İfrat/tefrit ve “Ümmeten Vesetan”
Vasat ümmet; İnsanlığın hidayet önderidir, üzerlerine şehidler/örnekler olanıdır (2/143), sahip olduğu değerleri yeryüzü sakinlerinden bırakın esirgemeyi, bütün ‘’maddi/manevi‘’ güçleriyle insanlığa bu değerlerin taşınmasını yükümlülük addeden ve ibadi bir şuurla yerine getirenlerdir. Bu uğurda karşılaşılacak her türlü belalara göğüs geren, her türlü çileyi, cefayı göze alan ve amacı/hedefi Allah’ı razı etmeye kilitlenen bir topluluktur.
''Hakikatin'' doğru anlaşılması/yansıtılması hayatidir, yani hem bu dünya hayatımızı hem de ahiretimizi yönlendirmekte ve belirlemektedir.Hakikatin merkezi/temeli ve kendini mükemmel özetleyen ifadesi ''la ilahe illallah'' mesajıdır, düşüncelerin/eylemlerin hakikati yansıtabilmesi ancak bu mesajdan neşet etmesiyle mümkündür. Hakikatin kendisi mutlaktır ve ondan sadır olanda mutlak doğrudur, çünkü onu vaaz eden eksiklikten, unutkanlıktan, hatadan münezzeh olan Allah'tır. Hakikate ulaşabilmenin olmazsa olmazı ve bu ulaşımın yegane bilgi kaynağının adresi ilahi öğreti olan Kur'an'dır. Vahiy, aktarılan/nakledilen, üretilen bütün bilgilerin kıstas/miheng merciidir. Vahyi inzal eden de, koruyacağını (15/9) vaad eden de, yaşanılması için gönderdiği Kur'an'dan kullarına soracağını ve sorgulayacağını (43/44) beyan eden de, inzal ettiği vahyin anlaşılmasını kolaylaştıran (54/17) ve anlayabilecek aklı/kalbi verdiğini hatırlatan da Allah'tır.Kur'an'ı eksiksiz, bütünsel ''en doğru'' anlayan/yansıtan kendisine vahyin inzal edildiği Rasulullah'tır, doğruya en yakın anlayanlar ve hayatlarına yansıtanlar da Rasulün can dostları/yoldaşları ve onunla aynı havayı soluyan güzide ilk nesil müslümanlardır. Sonraki nesiller de cehdleri, samimiyetleri, teslimiyetleri ölçüsünde doğruya yakın anlamaya, yaşamaya, yansıtmaya çalışmışlardır. Fakat şu da acı bir gerçekliktir ki, kimi cehalet, kimi ihanet, kimi asabiye ve hırslarına yenik düşme kaynaklı sapkın saptırmaların, algılamaların, yansıtmaların başlama tarihi Rasulün rıhletine uzak bir tarih değildir maalesef.Son Nebi'ye vahyin nazil olduğu asır/yüzyıl daha tamamlanmadan ''ümmet'' arasında siyasi, hegemonik, asabiye nedenli hırslarla kırılmalar/boğuşmalar yaşanmaya başlamış, vahiy ve inşa ettiği kavramların ''algılarda'' içeriği/işlevi ve hayatı inşa eden boyutu boşaltılmış, indirilen dinin yerine empoze edilen ve zalimlerin pek sevdiği/razı olduğu religion/ritüellere hapsedilmiş bir din algısı/olgusu inşa edilmiştir. Artık üretilmiş bu dine müntesip olanlar rahattır ve sorumsuzluğun, iradesizliğin, vurdumduymazlığın ve acziyetin adı kader telakki edilerek ağır yüklerden kurtulunmuştur. Bir de emir/yönetim sahiplerine itaatin olmazsa olmaz şartı olan Allah’a ve Resulüne kesin itaat vurgusunu/emrini/şartını (4/59) yok sayarak/gizleyerek itaat anlayışını salt (Allah'tan ve Rasulünden bağımsız/koparılmış) emir/yönetim sahiplerine indirgenmesi sonucu insanlar sürü psikolojisi ile hareket/itaat etmeye başlamışlardır.İşte ümmetin Emevi iktidarı/Muaviye ile başlayan kırılma noktası ve (arada kimi olumlu örneklikler yaşansa da) günümüze kadar devam eden tarihsel serüveni ve genel hatlarıyla vahye bütünüyle teslim olmamış ve buna rağmen kendilerine ''alim'' denilen ve yönetimlerin gölgesinden çıkamayanların yönlendirmesiyle/ehlileştirmesiyle çoğunluk tarafından kanıksanarak/destek verilerek devam edegelen yönetsel/iktidar serüveni yaşanagelmiştir.Ümmetin yaşadığı bu tarihsel serüveninde var olan olumsuzluklara karşı itiraz sadedinde nice güzide alimler/mü'minler mücadele etmiş, kimileri sürgün yemiş, kimileri hapsedilmiş, kimileri de şehid edilmiştir.Kur'an'ın ''Mehcur'' (sırt dönülen, nesneleştirilen, içeriği/işlevi gözardı edilerek ''ölü metin'' haline getirilip ''mukaddes'' kılınan) bırakılmasından kaynaklı ve ithal edilen düşünce sistemlerinin de etkisiyle vaaz edilen/indirilen dinden uzaklaşılarak ucube denilebilecek din/inanç tasavvurları üretilmiştir.Örneğin; bırakın detaylarda farklı anlamaları/algıları, yansımaları, dinin temelinden başlanılarak asabiyelere, hevalara ve hegemonik dürtülere kurban edilen ve ne acıdır ki kullanılanların başında tevhid cümlesi gelmektedir, dinin temeli olan ‘’la hükme illa lillah/Allah’tan başka kimse hükmedemez’’ cümlesine harici/tekfirci zihinlerin (Allah'ın vaaz ettiği hükümlerle ve tabi ki o hükümlere sadakat gösterecek insanlar eliyle bunun icra edilmesi gerektiği şeklinde anlaşılması gerekirken, insan faktörünü yok sayarcasına ve adeta/sanki Allah gökten elini uzatacak ve insanlar arasında hükmedecek saplantısıyla bu cümle dahi amacından saptırılarak kullanılmış) akla zarar yüklemeler yapmalarından dolayı ve de bu cümle ''silah'' olarak kullanılarak Hz. Ali ve birçok sahabe tekfir edilmiş, Hz Ali, tekfircilerin müntesibi olan Harici İbn Mülcem tarafından şehid edilmiş ve bu cümleye! müslüman kanları kurban edilmiştir, maalesef atalarını takip eden tekfirci zihinlerin eliyle(azınlıkta da olsa) günümüzde de ''fitne ve katl'' icraatları yaşanmaktadır.Kedi yavrusunu yemeden önce fareye benzetirmiş misalinden hareketle, kendilerini İslama nisbet edenlerin de ''ne yazık ki'' kardeş katline girmeden önce öldüreceklerini ötekileştirip tekfir ederek öldürmeleri söz konusudur. Bunun için Rabbimiz şiddetli bir uyarıda bulunmaktadır; ''Kim bir mü'mini kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse cezası, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazaplanmış, onu lanetlemiş ve ona büyük bir azab hazırlamıştır.'' (4/93) ve hemen arkasından şu ilahi hitap gelmektedir ''size (islam geleneğine göre) selam verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak 'sen mü'min değilsin' demeyin'' (4/94)Oysa, insan fıtratını inşa eden Rabbimiz, inşa ettiği fıtrata uygun davranış fıkhını da vaaz etmiştir. ''İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.'' (41/34)Kanaatimce, ümmet açısından çok tehlikeli ve içinde fiilen müslümanları birbirine kırdırabilecek acı tecrübeleri barındıran tekfircilikten şiddetle uzak durulması gerekmektedir. ''Tekfircilik'' tekfiri meslek edinmek ve kişilerin küfrüne hükmetmek için delil ve karine bulma/keşfetme maharet ve sanatıdır!. Tekfircilik; şabloncu/şekilci ve yüzeysel/sığ zihinlerin ve kastı-maksadı-niyeti-nedeni yok/hiç sayan yaklaşımların üretim merkezi/makarrıdır. ''Tekfircilik'' İslâmî mücadelenin bir uru/tümörü gibidir. Bedende/ümmette çıkmış problemli bir parçadır. Bedenle yani bütünle uyum sağlayamadığı gibi bedenin sağlıklı/hızlı hareket