Gannuşi’den Demokrasi Vaazı Dinlemek
Türkiye’de küresel sermayeye ve faizciliğe dayalı kapitalist bir ekonomi yönetimi sürdüren, sosyal alanda, ulusal kumar, resmi fuhuş ve faiz kurumları gibi mevcut tüm münker ve ifsadatı sürdürmesinin yanında “İddaa” adlı kumar oyunu örneğinde olduğu gibi bunlara yenilerini de ekleyen AKP’yi “ıslah hareketi” olarak niteleyen ve tüm Müslümanlar için demokratik değişim süreçlerini model, ulaşılması gereken menzil olarak gösteren Gannuşi’nin konuşması, bu geziye öncülük eden çevrenin yayın organında hiçbir itirazi şerh konulmadan yayınlandığı gibi, konuşma sonrasında gezi grubunda bulunanlar tarafından bir eleştiriye tabi tutulduğuna dair bir ifade de yok. Habere yazılan yorumlar da kör bir alkıştan ibaret.
Hilal Tv’deki aynı adlı programından mülhem Hamza Türkmen’in öncülük ettiği anlaşılan ve “Ulustan Ümmete Gezi Grubu” adı verilen 45 kişilik grup Tunus’a bir gezi düzenledi. Grup, Tunus’taki yeni iktidarın sahibi En Nahda Partisi ve lideri Raşid Gannuşi başta olmak üzere çeşitli siyasi parti ve kuruluş temsilcileriyle görüşmeler yaptı. Islah Cephesi, Emel Cephesi, Hizbut Tahrir, İşçi Partisi görüşülen siyasi çevreler olarak ilan edildi.
Doğrusu “Ulustan Ümmete” gibi bir başlık altında, son yıllarda değişim yaşayan İslam coğrafyalarına yönelik geziler düzenlenmesi ilk başta heyecan verici bir hadise olarak görünüyor. Ne var ki gerek söz konusu geziyi organize eden çevrenin son birkaç yıldır ortaya koyduğu muhafazakâr değişim süreçlerine ölçüsüz destek ve entegrasyon perspektifi, gerekse bu ziyaretle ilgili olarak bu çevrenin yayın organlarında yapılan haberlerin ve bu haberlerin altına yapılan yorumların içeriği, heyecanlanmaya hiç de hacet olmadığını, gezi grubuna verilen kimlik aşılayıcı ismin aksine, son dönemlerde bölgede yaşanan eklektik değişim süreçlerine yönelik bir farklı pencere açma çabası, tevhidi bir kimlik aşılama gibi bir gayretle yola çıkılmadığı, yaşanan demokratik değişim süreçlerinin ardı sıra yürümek, bu süreçlere tam destek verilmek gayesi güdüldüğü anlaşılıyor.
Zaten Tunus’taki ayaklanma ve iktidar değişimi sürecinde yayın organlarında yazdıkları yazılarda, Gannuşi’nin “İktidara geliş sürecinde kendimize Türkiye’deki AKP tecrübesini model alıyoruz” şeklindeki sözlerini övgüyle aktarıp “Türkiyeli Müslümanların Gannuşi’den öğrenecekleri çok şey var” diye yazan bir çevreden bundan başka bir şey de beklenmezdi. Onlar belli ki Gannuşi’den demokratikleşmenin ve bu yolda mücadelenin nasıllığını öğrenmek için bu yola revan olmuşlar. Bu arada, genel itibariyle bu perspektifi paylaşan isimlerden oluşan gezi ekibi içerisinde, tevhidi çizgiyi sürdüren birkaç isim de yer almış. Ki bizim bu yazıda asıl sözümüz ve sorularımız tevhidi perspektif ve iddialarını, cahiliyeden ayrışma ve yalnızca Allah’ın dininin egemenliği iddialarını terk etmemiş olan isimlere olacaktır.
