İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Şükrü HÜSEYİNOĞLU
Şükrü HÜSEYİNOĞLU
15 Kasım 2012

Hakla Bâtıl Birbirine Karılırken Müslümanlar Ne Yapıyor?

Bir vesileyle İslam akidesiyle tanışmış olan insanlara yakışan, çeşitli pragmatist mülahazalarla muhafazakâr akide ve bu akideden kaynaklanan muhafazakâr siyaset anlayışının peşinden sürüklenmek midir, yoksa bu anlayış sahiplerini de Kur’an mesajıyla buluşturacak özgün bir İslami duruş ortaya koyup onda sebat etmek midir?

15 Kasım 2012 6 dk okuma 11,6B okunma
100%

Devir postmodern devir ya, hakla bâtılı birbirinden ayırıp ayrıştırmak, safları netleştirmek yerine hakla bâtılı birbirine karıştırıp sentezlemek moda! İşin en üzücü tarafı ise bu modaya Kur’ani ilkelerle karşı çıkması, direnmesi gereken nicelerinin, bu koroya dahil olmak için akreditasyon ve rezervasyon yarışı içine girmiş olması…

Evet, yaşadığımız zaman dilimi, bâtılın hakla olan savaşında; hakla bâtılı kitlelerin gözünde birbirinden ayrıştırılamayacak şekilde birbirine bulama, aynı potada eriterek aradaki sınırları belirsizleştirme stratejilerinin öne çıktığı bir dönem…

Bu şeytani stratejiye karşı durması, hakla bâtılın arasının net olarak ayrıştırılarak hakkın apaçık şekilde ortaya konulması ve insanların buna göre tercihlerini yapabilmesi yönünde mücâdele etmesi beklenen Müslüman fert ve çevrelerin çoğunun da, hakkın apaçık tanıklığı yerine, bu postmodern belirsizlik ortamından kendileri için “özgürlük vasatı” devşirme yarışına girdiklerini görmekteyiz.

İşte bu sebeple, henüz beş-on yıl öncesinde sıkça duyduğumuz “cahiliyeden ayrışma”, “cahili toplumsal ve siyasal işleyişi Kur’an’la inkılaba uğratma” gibi söylemler işitilmez olmuştur ve bunun yerine entegrasyon süreçleri hızla ilerlemekte, cahiliye adına başarıyla tahkim edilmektedir.

Bu noktada insanın aklına şu sorular gelmektedir: Hak gelince bâtılın yok olup gideceğine dair Kur’ani öğreti (1), hakla bâtılı sentezlemeye ve bir potada eritmeye dayalı politikalardan medet uman bugünün Müslümanları için bir şey ifade etmemekte midir?

Hakkı bâtılın beynine atıp bâtılı paramparça etme yükümlülüğünün (2) bugünkü muhataplar için bir karşılığı kalmamış mıdır?

Bunlar bugünün Müslümanları için hayati sorulardır. Zira bugünün Müslümanları ne yazık ki çoğunluk itibariyle bu tevhidi perspektif ve iddialardan uzaklaşmış, sinirleri alınmış, bâtılın yanında veya yedeğinde, sınırlandırılmış bir “İslami yaşantı”ya rıza gösterecek hale gelmişlerdir.

Bâtılı ortadan kaldırıp hakkı ikame etmek, münkerle her alanda savaşmak, Allah’ın hükümlerini hâkim kılıp yeryüzünde fitneyi ortadan kaldırmak gibi temel iddialar nice oldu? Şimdilerde revaçta olan, demokratik-laik işleyişler içerisinde İslam’ın yaşanabileceği (!) alanlar dilenmek, bâtılla ve bâtılın türlü putlarıyla barışık olarak, onlarla kavga etmeden, bâtılın lütfedeceği alanlarda Müslümancılık oyunu oynamak!

Maaalesef durum budur ve bu duruma itiraz eden az sayıdaki mü’min, bırakalım bâtıl otoriteleri, düne kadar omuz omuza yürüdüklerini düşündükleri, aynı Kitab’a iman, aynı Rasul’e ittiba iddiasındaki kişi ve çevrelerden bile çatlak ses muamelesi görmektedirler.

İslam akidesi ile muhafazakâr akide farkı  

Yazıya giriş mahiyetindeki bu tesbitlerimizin ardından konumuza geçebiliriz. İslam akidesiyle muhafazakâr akide, dolayısıyla İslami siyasetle muhafazakâr siyaset arasındaki en temeldeki farklılık, birinin hakla bâtılın arasını kesin hatlarla ayırmayı amaçlaması, diğerinin ise hakla bâtılı harmanlayan bir zihni yapıya sahip olarak hak-bâtıl karması bir toplumsal ve siyasal vasatı oluşturmaya yönelmesidir.