etmesine de engel olur. İşin en kötüsü kendini sağlıklı/sıhhatli görür, bütünü ise problemli/hastalıklı zanneder. Sürekli bedeni/bütünü uğraştırır ve kaos üretmeye çalışır, müstekbirlerin yapmak istediği ümmet arasındaki parçalanmışlık özlemini, onların ekmeğine yağ-bal sürdüğünün farkında olmadan ve maalesef ''Allah rızası'' zannıyla tefrikayı kendine vazife edinir. Buna rağmen beden/ümmet onu üzerinde taşımak zorundadır. Çünkü ur'un/tümörün kesilip atılmasının bedeni tehlikeye sokma ihtimali vardır. O yüzden kontrol altına alınması, bedeni/ümmeti riske sokmaması, muhtelif tedavi metotlarıyla mümkün mertebe küçültülmesi ve zararsız hale getirilmesi gerekmektedir. Tekfirciliğin günümüz uzantılarına yönelik ''fıkralaştırılan'' fakat freni patlamış kamyon misali durdurulmazsa trajikomik durumlara düşülebileceğini resmeden bir alıntıyı paylaşayım: “İki tekfirci sokakta yürüyormuş. Birden kırmızı ışık yanmış ve biri diğerine -Hadi Tağut’un kanunlarına itaat küfürdür; geçelim! demiş. Öbürü -ne var canım kırmızıda geçip canımızdan mı olalım; deyince, “geçelim” diyen öbürünü hemen tekfir ederek yolunu ayırmış.”Yine dinin temeli olan ve Rasulün ''la ilahe illallah deyin kurtulun'' davetinin merkez/inşa cümlesi bağlamından ve ihata ettiği anlam sahasından kopartılarak, hayat öneren/emreden içeriği boşaltılarak, vahiy bütünlüğü gözardı edilerek ve işlevsiz bir kabule indirgenerek ve de daraltılarak, vahiydeki ''İman edenler'' cümlesinden sonra gelen cümleler adeta yok/hiç sayılarak Allah'ın kitabını/dinini algılarda ''kuşa'' çeviren ve ameli/hayatı olmayan salt kalbin bilmesiyle/tasdikiyle dudaklardan dökülen iman/kabul sözcüklerine indirgeyen ve de her ne yaparsan yap, her ne olursan ol, her nasıl yaşarsan yaşa, yeterki tek/sadece o ''tılsımlı'' o ''yüce'' cümleyi bil ve kabul et, bu kurtuluşun için yeterlidir şeklindeki ucube din anlayışını inşa eden Mürcie yaklaşımıdır. (Mürcie'ye göre, kafirlikle birlikte yapılan itaatin hiç bir faydası olmadıgı gibi günah islemenin de imana her hangi bir zararı olmaz, bir kişi mümin olduktan sonra işlediği günahlar ona zarar vermez. Zira imanın bulunduğu yerde günahın bir değeri yoktur. Günah işlemekle iman eksilmez. Mürcie'ye göre iman kalp ile Allah'ı ve Hz. Peygamber'in haber verdiklerini bilmekten ibarettir.) Buna da ''trajikomik'' yaşanmış ya da çokça yaşanıldığını düşündüğüm bir anlatıyla örnek vereyim: ''Almanya'da yaşayan Hasan, Alman olan arkadaşı Hans'ı bilmediği, yaşamadığı dinine davet eder ve müslüman olmasını söyler, Hans kulaktan duyma İslam ile ilgili bilgilerine dayanarak Hasan'ın teklifini reddeder ve gerekçelerini sıralayarak şöyle der: ''Ben içki içiyor kumar oynuyorum, kızlarla geziyor ve nikahsız yaşıyorum, sizin dininizde bunlar yasak, ben namaz kılmıyorum ve kılamam, oruç tutmuyorum ve tutamam ama bunlarda sizin dininizde zorunlu, dolayısıyla ben sizin dininize giremem der, ''müslüman'' evladı olan Hasan da cevapları sıralar ve der ki, ben de senin gibi içki içiyor kumar oynuyorum ve kızlarla birlikte geziyoruz, ayrıca ben de namaz kılmıyor oruç tutmuyorum der ve ''kelime-i şehadet'' getirmesinin yeterli olacağını söyler, bu konuşmanın sonunda Hans Hasan'a döner ve der ki, yaşantıma/hayatıma, heveslerime ve yapıp ettiklerime müdahale etmedikten sonra farketmez, madem öyle ben de senin gibi ''müslüman'' olayım/oldum der''Her iki yaklaşım (tekfircilik-mürcielilik) birbirine zıt ve uç noktaları ifade eder.Oysa vahyin belirttiği/olumladığı ''ümmeten vesetan/orta-dengeli-adil-seçkin-örnek ümmet'' (2/143) vasat ümmettir. Vasat ümmet demek, Allah'ın vaaz ettiği dini, kendi heva/kuruntu ve indi çıkarımlarına/yaklaşımlarına göre enflasyona da tenzilata da tabi tutmayan, ilave/eksiltme yapmayan ümmet demektir. Çünkü Allah'ın dini ve belirlediği sınırlar hem adaleti hem dengeyi hem de güç yetirilebilir emir ve nehiyleri vaaz eder. Fıtratı yaratanın önerdiğini/emrettiğini eksik ya da fazla görerek ilavelerde ya da eksiltmelerde bulunmak kulun tuğyanıdır/hadsizliğidir ve bu da adaletsizliği, dengesizliği, zulümü üretmektedir.Yahudi ve hristiyanların kitaplarını tahrif etmeleri, ilave-eksiltme-değiştirme-gizleme ve tersyüz etme ameliyelerinden kaynaklı zulüm üretmeleri bir vakıadır. İndirilenle yetinmemenin, çıkarlara göre ayetleri değiştirmenin, şartlara göre kendi arzularına dönük ilahi ölçüleri sündürmenin, yaratandan roller çaldığını zannederek afaroz etmelerin ya da bağışlayarak cennetler dağıtmanın, dini anlama/yansıtma işini ruhbanlara havale etmelerin, kısaca ilahi olan yalanlanarak, değiştirilerek, gözardı edilerek yapılan bütün düşünsel/eylemsel üretimlerin sömürüleri tetikleyeceği, zulüm üreteceği, katliamlar yaşatacağı ve en önemlisi de azabı celbedeceği kaçınılmazdır.Vasat ümmet; şehid Seyyid Kutub'un ifadesiyle ''Düşünce ve şuurda.. Tecrübe ve marifet kapılarını kapamadığı gibi, bildiği ile de donup kalmaz. Her sese koşmadığı gibi gülünç maymun taklidi de yapmaz. Önce beraberindeki mefkure ve usule sarılır, sonra fikir ve tecrübelerin neticelerine göz atar. Mü'minin şiarı: '' Hikmet mü'minin yitiğidir; nerede bulursa alır'' hadisine kulak verir.''Vasat ümmet; İki mekanlıdır, yani dünyanın da ahiretin de iyiliğine taliptir (2/201), dünyayı ahiretin tarlası olarak bilir, cesede bürünmüş bir ruh veya ruha sarılmış bir cesed gibidir, her ikisine de her gıdadan hakkını verir, ne ''bir lokma bir hırka'' misali dünyaya sırtını döner ya da sırt dönüleceğini zanneder, ne de dünyanın ahiretin tarlası olduğunu unutarak dünyayı önceler ve dünyevileşir, ne maddeye dalar ne de tamamen ahirete gömülür. Kulluk vazifelerinin/sorumluluklarının bu dünya hayatında icra edilebileceğinin, ailevi, sosyal, ekonomik, siyasal, yani hayatın tümüne dair imtihan çeşitlemelerinin yaşanacağı yer olarak dünya hayatını görür ve bunlardan dağa çıkarak/kaçarak kurtulunamayacağının idrakiyle hayata müdahil olur.Vasat ümmet; Hayatı/insanı, toplumu ne hislerin/vicdanların emrine terk eder, ne de cezalardan müteşekkil bir hayat inşa eder, ikisini birlikte kaynaştırır, insanları yönetimin kamçısına/zincirine bırakmadığı gibi, salt vicdanların ilhamıyla da başbaşa bırakmaz. İnsanın tekil olarak şahsiyetini yok saymadığı gibi, cemaatin/topluluğun önceliklerini de şahıslara kurban etmez. Şahsiyetlerin gelişimini toplumun gelişimiyle ve hayra dönük dönüşümüyle doğru orantılı addeder.Vasat ümmet; İnsanlığın hidayet önderidir, üzerlerine şehidler/örnekler olanıdır (2/143), sahip olduğu değerleri yeryüzü sakinlerinden bırakın