Raşid Gannuşi’nin eklektik yaklaşımları yıllardır biliniyor. “Devrim”den sonra da, yıllardır savunduğu “demokratikleşme” perspektifini savunuyor ve bunu fiiliyata döküyor, bu çerçevede Türkiye’deki AKP modelini esas aldıklarını söylüyor. Gannuşi, SETA Vakfı’nın Arapça dergisi “Ru’ye Turkiye”’nin 19-20 Ekim 2012 tarihleri arasında Tunus’ta düzenlediği “Ortadoğu’da Yeni Toplumsal Sözleşme Arayışı” konferansında bu yaklaşımı şu şekilde güncellemişti:
“Laiklik vurgusu baskın bir anayasa istemiyoruz. Öte yandan biliyoruz ki bir anayasanın ihtiyacı İslam hukukuna referans yapıp yapmaması değil, demokratik olup olmamasıdır. 59. maddede Tunus’un dininin İslam olduğunu söyleyen bir madde bulunması, Burgiba’nın bir ramazan günü çıkıp bir bardak suyu içerek halka ‘Ben oruç tutmuyorum, siz de tutmayın’ demesine engel olmamıştı. Ve ne o madde ne de Burgiba’nın tavırları on yıllarca halkın kendi Müslümanlığını kendisinin yorumlamasının da, yaşamasının da önüne geçememiştir. Aslolan özgürlüktür. İslam ancak doğallık üzerine yaşandığı zaman hükmünü icra eder ve zamanına bir şey söyler. İslam hiçbir zaman devlete verilmiş bir emanet değildir. İslam, ümmete verilmiş bir emanettir. Demokratik bir toplum içinde bireyler kendi özgürlüklerine kavuştukları zaman İslam’ın mesajını alacaklar ve topluma karşı yerine getirmek durumunda oldukları sorumlulukları fark edeceklerdir. Bu nedenlerle anayasanın ilgilendiği asıl konu ‘İslam’a yer veriyor mu vermiyor mu?’ meselesi değil, yeterince demokratik olup olmadığı, özgürlükçü olup olmadığı meselesidir.”
İşte bu düşüncelerin sahibi Gannuşi, kendisini ziyaret eden “Ulustan Ümmete Gezi Ekibi”ne tam anlamıyla bir demokrasi vaazı vermiş! Gannuşi’nin “demokrasi vaazı”ndan bazı bölümleri, bir kısmını bold yaparak paylaşmak istiyorum:
“…İstanbul bütün ümmetin merkezidir ve hepimizin tarihidir. Ben İstanbul’a geldiğimde Sinan Paşa’nın kabrini buldum ve ona dua ettim. Çünkü Sinan Paşa Tunus’un Hristiyanlaşmasının önüne geçen bir şahsiyetti. Her iki ülke daha sonraki yıllarda yeni rejimleri ile de ilişkiyi sürdürdü. Burgiba Atatürk’ten etkilendi ve her iki devlette laik ve batıcı oldu. Ancak her şeye rağmen her iki ülkede de ıslah hareketleri vardı ve şimdi bu ıslah hareketleri başarıya ulaşarak 21. yüzyılda yeni dönemleri ile kardeşliklerini sürdürüyorlar.
Çok acılar çekildi. Çokça bedel ödendi. Zira her iki ülkede de İslam düşmanlığı vardı. Tunus’ta Burgiba döneminde Zeytuniye üniversitesi kapatıldı. Alimler katledildi. Dinle irtibat kesildi. Gençlik ile din arasına girildi. Sizde de aynı şey oldu. Fakat her şeye rağmen ıslah hareketleri başarıya ulaştı. Elbette bunlar demokrasi ile barışık bir şekilde ortaya çıktı. Ve Necmettin Erbakan da böyle bir hareketin başlatıcısı oldu. Ak Parti döneminde İslam’ın siyasi yönü ön plana çıktı. Türkiye hızlı bir şekilde gelişti. Şu andaki konumu ile de lider bir ülke durumunda. Dünya da sözü geçerli olan bir devlet haline geldi. Medya alanında çok ileri bir hale geldiniz. Özellikle Sivil Toplum Kurumlarınız aktif faaliyet içinde. Bu bütün Ortadoğu ve İslam dünyasını etkiledi…
Ayrıca devrimin halklara tehlike değil özgürlük getirdiğini gösterdik. Devrimden sonra halk kendini keşfetti. Her türlü basını serbest bıraktık. Tunus’ta demokratik bir değişim gerçekleştirdik. Herkes kendisini kolayca ve özgürce ifade edebiliyor artık. Bu devrim burada başarılı olursa diğer bölgeler için ise ilham kaynağı olacaktır. İnanıyoruz ki halk kendini keşfettikçe kendisi için daha iyi olanı da keşfedecektir…”
Türkiye’de küresel sermayeye ve faizciliğe dayalı kapitalist bir ekonomi yönetimi sürdüren, sosyal alanda, ulusal kumar, resmi fuhuş ve faiz kurumları gibi mevcut tüm münker ve ifsadatı sürdürmesinin yanında "İddaa" adlı kumar oyunu örneğinde olduğu gibi bunlara yenilerini de ekleyen AKP’yi “ıslah hareketi” olarak niteleyen ve tüm Müslümanlar için demokratik değişim süreçlerini model, ulaşılması gereken menzil olarak gösteren Gannuşi’nin konuşması, bu geziye öncülük eden çevrenin yayın organında hiçbir itirazi şerh konulmadan yayınlandığı gibi, konuşma sonrasında gezi grubunda bulunanlar tarafından bir eleştiriye tabi tutulduğuna dair bir ifade de yok. Habere yazılan yorumlar da kör bir alkıştan ibaret.
