polisler, bunun bir deney olduğuna dair hiçbir imada bulunmadan, denek mahkumlara standart prosedürü uyguladılar: Denek mahkumların kapılarını çaldılar; ‘silahlı soygun’ gerçekleştirmiş olmaktan ötürü haklarında tutuklama emri olduğunu beyan ettikten sonra komşuların bakışları arasında haklarını okuyarak onları kelepçelediler, ve ardından da polis arabasının arka koltuğunda şehir emniyet merkezine götürdüler.
Emniyet merkezinde (yine prosedüre uyularak) mahkumların fotoğrafları çekildi ve parmak izleri alındı. Sonra da hepsi üniversitede hazırlanmış olan hapishaneye getirildiler. Hapishanede mahkumlar çırılçıplak soyulduktan sonra spreylendiler. Ardından da, deney boyunca mahkumlara adlarıyla değil, numaralarıyla hitap edilmesi istendiğinden, her birine üzerlerinde numaraları yazılı olan ve tuluma benzeyen üniformalar verildi. Mahkumların ayak bileklerinden birine de, küçük birer zincir vurularak esaret hissi perçinlenmek istendi.
Bütün bunlar, elbette mahkumlara boyun eğdirme, bireyselliklerini kaybettirme ve neticede hepsine yeni bir kollektif aidiyet oluşturma amacıyla yapılıyordu.
Gardiyanların durumu ise, mahkumlarındakinden tamamen farklıydı. Gardiyanlar (tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi) vardiya usülü çalışacak, işleri bittiğinde evlerine döneceklerdi. Ayrıca, yine mahkumların aksine, tulum değil, haki üniformalar giyecekler, otorite kurmalarını kolaylaştırması amacıyla da göz temasını önleyecek aynalı gözlükler takacaklardı.
Zimbardo, gardiyanlara güçlü olanın onlar olduklarını ve düzeni sağlamaktan da yine onların sorumlu olduğunu söylemişti. (Ancak bunu nasıl gerçekleştirecekleri konusunda bilhassa hiçbir bilgi vermemişti.) Gardiyanlara coplar da verilmişti, ancak fiziksel anlamda hiçbir ceza uygulamamaları gerektiği de kendilerine hatırlatılmıştı.
Zimbardo da hapishane idarecisi olarak deney ortamında bulunuyordu. Zimbardo’nun araştırma görevlilerinden biri ise, hapishane müdürü görevindeydi. Her ikisinin de kendilerine ait birer ofisleri vardı. Bunun dışında, 17 yıl hapiste kalmış eski bir hükümlü olarak hapishane hayatı konusunda uzman olan Carlo Prescott da danışman olarak (diğer başkalarıyla birlikte) sahne arkasında Zimbardo’ya yardımcı oluyordu. Prescott aynı zamanda şartlı tahliye memuru görevini de üstlenecekti.

Deney Sonuçları
Deneyde sorunların başgöstermesi çok uzun sürmedi. Mahkumların 'ilk andan itibaren edilgen bir tavır sergiledikleri görülürken, gardiyanlar giderek daha da agresifleştiler. Fiziksel cezalar vermeleri yasaklanmış olduğu için de, sözlü saldırılara giderek daha fazla ağırlık verdiler.'1 Bu umulmadık gelişmeler üzerine, mahkumlardan özellikle beş tanesinde ciddi rahatsızlık belirtileri görülmeye başlandı ve iki hafta sürmesi planlanan deneyin daha ikinci gününde hapishanede mahkum isyanı yaşandı. İsyanı bastırabilmek ve hapishaneyi kontrol altında tutabilmek için, gardiyanlar kendi aralarında işbirliğine gitmeye ve fazla mesai yapmaya karar verdiler. Aldıkları önlemler sertti.
Gardiyanlar, rutin hapishane sayımlarını sürece çok uzun tutarak mahkumlar için zihinsel ve fiziksel bir işkence haline getirdiler. Mahkumları saatlerce şınav çekmeye zorladılar; tuvalete gitmelerini yasakladılar ve ihtiyaçlarını lazımlığa gidermek zorunda bıraktılar. Küçük hapishaneyi idrar kokusu kapladı. Çıplak elle tuvalet temizliği yaptırmak, yataklara el koyarak mahkumları betonda uyumak zorunda bırakmak da, gardiyanların başvurdukları diğer yöntemlerdendi. Deneyin başlamasından sadece 36 saat geçmişti ki, bu tür baskıları kabullenemeyen denek mahkum 8612, kontrol edilmemez hale geldi. Dengesiz davranışlar gösteren mahkum, mecburen deneyden çıkartıldı.
Dördüncü güne gelindiğinde, mahkumların kaçış planı içerisinde oldukları şeklinde bir söylenti yayıldı. Toplu bir ayaklanma durumunda güvenliği sağlayamamaktan endişe eden Zimbardo, bunun üzerine şehir polisini arayarak, onların nezarethanelerini kullanıp kullanamayacaklarını sordu, ancak bu konunun mesuliyetini üzerlerine alamayacaklarını söyleyen polisin yanıtı olumsuz oldu. Bu esnada, yaşadığı psikolojik yıkım nedeniyle deneyden çıkartılan ikinci mahkum olan 819'un yerine hapishaneye yedek listeden sonradan dahil olan 416 numara, serbest bırakılma talebiyle açlık grevine başladı. Gardiyanların durumu kontrol altına alabilmek için kendisini son derece dar olan tecrit odasına kilitleyip üç saat orada tuttular. Ancak hepsinden önemlisi, hapishane koşullarını içselleştirmiş olan diğerleri, onu ‘sorun çıkaran’ biri olarak gördüler.
Sonuç itibariyle, hapishane simülasyonu kısa bir sürede gerçek bir cezaevini andırmaya başladı. Olayların kontrol edilemez hale gelmesi üzerine de, Philip Zimbardo, altıncı gün deneye son vermek zorunda kaldı.