esirgemeyi, bütün ''maddi/manevi'' güçleriyle insanlığa bu değerlerin taşınmasını yükümlülük addeden ve ibadi bir şuurla yerine getirenlerdir. Bu uğurda karşılaşılacak her türlü belalara göğüs geren, her türlü çileyi, cefayı göze alan ve amacı/hedefi Allah'ı razı etmeye kilitlenen bir topluluktur.Vasat ümmet; İlk insan/nebi Hz. Adem'den son nebiye kadar ilahi öğretinin inşa ettiği, nebilerin ve takipçilerinin tağuttan/zulümattan ictinab etmekle-ettirmekle emrolunduğu, türedi olmayan ve insanlık tarihiyle yaşıt olan ve de insanlık serüveninde ''şahidler'' olarak tanımlanan İslam ümmetidir.Vasat-dengeli-adil mü'minler şunu bilirler ki, ümmetin parçasını oluşturan müslümanların düşünsel ve eylemsel yönelişlerinde, algılama kapasitelerinden kaynaklı, farklı zihinlerden ve kültürel etkileşimlerden dolayı (bir boya kutusunun içine atılan bir nesne misali) aynı tonda ol(a)mamaktadır, bu da zaten eşyanın tabiatındandır. Yine şunu bilirler ki, muhataplar değerlendirilirken faillerle fiiller her zaman aynı potada eritil(e)mez, nice yanlış fiiller vardır ki bunda failin bilinçli-kasıtlı (yanlışı yanlış bil(e)meden)yaklaşımı yoktur, doğru yapıyorum zannıyla yanlış yapabilmektedir, ''ameller niyetlere göredir'' hadisinin ışığında umulur ki niyetin halisiyeti kendini kurtarabilir, bunu da Rahman bilir ve takdir eder. Neticeyi biz bilemeyiz, bizler fiilin yanlış olduğunu hatırlatmakla mükellefiz. İşin muhasipliği bizlere teslim edilmiş, elimizde bize dair bir berat varmış gibi hareket edemeyiz ve zaten buna ne gücümüz yeter ne de sorumluluğumuz söz konusudur.Muhatapların tanımlanmasında fail-fiil ayırımı hayati öneme sahiptir. Bir örneklendirme yaparak somut/yaşanan bir örnekle meramımızı anlatmış olabilelim:''Öldürme fiilinin'' faili dört farklı nedene dayanabileceği ve öldürme fiilinin failini katl ile suçlanarak teke indirgenemeyeceği gerçeğidir, yani öldürme fiilinin faili nedenleri dikkate alınmadan katillikle suçlanamaz, öldürme fiilinin failini tanımlarken kimi zaman ''kısas'' kaynaklıdır ve bunun adı katillik değil adalettir/cezadır, kimi zaman şahsına-namusuna-beytine-değerlerine yönelik fiili saldırılara karşı savunma/savuşturma amaçlıdır ve bunun adı Hak'tır, kimi zaman (hataen/kazaen ve birinin birinin üzerine düşerek ölümüne neden olması gibi) katl değil kazadır, kimi zaman da haksız yere bir insan öldürülür bunun da adı katilliktir/cinayettir. Buradan hareketle her fail fiiliyle örtüştürülemeyeceği gerçeğidir, güncel tartışmalara yönelik bir öneklendirme yapar isek; sistemi içselleştirerek ve değerlerini savunarak yapılan destek fiilinin faili ile, sistemi içselleştirmeyen ve değerlerini savunmadan ve de farklı te'villerle zulumatın koyusu yerine nefes aldıracak bir süreci lokal/geçici (referandum gibi) destek fiillerinin failleri asla aynı değildir, çünkü kalkış noktaları ve kasıtları aynı değildir. Dolayısıyla ''destek fiillerinden'' hareketle failleri aynı kefeye koymak mümkün değildir. Bizler ilkini sıfırdan dine/islama davet ederiz, ikincisini ise Kemalist/vesayet sisteminin geriletilmesine dönük abartılı yüklemelerden dolayı konjöktürel ve geçici olarak var olan sürece destek söylemleri olan, zulumatın koyu tonunun alaşağı edilip yerine görece özgürlüklerin olduğu bu vasatın/sürecin kendilerince farklı te'villerle desteklenmesinin, aksi takdirde zulumatın koyusu olana kemalist/vesayet sistemine geri dönüleceği zannıyla/kaygısıyla söylem geliştirenlere yönelik söyleyeceğimiz şudur; te'villerinin yanlış olduğunu ve böylesi bir desteğin iyi niyetle ve farklı te'villerle bile olsa vebalinin olacağını ve de böylesi çok riskli vebalden dönmeleri gerektiğini söyler ve doğrulara davet ederiz. Batıl olan bir sisteme hangi niyet ve kasıtla olursa olsun destek söylemi/eylemi mazur görülebilir bir şey değildir ve indallahda vebalin olabileceği gerçekliğidir. Burada tefrik etmemiz gereken şey, fiillerin cürüm olduğu gerçekliğini saklı tutarak faiillerin maksad/niyet farklılığıdır ve bu farklılıkda muhatapları tanımlama farklılığını beraberinde getirir. İslamı bütünüyle gözardı edip batıl olan sistemi İçselleştirerek, savunularak verilen destek fail ve cürüm olan fiille örtüştüğü için tereddütsüz küfür/şirk iken, diğerinde maksad-niyet ve fail (Allah'ın kitabını ve onun inşa ettiği dini hayatın tümüne müdahil olmasını isteyen ve bu uğurda cehd eden, kastı/maksadı bu olmasına rağmen yanlış bilgi-etkileşim-yönlendirme nedeniyle doğru yapıyorum zannıyla yanlışa düşenler) işlenen cürüm fiiliyle örtüşmediği için faile kafir/müşrik denilemez.Bu örneklerden hareketle yaşadığımız çağda bu nevi kırılmaların ve demokrasi denilen ayartı tuzağının ağına çokça düşülmekte, ümmet coğrafyasında demokrasi kavramını salt seçime indirgemelerin ve pradigması gözardı edilerek büyük yanılgıların yaşandığı ortadadır. Vakıa budur, bu yanlış yüklemelerden kaynaklı yanılgıları yaşayanları (düşünsel/eylemsel hayatları ve İslami yönetim özlemleri ortada olduğu müddetçe) bir çırpıda fiillerinden dolayı ümmet dışına çıkarmak ve kardeşlikten ötelemek asla doğru bir yaklaşım değildir. ''Teo demokrasi'' diyen cemaati islamiyi mi? Dini demokrasi diyen İranlı cuma imamlarını mı? İhvan-ı müslimin ve ortadoğudaki sayısız uzantılarını mı? hangi birini salt bu kavrama yanlış yüklemeler yaparak ve de seçime indirgeyerek olumlamalarından dolayı ümmet dışına çıkaracağız. Bu asla mümkün değildir. Yaşananlardan yola çıkarak verdiğimiz somut örnekleri ve var olan yanlışlarını asla/kat'a olumlamadan/meşrulaştırmadan doğru analizlerle ve doğru davet diliyle ve de aslında ortaya konulacak modellerle uyarılmaya devam edilmesi, kardeşlikten ve ümmet karesinden çıkartılmaması gerekmektedir.Bir sitede okuduğumda yanlış bulduğum, yadırgadığım bir yaklaşıma dair bir örnek (böylesi örnekleri çokça duyuyor olduğumu da belirteyim)vereyim: Ortadoğuda bir âlim şunu söylüyordu; ne doğunun ne de batının demokrasisini kabullenemeyiz, biz özgür İslam demokrasisinden yanayız diyor. (belli ki adamın kastı demokrasinin bilinen pradigmasını reddediyor ve kendince salt seçime indirgenmiş bir anlam yükleyerek ifade ediyor) Hemen alttaki ''meşhur'' yorumcunun ifadeleri aynen şöyle: ''Sen ya sayı saymayı bilmiyorsun ya da dayak yememişsin, bu kabul Allah ile yanına başka bir ilah tasavvur etmektir diyor.'' Yani, alimin seksen yaşına kadar yaptığı mücadele, yaşadığı islami hayat ve bunca emek salt bu lanetli kavrama yanlış yükleme yaptığı için güme gitti öyle mi? El insaf demekteyim!Bir gün sevdiğimiz ve tanınan bir ağabeyimizle konuşuyoruz, konu demokrasinin reddi, tabi pradigması ve lanetli sonuçları dolayısıyla hepimiz reddediyoruz, ağabeyimiz hızını alamayarak İslamda da seçim yoktur dedi, ben de halifelerin seçiminden ve şura ilkesinden hareketle seçimin varlığından bahsettim, islami bir yönetimi icra edeceklerin müslümanlar tarafından seçilmesi kadar doğal olan nedir, yoksa haşa Allah gökten bir iple bir yönetici mi sarkıtacak ya da kitabın sayfaları vucut bulup insanları mı yönetecek dedim, demem o ki, bazen ayarlar fena halde kaçmaktadır.