Bu temel farklılık, İslam’la muhafazakâr anlayışı her daim ve her alanda birbirinden ayrıştırmakta ve kaçınılmaz olarak karşı karşıya getirmektedir.

Bu durumun son örneğini, Kurban Bayramı ile Kemalist-laik sistemin “Cumhuriyet Bayramı”nın denk geldiği bu yıl ki “bayram kutlamaları” örneğinde müşahede ettik.

Aslında, iki ayrı dünya görüşünün, hakla bâtılın iki ayrı bayramı söz konusuydu ve olması gereken şuydu: Mü’minler kendi bayramlarını, yani Kurban Bayramı’nı, laik kesimler ise, laik sistemin kuruluş vesilesiyle ilan edilen kendi bayramlarını idrak eder, böylece herkes inancının gereğini yapmış olur. Böylece hak ile bâtılın ayrılığı ve uzlaşmazlığı olması gerektiği üzere “bayram” pratiği üzerinden de ortaya konulmuş olur...

Oysa Türkiye’deki laik sistem ve kendilerini İslam’a nisbet etmekle birlikle, bu sistemden akidevi olarak ayrışmak yerine onunla bütünleşme perspektifiyle hareket eden muhafazakâr kesimler için, hakla bâtılın apaçık şekilde karşı karşıya geldiği bu iki “bayram”, safların belirginleşmesine yol açmak şöyle dursun, aksine safların daha da giriftleşmesi, hakla bâtılı arasındaki çizginin daha da belirsizleştirilmesi için adeta bir fırsat oldu!

İslam’la laik sistem arasında bir tenakuz, bir ayrılık yokmuş gibi, muhafazakâr siyasetçiler tarafından “Bir yürek, iki bayram” sloganıyla hakkın bayramıyla bâtılın bayramı bir kalbe sığdırılmaya çalışıldı. “Gönüllerimize iki bayram güneşi doğuyor” vurguları yapıldı.

Sorulması gereken soru

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in, medyada “Kurban Bayramı da bizim, Cumhuriyet Bayramı da” başlığıyla yer alan açıklamaları, muhafazakâr siyasetin hakla bâtılı birbirine bulama ve aynı potada eriterek sentezleme misyonuna ışık tutması açısından ibretlikti: “Kurban da bizim Cumhuriyet de bizim. Her ikisi de bizim ortak paydalarımızdır. Dinimiz, nasıl milletimiz için hepimiz için bir iman ve ahlak kaynağı ise demokrasi ile taçlanmış olan cumhuriyetimiz de idari bakımdan yaşam biçimimizdir. Her ikisine de sahip çıkacağız, yaşayacağız ve yaşatacağız. Toplumsal birlik ve bütünlüğümüzü temsil eden bu değerler hepimizin başının üstünde olması gereken değerlerimizdir.”

Şahin, aynı konuşmasında CHP’nin 29 Ekim’de resmi kutlamaların dışında gerçekleştirmeyi düşündüğü “Cumhuriyete Saygı Yürüyüşü”ne değinerek şöye diyordu:  “Bunun çok yanlış olacağını düşünüyorum. Dini ve milli bayramlarımız ancak bizi birleştirmeli, aynı potada eritebilmeli, ayrı gayrı olmaktan bizi kurtarmalıdır. İşte bunu sağlarsak dini ve milli bayramlarımızı öz ruhuna uygun olarak kutlamayı başarabiliriz.” (3)

Görüldüğü üzere muhafazakâr siyasetin tüm çabası, hakla bâtılın ayrışmasını engelleme yönündedir. Hakla bâtılın ayrışması ihtimali bile muhafazakâr zihniyeti tedirgin etmeye yetmektedir. İslam hakla bâtılın kesin hatlarla ayrışmasını öngörürken, muhafazakârlık, “milli (ulusal) birlik ve beraberlik” adı altında hakla bâtılın bir potada eritilmesini, hakkın bâtıla itiraz etmeden onun şemsiyesi altında, onun verdiği kadar hayat hakkına razı olarak var olmayı kabullenmesini öngörmektedir.

Başından beri muhafazakâr siyaset biçimlerinin yapmaya çalıştığı ve yaptığı bundan ibarettir.

Şimdi soru şu: Yıllarca Kur’ani / tevhidi bilinçlenme süreçleri yaşayan ve “cahiliyeden ayrışma” söylemleriyle meydana çıkan bu coğrafyadaki kimi fert ve çevrelerin şimdilerde gelip dayandıkları noktanın, muhafazakâr siyasetin yandaşlığı ve destekçiliği olması nasıl izah edilebilir?

