İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Şükrü HÜSEYİNOĞLU
Şükrü HÜSEYİNOĞLU
02 Aralık 2011

FETVA

“Fetva almak”, yerini zaman zaman “fetva koparma” çabasına bırakabilmiş, bâtıl uygulamalarını “fetva kopararak” meşrulaştırma yoluna giden saltanat rejimlerinin açtığı yolda, yapmayı kafasına koyduğu yanlış bir iş için vicdanını susturmak isteyen, işleyeceği günaha ortak arayan ya da işleyeceği günahı başkasının boynuna yüklemek (!) isteyen başka insanlar yürümüştür.

02 Aralık 2011 5 dk okuma 11,0B okunma
100%

İslam, kaynağı arı-duru, ölçüleri açık ve anlaşılır bir hayat nizamıdır. Rabbimiz, insanlara hidayet rehberi ve hayat kılavuzu kıldığı Kur’an-ı Kerim’i öğüt almak isteyenler öğüt alsın ve sakınmak isteyenlerin yolu aydınlık olsun için kolaylaştırılmış, apaçık bir kitap olarak beyan etmiştir.

Bu kitapla insanları uyarmak ve yürüyen bir Kur’an olarak insanlar için dünya döndükçe geçerli olacak güzel örnekliği somutlaştırmak üzere seçilip görevlendirilen Hz. Peygamber’in Nebevî sünneti de, Kur’an süzgecinden geçmeye muhtaç rivayet kültüründen öte, yaşayan sünnet olarak bize ulaşmış bulunmaktadır.

Arı-duru ve kolaylaştırılmış bir kaynağa sahip olmasından ötürü İslam’da ruhban sınıfına yer yoktur. İslam söz konusu olduğunda, dini anlama ve yaşama konusunda bir “din adamları” sınıfından bahsetmek imkânsızdır. Zaten Rabbimizin Kitab-ı Kerimindeki hitap şekli de “Ey insanlar!”, “Ey iman edenler!” gibi, belli bir sınıfı değil insanlık ailesinin veya iman ailesinin tüm fertlerini muhatap alan bir tarzdadır.

İslam, taklitçiliği ve “atalar dini”ne tabi olmayı reddetmiş, müntesiplerine neye niçin inandıkları ve neyi niçin yaptıklarını bilmeyi şart koşmuştur. Şu ayet-i kerime, bu konuda başka söze yer bırakmayacak niteliktedir:

“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.”(İsra 18/36)

Evet, her Müslüman İslam’ın kendisini yükümlü kıldığı ölçü ve ilkeleri bilmek mecburiyetindedir. İman ettiğini ifade edip de neye ve niçin iman ettiğinin ve neyi niçin yaptığının bilincinde olmayan insanlar, Kur’an’ın inzal sürecindeki Kitap Ehli’ni konu edinen  şu ayet-i kerimenin kapsamına girmiş olurlar:

“İçlerinde bir takım ümmiler vardır ki, Kitab'ı bilmezler. Bütün bildikleri, kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunuyorlar.” (Bakara 2/78)

Dininin temel ölçü ve ilkelerini, “hal ilmi/ilm-i hal” olarak ifade edilen, ibadet ve mualemata dair temel bilgileri bilmekle mükellef olan Müslüman, özellikle muamelata dair üzerinde uzmanlaşmayı gerektiren ictihadî meseleler ile gündelik hayatında karşılaştığı bu türden meseleleri de bu konularda uzmanlaşmış kişilerden soruşturarak öğrenmek durumundadır.

İşte “fetva” mefhumunun söz konusu olduğu nokta burasıdır/burası olmalıdır. Bu soruşturmada esas alınması gereken ise, kendisine danışılan konunun uzmanı ya da uzmanlarının görüşleri değil, o görüşlerin dayandığı deliller olmalıdır. Aksi halde, Tevbe Sûresi 31. ayet-i kerimede söz konusu edilen sapmaya düşülmüş olunur.