İslam’ın hiçbir eke-eklemlenmeye asla ihtiyacı yoktur ve bunu çağrıştıracak bütün söylemleri reddediyoruz. Burada eleştirdiğimiz husus muhatapların kullandıkları cümlenin ya da tamlamanın maksadı dikkate alınarak eleştiriye tabi tutulması gerektiğidir. Bu Ortadoğu’daki şahıs veya benzer düşünenler ya da düşüncelerini bu şekilde ifade edenler, demokrasinin seçimle sınırlanan boyutuyla kifayet edip ve bunu da kendilerince araçsallaştırarak/kullanılarak islami yönetime ulaşabileceklerini kastedenlerin/zannedenlerin durumuyla, demokrasinin ihata ettiği bütün kabulleri kastederek ilahi olanı yok sayıp aklı ve beşeri yönelişleri ilahlaştırarak hayat projesi üretmeyi kabul edenler tefrik edilmek zorundadır.Kimi tartışmalarda karşılaştığım, Lübnan Hizbullah’ının da Lübnan meclisine vekil göndermesini, tıpkı ''tipik demokrat/seküler'' bir zihinle (ilahi olanı tümüyle reddedenlerle) eş değer görülebildiğine şahid olmuşuzdur . Hizbullah ile ya da Hamas ile sırf ‘’seçim ve meclis’’ kelimelerine yönelik ''kendilerince/zanlarınca'' yükledikleri anlamlardan dolayı tipik demokratlarla aynı kefeye koymak adaletsizliktir ve zulümdür.Özetle; Mü'minlerin vahdeti ve izzetli ümmeti oluşturabilmeleri için, ümmet kavramının türediği ''ümm'' kelimesinin anlam köküne, ortaya çıkışına, meydana gelmesine, yönlendirerek terbiye etmesine, ıslahına veya başlangıcına temel olan köküne yani VAHYE dönmesi gerekmektedir ve bu dönüş bütünüyle teslim olmuş, hesapsız-amasız-bagajsız bir dönüş olmak zorundadır.Mü'minlerin buluşabilecekleri ve bu buluşmanın getireceği hayırla dünyada izzet-şeref ve ahirette de felaha ulaşabilmeleri için, öncelikle başka tercihlerinin (33/36) olmadığını bilmek, idrak etmek durumundadırlar.Bu salt slogandan ibaret bir söylem/davet değildir. Tarihe bu günden geriye bakarak mü'minlerin buluşabilecekleri ne mezhebi/meşrebi ne kavmi ne de coğrafi hiç bir öncelemenin ümmet şemsiyesinin oluşmasına imkan vermediğini bilakis bu öncelemelerin ümmeti parçalayacağı tartışılmaz bir gerçekliktir. Hem hakikat/sahih bir yöneliş boyutuyla hem de işlevsel/olabilirlilik boyutuyla vahyi önceleyen yönelişlerdir tek çare.Yaşadığımız bu zaman diliminde müslümanların bu günden geriye dönük bol miktarda tarihi tecrübeleri vardır. Tarihi tecrübelerin içinde nice ayrışmalar, nice savaşlar, nice boğuşmalar yaşanmıştır. Yaşanılan her türlü zihinsel/eylemsel olumsuz yönelişlerin ibretlik sonuçları dikkate alınarak, çarenin yegane adresi olan vahye yönelmek-yönlendirmek olduğunu her daim dillendirilmesi gerekmektedir.Önemsenmesi/öncelenmesi gereken, Allah'ın kitabını ve onun inşa ettiği dini hayatın tümüne müdahil olmasını isteyen ve bu uğurda cehd eden, kastı/maksadı bu olmasına rağmen yanlış bilgi-etkileşim-yönlendirme nedeniyle doğru yapıyorum zannıyla yanlışa düşen bütün kardeşlerimizin bu ümmetin birer parçası olduğu gerçeğidir. Ümmete dahil olmanın gereği/ölçüsü hayatın tümüne müdahil olan bir din kabulüne/ameline sahip olmaktır.Bize düşen ''hakikati'' empatiye ve göreceliliğe kurban etmeden, muhatapları anlama boyutuyla empatiyi de bütünüyle sürgüne göndermeden, hakikatin hatırını herşeyden üstün tutarak, dinimizi değil dilimizi yumuşatarak daveti götürmektir.
Yorumlar 22
Biraz canlılık olsun!
Bu konu daha önceden yorum başlıklarıyla ve belirli çerçevede yapılan, özellikle Yasin hocamın bu sitede hala duran “özeleştiri” başlıklı yazısı altında yoğunlaşan karşılık tartışmaları detaylandırmak ve Kemal kardeşimin kendi kanaatlerini daha iyi açıklamak kastıyla yazılmış belli ki. İyi de olmuş.
Bu vesileyle o tartışmaların “kendi gerçeğine”, “sosyalitesine”, “bütünsel bağlamı” içinde ne anlama geldiğine dair konuşmak mümkün olacak şimdi. Buna vesile olduğun için sağolasın Kemal abi.
Vasat ümmet başlığı, öncelikle çok temel bir konuya, ideolojik-sosyal bir gurubun diğerleri arasındayken özgün bir şekilde varoluş gerçeğine dikkat çeker. Bu varsa konuşulup edilenlerin bir karşılığı olur.
İlk soru, öncelikle, Türkiye’de böyle bir ümmet, diğerlerinden ayrışmış farklı bir ümmet var mıdır? Dolayısıyla bu başlık, bu gün Türkiye şartlarında gerçekte bir anlam ifade eder mi? Konunun bir zemini, kavramın bir karşılığı var mı?
Yani Türkiye’de yaşayan, Türkiye toplumunu genel manada Türkiyeli bir ümmet gerçeği olarak gördüğümüzde, bu kavim, bu karışım, bu bütünlük var. Önce bunu tespit edelim. Sonra bu bütünü kendi içinde ve aralarında inanç gurupları olarak ayrışmış farklı ümmetler olarak görelim.
Bu bağlamda liberalleri, sosyalistleri, muhafazakarları, Türk-Kürt ulusalcıları olarak kendi aralarında ayrışmış ideolojik-sosyal guruplar-ümmetler olarak görebiliriz. sosyal gerçekliğe tekabül eden böyle bir karşılık var mı, evet var.
Bu ümmetler kimi detaylarda farklı düşünseler de (aynı din içinde mezhep farklılığı gibi düşünülebilir!) esas olarak, bütünsel olarak, ortak inanç olarak bireysel çapta insan hak ve özgürlükleri-laik hukukun üstünlüğü-demokrasi (demokratik özgürlükler-coğrafik veya etnisiteli bölgesel demokratik özerklikler olarak da okunmalı) -serbest pazar- seküler küresel barış gibi ilkeleriyle ortak bir dine inanıyorlar. Bunları bir ümmet yapan bütünsellik bu mu, evet bu.
Unutmayalım, burada dini referans, ölçü ve usulle konuşuyoruz. bu bakımdan çıkarttığımız sonuçlar da dinidir. Modern refarans, ölçüler içinde ve modern yöntemlerle konuşmuyoruz. Dolayısıyla iki ilke ve değerlendirme arasında dağlar kadar fark olduğunu, bunlarla farklı sonuçlar çıkacağını ve bu gün bu kafa karışıklığı yaşadığımızı hatırda tutalım.
Şimdi esas soru şu; Bu ümmet içinde Müslümanlar ayrı bir ümmet midir? Sadece inançlarıyla değil, inançları doğrultusunda ayrı bir yaşam tarzı, pratiği olarak ayrışmış mıdır? Bu manada aralarında bir fark var mıdır? Müslüman ümmetle diğerleri arasında gerçeğe tekabül eden, böyle bir ayrışma yaşam pratiğine tekabül eden bir ayrışma mıdır? Bu özellikleriyle Müslüman ümmet diğerleri karşısında bir taraf mıdır?