Bilindiği gibi söz konusu çevre, yaşanan eklektik değişim süreçlerini “merhale” ve “tedricilik” açısından yorumluyor ve bu sebeple olan-bitenin tamamen arkasında duruyor. Oysa perspektifin, duruşun merhalesi, tedriciliği olmaz. Tedricilik uygulamada, icraatta olur. İktidar olur olmaz Washington’a koşup “Demokrasiye ve NATO’yla işbirliğine önem veriyoruz” diye küresel istikbara, sahte ilahlara bağlılık mesajları veren Gannuşi’den İslami bir değişim süreci beklemek en hafif tabiriyle safdilliktir. Müslümanları yanıltmaktır.
Şimdi, koordinatörlüğünü Hamza Türkmen, Ahmet Ağırakça, Abdurrahman Dilipak ve Fuat Değer’in yaptığı ifade edilen söz konusu gezi grubunda yer alan tevhidi düşünce sahibi birkaç ağabeyimize, kardeşimize şunu sormak istiyoruz: Raşid Gannuşi’nin bu demokratik vaazı karşısında sizler ne yaptınız? Konuşma sonrasında itirazi şerhlerinizi kendisine ifade edip, hakkı tavsiye sorumluluğu çerçevesinde tevhidi istikamet hatırlatmasında bulundunuz mu? Yoksa bu demokrasi vaazını sessizce dinleyip sessizce geçiştirdiniz mi?
Sizleri yazılarıyla, mücadeleleriyle az – çok tanıdığına inanan bir kardeşiniz olarak bunu öğrenmek istiyorum ve bu soruları sormaya hakkımız olduğunu düşünüyorum. Tevhidi perspektif ve iddia sahibi insanlar olarak, kimi çevrelerin yaptığı gibi bölgedeki eklektik değişim süreçlerinin ardına takılan, onların propagandisti konumuna düşenler değil, onlara tevhidi istikameti hatırlatanlar olmamız gerektiğini düşündüğüm için, bu sorumluluğu yerine getirmenin hem onlara hem kendimize hem de tüm ümmet coğrafyası ve insanlığa merhamet etmenin gereği olduğunu düşündüğüm için bunları yazıyorum.
Şayet gerekli hatırlatma ve itirazları dillendirmemişseniz, mevcut eklektik, demokratik değişim süreçlerini ideal süreçler gibi propaganda edenlerin stratejileri içinde “tevhidi bir sos” durumuna düşmüş olduğunuzu, böyle bir görüntü verdiğinizi bilmenizi isterim. Buna karşılık, gerekli itirazi şerhlerinizi dillendirmiş, İslami perspektif ve istikameti hatırlatmışsanız, bunu kamuoyuyla paylaşmanızın faydalı olacağını düşünüyorum.
Yorumlar 11
Allah razı olsun Şükrü Hüseyinoğlu’nun dikkat çektiği hususu önemli, bazı isimlere yaptığı uyarıyı da haklı buluyorum. Yıllarca demokrasiyi şirk sistemi olarak niteleyen yazılar yazanların, çıkardıkları dergilerde bence de doğru olmayan (Kur’an anayasa değil, ancak anayasa da dahil hukukun ana/temel referansı, ölçü, hudut ve değer koyan belirleyici kaynağı ve dayanağı olmasından dolayı doğru olmayan)abartılı ve ileri bir nitelemeyi yaparak “Anayasamız Kur’an’dır” diyenlerin geldiği durum gerçekten üzücüdür. Henüz ayrışmadığımız süreçte, bugünkü “ulustan ümmete platformu”nun öncüleriyle yakınlığımız sebebiyle, o gün onların ancak satır aralarından ve zorlamayla çıkarabildikleri demokratikleşme eğilimleri sebebiyle bize yapmadığını bırakmayıp onlarla birlikteliğimizi eleştirenlerin, bugün apaçık demokrasi teleffuzları dönemine gelindiğinde ise aynı kesimlerle böyle platformlarda kolayca buluşup bölgedeki demokratikleşme eğilimlerine destekçi konumuna sürüklenmeleri gerçekten ibret vericidir.