Zimbardo Deneyi ile İlgili Detaylar
• Zimbardo, gözlemlediği gardiyanların davranışlarını üçe ayırıyor: Sadistçe uygulamalarda bulunan, mahkumları aşağılayıp küçük düşürmekten zevk alan gardiyanlar, sadistçe uygulamalarda bulunmayan, ancak sert hapishane kurallarını da harfiyyen uygulayan kuralcı gardiyanlar, olanlardan memnun olmayıp mahkumlara arada sırada gizlice küçük yardımlarda bulunan gardiyanlar.
• Bütün denekler, kendilerine deney (sistem) tarafından biçlen rolü oynama eğiliminde oldu. Hapishane koşullarının tamamen dışında olan danışman Prescott dahi, şartlı tahliye memuru görevini yerine getirirken, mahkumlara yıllardır kendi şartlı tahliye memurunun ona davrandığı gibi davranmış, onlara, ‘Hapisten çıkmak istiyorsun. Diyelim seni sertbest bıraktık, topluma ne gibi bir faydan olacak?’ gibi sorular yöneltmeye başlamıştı. Deneyin sona ermesinden birkaç ay sonra tekrar bir araya getirilen ve yüzleştirilen denekler de bu ‘rol oynama’ durumunu teyit ettiler.
• Gardiyanlar, hapishanenin mikrofon ve kameralarla gözlem altında olduğunu bilmediklerinden, hapishane yöneticilerinin onları görmediğini zannettikleri durumlarda çok daha acımasızlaşıyorlardı.
• Mahkumlar arasındaki konuşmaların yüzde doksanı hapishane şartları hakkında iken, sadece yüzde onu hapishane dışındaki hayatları hakkında olmuştu. Bu nedenle de, mahkumlar altı günlük süre zarfında birbirleri hakkında çok az şey öğrenmişlerdi.
• Gardiyanların, kendi aralarındaki konuşmaları ise, ekseriyetle, problem çıkardığını düşündükleri mahkumlar hakkındaydı.
• Kimi mahkumlar, Zimbardo’ya, alacakları ücretten vazgeçmek karşılığında şartlı tahliye olmak istediklerini söylemişlerdi. Ancak Zimbardo bunu onaylamayıp mahkumları oyaladığında, hiçbiri tek taraflı olarak deneyi bırakıp gitmeyi düşünememişti. Zira böyle bir şey talep etmeleri durumunda Zimbardo’nun buna engel olmaya kanunen elbette hiçbir hakkı yoktu.
• Bir gün hapishaneye gerçek cezaevlerinde görev yapan bir rahip gelmiş ve mahkumlarla görüşmeler yapmıştı. Rahip, bu görüşmelerden sonra, mahkumların ruh hallerinin hapse yeni girmiş olanlarınkine çok benzediğini belirtmişti. Rahiple yapılan görüşmelerin çok önemli bir ayrıntısı da, mahkumların çoğunun rahibe kendilerini isimleriyle değil, numaralarıyla tanıtmış olmalarıydı - ki bu da hapishane şartlarını çok kısa bir sürede içselleştirdikleri ve bireyselliklerini yitirmeye başladıkları anlamına geliyordu. Kimi mahkumlar ise, rahipten kendileri için bir avukat bulmasını istemişlerdi.
• Gardiyanlar, deney ortamını çok sevmişler, vardiyaları sona erdikten sonra da (ücret almayacak olmalarına rağmen) hapishanede kalmak istemişler ve saatlerce orada durmuşlardı.
• Deneyin erken sona erdirilmesi mahkumları çok sevindirirken, gardiyanları üzmüştü.2

Zimbardo Deneyi ile Milgram Deneyi’nin Karşılaştırılması
Stanford Hapishane Deneyi’nde yapılan gözlemler incelendiğinde, Milgram Deneyi’nde varılan pek çok sonucun burada da teyit edildiği görülüyor. Herşeyden önce, Stanford deneyinde de, denekler, zamanla işin içine girdikçe, deney ortamını insanlar tarafından oluşturulmuş bir konsept olmaktan ziyade, gerçekliğin kendisi olarak görmeye başlıyorlar - ki bu durum, (Milgram Deneyi’nde olduğu gibi) diğer pek çok sonucun da sebebi oluyor.
Stanford Hapishanesi’nde mahkumların kendilerini mecbur olmadıkları anlarda dahi numaralarıyla tanıtmaları, hiç kimsenin (deney için baştan anlaşılmış dahi olsa) gitmek istemeleri durumunda kendilerini orada zorla tutmaya hakkı olmadığını unutmuş görünmeleri, özetle, dış dünyayı unutarak bütün gündemlerini sadece hapishane merkezli kılmaları, dahası, her gün mesai sonrasında evlerine giden ve dış dünya ile günlük ilişkilerini ‘iş dışında’ da olsa devam ettiren gardiyanların dahi zihnen aynı gündeme hapsolmaları, deney ortamında kurgulanan gerçekliğin bütün denekleri kuvvetlice tesir altına aldığı gerçeğini ortaya koyuyor. Milgram Deneyi’nde, deneğe elektrik vermek istemediği halde mecbur olduğunu düşünerek bunu yapmaya devam eden ya da deney yöneticisinin ‘Yapmak zorundasın’ mealindeki uyarılarına itaat eden denek öğretmenlerin deneyi belli otoriteye sahip olan müstakil bir varlık olarak algılamaya başlamış olmaları da aynı sahte gerçeklik tesirinin bir sonucu.
Stanford Hapishanesi’nde deneklere gardiyan-mahkum şeklindeki görev dağıtımının rastgele yapılmış olmasına rağmen gardiyanların empati kuramamış olmaları, Zimbardo Deneyi ile Milgram Deneyi arasındaki bir diğer benzerlik.
Her iki deneyde de teyit edilen bir diğer önemli sonuç ise, kendilerine bir otorite tarafından ‘Senin işin bu’ denilen insanların herhangi bir etik sorgulama yapmadan görevlerini benimsemeleri. Bir başka deyişle, belli konseptleri bir kez oluşturduktan sonra, insanlara en yapılmayacak işleri dahi yaptırmak mümkün. Ancak konu bununla sınırlı da değil. Şöyle ki, bu tür işlerde kullanılan insanlar, farkında dahi olmadan içine girdikleri yeni dünya tarafından şekillendirilmeye, bu dünyanın şartlarına uyum gösterecek şekilde değişmeye de başlıyorlar. Mahkumlara eziyet eden gardiyanların şiddet ile ilişkilerinin para boyutunu da aşarak kişisel bir meşgale haline gelmesi ve sonrasında gardiyanların mesaileri bittiğinde dahi işlerini bırakmak istemeyip hapishanede kalmaları, böyle bir değişimin sonucu.
Bu durum, Sineklerin Tanrısı’nda ifade edilen özde iyi ya da kötü olan iki farklı insan tipine yeni bir boyut daha getirerek, eylemdeki iyilik ve kötülüğün de kişiyi etkilemesini ima ediyor. Sadistliğin sadece doğuştan gelen baskın bir özellik olmayıp, sonradan da baskınlaşabileceğine işaret eden bu bulgu, devletin ya da başka otoritelerin kontrolü altındaki kimi kişilerin yıllarca bu tür işlerle meşgul olmalarının ne gibi tehlikeler arz ettiği konusunda da bir fikir vermeli. (1980'li yıllarda askeri cezaevlerinde Kürtlere yapılan akıl almaz işkenceler (1,2), bu durumun dünyada görülmüş en nadir örneklerindendir.)
Bütün bunlar, insanların günlük hayatları içerisinde olağan bularak gerçekleştirdikleri pek çok davranışın, esas itibariyle, topluma hakim olan normlar doğrultusunda onlara başkalarınca biçilen rollerin gereğini yerine getirmelerinden başka bir şey olmadığı anlamına geliyor. Dahası, insanların farkında bile olmadan oynamayı kabul ettikleri bu roller, onları istemleri dışında değiştirmekle kalmayıp, içlerindeki kimi iyi ya da kötü yönleri (ya da yetenekleri) açığa çıkartırken, kimi diğerlerini de köreltiyor. Bu durum ise, sosyal hayatın içerisinde özgür bir birey olarak yaşadığını zanneden ve Zimbardo Deneyi’ni şok edici bulan insanların aslında bir tür açık cezaevi deneyi içerisinde olduklarını fark edememelerinden başka bir şey değil.



Not: Stanford Hapishane Deneyi’nin detaylarını içeren Quiet Rage adlı belgesel, deney için yapılan resmi sitede 100 dolardan satılıyor. Ancak aynı belgeseli Google Video’dan ücretsiz izlemek de mümkün.
1 Watson, Peter. 1978. War on the Mind: The Military Uses and Abuses of Psychology. New York: Basic Books, Inc., Publishers. 261.
2 ibid 261-262.