Saltanat rejimlerinin, tehlikeli gördükleri İslami dinamizmi yok etmeye yönelik çabalarının da etkisiyle tarihsel süreçte Müslümanlar arasında yaygınlaşan ve giderek yerleşik tutum haline gelen taklitçiliğe dayalı din anlayışları, Müslümanları Kur’an’ın bilgi ve bilinç merkezli ikliminden fersah fersah uzağa itmiş, İslam toplumlarını belli ekollerin sorgusuz-sualsiz takipçileri kılmıştır. Bu da, okumaya, kalemle yazmaya/öğrenmeye, tefekküre, tedebbüre, kısacası bilgiye ve bilince dayalı bir İslami kavrayış ve yaşayış yerine, taklitçiliğin, körü körüne tabiiyetin ve teslimiyetin kurumsallaşmasına yol açmıştır. Böylece, dinin anlaşılması ve yaşanmasında söz sahibi bir “ulema” sınıfı ortaya çıkmış, bilgisizliğe ve dolayısıyla mukallitliğe mahkûm edilen toplumlar ise, “ulema”yı körü körüne takip eden, onları dinde adeta kaynak haline getiren, onlara, yalnızca âlemlerin Rabbi yüce Allah karşısında takınılması gereken “işittik ve itaat ettik” teslimiyetiyle tabi olan bir anlayışa sürüklenmiştir.

İslam toplumlarına hakim olan bu, bilgi ve bilinç merkezli olmaktan uzak, taklitçiliğe dayalı, “ulema”nın belirleyici olduğu din anlayışları, “fetva” mefhumunu dinin anlaşılıp yaşanmasında son derece etkili/belirleyici bir konuma yükseltmiştir. Fetva alınmadan neredeyse adım bile atılamaz duruma gelinmiştir.

Bu durum, İslam’ın ölçü ve ilkelerinin bilincinde, birbirini bu ilke ve ölçülerle denetleyen/uyaran bilgi toplumu yerine, “ulema”nın belirleyici olduğu, mukallitleştirilmiş kitlelerden oluşan toplumların geçişi anlamı taşımaktaydı. Bu da saltanat rejimlerinin işini kolaylaşmıştı. Artık “fetva”larla birçok “engel”i aşmak mümkündü!

Evet, bilgi ve bilinç merkezli olmak yerine, taklitçiliğe ve “ulema”nın belirleyiciliğine dayalı din anlayışlarının yerleşik hale gelmesiyle birlikte, dinin anlaşılması ve yaşanmasında “fetva” mefhumuna son derece merkezî bir rol biçilmiş, bu da “fetva” mefhumunun istismarını kolaylaştırmıştır.

“Fetva almak”, yerini zaman zaman “fetva koparma” çabasına bırakabilmiş, bâtıl uygulamalarını “fetva kopararak” meşrulaştırma yoluna giden saltanat rejimlerinin açtığı yolda, yapmayı kafasına koyduğu yanlış bir iş için vicdanını susturmak isteyen, işleyeceği günaha ortak arayan ya da işleyeceği günahı başkasının boynuna yüklemek (!) isteyen başka insanlar yürümüştür.

Günümüzde bu trend giderek daha da yaygınlaşan bir tutumu ifade etmektedir. Artık birçok insan önce bir işi yapmaya karar vermekte, ardından da bu işin fetvasını aramaya koyulmaktadır. Neticede de “fetva koparılacak” bir kapı bulmak mümkün olmaktadır.

Mesela, faizli krediyle ev, araba, yazlık almayı kafasına koyup da, Kur’an’ın “Allah ve Rasulü ile savaş” olarak nitelediği (Bkz. Bakara 2/279) bu iş için “zaruret” adı altında fetva arayıp bulanlar az değil bugün.

Kulağımıza çalınan son ibretlik “fetva” vakası, ticaret süsü verilmiş bir küresel saadet zinciri konusunda (1.800 dolar verilerek dahil olunan bir küresel sömürü tezgâhı bu), bu zincire dahil olmuş bir grup genç tarafından bir bilgi sahibinden koparılamayan “fetva”nın, bir başka bilgi sahibinden koparılması şeklinde kendini göstermiştir.

Konuyla ilgili fıkhî bilgilere sahip olmadıkları halde gençlerin ailelerinin dahi vicdanen kabul etmedikleri, rahatsızlıklarını dile getirdikleri bir sömürü tezgâhı için bile “fetva koparılacak” birileri bulunabiliyorsa, “fetva” mefhumunun yeniden ele alınmasının vakti geçiyor demektir.