Acaba “marjinal” kalmamak, akredite ve medyatik olmak, bazı imkan ve itibarlar elde etmek veya zaman içinde önceki ilkelerinden şüpheye düşüp, yeni konsepte uyumlu hale gelmek ve ikna olmak mıdır bütün bu halin sebebi? Nedense bazı imkanlara uzak olanlar ya da ulaşma imkanı olmayanlar çok ilkeli ve tavizsiz dururken, o imkanlara ulaşma imkanı ilk doğduğunda, bazı imkanlara kavuşmalarına yol açacak tekliflerle somut olarak ilk karşılaştıklarında, açılım ve imkanlar ve üretilen bir çok maslahat adına değişiveriyorlar. Peygamber (s)’in bütün dünyevi tekliflere rağmen en zor şartlarda bir avuç müminle “marjinal” ve sıkıntı içinde kalmayı tercih ederek ilkelerden taviz vermeyen duruşu unutularak, bu tür açılım, maslahat ve imkanları ilkeleri adına reddetmeyi çoğunlukla başaramayıp hemen uyumlu bir hale geliveriyorlar ve eski söylemlerine aykırı duruşlar ortaya koyabiliyorlar. Allah onlara da bizlere de halimizi istikamet üzere ıslah etmeyi, Kur’an’a ve Resulün güzel örnekliğine mutabık hale getirmeyi nasip etsin.
Şükrü bey haklısınız. gidişat gerçekten daha fazla Müslümanı içine alarak demokratik değişime eklemliyor. Bir çok etkenler etkiliyor ve zamanla dönüştürüyor ve her değişim bir süre sonra kanıksanıp daha ileriye gidiliyor. Artık bu değişimler fazla kimsede rahatsızlık da yapmıyor. Siz Gannuşinin “demokrasi vaazını” ve AKP modeline vurgu yapan konuşmasını edilgen biçimde izleyip, uyarıda bulunmayan ve tevhidi ilkelere, Kur’ani ölçülere dikkat çekme gereği duymayan bu Müslümanların halini gündem yapınca, bu konuda bir örnek hatırıma geldi ve İLKAV’da yaşanan bu örnekliği alıntılamak, aşağıdaki linkte tam metni olan haberi paylaşmak istedim.
http://www.ilkav.org/news.aspx?id=979
Suriye İslam Alimleri Birliği Üyeleri İLKAV’ı ziyaret etti...
Yusuf El Karadavi’nin Başkanlığını yürüttüğü Dünya İslam Alimleri Birliği ile irtibatlı Suriyeli muhalif alimlerden oluşan bir heyet İLKAV-İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfını ziyaret ederek, İLKAV yöneticileriyle bilgi alışverişinde bulundular.
Heyete hitap eden İLKAV Başkanı Mehmet Pamak da şu açıklamaları yaptı:
“Sizler bizim iman kardeşlerimizsiniz ve Suriye’deki despotizme karşı can feda mücadele eden Müslüman kardeşlerimizin de temsilcilerisiniz. Vakfımıza hoş geldiniz, şeref verdiniz. Sizin ve temsilcisi olduğunuz Suriye halklarının katil zorba Baas rejimine karşı mücadelenizi destekliyoruz. Adaletle yönetilmek, zulüm görmemek, bu imtihan dünyasında hiçbir baskı ve zulme muhatap olmadan kendisini özgürce gerçekleştirmek tüm insanların en temel hakkıdır.
Bizler bu haklı direnişlerinde Suriyeli Müslümanların ve mazlum halkların yanında yer alıp, zalim Baas çetesine karşı tavır aldık. Suriye halkının haklı mücadelesi lehinde kamuoyu oluşturmaya çalıştık.