S Selahattin&Baybars 01 Ocak 2012

Endoktrinasyon (7): Asch Deneyi
İnsanların kuşatıcı ve objektif bir dünya/varlık algısına erişmeye gayet etmek yerine kendilerini dar bir çevre içerisine hapsetmeye yönelten sebeplerin hemen hepsi bir şekilde endoktrinasyon merkezli konulara bağlanabilir. Milgram ve Zimbardo deneyleri doğrudan insan davranışlarına odaklanıyor olduğundan, bu deneyler bünyesinde yapılan gözlemlerin farklı yönlerini ele alarak, bireylerin varlık algılarının şekillenişine ışık tutma adına farklı değerlendirmeler yapmak fazlasıyla mümkün. Ancak bu deneylerde özellikle ‘otorite’ ve ‘çevre’ vurgusunun güçlü olduğu söylenebilir.

Belli şartlar yerine getirildiğinde (çoğu zaman) ne denli eğitimli olduklarından da bağımsız olarak insanların düşüncelerinin ne denli kolay bir şekilde etki altına alınabileceğini gösteren bir diğer çalışma da, Sorokin ve Boldyreff deneyi olabilir.
Amerikan sosyologları Pitirim A. Sorokin ve J.W. Boldyreff, binin üzerinde lise ve üniversite öğrencisine ard arda iki kez Brahms’ın Birinci Senfonisi’ni dinlettiler. Öğrencilere dinletilen iki kayıt arasında hiçbir fark yoktu. Ancak deneyde, birinci dinletiden hemen önce senfoninin sunumunu yapan bir uzman, ilk senfoninin güzellik, duygusallık ve teknik kalite açısından ikinciye göre çok daha üstün olduğunu söyledi. İkinci dinletiden önce yapılan sunumda ise, dinleyicilere, birazdan dinleyecekleri senfoninin olsa olsa tanınmış bir şaheserin abartılmış bir taklidi olabileceği bilgisi verildi. Dinletilerin ardından, öğrencilerin sadece %4'ü iki farklı çalışma dinlediklerini kabul etmedi. %60'lık bir kesim ilk senfoniyi, ikinciden üstün bulduklarını belirtirken, %21'e tekabül eden diğer bir geniş kitle ise kararsız kaldı.1
Sorokin ve Boldyreff Deneyi ile ulaşılan sonuçların, Milgram ve Zimbardo deneylerinde elde edilen bulgularla aynı doğrultuda olduğu, insanların belli bir alandaki uzmanlığı ya da otoritesi genel kabul görmüş olan birinin yargılarını sorgulamaktan kaçındığı söylenebilir. Bu deneyle bir kez daha teyit edilen ‘otorite’ ve ‘çevre’ etkileri sonucunda, her toplumun, özellikle yer ve zamana bağlı olarak, kendi insan tipini ürettiği sonucuna da varmak mümkün. Ancak bu türden süreçlerin başka bileşenleri de yok değil.

Asch Deneyi
Amerikalı psikoloji profesörü Solomon Asch, Milgram ve Zimbardo deneylerinden çok önce, 1950'li yıllarda gerçekleştirdiği bir dizi deney ile, insanların çoğunluğa uyum gösterme adına kendi doğru bildiklerinden ne derece taviz vereceklerini ölçmek istedi. Sonuçlarının Profesör Asch’i dahi şaşırttığı bu deneyler, takip eden yıllarda Stanley Milgram’a da ilham kaynağı olacaktı.
Asch Deneyi’nde, deneklere 'göz muayenesi’ne alınacakları söylenmiş ve kendilerine iki karttan oluşan bir test uygulanmıştı. Kartlardan birincisinde, tek bir kalın çizgi bulunuyordu. Deneklerin yapması gereken, ikinci karttaki üç kalın çizgiden hangisinin birinci karttaki çizgi ile aynı uzunlukta olduğunu bulmaktı. Son derece basit olan bu deney sorusu, aynı oda içerisinde yan yana oturan ve genellikle 8 ila 10 kişiden oluşan gruplara aynı anda soruluyor, her kart ikilisinin gösterilmesinin ardından deneklerden sırayla sesli olarak yanıt vermeleri isteniyordu.
Ancak gerçekte, Asch Deneyi’nde yer alan her denek grubunda, deneklerin biri dışındaki herkes deney ekibindendi ve dolayısıyla ortada aslında sadece tek bir denek vardı. Deney başladığında deney ekibindeki sözde denekler, (önceden planlandığı şekilde) ilk birkaç soruya doğru yanıt veriyor, ancak takip eden sorularda hep birlikte aynı yanlış cevabı vermeye başlıyorlardı. Böylelikle, herkesin aynı yanlış cevabı verdiği durumlarda, deneklerin ne kadarının sıra kendilerine geldiğinde gözleri önündeki gerçeği dile getirmeyip çoğunluğa uyum gösterecekleri ölçülmek isteniyordu.

Asch Deneyi’nin Sonuçları
Deneklerin %74'ü, gerçekleştirilen deneylerde en az bir kez çoğunluğa uyarak yanlış cevap vermeyi tercih ederken, %28'i ise, deneylerin yarıdan fazlasında yanlış cevaba iştirak etti. Deneklerin önemli bir yüzdesi, sadece ve sadece çoğunluk tersi istikamette görüş belirttiği için, net bir şekilde gördükleri bir gerçeği inkar yoluna gitmişlerdi.
Profesör Asch, çeşitli kontrol deneyleriyle bu durumun nedenlerini analiz etmek istedi. Bu deneylerden birinde, gruba ‘doğru yanıt veren’ bir kişi daha dahil edildi. Kendisinden önce sadece bir kişinin çoğunluktan ayrıldığını gören denekler, çok büyük bir çoğunlukla (%95) doğru yanıt vermeye başladılar. Bu durum, çoğunluğun otoritesinin tek bir kişiyle dahi kırılabileceği yönünde ipuçları vermekteydi. Zira bu sonuçlara göre, çevreye uyum eğilimininde belirleyici olan unsurlardan birinin de, insanın tek başına karar alıp uygulama konusundaki yetersizliği olduğu ortaya çıkıyordu. Şöyle ki, insan, belli konularda tavrını ortaya koyabilme adına rol modellerine ihtiyaç duymakta, küçük de olsa belli bir muhalif grup oluşmadan kendi başına doğru bildiklerini uygulamakta zorlanmaktaydı.
Bir diğer kontrol deneyinde ise, denekten ‘geç geldiği için’ yanıtlarını yazılı olarak vermesi istendi. Diğerlerinin aksine sesli yanıt vermeyen ve dolayısıyla herkesin içinde farklı bir yanıt vermek zorunda kalmayacak olan deneklerde çoğunluğa uyma eğilimi %66 oranında azaldı.
Profesör Asch, bu sonuçlar karşısında, topluma hakim olan çoğunluğa uyma eğiliminin, zeki ve iyi niyetli insanlara beyaza siyah dedirtecek kadar güçlü olduğunu söyledi. Asch’a göre, bu durum, eğitim sistemi ve de topluma hakim değerler adına kaygı verici nitelikteydi.2

Berns Deneyi
Asch Deneyi, sosyal ve politik alandaki gelişmeleri açıklayabilme adına yeni ve önemli bir açılım sunduğundan, sosyal psikoloji merkezli çalışmalarda giderek daha fazla referans verilir oldu. Ancak 2005 yılında Emory Üniversitesi’nde Dr. Gregory Berns’ün yönetiminde gerçekleştirilen ve Asch Deneyi’ni farklı bir açıdan tekrarlayan çalışma, çoğunluğa uyum gösterme konusunda yeni sonuçlar ortaya koydu.
Berns Deneyi’nin ayırt edici özelliği, teknolojiye de yer veren ilginç tasarımıydı. Deneyde, deneklere birbirine benzer iki şeklin farklı açılardan görüntüleri gösterilecek ve kendilerinden, üç boyutlu düşünmek suretiyle bu iki şeklin aynı olup olmadığını belirlemeleri istenecekti. Tıpkı Asch Deneyi’nde olduğu gibi, burada da aslında sadece tek bir denek vardı. Diğer denekler, deney ekibindendi.