Yoksa diğer ümmetler arasında kaybolmuş, onlar arasında, onların dini çerçevesinde mezhebi farklılığı olan bir sosyal gurup mudur?
O halde bu konunun ve konuya dair yapılan tartışmaların bir karşılığı, gerçekliği var mı? hangi zeminde, hangi çerçevede ve hangi toplumsal gerçeklikte konuşup duruyoruz bu konuyu? Havada kalmaması, arada kaybolmaması ve gerçekten bir karşılığa denk düşmesi için, bu gibi esasa dair konuları nasıl tartışmalıyız? Tartışmanın ve konuşmaların bir anlamı olması için, evet, bir anlamı ve karşılığı olması için biz ne yapmalıyız?
Sen ne diyorsun abi dersen, öncelikle derim ki, esaslı konularımızı havada, karşılıksız zeminde tartışmayalım. Gündeme gelirse de diğer esaslarla bağlantısını kurarak konuşalım.
İkinci olarak da ki bana göre aslolan bu, Müslümanlar olarak öncelikle, tez zamanda, ilk iş olarak, Müslümanca bir ümmetin-cemaatin varoluşunu gerçekleştirmeye bakalım. Bu varoluş, diğerlerinden farkımızı ortaya çıkarsın. böylelikle bu ümmet içinde farklı bir ümmet olarak bir taraf olabilelim. İşte o zaman vasat ümmet gerçeği açığa çıkar. Hak ve batıl ayrışır...
Sevgili Hüseyin ağabey...
1- ‘Ümmet’ kavramı aynı zamanda bir aidiyettir, ''İbrahim başlı başına/tek başına bir ümmetti'' (16/120) gibi, vahyin inşa ettiği dine/yola atıftır. Yani, sayılara/niceliğe indirgenemez, ümmet olmak için şu kadar sayı olması ya da şu kadar güç olması gerekir şeklinde tanım daraltılamaz, aslolan aidiyettir.
2- ''Türkiye’de böyle bir ümmet, diğerlerinden ayrışmış farklı bir ümmet var mıdır?'' diye sormaktasınız.
Bir kere ''ayrışma'' sözcüğü içi tam doldurulmadan ya da sınırları belirlenmeden çokça kullanılmakta, bununla ilkesel/zihinsel ayrışma kastediliyorsa elbette azımsanmayacak kadar vardır ve aidiyet boyutuyla ümmettirler, yok eğer bütünüyle ''diğer ümmetlerden'' fiziksel ayrışmadan da bahsediliyorsa, yani ayrışmanın okul-öğretmenlik-ticaret/vergi-memuriyet ve benzeri bir çok boyutu kapsaması gerektiğini dikkate alarak soruluyorsa, bunun pratiğe dönük işlevsel cevabını ben de merak ediyorum. Mesela ayrışmadan kasıt, bir dağa, bir yaylaya, bir ovaya çekilip etrafını çitlerle/duvarlarla örüp kendimize ait bir dünya kurarak bir mücadele veya dik duruş sergileneceği mi düşünülmektedir, bir öğretmenin/memurun, bir tacirin, bir öğrenci velisinin halleri değişinceye kadar sistemden ayrışmış ve dik duruş sergileyememiş mi olmaktalar ve de buradan hareketle ümmet sözcüğünü ağızlarına almaları sakıncalı görülmektedir.
Fiziksel ayrışmanın şartları-zemini oluşturuluncaya ve buna güç yetirilebilir duruma gelinceye kadar, bu hususta bol keseden atarak başlayıp, ayrışmayı memuriyete, öğretmenliğe, okula, ticarete/vergiye kısaca hayatın dışına yapılan davetlerin ''ekonomik/psikolojik problemler boyutuyla'' acı sonuçlarını çok gördük/duyduk. Kanaatimce, ''yasama-yargı'' gibi şiddetle uzak durulması gerekenlerin dışında kalan hayat alanlarını daraltmanın hem anlamı hem gereği yoktur, toplumun her kesimine davetin götürülmesinin imkanı toplumla iletişim/ilişki imkanlarıyla doğru orantılı olduğu gözden ırak tutulmamalıdır.
3- Doğru bakış, olanı olduğu gibi görebilmektir, olduğundan ne fazla ne eksik, yani ne pesimist/karamsar ne de optimist/iyimser. Maalesef, öldük/bittik/yokuz/hiçiz, gibi bütünüyle karamsar yaklaşımlar hem gerçeği yansıtmamakta hem de motivasyonları kırmakta hem de gelecek nesillerimizi olumsuz etkilemektedir. Bunun tersi saf iyimserlikte gözleri kör etmektedir.
4- ''Şimdi esas soru şu; Bu ümmet içinde Müslümanlar ayrı bir ümmet midir? Sadece inançlarıyla değil, inançları doğrultusunda ayrı bir yaşam tarzı, pratiği olarak ayrışmış mıdır? Bu manada aralarında bir fark var mıdır? Müslüman ümmetle diğerleri arasında gerçeğe tekabül eden, böyle bir ayrışma yaşam pratiğine tekabül eden bir ayrışma mıdır? Bu özellikleriyle Müslüman ümmet diğerleri karşısında bir taraf mıdır?'' diye sormaktasın, esas soruya gelelim senin deyiminle...
a- sisteme yönelik derdi olan ve dinin hayatın tümüne müdahil olmasını isteyen ve bu uğurda cehd edenler, evet ayrı bir ümmettir, ilkesel/zihinsel olarak ayrıştığı liberal-sosyalist-kemalist-muhafazakar vesaire ümmetlerle/topluluklarla aynı havayı soluyor olmaları, çağın araç-gereçlerini kullanıyor olmaları, aynı şehirde/devlette yaşıyor olmaları, bütün bunlar onlarla aynileştiler sonucunu ya da onlardan ne farkları var sorusunu haklı kılabilir mi? Yaşam tarzı pratik olarak ayrışmış mıdır? diye soruluyor, Allah aşkına, Hüseyin Alan ile Fatih Altaylı’nın farkı ne ise müslümanlar ile diğer ümmetler/topluluklar arasındaki fark odur. Farksızlığı aynı kanunlar ile yönetilmeye indirgeyerek tanımlamak ve sonuç olarak farkımız nedir demek en azından kendimize bühtan etmek demektir.
b- Müslüman ümmet, diğerleri karşısında EVET taraftır, inancıyla, düşüncesiyle, özlemleriyle, yaşam tarzıyla taraftır elbette, taraflığımızı yitirdiysek neyin iddiasındayız ve neyin mücadelesini veriyoruz, hele müslümanları modern zihinlerle aynileştirerek hayatı okuyuş biçimleri farksızdır demek olacak iş değildir, tabi bu ifadelerim senin yaptığın genellemelere yöneliktir, genellemelere oldum olası hep gıcık kapmaktayım Hüseyin ağabey.
5- Biz ne yapmalıyız? sorusuna gelince, önce şu karamsar ruh halinden/dilinden kurtulunmalı, sonra benzer düşünen müslümanlarla düşünsel/istişari yardımlaşmalar artırılmalı ve model oluşturulmalı, sonra suya atılan taş misali oluşan halkaların ilkinden yani bize yakın halkalardan başlayarak ''hakikati'' empatiye ve göreceliliğe kurban etmeden, muhatapları anlama boyutuyla empatiyi de bütünüyle sürgüne göndermeden, hakikatin hatırını herşeyden üstün tutarak, dinimizi değil dilimizi yumuşatarak daveti götürmektir. selamlar.
Nasıl?
Hayali, zihinlerde kurgulanmış ve orada duran bir şeyden değil gerçekliği olan, dışa vurumu yapılabilen, tepki ve tastik olarak toplumda karşılığı olan bir ümmetden veya oluşumdan bahsetmiştim ben. Olmayan bir ümmete “aidiyet” kişisel bir tasavvur veya özlem olmanın ötesine geçmez. Olsun, bu da bir şeydir, ütopyası bile önemlidir. Yeter ki varoluşa giden kapıyı aralama derdi olsun.