Bir vesileyle İslam akidesiyle tanışmış olan insanlara yakışan, çeşitli pragmatist mülahazalarla muhafazakâr akide ve bu akideden kaynaklanan muhafazakâr siyaset anlayışının peşinden sürüklenmek midir, yoksa bu anlayış sahiplerini de Kur’an mesajıyla buluşturacak özgün bir İslami duruş ortaya koyup onda sebat etmek midir?

Yazımıza Rabbimizin şu beyanıyla son verelim:
 
"Dinde zorlama yoktur. Hak yol, bâtıl yoldan apaçık ayrılmıştır. Kim tağutu reddedip, Allah'a iman ederse, muhakkak ki o, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir." (Bakara, 2/256)  


1- “De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Zaten bâtıl yok olmaya mahkumdur.” (İsrâ, 17/81); “De ki: Hak geldi, artık btıl ne bir şey ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir.” (Sebe’, 34/49)

2- “Hayır, biz hakkı bâtılın üstüne atarız da o onun beynini parçalar, derhal (baâtılın) canı çıkar. Allah'a yakıştırdığınız niteliklerden ötürü de vay size!” (Enbiyâ, 21/18)

3- Şahin’in konuşmasında geçen “dini” ve “milli” tabirleri, bilindiği gibi aslında aynı anlama gelen iki Kur’ani kelimedir. Buna rağmen laik ulus-devletin kuruluşundan buna “ulusal” kelimesi yerine, İslam’dan arakladığı bu kelimeyi tahrif ederek kullanmakta olduğu malumumuzdur.

(Not: Bu yazı, İktibas'ın Kasım sayısında yayınlanmıştır.) 

Paylaş X Facebook

Yorumlar 2

H hüseyin alan 01 Ocak 2012

Merak ettim de; bir insan Müsluman olunca kendini beşeri iradeden, tağuttan, heva ve hevesten koparıp Allah’ın iradesıne teslim etmiyor muydu? Kula kulluktan kurtulup Allah’a kul olmak bu değil miydi? Zalimden, müşrikten, kafirden ve fesat üretenden beri olup onlara en azından buğz etmek, yahut biraz becerikliyse onlara karşı durup onları aşağılamak, batılda olduklarını açık etmek ve hakkı yüzlerine çarpmak değil Müslüman olmak değil miydi? kişisel olarak iman etmişliğin ilk aşaması yahut ben de İslam oldum diye ilan etmekliğin görünür sonucu böyle bir karşılık bulması değil miydi?

Bir insan ki; kalbi ve zihni olarak, akidevi olarak, felsefi olarak, düşünüş biçimi olarak batıldan hakk’a; cahiliyyeden İslam’a; şirkten tevhide; tağuttan Allah’a; küfürden imana geçis yaptığında ancak Müslüman sıfatını kazanmış olur ancak. Daha işin başı bu. İlk aşama bu. Yani İslam’a ilk giriş bu şekilde oluyor... Bu konuda ihtilaf olmaz sanırım.

Bu demektir ki; şirkten, zulümden, küfürden, tuğyan edenden, fesadı iktidar kılanlardan ve münafıklıktan önce kalbi olarak kopmak; o akıl yapısından, o düşünüş biçiminden duygusal ve giderek pratik olarak kurtulmaktır. Eski hali cahiliyye olarak niteleyip terk etmeye söz vermek ve kendini yeni düşünüş biçimi ve haliyle yenilemektir... Dolayısıyla eski hali temsil eden şirkten, küfürden, tuğyandan, münafıklığı ve fesadı temsil edip pislik üreten toplumsallıktan, düzenden, iktidar sahiplerinden, sistemden, devlet yapısından, iktidar ilişkilerinden kopmaktır. İşin başı budur... Bu konuda da ihtilaf yoktur sanırım. Zira hem kelime-i tevhid ve hem de şahadet bu değişimi ve yeni durumu içerir... Bu durum aynı zamanda bir dönüşüm ikrarı, kalbi teslimiyetin ifadesi ve sonucu, akli düşünüşün yapısal değişimidir...

İslam oldum diyen kişi bu değişimi başkalarına açıklayamasa da, toplumsal alanda açık edemese de en azından işin başlangıcı, temeli, özü ve esası budur. Kişinin kendi kendine itirafı, kalbi ve zihni değişimi, ahitleşmeye taraf olarak rabbine karşı verdiği sözüdür... Bu dahi olmazsa şayet, o taktirde kişinin kendi kendini kandırması, kişinin kendine yalan söylemesi durumu söz konusu olur ki, bu duruma söyleyecek sözün yeri burası değil.