Berns Deneyi’nde, denekler bilgisayar başında olacak, asıl denekten ise (muhtemelen kendisine tek cihaz olduğu söylenilerek) anlık beyin fotoğrafları çekebilen M.R.I. cihazına bağlanması istenecekti. Zira Berns Deneyi, sadece çoğunluğa uyma oranını değil, insan beyninin bu gibi durumlarda ne gibi bir muhakeme süreci yaşadığını ölçme amacıyla tasarlanmıştı.
Şöyle ki, eğer çoğunluğa uyum gösterme, kişinin doğru ile yanlışı ayırt edebiliyor olmasına rağmen çoğunluktan çekinmesinden ötürü bilinçli olarak aldığı bir karar ise, bu durumda, beynin planlama, çelişki ve üst düzey zihinsel aktiviteler ile ilgilenen ön kısmında faaliyetler gözlenecekti. Ancak araştırmacılar, çoğunluğun bir objeyi belli bir şekilde algılaması durumunda, beynin de kendini kandırarak söz konusu objeyi aynı şekilde algılamaya başladığından şüpheleniyorlardı! Bu nedenle de, araştırmacıların asıl test etmek istedikleri nokta, çoğunluğa uymanın bizzat algının değişmesinden kaynaklanıyor olup olmadığıydı. Zira böyle bir durum söz konusu ise, beynin ön kısmında değil, görsellik ve üç boyut algısının gerçekleştiği arka kısmında faaliyetler gözlenecekti.
Deney sonuçları incelendiğinde, deneklerin yanlış cevaplarda çoğunluğa uyma oranının %41 olduğu görüldü. Asch Deneyi’nin sonuçlarını teyit eden bu orandan daha da dikkat çekici olan diğer sonuç ise, denekleri çoğunluğa uymaya ya da uymamaya iten beyin faaliyetleriydi. Zira çoğunluk yanlış bir cevap üzerinde uzlaştığında onlara uyum göstermeyi tercih eden deneklerin beyinlerinin arka kısmında faaliyet gözleniyor, bilinçli karar alma merkezlerinde herhangi bir aktiviteye rastlanmıyordu. Diğer yandan, çoğunluğun kararının aksi yönünde yanıtlar veren deneklerde ise görsellik değil, çelişki ve zihinsel aktivite merkezleri faaliyet halinde oluyordu. Bir başka deyişle, önlerindeki resmi kendileri dışında herkesin farklı bir şekilde gördüğünü düşünmeye başlayan insanlar, çoğunluya uyma eğilimi gösterdiklerinde, söz konusu resmi gerçekte olduğundan farklı bir şekilde görmeye başlıyorlardı.
Son derece çarpıcı olan deney sonuçlarını, The New York Times gazetesi, ‘Başkalarının Söyledikleri Sizin Gördüklerinizi Değiştirebilir’ başlığıyla haber yaptı. Dr. Gregory Berns ve araştırma ekibinin Biological Psychiatry adlı akademik dergide yayınlanan makalesinde3 yer alan deney sonuçlarının aktarıldığı haberde, Dr. Berns’ün bu sonuçların gerçek hayata uygulanmasıyla ilgili değerlendirmelerine de yer verildi.4 Dr. Berns, seçimler ya da jüri yargılamaları da dahil olmak üzere toplumsal hayatın pek çok alanında birey ile grup arasındaki uyuşmazlıkların ‘çoğunluğun hakimiyeti’ (rule of the majority) yöntemiyle çözülmesinin genel kabul gördüğünü, bu genel kabulün ardında ise, çoğunluğun tek bir insanın muhakemesini değil, insanların kollektif bilgeliğini yansıtıyor olduğu düşüncesinin bulunduğunu söylüyordu. Dr. Berns, buradan hareketle, eğer başka insanların görüşleri, bir insanın dış dünyayı algılayış şeklini değiştiriyorsa, o zaman daha baştan gerçekliğin kendisine şüpheyle yaklaşmak gerektiği ve bu problemden çıkış yolu bulunmadığı sonucuna varıyordu.

İnsanlar Neden Çoğunluğa Uyma Eğilimindeler?
Stanley Milgram, insanların neden kendi gözlem ve düşünceleri yerine, çoğunluğun normlarına uyma ihtiyacı duydukları konusunda çeşitli değerlendirmelerde bulunuyor. İnsanlara daha çok küçük yaşlardan itibaren itaatkar olmalarının telkin edildiğini ifade eden Milgram, aile ortamından kitlesel eğitime, ardından da sosyal çevreden çalışma ortamına kadar hayatın her noktasında itaatin esas olduğunu söylüyor. İtaatin, iyi notlar, ayrıcalıklar ve terfi gibi mükafatları netice verdiğini, ancak otoriteyle fazlasıyla içli dışlı bir hayatı da beraberinde getirdiği konusuna dikkat çekiyor Milgram. Milgram’a göre, bütün bunlar nedeniyle insanlar hayatları boyunca hep işleri çekip çeviren bir otorite figürü beklentisi içerisinde oluyorlar. Böyle bir zihniyetin hakim hale gelmiş olması nedeniyle de, herhangi bir otorite sahibinin etkili olabilme adına güç kullanması dahi gerekmeyip, sadece kendisini tanıtması yeterli oluyor.5
Kişinin otoriteye (ya da bir otorite figürüne) karşı gelmesinin, oturaklaşmış sosyal yapıyı karşısına alması anlamına geleceğini de ifade eden Milgram, bu durumun ortaya çıkaracağı sıkıntıyla çoğu insanın baş edemeyeceğini ve bu nedenle, çok daha sorunsuz olan itaati seçeceğini söylüyor.6
Bütün bunlar, insanın ürkek ve dolayısıyla sindirilmeye müsait bir yapıya sahip olduğu anlamına geliyor. Milgram ve Zimbardo deneylerinde olduğu gibi, farklı türden bir sosyal yapılanma içerisine dahil olan insanların, kısa bir süre içerisinde o çevre tarafından tüketilip, yeniden üretilebiliyor, sonuç itibariyle de, önceden ihtimal dahi vermeyecekleri şeyleri düşünüp uygulayabilir hale gelebiliyor olmalarını mümkün kılan da zaten bu.
Kişi, kendi doğrularını bulma ve hayatını o doğruların ışığında sürdürme gayretinden yoksun olduğu ölçüde başkalarını taklit etme eğilimi içerisinde girdiğinden, çoğunluğa uyum gösterme ve genel kabul görmüş davranış biçimlerini esas alma gibi eğilimler temelde iki sonucu doğuruyor:
1- Bu tür insanlardan müteşekkil bir toplum içerisinde bulunan ve kendi hayatlarına sahip çıkmaktan aciz olan kimseler, kendileri ile aynı durumda olan başkalarına bakarak yollarını bulmaya çalışıyorlar. Sadece körlerin bulunduğu bir otobüste oy birliğiyle yol tayinine çalışılmasına benzeyen bu durumun sonucunda ortaya çıkan normlar, son derece kaba bir ‘hayatta kalma’ dürtüsünün tesiri altında kutsanabiliyor.
2- Kendi değer yargılarına sahip olmayan kimseler, muhkem bir varlık algısından da yoksun olduklarından, başkalarından (ya da içerisine girdikleri yeni çevrelerden) çok daha kolay etkilenebiliyor ve kendileri gibi olan diğer insanlarla birlikte yığın halinde kolaylıkla kullanılabiliyorlar.