Ancak gerek Suriyeli, gerekse bölgedeki diğer Müslüman halkların, zulme, zalime, despot, diktatör yönetimlere karşı hak ve adalet eksenli ayaklanmaları olumluluk iken, yıkılan diktatörlerin yerine nasıl bir rejimin konacağı konusunda kafa karışıklığı içinde olmaları biz Müslüman kardeşlerinizi endişelendirmektedir. Özellikle, ayaklanan halklarda demokrasi taleplerinin yükselmesi üzücüdür. Çünkü malumunuz olduğu üzere demokrasi de hevanın ilahlığına dayalı taguti ve cahili bir sistemdir. Şirk en büyük zulümdür ve bu zulüm demokrasilerde sürmektedir. Üstelik on yıllarca muhatap olduğunuz zalim despot rejimlerin arkasında da sürekli batılı liberal laik demokrasiler vardı. Kahyanın daha şedit zulmünden kaçarken, bu kahyayı yıllarca silahlandırıp destekleyen demokrasi ağalarına sığınmak doğru olabilir mi? Bu konuda daha ilkeli ve istikameti koruyan bir tutum içinde olunacağına inanıyor ve bu sonuç için sizlere dua ediyoruz.
Bu bağlamda, sizin ve diğer bölge Müslümanları için en büyük risk, bölge halklarının sorunlarına bir ölçüde sahip çıktığı ve özellikle İsrail’e karşı Filistin halkının yanında durduğu için duygusal yakınlık duyulan Türkiye hükümetinin dönüştürme, İslami hedeflerinizden uzaklaştırıp laik demokratik liberal bir modele doğru yönlendirme etkisidir. İşte despot rejimlerin acımasız büyük zulmünden kurtulmak gibi haklı bir çabayı sürdürürken, geç de kalsa sonuçta size destek verse de, şirke çağıran bu büyük tehlikeden de korunmalısınız. Şüphesiz ki, İslam alimleri olarak, Türkiye modelinin, ılımlı laik, ılımlı İslam, liberal demokrat sentezi bir şirk modeli olduğunu fark etmemeniz mümkün değil. Liberal laik demokrat seküler nitelikteki küresel emperyal sistemin bölgeyi yine seküler paradigmanın içinde kalarak değiştirmeye yönelik planları boşa çıkarılmalı ve bütün dünya insanlığının ihtiyacı olan Kur’an mesajını gündemleştirmek sorumluluğumuz hiçbir sebeple ertelenmemeli, terk edilmemelidir. Despot rejimlerin yerine yine şirk modeli olan liberal demokrasileri, ehvenişer adıyla da olsa tercih etmek suretiyle Batıl modeller peşine düşmenin, bütün dünya insanlığının ihtiyacı olan İslami modeli üretme sorumluluğunu taşıyan Müslümanlara yakışmayacağı açıktır. Türkiye’deki AKP modeline meyletmek yerine, Kur’an’a ve sünnete dayalı İslami model üretilip Türkiye’ye ve bütün dünyaya model olunmalıdır.”
Bu uyarı üzerine, heyetteki alimlerin AKP hükümeti çerçevesinde ortaya konan modelin bir merhale olarak düşünülebileceğini ifade etmeleri üzerine, Mehmet Pamak ilaveten şu açıklamayı yaptı: “Evet hedefi Hak olanlar, eğer şartlar sebebiyle Hakk’ın bütününü ikame edemiyorlarsa, Hakkın bir parçasını gerçekleştirmeyi bir merhale olarak görebilirler. Bu makul ve meşrudur. Ama, İslami ve meşru hedefe yönelmiş bir mücadelede her merhale de İslami ve meşru olmalıdır. ‘Madem şimdi Hak ve İslami olanı gerçekleştirmeye gücümüz ve şartlarımız el vermiyor, o halde bu merhalede Batıl ve cahili olanı ehveni şer olarak tercih edip, onu hakim kılalım’ denemez ve daha zalim olan batıl yerine, daha az zalim olan batılı ikame etme mücadelesi verilemez”.
Karşılıklı soru cevaplarla ve dualaşma ile ziyaret sona erdi. Kucaklaşma ve ayrılma sırasında Mehmet Pamak, ziyaretçilerine “haklı ve Hakka çağıran mücadelelerinde yanlarında olacaklarını ve kendilerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam edeceklerini” tekraren beyan etti.