Bir mesele hakkında insanların sorularını cevaplayacak, fetva sorulduğunda açılama getirecek insanların hem konuyla ilgili İslâmi ölçüleri iyi bilmeleri, hem de konunun güncel yönünü, pratikteki karşılığına vâkıf olmaları gerekir.

Yaşanmış bir örnek, burada ne demek istediğimizi anlatmak için mânidardır. İleri yaştaki bir kanaat önderine at yarışlarının caiz olup olmadığı sorulduğunda, "Caiz ne demek, sünnettir, sünnet!" şeklinde bir cevap / fetva veriyor. At yarışı denince köylerdeki at yarıştırmayı anlayan birinin böyle bir cevap vermesi tabii ki çok doğaldır. Oysa pratikteki gerçeğin hiç de köylerdeki at yarışı gibi masum olmadığı, soruda kast olunan at yarışlarının devasa bir kumar ve sömürü sektörü işlevi gördüğü bilinmektedir.

Bu yaşanmış olayın da gösterdiği gibi, güncel konularda İslam'ın yaklaşımı üzerine fikir beyan edecek insanalrın hem ilgili naslara hem de üzerinde fikir beyan edilecek konuya vâkıf olmaları şarttır. Aksi halde yaptıkları / yapacakları yanlışlara cevaz arayan "fetva avcıları"na suç ortaklığı yapmak kaçınılmaz olur.

(Not: Bu yazı, 2009 yılında Haksöz Haber sitesi için kaleme alınan aynı başlıklı yazının genişletilmiş halidir.)

Paylaş X Facebook

Yorumlar 3

M mehmet gündüz 01 Ocak 2012

Allah razı olsun hüseyin kardeşim. İnsan nereye karşı kendisini sorumlu hissediyorsa, onun yol gösterenide o yer olacaktır.Ve fetvasınıda muhtemelen ordan alacaktır. Oysa Allah bizlere BAKARA süresinde, bu kitabın Allaha karşı sorumluluk bilinci taşıyan insanlar için bir rehber olarak indiğini bildiriyor. Asli sorumluluğunu kurana değilde, okyanus ötesine, menzile ve benzeri yerlere bağlayanların fetvalarınıda ordan almaları kadar doğal bir durum yoktur. Bizleri üzen ise, müslüman olarak bildiğimiz kardeşlerimizin sıkıntılı anlarında, Allaha ve peygambere karşı savaşmak anlamına gelen faizi v.b konularda bu insanlarla ortak düşünüp ona göre hareket etmeleridir.

A ademoğlu 01 Ocak 2012

takva elbisesi giyemeyen ve ne bulduysa üzerine geçirenlerin dünyasıda hal,durum ve sarf edilenlerde aynıdır.Onlar için söz önemli değil söyleyen önemli yani söz yanlış doğru farketmiyoreğerki söyleyen kendi hevesından uyduruyor ve onlarında hevalarına hitap ediyorsa mesele yoK.Rahman olan Allahın öğretisini hak olarak, saptırmadan okuyabilmek herkese has bir durum olamaz olsaydı bunca aykırılık doğmazdı. mehmet kardeşim de doğru tesitte bulunmuş.

U Uğur Berk 01 Ocak 2012

Öncelikli düşüncesi dünyalık,geçim,maddiyat olan insancıklardan bu mühim meseleleri kavramalarını beklemek bana hayal gibi geliyor.İslami ilimleri hocalara bırakmış bir toplumdan ne beklenebilir ki!
Dini ilimler özellikle Kur’an ilmi bütün Müslümanlara farz olduğu halde ruhban sınıfı oluşturan işgüzar,dünyalıkçı insancıkların taklidcilikten hatta keyfine göre fetva arama yanlışından yüz yıllardır uzaklaşamamasının nedeni ilimden uzak cahilce yaşaması ve dünyalık derdine düşmüş olmasıdır.Hakikatı öğrenerek Allah’ın rızasını ön planda tutsa,ahireti dünyadan daha değerli görür ve başkalarına bırakmak yerine İslami ilimleri öğrenir ,neticede kamil bir Mümin olur.Evet,dünyalık yerine Allah’ın rızasını ön planda tutmaktan geçiyor gerçek Müslüman olabilmek.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Şükrü HÜSEYİNOĞLU — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.