Hz.İbrahim örneği herkesin kendini mutmain kılmak ve meşrulaştırmak istediği bir örneklik olarak çokça öne sürülür ama gerçekte, o, uzaklarda bir yerlerde duran fakat pratikte lider-imam sayılarak yapıp ettikleriyle takip edilen biri değildir. O tek kişilik örnek olarak gösterilir ama bu gün takipçileri var mıdır sorgulanmalı.olsaydı bunları konuşuyor olmazdık herhalde!
ayrışmanın neliğine, nasıllığına kafa yorulsaydı, din bu anlamda anlaşılsaydı o zaman İbrahim örnekliği doğru anlaşılmış, takipçilerinin kendisini takip ettiği gibi bir güzel durum ortaya çıkardı. Herkes gibi biz de görürüdük o zaman.
Düşünsel ve zihinsel ayrışma savunması, teolojik çerçevede kalan ve başlangıç için gereken bir tartışma ve değişim konusudur ki bir yerden sonra hala benzer yerde duruyorsak iman-amel ayrışmasına kadar giden bir derdimiz var demektir. Dini telakkiyle alakalı bir yere gideceğiz o zaman.
Varoluş, inşa gibi pratiğe yönelik çözümsüzlük sonucu, donanım zaafiyetle tekfirciliğe, gettoculuğa kayarak kendilerini korumaya çalışanların örnekliklerini ortaya sürerek savunmaya geçmek, konuyu buralara kilitleyerek kategorize etmek, meseleyi çıkmaza sokmak veya tepkiselliğe yol açmakla neticelenebilir. Yorumda böyle bir sonuç veya çözüm önerisi yoktu, çıkmamalıydı. Bu daraltma olmamalı.
Senin deyiminle pesimist veya optimist (bunlar her neyse!) olmadığım gibi karamsar falan da değilim. Tersine önemli bir konuya, günümüzde içi boşaltılan ve bağlamsız yerlerde tartışılarak tüketilen böylesi değerlerin heba edilmemesine dikkat çekmek vardı. Üzülürsem bu kısma üzülürüm.
Niyet okuması yapmadığım gibi belirli adreslere ve yanlış tecrübelere gönderme de yapmamıştım. Konunun ve değişik bakış açılarının tartışılmasını isterken o söylediklerini kastetmemiş, konuyu bu denli darallığa yönlendirmemeştim.
Özetle, ben bireysel bir tercihten, gönüllerde yer etmiş, durduğu yerde iyi bakılan “ilkesel ve zihinsel” bir tasavvurdan bahsetmiyorum. o dediklerinden hareketle durduğu yerden çıkıp bir şeklide pratize edilmesi gereken bir işten-amelden-gerçeklikten bahsediyorum. bari böylesi bir dertlenmenin gerekliliğini hatırlatıyorum.
Yani fiilen var olan, ortalıkta görünür tarafı olan, değerler bazında ayrıştığı için diğerleriyle yürüttüğü ilişkilerinde kendi hukukuna tabi olan, dolayısıyla fiziki değil ama fiili ayrışmayı gerçekleştiren, kendi değerleriyle ayrı bir varlık olduğu için bir taraf olan, tarafı olan ve nihayet bu sebeplerden dolayı ümmetler içinde bir ümmet olan bir varlıktan bahsetmiştim. Bunun varlığından veya yokluğundan. yoksa o zaman ne yapılması gerektiğinden.
Yazının, içeriğin, temanın böylesi bir konuya dikkat çekmek, denemesi yapılmış yanlışlardan ders çıkartarak daha doğruya ufuk açıcı bir çaba olduğunu düşünmüştüm. O bombardımandan sonra bile hala öyle düşünüyorum. Bu tartışmalar ufuk açacak. açmalı. Kilitlenmeden, kategorik sınırlama ile işi hayale havale etmeden. Suçlamadan, analize ve çözüme yol alarak. ama muhakkak bir tavra dönüşmüş olarak.
Selamün Aleyküm.
Değerli Kemal abim. Allah razı olsun bizleri bilgilendiriyorsun, düşünmeye sevk ediyorsun.
Şöyle kafama takılan bir kaç soru yöneltsem size eleştirmek olarak değil, bilgilenmek açısından.
Müslüman’ın Müslümanlığı, inancı ve düşüncesi, duruşu ve taraf oluşu, ameli ve inancının hayattaki karşılığı muhkem naslarla sabit değil midir? Sizin de bahsettiğiniz gibi kelime-i Tevhidi sadece dillerine dolayan ve cenneti garantileyen düşünceye karşı, öyle olmadığını ifade etmek, anlatmak, dolayısıyla karşı tarafın kendisinin tekfir edildiği sonucuna yine kendisinin varması, ve tekfir edildiklerini söylemesi bizi tekfirci konumuna sokar mı?
Kafirin kafirliği, inancı ve düşüncesi, sosyal hayattaki yaşam tarzı ve tabii oldukları ilkelerinin nasıllığı muhkem naslarla sabit değil midir? Bu tür düşünen kişilerin yanlış düşündüklerini kendilerine söylemek, anlatmak, sonuçta yaptıkları işin şirk ameli olduğunu ve bu hal üzere hayatlarını devam ettirmeleri halinde müşrik olacaklarını anlatmamız yanlış mı?
Dilimizi ne kadar yumuşatırsak yumuşatalım,(yapmamız gereken yumuşak bir lisan,Kavli Leyn) ama tevhid dini İslam’ın aslında ne kadar tavizsiz ve net olduğunu, gerektiğinde peygamberlere bile nasıl hitap edildiğini bildiğimiz halde, aslında günümüzde biz Müslümanların bile, vela ve berada nasıl zaaf içinde olduğumuz aşina iken, “Onların çoğu şirk koşmadan iman etmez” diyen bir kitabın ayetlerini anlatırken, sadece dilimizin yumuşaklığı yeterli midir?
Kendilerinin açıkça tekfirci olduğunu söyleyen bir grup yoksa, “Biz tekfirciyiz” diyen her hangi bir oluşum ortada mevcut değilse, şu grup yada bu kişiler tekfircidir demek, kendileri öyle vasıflandırmayan insanlara karşı bir haksızlık olmaz mı? Mesela, Cuma kılmayanlara, cumasızlar dediği gibi insanların. Oysa bugün Cuma kılmayanların hiç birisi, kendilerini cumasız olarak vasıflandırmıyor, bu vasıflandırma tamamen ikinci kişilerin yakıştırması olarak gündeme geliyor.
Allah razı olsun abim.
Değerli dostum, dertli-tasalı olmak, davayı dert edinmek çok önemli, senin kaygılarını anlıyorum ve biliyorum, lakin genellemeci ve karamsar yaklaşımlarına, zaman zaman kullandığın dile/söyleme, muhatapları tasvir ederken salt eksiklerinden dem vuran yaklaşımlarına, ortaya konulan hayırlı çalışmalara motivasyon babında iki cümlecik olsun tenezzül etmemene itiraz etmekteyim. İşte burda da aynı durum yaşanmakta, ben yazımda ümmetin tarihsel/zihinsel serüvenlerine dair kimi özetler geçerek günümüze getirmeye çalıştım ve olumsuzlukların aşılmasına dönük vahyin gölgesinde hayatın okunması gerektiğini ifade etmeye, müslümanlar arası ilişki-iletişimlerde dilimizin sivri/keskin/itici taraflarının törpülenmesi gerektiğine, kasıtların yok sayılmamasına dair örneklemeler yapmaya gayret etmiş idim. Ben yaşadıklarımdan hareketle kendimce uyarılarda bulunuyorum. Ayrıca söylediklerim salt bu coğrafyayla sınırlı değildi.
Sen ise, benim söylediklerimi hayalcilikle ve karşılığı olmayan bir tartışma olarak addediyorsun, olmayan bir ümmetten bahsettiğimi ve varsa gösterilmesi gerektiğini, Hz. İbrahim’in takipçileri olsaydı bunları konuşuyor olmazdık diyerek yine vahim (İbrahim’in yeryüzünde takipçisi kalmamış öyle mi? ümmetin içinde bunca şehide ne denmeli acep) genellemeler yaparak silip süpürüyorsun, Ayrıca, hiçbir çabayı-cehdi-gayreti-fedakarlığı beğenmeyen, dikkate almayan, salt/sadece eleştirel söylemlerle ve elle tutulur ve gösterilebilir çözümlemeler/örneklikler sergileyemeden müslüman ahaliye karşı (böyle bir ahali de yok demessin herhalde:)) ikna edici olunacağına inanamaktayım.
Neyse, Hüseyin abicim, tartışmanın devamını dükkanda yaparız artık, selamlar.