EDİTÖRÜN NOTU: Sayın okurumuz, söz konusu gezi ile ilgili bizce de haklı eleştiriler içeren yorumunuzu keşke zan ve istihza içeren ifadelerle gölgelemese idiniz. Bu durumda malesef yorumunuzu yayınlayamıyoruz.
“Hüküm Allah’ındır.” demek “Hüküm Ümmetindir.” demektir.
Raşid GANNUŞİ
“Hüküm Allah’ındır”ın anlamı kanunun ve ümmetin hükmetmesidir. Modern devlette de temel anlam kanun devleti oluşudur. Hüküm kralların ya da fildişi kulelerde yaşayan elitlerin değil, iman ettiği ve seçtiği şey çerçevesinde ümmetin hükmüdür. İşte burada Allah’ın hükmünün dönüp dolaşıp halkın hükmüne geldiğini görüyoruz. Tabi bu, gök adına konuştuğunu ve metinleri tefsir etmeyi tekelinde bulundurduğunu iddia eden kilise otoritesinin olmadığı ve bu işin temsilciler aracılığıyla ya da doğrudan görüşleri alınarak insanlara geri dönmesiyle olur.
Bugün diğer insani tecrübelerden de faydalanarak İslam’ın ilkeleri ve mirasından, hayatımızı yeniden düzenleyecek toplumsal projeleri nasıl üreteceğiz? İş âlimlere devredilecek ve içtihat edecekler. Ama kilise otoritesinin yokluğunda âlimlerin cevabı birbirinden farklı olacak. Peki, hangi içtihat seçilmeye daha uygun olacak? Üzerinde görüş birliğine varılan ya da halkın çoğunluğunun onayını alan içtihat seçilecek.Üzerinde görüş birliğine varılan ya da halkın çoğunluğunun onayını alan içtihat seçilecek.
İşte İslam ve demokrasi bu noktada buluşuyor. Üstelik bu hiçbir uygulamaya gerek duymayan eski bir buluşmadır. Sonra Batı’nın geliştirdiği ve büyük bir kazanç olan uygulamalar gelmektedir. Bu uygulamalar bir ilke ve değer olarak şûrayı, ümmetin iradesini ve yöneticiler üzerindeki hâkimiyetini ifade edecek disiplinli bir sisteme dönüştürür. Bu da, İslam en yüce kaynak olduğunda Mağrip’te Maliki mezhebinin, başka ülkelerde de başka mezheplerin hâkim oluşunun sebebini açıklar. Maliki mezhebi hangi kararla Mağrip’te egemen oldu? Şafilik hangi kararla başka bölgelerde egemen oldu? Sultanın hangi kararıyla? Kendi bölgesindeki mezhebi seçen halktı, bu halk başka bölgelerde de başka bir mezhep seçti. Çünkü Allah’ın hükmü -içtihat ve şura mekanizmasıyla- halkın kanunu ve onu uygulayacak kişiyi seçmesiyle sonuçlanır ve bunun kendine has kültür çerçevesinde olması çok normaldir.
O halde biz bu modernizmi, akıl için mutlak hürriyet, bilim, sanayi ve hatta demokrasi ve halk egemenliği oluşuyla istiyoruz. Ama onun Fransa, Amerika ve Rusya kapısından değil bizim kapımızdan girmesini -yani laiklik değil İslam kapısı- talep ediyoruz. Modern dünyaya kendi kapımızdan girmek hakkımız değil mi? İşte Batı’yla ve Batılılaşmış faşist elit kesimle aramızdaki anlaşmazlık budur. O halde asıl çatışma, modernizmle geçmişe takılıp kalma arasında değil, köklü İslami modernizmle bayağı ve bağımlı hatta şeklî ve sözde Batı modernizmi arasındadır.
O halde temel sorunumuz -sorunumuz varsa- ne teknik ve bilimsel anlamıyla modernizmle ne de devletin inançlar karşısında tarafsız olması anlamıyla laiklikledir. Bizim köklü sorunumuz; sahte modernizmle, kendini soyutlamış bir azınlığın, siyasi karar ve serveti tekeline alarak, demokrasi, modernizm, laiklik, sivil toplum ve hatta bazen İslam adına insanların vicdanlarına, akıllarına ve rızklarına hükmederek halk üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmasıyladır.