Hiç olmazsa dedik, evet, hiç olmazsa, iman eden bir kişi, iman ettiği için zihinsel açıdan, itikadi açıdan, düşünsel acıdan, filozofik açıdan bu hakikate inanmış, bu değişimi gerçekleştirmiş, kalbi mutmainlikle de teslim olmuş olur. Bu durumu kendi kendine olsun bari itiraf eder. Eder de özünü tezkiye edip nefsinde olanları değiştirmeye başlar. Böylece öncelikle kendi eski kalbi, zihni, düşünsel yapısından kopar. Cahiliyyedeki akraba, dost, kavim, şehir, ulus, devlet gibi bağlarını değiştirir ve onlarla kurduğu ilişkilerini, yeni inancına göre yeniler. Bazı şeyleri beceremese de bunun böyle olduğunu, olması gerektiğini bilir ve yönelişini, cehdini o yöne sevkeder. Artık bir taraftır o. Başka bir varlık, başka bir insan tipi olarak. Haktan yana, batıla karşı olarak.

Olur ya, ilk aşamadan sonra toplumsal, siyasal açıdan şirke, küfre, fesada, tuğyana karşı açıktan açığa tavır alamaz. Bu durumu pratiğe dökemez. Denir ki, bu tür bir imana şahitlik edilmez ama kişi imanını gizliden gizliye korumaktadır, olur a!

Bu tür iman amele, tutum ve davranışa, sevgi ve buğza dönüsmez, haktan yana batıla karşı bir taraf olmazsa zaten yok olur gider. Çünkü o iman amelsiz, tavırsız, tepkisiz ve tarafsız yaşayamaz, ölür...

İman ettim ve ben Müslümanlardan oldum diyen birisi Allah’dan çok insanlardan korkmaz. İleri gelenlerden, mülk ve iktidar sahiplerinden de korkmaz. Ölümden ve aç kalmaktan korkmadığı gibi. Zalimin zulmünden, fasığın fıskından, müşriğin dayatmasından da korkmaz. Çünkü o iman etti, çünkü onun velisi ve vekili Allah oldu. Çünkü o ınsanların söylediklerine değil Allah’dan gelenlereteslim oldu. Çünkü onun bu gibi konulardaki düşünceleri değişti. Çünkü artık o haktan yana taraf olduğunu açık ederken batıla da karşı olduğunu açık eder. Becerebilirse de batılı alaşğı eder.

Bu aşamaları bilir ama geri durur, kimi kaygılarıyla şirke, küfre ve zulme ses çıkartmazsa, işte o zaman hakkı batılla karıştırmış, batılı hak diye satmış, zalime yalakalık etmiş olur. Aşağılık bir duruma düşer, izzetini yitirir de zillete düşer. Dahası Allah’hın dinini bozmuş, insanları da aldatmış olur. Dünyayı ahirete tercih etmiş, dinini az bir pahaya din satmış olur. Tıpkı geçmişin ve günümüzün kitap ehli gibi. Onca ayetlerle uyrıldığı halde üstelik. Bu durumda Allah ve melekleri tarafından lanetlenmiş kullar arasına girmiş olur.

Sözün özü, yazınızda belirttiğiniz gibi, kimler neyi muhafaza ediyorlarsa etsinler. Kimler neye taraf oluyorlarsa olsunlar. Bunlar seçimlik, tercihe dayalı işlerdir. Ateisti solcusu, Kemalisti ulusalcısı, Türkçüsü Kürtçüsü, liberali demokratı belli olduğı gibi, muhafazakarı da bellidir. herkes kendi yoluna da gidebilir ayrıca. Bu gibilerin ahirette nasıl karşılanacağı ise, kendilerine bağlıdır. Kim ne işlemiş, kim neyi istemisse, adil olan Allah ona hakettiğini eksiszce verecektir. Hem dünya da hem de ahirette... O gibiler için henüz yolun sonu gelmedi. O nedenle o gibileri uyarmak da, o gibilere hakkı hatıtlatıp batılda olduklarını haykırmak da Müslümanım diyenlerin sorumluluğundadır. Çünkü Allah, dinini bozanları, insanları aldatanları ihmal etmiyor, sadece imhal ediyor... Bu durumda hala şu muhafazakarlığı din diye satanlara verilen mühlet onların lehine değil aleyhlerine olmaktadır...