Yazı için ciddi bir emek sarfedilmiş. Ama yazıdan çok yorum köşesi daha çok dikkatimi çekti.
Ve eğer abiler izin verirlerse, ayrışma ile ilgili bir iki ilaveyle katkıda bulunmak isterim.
Ayrışmayı yapabilmek, aynılaşmayı fark etmekle başlar. Tıpkı İslam’dan çok uzak olan birinin, ilk Kur’an okuduğunda yaşadığı şok gibi. Kendini kurtulanlar safında değil de, azaplılar tarafında olduğunu fark ediverince; içinde olduğu inançtan, yaşantıdan sıyrılması,uzaklaşması, buna değişim refleksi vermesi gibi düşünelim. Fakat önce onlarla aynı inancı,yaşantıyı fark edince bir ayrışma, ayrılma tercihi yapıyor; inanıyor, iman ediyor,yaşantısını değiştirmeye başlıyor.
Teoride gördüğünü, pratiğe bütün alanlarda önce ayrışmayla ispat ediyor, buna çabalıyor. Çünkü hep diğeriyle aynılaşma kaygısını ve korkusunu taşıyor. LA meselesini hüküm konusunda anladığı ve uyguladığı kadar; günlük yaşantısını işgal eden kapitalizme, modernizme, sekülerizme tatbik edemiyor. Hüküm meselesinde başka kanunlara, düzenlere,sınırlara LA derken; yaşantısının her alanındaki işgale gönüllü YES diyor!(Arapça’da 'evet’i bilmiyorum, Yes demem bile bir örnek olsun!)
Tabi Hz.peygamberin müşriklerle benzeşmesini saç kısaltma/uzatma sığ değerlendirmesine hapsedenler; ya da müzik dinlenir mi, çalınır mı, oynanır mı, gibi çook önemli konularla meşgul olanlar; diğer taraftan o yaşantılara boğazlarına kadar dalmış olduklarını fark edemiyor.
Fakat, kendisini zaten ayrışmış gördüğü için; hele bu ayrışmayı somut bir iki uygulamaya dökebildiyse ve adına da “takva”, “ahlak” dediyse; şirkten ayrılma pratiği dediği bir kaç amele de kota koydu, işte burada anlamsız bir rahatlık zuhur ediyor.
Halbuki günlük yaşantısını, ahlakını, duygu dünyasını kimlerin nasıl işgal ettiğini bence kaçırıyor. Birlikte namaz kılmadığı, dualarına amin demediği insanlarla; aynı kaygıları, korkuları, beklentileri,umutları,yaşantıları paylaşıyor. Asıl tehlike burada. Çünkü belli sınırları koruma ve itikadını zedelemeyen bazı amellerden uzak durma savunması; buradaki aynılaşmayı görmenin önüne gerilen bir perde oluyor.
Mevdudi “Din” kavramını şöyle tanımlar.
“Bütün ayeti kerimelerdeki ‘din’ kelimesi, itikadi, nazari, ahlaki ve ameli boyutlarıyla topyekün mükemmel bir hayat nizamını ifade etmektedir.”
Bu tanımı alıp pratiğe vurduğumuzda ve bu genel bakışla yaşam tarzlarını sorguladığımızda, teori ayrı pratik ayrı gibi ilginç bir tarz ortaya çıkıyor. Çok basit bir örnek olsun. Mesela bu dünya geçici ve rızık Allah’tan diye tevekkül ettiğini söyleyen bir müslüman; bir ateistle aynı çaba,koşturmaca,kaygı,beklenti ve endişelerle aslında ortak bir “gelecek” tasavvurunu paylaşıyor. “Hani asıl yurt ahiret yurduydu? Aynı koşuşturmaca, hem de her şeyiyle birebir! Peki bu niye?...”gibi sorularla benzeşen hayatları ve bu bağlamda “ayrışma” yı, “aynılaşma” yı sorgulamak lazım.
Tek başına ümmet olan İbrahim (a.s.),la ilgili ise tek bir cümlem var. İbrahim (a.s.), teoriyi pratize ettikten sonra yalnızlaştı, tek ümmet oldu, ateşe tek başına yürüdü.
Bir nevi bu “tek ümmet” sorumluluğu; önce baltayı vurmaktan; onunla da kalmayıp büyük putun eline bırakma kıvraklığıyla ahaliyi düşünmeye sevk etmenin bir sonucu da diyebiliriz.
Değerli Yakup ve Fatma kardeşim, söylediğiniz doğrular hepimizin hücrelerine kadar iman ettiğimiz doğrulardır, mesele, bu doğruların nasıl yansıtılacağı ve kullanılacak dilin nasıl olacağına ve de muhatapların tasvirine yöneliktir.
Doğruların, yanlış-itici-soğuk dille ve davranışla sergilendiğine çokça şahid olduğumdan ve birebir konuştuğum nicelerinden aldığım tepkilerden ve hatta bir daha biz bu insanlarla görüş(e)meyiz şeklindeki tavır/nokta koymalara kadar olan bir sürü tepkilerin neticesinde kendimce bu uyarıları gerekli görmüştüm, dileyen dikkate alır dileyen dikkate almaz, kimsenin ne diline ne kalemine pranga vuracak ne gücümüz ne de yetkimiz vardır.
İnsan psikolojisi ve insanın ikna edilmesi konusu üzerine kafa patlatanların çıkarımı şudur; muhatabın yanlışlarını düzeltmek için önce var olan pozitif/doğru yönelişlerini dillendirerek başlanılması ve sonra yanlışlarında buyurgan bir edayla değil, muhatabın düşünüldüğünü kendine hissettirecek bir yaklaşımla sergilenilmesi gerektiğine yöneliktir. Bu yaklaşımı hem vahiyde hem de rasulün sünnetinde çokça görmekteyiz.
Bu sitede ''özeleştiri'' başlığıyla yayınlanan makalenin altında yaptığım yorumlar ve verdiğim somut şahıslar/camialar ve onlara yönelik kullanılan yanlış diller/tavırlar ve kanaatimce kullanılması gereken dile yönelik örneklemeler vermiştim. Hatta ''kör öldü badem gözlü oldu'' durumuna düşüldüğünü de şahıslar üzerinden örneklendirmiştim. Bu ifadelerime karşılık bu camiaların yaptıklarını sanki olumluyormuşum gibi suçlanmaktayım. Asla olumlamıyorum ve yanlışlarını da gözlerine bakarak kimi ortamlarda dile getirmekteyim, kendi makalemde de fiil-fail ayrımına yönelik verdiğim örneklerden hareketle bahse konu camiaları salt fiillerinden dolayı zımni de olsa adresi tekfire giden cümleleri kabul etmiyorum ve tehlikeli buluyorum.
Sorduğunuz sorulara yönelik cevapların makalede olduğunu düşünüyorum, yaklaşımlarımı da net olarak ifade ettiğim kanaatindeyim.
Bizler, doğruları yaşayarak, modelleyrek yansıtmakla mükellefiz, ahirete yönelik ne bir şefaat yetkimiz ne de ceza kesecek haddimiz söz konusudur. selamlar.
Selam,
aşağıdaki yorumu yazarken Sn.Döğer’in yorumu yoktu, az önce okudum ve geçemedim. Yerinde, isabetli ve bir o kadar da tefekkürümüzü artırarak bizleri düşünmeye sevk eden soruları (ayrıca bu sitedeki “Kur’an Okuyup da Değişmemek” adlı yazınız) için kendisine teşekkür ederiz. Şahsım adına çok istifade ettim.
Sn.Songür ile ilgili;
-hakikati sunmak için onca çabasına rağmen- suçlanmasıyla ilgili üzüntülerimi ve dualarımı iletmeden geçemedim. Bu gibi durumlar karşısında kendisine naçizane tavsiyem; “görün,geçin ve sabredin” formülüdür. Allah(c.c.) sabredenlerle beraberdir.
Bir de,
Hüseyin abiden, “ayrışma, aynılaşma” konusuyla ilgili, daha açıklamalı bir yorum daha beklerdim. Bu konunun, henüz okuma fırsatı bulduğum Sn.Döğer’in yeni yazısıyla ilintili olduğunu da düşündüm. Bilmiyorum, yanlış mıdır?
Teşekkür ederim.
Öncelikle Hüseyin Beyin yazı hakkındaki ufuk açıcı olduğu görüşüne katılmıyorum.