1 Winn, Denise. [1983] 2000. The Manipulated Mind: Brainwashing, Conditioning and Indoctrination. Cambridge, Massachusetts: Malor Books. 109.
2 Asch Deneyi’ne ait video kayıtları You Tube’dan izlenebilir.
3 Berns, Gregory S. et al. “Neurobiological Correlates of Social Conformity Independence During Mental Rotation” Biological Psychiatry 2005(58):245-253.
4 Sandra Blakeslee, “What Other People Say May Change What You See,” The New York Times, 28 June 2005.
5 Winn 107.
6 Winn 107-108.

S Selahattin&Baybars 01 Ocak 2012

Endoktrinasyon (9):
Militarist Endoktrinasyon

Hayatın içerisindeki farklı fakültelere giren insanların, dahil oldukları çevrelerde hakim olan örflere uyum sağlamaya başlıyor ve zamanla o çevrenin normlarını içselleştiriyor olmaları, bu küçük dünyaların zamanla kişilerin kendi evrenleri haline gelmesi sonucunu doğuruyor. Bu özelliklerinden ötürü bir kapsüle de benzetilebilecek olan bu küçük dünyalar, kendi değer yargıları ekseninde içlerindeki insanları yeniden üretiyorlar.

Bu küçük dünyaların otorite merkezli bir yapıya sahip olmaları durumunda, Milgram ve Zimbardo deneylerinde gözlenen türden acımasızlıklara şahit olmak nisbeten daha muhtemel hale gelir. Bunun nedeni de, yine, insanlarca kimi kurum ve figürlere yüklenen anlamlarlar nedeniyle ‘insanın insana eziyet ettiği’ acı hadiselerin sıradanlaşabilecek olmasıdır. Hapishaneler, eğitim kurumları, kültleşmiş organizasyonlar ve ordular, örgütsel yapılarında otoritenin önemli bir yeri olması nedeniyle bu türden küçük dünyaların tipik örnekleridir.
Otoriter anlayışların hakim olduğu küçük dünyalar, çoğunlukları itibariyle kapalı bir yapıya sahip olduklarından, varlıkları toplumun genelince pek hissedilmez. Dışarıda kalan insanlar, bu kapalı toplulukları küçük toplumsal gerçeklikler olarak görürler. Söz konusu kapsül evrenlerin gerçeklikleri kendi ortamları ile sınırlı kaldığı ve otorite alanları dışında kalanlar üzerinde herhangi bir etkileri olmadığı için de, politik anlamda çok fazla bir mana ifade ettiklerini söylemek zordur. Şöyle ki, bu tür gruplar, çoğu zaman ya kendileri gibi olmayanları tahakküm altına alma kaygısı gütmezler, ya da böyle bir şeyi gerçekletirecek güce sahip değillerdir. Ancak bu durumun en yaygın istisnası, militarist dünya görüşünün siyasal alana da hakim kılınması gerektiği yönünde bir düşünceye sahip çıkan bir kurumsal kültüre sahip olan ordulardır.

Kışla ve Militarizm
Değer yargıları söz konusu kapsül evrenlerden birinde şekillenmiş olan bir insanın, düşünce ve davranışları da içinden çıkıp geldiği küçük dünyanın örfleri ile örtüşecektir. Bu durum başlı başına bir sorun teşkil etmez; hatta, insanların farklı mizaçlara ve kökenlere sahip olmalarından ötürü, olayların doğal akışında gerçekleşmesi gereken de zaten budur. Dahası, burada sözü edilen örfün, (totaliter bir anlayış içermemesi durumunda) hakim olduğu çevrede hiyerarşik bir yapılanma öngörmesinde dahi sosyal anlamda bir mahzur yoktur. Ancak, kendisine toplumsal hayatı kontrol etmek gibi bir misyon biçen bir çevrenin, bu misyonu hayata geçirecek güce de sahip olması durumunda ciddi bir tehlikeden söz edilebilir.
Toplumsal hayatı kendi değerleri doğrultusunda şekillendirmek isteyen ve bunu yapabilecek güce de sahip olan çevreler dendiğinde ilk akla gelen tipik örnek, devlet politikalarının belirlenmesinde ordunun yetki sahibi olması talebinde olan ordulardır. Militer zihniyetin askerlerin küçük dünyası durumunda olan 'kışla’nın sınırları dışına taşırılarak sosyal ve politik alana hakim kılınması isteği, militarist zihniyetin temelini oluşturur. Bu zihniyetin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için de, kışlanın insanları ne türden bir kişisel evrenin içerisine soktuğu konusunun incelenmesi gerekiyor.