şükrü beyin demokrasi ve beşeri sistemler karşısında net duruşu olanlara yönelik çağrısını anlayabiliyorum, yalnız daha o abilerimiz yaptığı gezi konusunda bir açıklama yapmadan adem özgün bey gibiler tarafından insafsızca eleştirilmesi aslında biz müslümanların birbirimizi nede çabuk harcadığımızın acı bir resmi olsa gerek. şükrü beyin demokratik savrulmalar konusundaki aşırı hassasiyeti takdire şayan olmakla birlikte bazen duygusal davrandığı kanaatindeyim. tunus’da devrim öncesi 30 bin üyesi zindanlarda olan ve en onulmaz işkencelere islam adına katlanan en nahda üyelerinin ve liderleri gannuşinin demokrasiye yüklediği anlam ilk etapta bir savrulma gibi okunsada aslında o insanların en nihayetinde islamdan ve islami yönetimden başka talepleri yoktur. tepeden inmeci teokratik bir islam anlayışından ziyade seyyin kutup un ifadesiyle tedrici ve kuran neslini yetiştirmeyi önceleyen toplumsal değişimlere önem atfedildiği ve arap baharıyla birlikte ihvanın ve nahdanın aslında demokrasi diyerek bunu kasteddiklerini düşünüyorum. yani demokrasiyi bir yaşam tarzı olarak değilde geçiş süresinde merhaleci bir anlayışta araç olarak kullandıkları kannatindeyim. en azından gannuşinin açıklamalarından bunu anlıyorum.
Muallim adıyla yazan kardeşim, Raşid Gannuşi’nin yaklaşımı, nihai olarak İslam’ın toplumsal ve siyasal hakimiyetini hedefleyen bir merhalecilik olarak değerlendirilmeye asla müsait değildir. Gannuşi’nin son derece açık olarak dile getirdiği perspektif “demokratikleşme” perspektif ve hedefidir. Ki “demokratikleşme”yi bir araç, bir merhale olarak görmenin de, Kur’ani ilkelerle ve bu ilkelerin ete kemiğe bürünmüş hali olan Nebevi örneklikle asla telif edilemeyecek bir sapma olduğunu belirtmek gerekir. Zira İslam bütüncül bir hayat nizamıdır ve İslam’ı benimseyen insanlar için konjonktürel de olsa, geçici bir dönem için de olsa farklı bir dünya görüşüne omuz vermek, ona göre hareket etmek gibi bir selahiyeti yoktur. Her ortamda İslam’ın hakim olduğu bir toplumsal ve siyasal vasatı dillendirmesi gereken Müslümanlar arasından bazı çevrelerin bugün konjonktürel mülahazalarla şirke dayalı “sivil anayasa” arayışlarına omuz vermesi, “demokratik rejim” gibi batıl hedefleri savunması büyük bir sapmadır. Batıldan hakka giden bir yol tahayyül etmek ancak bir aldanıştır. Hiçbir Peygamber böyle bir yola tevessül etmemiş, hep Hak üzere, hep tevhid iddiası üzere sebat etmişlerdir. Hz. Peygamber’in Mekke’deki despot rejimin kuşatması karşısında ara bir rejim, bir “demokratik” vasat arayışına girdiği görülmüş veya duyulmuş mudur?
Durum bu iken, Gannuşi’nin bir merhale olarak bile değil, ulaşılması gereken bir menzil olarak siyasal alanda “İslamlaşma” yerine “demokratikleşme”yi savunması ve bunu propaganda etmesi asla meşru ve mazur görülemez.
Muallim kardeşim!
Yorumu yazmakta biraz acele etmiş olabilirim. Ancak yazdıklarıma muhatap olacak platformdaki 45 kişi içinde çok sayıda şahsiyet var. Siz ise teke indirgeyip sadece Ali kardşimizin eleştirildiği zannıyla haksızlık yaparak “insafsızlıkla” suçlamışsınız. Tabii ki eleştirimin bir kısım onu da kapsamaktadır. İnşallah Şükrü kadeşimizin beklediği açıklamayı yaparsa, demokrasi söylemleri karşısında edilgen konumda kalmayıp HAK olanı söyleyip tevhidi bakış açısıyla nasihat ettiğini ortaya koyarsa eleştirimin o bir kısmı da kalkar. Rabbimiz hepimizin ayaklarımızı tevhidi istikamette sabit kılsın.