Yazınızda işlenen temanın asıl önemli tarafıysa ilginç. Bunlar hakkı batılla karıştıranlar ve insanları saptıranlardır. o gibiler için yerinde ve doğru uyarılar yapıyorsunuz. Anlamak isteyen anlayacak, inat edenler, hakka kulaklarını tıkayanlar ve hizipçiliği hakikat sananlaraysa bu uyarı yetmeyecek...

Yazıyı desteklerken bize vahiy geldiğini, hakikati sadece biz gibilerin temsil ettiğini falan söylemek istemiyorum. Haşa, böyle bir kasıt yoktur. Ama iyi niyetliler ve uyarılan hakka kulak verenler için söylenecek söz şudur; kitap ortada, ayetler herkese açık delilleriyle orada duruyor. Allah’dan gelenler, elçilerin açıklamaları ve yaptıkları, onları takip eden salihlerin yolları da apaçık ortada. Bu durumda kimin saptığı, saptırdığı, hakkı batılla karıştırdığı da ortadadır.

Bu guruptakiler gerçekten uyarıyı hak ediyorlar. Fazlasıyla. Çünkü onlar hakkı batılla karıştıranlara ses çıkartmıyorlar. Şirke, zulme, küfre, tuğyana ve fesada karşı asli duruşu göstermiyorlar. Zalimlerin zulmüne-şirkine, bildikleri halde sessiz kalıyorlar. İşlerin aslını esasını görmezden gelip gıldır gıcık detay konularla insanların kafalarını karıştırıyorlar. Cahiliyeyi İslamla ayrıştırmayıp batılın beynine oksijen taşıyorlar... Şİmdi bunların durumu diğerlerinden daha kötü resim vermiyor mu? Kötü çünkü bütün pisliklerin örtülmesinde bunlar rol oynuyor. Burada pislik şirk anlamınadır. Şimdi sormalı, hangi delile dayanıyor, hangi elçinin sünnetine uyuyorsunuz? Yoksa, her şeyi tevhidle açıklamak gibi bir banallık gösterdiğimizi söyleyenler gibi olmayın sakın!

Bu gibiler şimdi şunu diyemezler; tüm bu söylem tekfirciliktir, anı okuyamamaktır, realiteyi görmezden gelmektir, gulat selefiliktir! Hayır, asla doğru olmaz bu. Çünkü, yorumun başında söylediğim hakikat yani iman etme durumu bu tür saptırmayı ve yanıltmayı engeller. O nedenle burada hak batılla karıştırılmaz, iman etmekle küfre karşı olmak ayrıştırılmaz. O nedenle yorumun başlangıcı hak olarak, doğru olarak gerçeğe tekabül eder. O nedenle iman ettim ve ben Müslümanlardan oldum diyen birisi için hakikat bu değil mi? Kitap bu konuda başka türlü mü söylüyor? Başka bir hakikat mi vardır bu konuda da tekfircilik etmiş olalım. Kurandan başka bir kitap mı indi ki delilsiz, mesnetsiz konuşuyor olalım... İman ettiğini söyleyen birisi, toplumsal anlamda, siyasal alanda olmasa da, bari kişisel olarak bu itirafı yapmalı ve en azından o noktada durmalı değil midir? O duruş ve itiraf da yoksa, yapılıp edilenden hareketle biz de tüm bunları söyleme hakkına sahip oluruz. Kalpleri yarıp bakmaya gerek yok, zahire bakıp da konuşabiliriz herhalde, değil mi? Bunu ağır bulurlarsa o zaman iman etmenin gereğini kişisel olsun bari gösterin de şirke ve zulme razı olmayın deriz. Buna hakkımız var elbet çünkü bu din kimsenin babasının malı değildir. Gerçekten iman etmiş olanların hakkı batıldan ayırmak gibi, insanlara hakkı açıkça ilan etmek gibi bir sorumluluğu vardır. Sizce de öyle değil mi?

N NECDET DALYAN 01 Ocak 2012

Sevgili kardeşim yazıların mükemmel Allah razı olsun. Sana bir eleştiride bulunacağım bu yazını arkadaşlarıma okuduğumda bana postmodern sentezleme akreditasyon rezervasyon vasatı devşirme entegrasyon perspektif münker girifleşme tenakuz pragmatist mülahaza gibi kullandığın kelimelerin anlamlarını sordular. Senden dileğim daha orta seviyenin anlayacağı kelimeler kullanman. Lütfen kullanki ne dediğini vasat olanlarda anlasın aynı eleştiriyi ali bulac için yapmıştım ama benim gözümde sen ondan farklısın o hala devam ediyor fakat sen düzgün bir müslüman kardeşimsin hakkını helal et canım kardeşim

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Şükrü HÜSEYİNOĞLU — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.