Militarizmin Genel Yapısı
Aynılaşmanın, entegralizmin, otoriteryenizmin ve hepsinden önemlisi, disiplinin en uç noktada olduğu rejimin neden militarizm olduğu sorusunun yanıtı, ancak ve ancak ordunun varlık sebebi göz önüne alınırsa doğru bir şekilde verilebilir.
Ordular yıkım amaçlı kurulurlar. Burada amaç, ya sıcak savaş esnasında bir düşmanı ortadan kaldırmak, ya da potansiyel bir düşmana, onu ortadan kaldırmaya muktedir olduğunu hissettirmek ve göstermektir (power projection). Bir ordunun bu amacına ulaşabilmesi adına en belirleyici özelliği, etkin bir şekilde insan kullanabilme kabiliyetidir – ki bu da, çok sayıdaki düşük rütbelinin, az sayıdaki üst rütbeli tarafından ve bu az sayıdaki üst rütbelilerin de çok az sayıdaki askeri idareciler tarafından organize edilebilmesi suretiyle bir ordunun bütün alt kademeleriyle birlikte yekvücut kılınabilme kabiliyetine karşılık gelir. Böylelikle, sureten yığınlardan oluşan bir ordu, tek bir beden haline gelmiş olur. Buradan hareketle, birbiriyle savaşmakta olan iki ordu, stratejik boyutta, birbirleriyle dövüşen iki farklı şahıs olarak da düşünülebilir. Bu durumu mümkün (ve etkin) kılan unsur, üste itaattir.1 Bir boksörün rakibine darbe indirmeden önce yumruğunun fikrini sormakla vakit kaybetmemesi, yumruğun beyinden gelen emri (onca hücrenin ölecek olmasına rağmen) mutlak itaatle yerine getirmesi ve nihayet hücrelerin de tamamiyle edilgen davranarak itiraz göstermeden ölmeleri, bu duruma benzer.
Bu noktada asıl dikkat edilmesi gereken konu, yapısı gereği bir diğerinden farklı olan insanları (1) yekvücut kılmanın, (2) eylem planının ne olduğunu dahi sorgulamadan (ve hatta bilmeden) kendileri adına alınan kararlara koşulsuz itaat etmelerini sağlamanın ve hepsinden önemlisi, (3) kollektif varlığın sıhhati adına ölmeye ikna etmenin nasıl mümkün olabileceğidir.
Tektipleştirme birinci, itaate şartlandırma da ikinci problemin çözümü için şarttır. Endoktrinasyon ise, her üç problemin çözümü için de gereklidir.
Tektipleştirme (Konformizm): Tektipleştirme, küçük ya da büyük bir grup içerisinde yer alan insanların mümkün olduğunca birbirlerine benzetilerek aynılaştırılmaları anlamına gelir. Tektipleştirmenin gerçekleştirilmesindeki amaç, aynılaştırılan insanların benzer durumlarda benzer tepkileri verecek ve dolayısıyla kullanılmaya müsait hale gelecek olmalarıdır. Her askerin (sözgelimi) aynı şekilde giyinmesi, aynı anda yemek yemesi, aynı anda uyuması, saçını aynı şekilde kestirmesi, hatta traş bıçağından havlusuna kadar dolabındaki bütün eşyaları aynı şekilde düzenlemesi, piyonlaştırma ve daha kolayca yönetebilme adına gerek şarttır. Yeter şarta ulaşabilmek için ise, her askerin aynı şartlandırma merkezli eğitime tabi tutulması ve bunun sonucunda, (sözgelimi) koşması, sürünmesi ya da ateş etmesi emredildiğinde, kendisine söyleneni, kendisine öğretilen basamakları takip ederek ve kendisinden beklendiği şekilde yerine getirmesi, bir başka deyişle, aynı işi dahi kendisi için önceden belirlenenden farklı bir yöntemle yapmayı düşünmeyecek duruma gelmiş olması gerekir.
İtaate şartlandırma: İtaate şartlandırma, saygı, sevgi, sorumluluk ve korku gibi hislerin tesir altına alınarak kurumsal kültürün astların zihinlerinde hakim kılınmasıyla mümkün olur. Kurumsal kültür, yine eğitim sürecinde telkin edilecektir. Ancak üstlerin alacağı kararların sorgulanmasını engellemek adına düşük rütbelilere sadece ama sadece operasyonel seviyede eğitim verilmesi, taktik ya da stratejik seviyede hiçbir eğitim almamış olmalarının sağlanması esastır. Bu şekilde eğitilen bir asker, karşılaştığı bütün olayların sadece operasyonel boyutunu düşünecek, ama yaptığı işlerin hangi taktik ya da stratejiye hizmet ettiğini bilmek bir yana, böyle bir sorgulama yapmak aklına dahi gelmeyecektir.
Unutulmaması gerekir ki, savunma, ileri derecede uzmanlık gerektiren bir sanattır. pek çok askeri uygulama ancak kendi bütünselliği içerisinde anlam kazanır ve kendi mantığı dışında değerlendirildiğinde pek bir mana ifade etmez. Örneğin, toplumun farklı kesimlerinin birbirleriyle uzlaşı gayreti içerisinde olmaları ve bu tür çabaları bir değer olarak benimseyen bir kültür inşa etmeleri her ne kadar sivil hayatın huzuru için kaçınılmaz olsa da, böyle bir şey militer zihniyet içerisinde anlamsız ve hatta tehlikelidir. Zira bu türden bir çokseslilik ve münazara ortamı, üstlerin emirlerinin tartışılabilir ve geliştirilebilir olduğu düşüncesini doğuracağından, düşük rütbeli askerlerin itaat ve manipülasyonunu son derece zorlaştıracak ve ordunun monolitik yapısını tehlikeye atacaktır. Bir komutanın, karşılarında gördükleri tepeyi nasıl ele geçirecekleri konusunu oturup askerleriyle tartışması ya da kararı onların oyuna sunması düşünülemez. Komutan, konuyu doğal olarak kendi kurmaylarıyla değerlendirecek ve son kararı vererek uygulamaya geçeçektir. Alınan karar yanlış bile olsa, ya da daha doğru bir karar almak mümkün de olsa, esas olan, kararın tartışılması değil, uygulanmasıdır. Zira fikir ayrılığı, hemen her zaman en kötü karardan daha kötü sonuçlar doğuracaktır. Bu noktada rütbesiz askerlere düşen, bu karar alma sürecinde katılmak değil, alınan kararları kendilerinden istenilen şekilde yerine getirmektir.
Endoktrinasyon: Militer kurumsal kültürün ayakta tutulabilmesi ve müstakbel ordu mensuplarına etkin bir şekilde telkin edilebilmesi için, rasyonel olmaktan ziyade duygusal temellere dayanan bir eğitim felsefesinin yürürlükte olması gereklidir. Karakter yapısı ve zeka seviyesinden bağımsız olarak her insanın aynı şekilde yetiştirilmesi amaçlandığından, soyutlama ya da eleştirel düşünme üzerinde durulmayıp, objektif değer algısı içermeyen bir düşünce yapısının benimsetilmesine gayret edilir. Proseslenmiş hazır yargıların aktarılmasına dayalı olan bu süreçte, ağırlıklı olarak belli sembollerin kutsanması üzerinde durulur.
Bu eğitim ile aşılanan zihniyetin sürdürülebilir kılabilmesi için kışla ortamının kendine has örflerinin azami disiplinle sürekli canlı tutulması gerekir. Eğitim süreci boyunca aşılanan proseslenmiş hazır yargıların (ya da ezberlerin) tekrarlarından ve yüceliği telkin edilen sembollerin kutsanmasından ibaret olan bu ritüeller, milliyetçi ideolojinin neredeyse bütün şoven öğelerini içerir. Söz konusu militer milliyetçi düşünce yapısı içerisindeki şovenizmin dozuna bağlı olarak da, insan merkezli evrensel bir algıya ya da empati arayışına yer kalmaz. Kışlanın küçük dünyasının askerin kişisel evrenine dönüşmesi böylelikle sağlanmış olur. Bu kişinin dünyasında (yani içine girdiği kapsülde) artık üniformalar, marşlar, bayraklar, rütbeler, anıtlar ve milli kahramanlar vardır. Bu şartlar altında, başarının ölçüsü de, bu sembollere sadakatin derecesi ile doğrudan ilişkilidir.
Bütün bunların otoritenin varlığının her an hissedildiği ve ileri derecede bir disiplinin uygulandığı bir ortamda gerçekleşiyor olduğu hatırlanacak olursa, Milgram, Zimbardo ve Asch deneylerinde gözlemlenen insani zaafların kışla şartlarında en ileri seviyelerde geçerli olduğunu ve düşmanın dehümanizasyonundan ölümün kutsanmasına dek pek çok konuda insan davranışlarının etki altına alındığını söylenebilir. Böyle bir militarist endoktrinasyon sürecinden geçen bir asker, benliğini yitirerek kollektif varlığın bir parçası haline gelmiş olduğundan, özgür düşünebilme ve karar alabilme yeteneğinden önemli ölçüde soyutlanmıştır. Artık komutlarla hareket eden (ya da ettirilen) bir emir kulu durumundadır. Albert Einstein, ‘Benim Gözümden Dünya’ adlı denemesinde, bu duruma getirilmiş bir asker hakkındaki düşüncelerini şöyle ifade eder:
'Hayvan sürüsü tabiatının su yüzüne çıkmış en kötü örneği olan militarist sistemden tiksiniyorum. Bir bandonun nağmeleriyle uygun adım marş yürüyüşü yapan bir insanın bundan memnuniyet duyabilmesi, onu küçümsemem için yeterlidir. Tek ihtiyacı olan belkemiği iken, o büyük beyni ona yanlışlıkla verilmiş. Medeniyetin bu hastalıklı noktası, mümkün olduğunca hızlı bir şekilde ortadan kaldırılmalı. İntizamla gelen kahramanlık, hissiz şiddet ve vatanseverlik adı altında yapılan bütün ölümcül saçmalıklardan nasıl da nefret ediyorum!'