Allah razı olsun. bu tür uyarılar olmasa bu kesimlerdeki savrulmalalar daha ileri gidebilir. Bu bakımdan bu kesimler uyarıları yapan kardeşlerine dua etmeli.
Şükrü Bey adil olmak lazım.Mesela şu alıntı;
"Türkiye’de küresel sermayeye ve faizciliğe dayalı kapitalist bir ekonomi yönetimi sürdüren, sosyal alanda, ulusal kumar, resmi fuhuş ve faiz kurumları gibi mevcut tüm münker ve ifsadatı sürdürmesinin yanında “İddaa” adlı kumar oyunu örneğinde olduğu gibi bunlara yenilerini de ekleyen AKP’yi “ıslah hareketi” olarak niteleyen ve tüm Müslümanlar için demokratik değişim süreçlerini model, ulaşılması gereken menzil olarak gösteren Gannuşi’nin konuşması,...."
Gannuşi sanki konuşurken Türkiyede ki iddia oyununu ve bunun gibi gayri islami uygulamaları kastedmediği ortada iken siz olaya vurmak adına bu malzemeleri getirmişsiniz.Adaletli olmak lazım.Gannuşi ne bilir burdaki ulusal kumarları.Ordaki arkadaşlarda nezaket icabı susmuş olabilirler veya kendi görüşlerinide ifade etmiş olabilirler.Kafanızda belirlediğiniz kırmızı çizgi şablonlarına göre millet hareket edecek değil.Hakikati esir almak kimseye düşmez.ona tabi olunur.Polemik yapmaya gerek yok.Sırtınızda da yumurta küfesi yok.Siz birşeyler yapında hayırda yarışılsın.Selametle....
Mekkeli müşriklerin, paygambere gelen ayetleri reddetmelerinin sebebi sadece kendi çıkarlarına gölge düşürdüğü için karşı olduklarını biliyoruz. Aslında buradan kendi arzularına uygun bir ayet gelmediğini veya gelmesini istediklerinide çıkarmamız mümkündür. Bizzat adaleti/tevhid’i tesis için gönderilmiş Peygamberlerin dönemin müstekbirlerine uymaları başlı başına adaletsizlik olacaktır. Çıkarcıların arzularına uyarak yeni düzen inşa etmek sorun çözmek yerine sorun üretmekten başka bir şey olmayacaktır.
Ne var ki günümüzde Müslüman olduklarını söyleyen liderlerin,İslamın aziz mücadelesi yerine; karşılarına çıkan zalim zorbalara karşı “dillerini eğip bükerek” kem küm etmeyi tercih etmişlerdir. Peygamber mirası olan cihat etmeyi bırakıp; küresel istikbarın nimet musullarından nemalanmayı tercih ederek demokratik vasatta demokrasiye karşı verilen mücadeleyide bir cihat olarak görmüşlerdir. Her direncin sonunda imanlarının dahada arttığını bilen iman erleri yerine; “başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz” gibi,kaypak,ruhsuz,teslimiyetçi ve biçare olarak tıpkı yaratılışındaki cıvıklık haline tekrar dönüvermektedirler. Bu insana artık söyletemediğiniz söz; yaptıramadığınız iş yoktur. Artık İslam demokresinin beşiği,milliyetçiliğin kaynağı,liberalizmin anası ve hatta özgürlüğün enine boyuna yaşandığı bir dindir. Artık her şey vardır islamda.Hangi ideolojiyi yaşayorsanız o ideolojiyi destekler(!) Tarih bunun örnekleri ile doludur.Ancak bende şuna kesin inanıyorum ki rabbimizin acı tokadı mutlaka bir gün yakalıyacak ve iş işten geçmiş olacaktır.Çünkü diyor ki rabbimiz;
“Eğer hak, onların keyiflerine uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunan kimseler bozulur, giderdi. Biz onlara zikirlerini getirdik, fakat onlar; zikirlerinden yüz çevirmektedirler.” (Mü’minun,71)
Bu tavizsiz duruşunuzdan dolayı da sizi tebrik ediyorum.Allah ecrinizi versin Şükrü Bey,
allah razı olsun sormuş olduğunuz soruların tümünü biz de merak ediyor ve bu konuların açığa çıkmasını ve gannuşi’nin (koalisyon’nun) Tunus halkına yaşatmaya çalıştığı islam modelini öğrenmek ve bilgi sahibi olmak için Hamza beyden sizi programa davet etmesini bekliyoruz.