Militarizm ve Siyaset
Militarist bir zihniyete sahip olan insanların, bu türden örflerini kendi kapsüllerinin, yani kışlanın dışına çıkararak sivil alana da hakim kılmaları durumunda, sosyal, politik ve ekonomik alanlardaki uygulamaların yukarıdaki örneklerin farklı yansımalarıyla şekillenmesi kaçınılmaz olur.
Varlık algıları dost/düşman anlayışı ekseninde şekillenen militaristler, sosyal, politik ve ekonomik alanları da doğal olarak bir savaş meydanı olarak görürler. Bu nedenle de, bu alanlarda içte birliğin sağlanması, aykırı seslere müsamaha gösterilmemesi esastır. Sosyal alanda birliğin sağlanabilmesi için, milliyetçiliği ve ona ait sembolleri kutsayan düşüncenin sivillere de telkin edilmesine çalışılır. Politik alanda birlik, muhalefetin susturulması ve herkesin askerin (ya da onun vesayetindeki liderlerin) otoritesine itaat etmesini öngören devletçi bir ideolojinin hakim kılınmasıyla gerçekleştirilir. Buna karşı çıkmaya cesaret edenlerin milli birliği bozmakla itham edilerek iç düşman ya da vatan haini ilan edilmeleri olağanlaşır. Ekonomik alanda birlik ise, serbest piyasanın ve rekabet şartlarının ortadan kaldırılarak (grev ve lokavt gibi hakların da söz konusu olmadığı) sosyoekonomik bir dayanışmacılığın (solidarizm) hakim kılınmasıyla gerçekleştirilir. Bütün bu uygulamalarda, birey değil, vatandaş esas alınır. Herkesin kendisi için çizilen ideal vatandaş profili doğrultusunda törpülenerek tektipleştilmesi ve bu şekilde disipline edilen şahısların benliklerini yitirerek birer kollektif varlık haline getirilmesi sözü edilen birliğin bekası adına şarttır. Bir başka deyişle, kollektivizm, bu genel resmi kuşatan bir ön koşuldur.
Bütün bunlar, ülkeyi (kara, hava, deniz gibi) farklı kuvvetlerden ibaret gören ve birliği sağlama adına sadece ekonomik kurumları değil, halkı dahi korporasyonlar şeklinde örgütleme ihtiyacı hisseden bir anlayışın sonucudur. Bilgi ve iletişimin sıkı kontrol altında olduğu böyle bir ortamda devlet, gerek iç, gerekse dış politikada nisbeten çok daha fazla sırra sahip olacak, dahası, idarecilerin halka hesap vermesi söz konusu olmayıp, halktan idarecilere itaat etmeleri beklenecektir. Kendi anlayışını kışlanın küçük dünyasının dışına taşırmakla işe başlayan militarizm, böylelikle ülkenin tamamını bir kışla haline getirmiş olacaktır.



1 Bir ordunun kullandığı silahların ilkelliği ile astın üstüne itaate mecburiyet derecesi arasıda doğrudan ilişki vardır. Bir ordu ne kadar ilkel silahlar kullanıyor ya da ne kadar ilkel savunma stratejileri izliyorsa, şartsız itaat de o denli gerekli olur. Çünkü ilkel yapı, teknolojiden ziyade insan kullanarak savunma yapmayı gerektirir ve bu da, kalabalık bir orduyu zorunlu kılar. Kalabalıklaşma da, hem seviyesiz yığınlardan oluşan bir orduyu netice verir, hem iletişimi zorlaştırır, hem de iletişimin kalitesini düşürür. İleri teknoloji kullanabilen küçük (ama çok daha etkin) ordularda ise, astın üstüne karşı haklarının daha fazla olmasının genel işleyişe zarar vermesi bir yana, (daha etkin ve seviyeli geri besleme (feedback) mekanizmalari nedeniyle) kurumsal politikaların belirlenme sürecine katkıda bulunulur.

S Selahattin&Baybars 01 Ocak 2012

Endoktrinasyon (10):
Kitlesel Eğitim ve Tektipleştirme

Bugüne dek psikoloji alanında gerçekleştirilen çalışmaların sonuçları, insanın, otoriteyi sorgulama noktasında yetersiz, içinde bulunduğu çevre tarafından kolayca şekillendirilmeye müsait ve etrafındaki çoğunluğun doğrularına uyum göstermeye fazlasıyla meyilli bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyor. Eğitim bilimcilerin eğitim politikalarının oluşturması esnasında bu durumu dikkate almalarını beklemek elbette doğal. Zira, insan merkezli her disiplinde olduğu gibi eğitim biliminde de, insanın yapısı ve karakteristik özellikleri hakkındaki önkabuller doğrultusunda varılan ‘insan tanımı’, söz konusu branşta yapılacak çalışmalara ve uygulamalara temel teşkil eder. Buradan hareketle, eğitimcilerin, (özellikle küçük yaşta olan) öğrencileri bu gibi yapısal zayıflıklardan koruma kaygısıyla hareket etmelerini beklemek doğal. Ancak uygulamalar ne yazık ki bu doğrultuda değil.

Dünyanın farklı yerlerindeki örgün eğitim faaliyetlerine bakıldığında, gerçekleştirilen uygulamaların, değil bireyleri insan olmaktan ileri gelen zayıflıklara karşı korumak, bu gibi zayıflıkları suistimal etmeye odaklandığı ortaya çıkıyor. Eğitimin, yığınları istenilen kalıplara sokmakta kullanılan politik bir araç haline getirilmesinin daha çok totaliter idarelere mahsus bir durum olduğunun zannedilmesi ise, demokrasilerde de etkin bir şekilde gerçekleştirilen kitlesel endoktrinasyonun göz ardı edilmesine neden oluyor.
Eğitimin bir endoktrinasyon aracı olarak kullanılabilmesi, insanın otorite, çevre ve çoğunluk karşısındaki zayıflıklarının, (Milgram, Zimbardo ve Asch deneylerinde ele alındığı şekliyle) örgün eğitim kurumlarında da kimi önemli karşılıklarının bulunmasından ileri geliyor. Örneğin örgün eğitimde de Milgram deneyindeki denek öğretmen ile denek öğrenci arasındaki otorite ilişkisine benzer bir ilişki vardır, ancak bu ilişki çok daha uzun süreli ve bağlayıcı bir ilişki durumundadır. Otorite gücünün bir başka yönünü test eden Sorokin ve Boldyreff Deneyi de, okul ortamına göre çok daha zayıf şartlar üzerine kuruludur. Tek bir uzmanın tek bir konu hakkındaki bariz bir yanlış bilgilendirmesinin söz konusu olduğu bu ortam, öğrencilerin hayatın içinden olmayan pek çok farklı konuyla her gün karşı karşıya geldikleri ve kendilerine anlatılanların doğruluğunu sadece beş duyularından biriyle test etmelerinin mümkün olmadığı okul ortamına göre çok daha az karmaşıktır.
Zimbardo deneyindeki hapishane, sıradan bir okula göre çok daha sert şartlar içerse de, bir çevrenin kendi örf ve normlarını o ortamı paylaşanlara benimsetebilmesi noktasında okul çok daha güçlüdür. Çünkü okulun normları görünüşte aşırılıklar içermediğinden tepki doğurmaz; telkinleri sinsidir. Herşey okul dışı dünya ile ilgili ve o dünyada başarılı olmaya yönelik gibi göründüğünden, o ortamı paylaşanlar ciddi seviyede bir tecrit hissi yaşamazlar. Örgün eğitimin doğruluğu ve gerekliliği konusunda okul dünyasının içindeki ve dışındaki herkesin hemfikir olması nedeniyle işleyişin içeriği yerine bizzat kendisinin sorgulanmasına nisbeten çok daha az rastlanır. Öğrenciler bu sürece Zimbardo Deneyi’ndeki deneklere nazaran çok daha küçük yaşta girdikleri ve o çevrede çok daha uzun bir süre kaldıkları için de, okulun ortam etkisi nisbeten çok daha güçlüdür.
Çoğunluk etkisi konusunda da, ibre fazlasıyla örgün eğitime yakındır. Zira Asch Deneyi, herhangi bir okul eğitimine tabi tutulmamış küçük bir çocuğun dahi çözebileceği basit bir sorunun çoğunluk etkisi altında kalmadan yanıtlanabilmesi üzerine kuruludur. Ancak okul ortamında, öğrenciler, karşılaştıkları problemleri çoğu zaman hayatlarında ilk kez görmektedirler. Konu hakkındaki bilgileri de büyük ölçüde öğretmenlerinin anlattıkları ve ders kitabı metinleri ile sınırlıdır. Bu nedenle de, öğrencilerin, yanlış ya da çarpık bilgilendirme ile karşılaştıklarında, (Asch Deneyi’nde yaşandığı gibi) ‘herkesçe malum’ olan bir doğruya muhalefet edildiğini düşünmeleri mümkün olmaz. Bir başka deyişle, pek çok konuda (bilgi yetersizliği ve tek yönlü bilgilendirme nedeniyle) tartışma noktasına dahi gelinemediğinden, çoğunluğun etkisinin devreye girmesine bile gerek kalmaz.

Tektipleştirme
Örgün eğitim sürecinde öğrencilere eksik, yanlış, taraflı ya da çarpık bilgi aktarılıyor olması her ne kadar ciddi bir problem olsa da, bu durum, aslında sonradan telafi edilmesi tamamen mümkün olan bir soruna karşılık geliyor. Ancak bu noktadaki asıl tahribat, söz konusu süreç boyunca öğrencilere farkında olmadan maruz bırakıldıkları paradigma. Zira kitlesel eğitimin felsefesine temel teşkil eden değer yargılarını farkında dahi olmadan benimseyen öğrenciler, okul içerisinde edindikleri bu paradigma ile dış dünyayı anlamlandırmaya başlıyorlar. Küçük yaşta devlet eliyle edinilen bir paradigmanın sonradan değişmesi çok zor olduğu için de, söz konusu kişilerin hayatları boyunca her alanda, olaylara ve düşüncelere yaklaşımlarından, yapacakları tahlil ve değerlendirmelere kadar hep bu bakış açısının tesiri altında kalmaları kaçınılmaz oluyor. Öğrencilerin yıllar boyu ödevler hazırlayıp sunmaları, yazılı ve sözlü şekillerde sınanmaları, devleti temsil eden kişi ve sembollere yönelik çeşitli ritüellerde yer almaları ve bütün bunları kendilerini geliştirdikleri düşüncesiyle gerçekleştirmeleri, aslında söz konusu paradigmanın kendilerine giydirilmesi sürecine doğrudan katıldıkları, bir başka deyişle, kendi endoktrinasyonlarında kullanıldıkları anlamına geliyor.
Bu durum aynı eğitimi alan herkes için aynı anda geçerli olduğundan, buradan hareketle, kitlesel eğitim aracılığıyla toplumun genelinin aynı paradigmaya sahip olan insanlardan teşekkül etmesinin temin edilebileceği sonucuna da varmak mümkün. Sosyal ve politik anlamda son derece güçlü imalar içeren bu tektipleştirme süreci, her türlü kitlesel kontrol oyunu için temel bir gereklilik durumunda. Zira aynı şekilde eğitilmiş insanların aynı uyarılara aynı tepkileri verecek olmaları, yönetilmelerini ve manipüle edilebilmelerini önemli ölçüde kolaylaştıracaktır. Demokrasilerden totaliter idarelere kadar her türlü rejimde rastlanan ‘ortalama adam’ üretimine karşılık gelen bu durum, birbirinden pek bir farkı kalmamaları sağlanmış insanlardan oluşan yığınların rejim köleleri haline getirilmeleri esasına dayanıyor.
Mao’nun kendi zihnindeki ideal insanı elde etme adına yücelttiği ‘kalıba girme’ kavramı, bu duruma karşılık geliyor. İdeal insanın oluşabilmesi için ‘şekillendirilmesi’ gerektiğine inanan Mao, bunun ancak kişinin istenilen şekli alabilmesi için bir kalıba preslenmesi ile mümkün olabileceğini düşünüyordu. Ancak şekle girebilmek tek bir seferde mümkün olmadığından, kişinin uzun bir süreç boyunca tekrar tekrar preslenmesi esastı. Mao, bireylerin böyle bir operasyonun gerekliğinin farkında olmaları ve buna rıza göstermeleri gerektiğini ifade ediyordu.1 Bir kalıba preslenmeyi bilinçlenme ile eşdeğer tutan Mao, halkına kendisinin bile böyle bir preslenme aşamasından geçmek suretiyle bilinçlendiğini söylüyordu. Kendisini dinleyen milyonlar da, bugün itibariyle her ne kadar çılgınca gelse de, ona hak veriyorlardı.
Özgür olduğu kabul edilen ülkelerde artık bu tür söylemler ciddiye alınmasa da, devlet kontrolünde gerçekleştirilen kitlesel eğitimin (farklı yerlerde farklı seviyelerde de olsa) halen çok da farklı amaçlara hizmet ettiği söylenemez. Zira John Stuart Mill’in ‘Özgürlük Üzerine’ adlı makalesinde ifade ettiği gibi, 'Genel devlet eğitimi, insanları birbirleriyle tamamen aynı kalıba sokmaya yarayan bir entrikadan ibarettir ve insanları içine soktuğu kalıp, yönetime hakim olan gücü memnun edecek olandır – bu yönetim ister monarşi, ister teokrasi, ister aristokrasi, isterse de mevcut neslin çoğunluğu olsun. [Böyle bir eğitim] verimli ve başarılı olduğu ölçüde, zihinler üzerinde bir despotluk inşa eder.'



1 Ellul, Jacques. 1969. Propaganda: The Formation of Men’s Attitudes. New York: Alfred A. Knopf. 107.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Mustafa ATAV — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.