Aksine Yazının başlığında geçen ifrat ve tefrit arası vasat ümmet vurgusu ile yazının bütünlüğü arasındaki uyumsuzluğun çok dikkat çektiğini görüyorum.Sanki bu yazı vasat ümmet nasıl olmalı sorusunun cevabı niteliğinde değil de yazarı gıcık eden kişilere/konulara gardını gösteren bir tartışma üslubuyla yazıldığını görüyorum.
Örneğin hariciye ve mürcieyi anlatmak için! verdiği ve hiçbir aklın makul göremeyeceği bu şaz iki uç örnek(kırmızı ışık tekfiri-hansın islam olması) Kemal abinin kendi kabullendiği İslam-ümmet algısını kabullenmeyen herkesi ve belki de bu yazıya eleştiri yazmak isteyen herkesi bu kefelere koyarcasasına kullanılmış gibi duruyor.En azından yazarın bundan önce yazılan yazılar altına yaptığı yorumları bilenler tarafından böyle algılanabiliyor.Bunun içinde yazı içerisinde vasat ümmet... diye anlatılan parağrafın da herkesin doğrudur diyeceği hususların da bir etkisi olmuyor ve yazı vasat ümmeti yakalama amacına bir katkı sağlayamıyor diye düşünüyorum.
Yine yazı içerisinde dile getirilen merhamet ve anlamaya çalışma yaklaşımının yine aynı yazıda ve kendi tavrında olmadığını görüyorum. Örneğin demokrasi yi beraber reddettiği arkadaşının islamda seçim yoktur sözü yalın olarak aktarılıyor ve çok uç bir söylemle(haşa Allah gökten mi gelip yönetecek? şeklinde) cevaplandığı anlatılıyor.Ayrıca arkadaşının bu soruya nasıl cevap verdiği ve seçim yoktur derken neyi kasdetmek istediği sorgulanmıyor ve açıklanmıyor.Ben buradaki arkadaşın haşa Allah yönetecek tavrında olduğunu düşünmüyorum, seçim yoktur derken de bunu -hangi seçim yokturu-açacak şekilde içinin doldurarak söylediğini düşünüyorum.
Yine yazı içerisinde niyetin çok fazla ön plana çıkarıldığını ve niyetle ilgili hadisin eksik bir şekilde kullanıldığını gördüğümden dolayı bu hadisin tam metnini aktarmayı uygun gördüm.
Ömer b. Hattab (r.a.) “Resulullah(s.a.v.)’i “Ameller niyetlere göredir,herkese niyet ettiği şey vardır.Bu nedenle kimin hicreti,elde edeceği dünyaya veya evleneceği bir kadına ise onun hicreti,hicret ettiği şeye olur” diye buyururken işittim.” demiştir.
Görüldüğü gibi bu hadisde bahsi geçen amel Allah’ın razı olduğu bir ameldir ve bu amelin Allah katında makbul olması için niyetinde halis olması gerektiği vurgulanmıştır.
Buharinin sahihinde yer alan bu hadisin açıklanmasında da kötü amelin bu hadisle alakası olmadığına ısrarla değinilmesine rağmen adeta bu hadisin baş kısmı vahyin bile önüne geçerek başlıkta geçen ifrat-tefrit sapmalarının tutunduğu en kalın dallarından biri olmuştur bu gün.
Bu topraklarda kök salan bütün yanlış savrulmalarda(türbe-yatır-şeyh-mürid ilişkileri-Kur’anın okunma şekilleri/yerleri-Peygamber’i ilahlaştırma...) hep iyi niyet kisvesine bürünmedi mi? heva ürünü sistemleri araç olarak görüp meclise girme yarışına girenlerde hep iyi niyetli değillermiydi? Ve bu adamlar araç olarak gördükleri sistemleri amaç haline getirip bizim şeriatla işimiz yok demelerine rağmen hala bunları desdekleyenler tarafından onların asıl amacının/niyetinin şeriat olduğu savunuluyor değilmi.
Yanlış anlamayın sizin TC meclisindeki bu zevatları böyle gördüğünüzü söylemiyorum. Ama birileri kalkıp sizin islama davet edilmelilerdir dediğiniz bu zevatları insanlara tam da niyetin önemine vurgu yaparak benimsetmeye çalışıyorsalar, oy vermeyen koy vermiştir diyorsalar, İslamsız da adalet olur diyorsalar… burada niyetten bahsetmenin ilmi bir yönü kalmıyor.
Neyse gerçekten ifrat ve tefrit arasında dengeli bir bakış açısını yakalamak için çok çok tefekkür etmek ve taassupları-ön kabulleri-husumetleri-kınayanın kınamasını bir tarafa bırakarak Allah rızası için çaba sarf etmek gerekiyor ve bu konuların forum tarzında değil, daha ilmi zeminlerde tartışılması gerekiyor diye düşünüyorum. İfrat ve tefrit hastalıkları sapmalarına herkesin kendi çapında vurgular yaptığını unutmayarak ajite söylem ve eylemlerden kaçınılması gerektiğini düşünüyorum.Çünkü tekfir nekadar büyük bir hastalıksa insanların tekfircilikle suçlamak ta okadar büyük bir hastalıktır.ve bugün kendi itikatlarına ve amellerine vahiy ekseninde bile eleştiri getirilse hemen tekfircilikle suçlanıp sıyrılıveriliyor.Örneğin daha dün suriyede kıyama kalkan Müslümanları zalimce katleden esada desdek verdiğini bildiren Nasrllh! Biz tekfircilerle savaşıyoruz kılıfına sığınmıştır.yanlış anlamayın tekfircilikle suçlama eleştirim bu yazıya ilişkin değildir ama bu tür yaklaşımlarında saten bulanık olan ortamların ve sarılacak dal arayan- suçlayacak koz arayanların ekmeğine yağ sürdüğünü düşünüyorum.Herkes kendi çapında iyiliği emir kötülükten nehy sorumluluğunu yerine getirmeye çalışıyor ve tedrici bir şekilde insanlara ulaşmaya çalışıyor.Ve inanıyorum ki samimi olup derdi üzüm yemek olanlar bu konuları merak ettikleri takdirde gerekli araştırma ve incelemeleri yaparak hakikata ulaşabileceklerdir inşallah.
sn Ceren’e bir sorum olsun, tabi bu soru Yakup kardeşime de gitsin...
Kur’an okuyan bir kişi öğretmenliği bırakmalı mı? okulu bırakmalı mı? vergiden dolayı ticareti bırakmalı mı? Bırakmayanlar Kur’an okumamış ya da okuduğunu anlamamış ya da anladığını pratize edememiş mi? olmaktadırlar. Eğer böyleyse bunu yap(a)mayanları nasıl tanımlamaktadırlar. Lütfen, her iki kardeşde fiilen/fiziken ayrışmayı somut/elle tutulur örneklerle lutfetsinler. selamlar.
Abdullah kardeşim, önce ufuk açıcı yorumunuz için sağolun!
1- Hans’ın İslamı/kırmızı ışık tekfirciliği gibi benzetmeler, nükte ve ironi ile verilen örneklerdir, sizde ilmi vukufiyetinizle bunların ''şaz'' olduğunu ve bana itiraz edenleri bu kefeye koyarcasına bu örnekleri verdiğimi belirtmişsiniz, bu çıkarımlarınıza pes demekten başka bir şey söyleyemeyeceğim.
2- Seçim yoktur diyen arkadaşımın kastına yönelik demokrasiyi reddeddiği aynı cümle içinde belirtilmiş ve demokrasiyi reddedelim derken hız alınamadığı ve müslümanlar arası seçiminde olmayacağına yönelik frene basmayı tavsiye eden bir örneklikti aslında, ya ben anlatamıyorum ya da anlamamakta ısrar edilmekte.
3- ''ameller niyetlere göredir'' hadisini tartışa geldiğimiz bahse konu (kur’an halkaları-özgürder-Ramazan Kayan’ın başında bulunduğu Anadolu platformu-İHH ve benzeri çevreler) çevrelere yönelik daha dikkatli (zımni de olsa adresi tekfire giden cümlelerden sakınılması için) olunması için söylenilmesine rağmen, yine ilmi vukufiyetinizle (türbe-yatır-şeyh-mürid ilişkileri-Kur’anın okunma şekilleri/yerleri-Peygamber’i ilahlaştırma...) hep iyi niyet kisvesine bürünmedi mi? benzetmeleri yaparak ifade etmektesiniz, ben yine pes/insaf demekle yetineyim bu benzetmeleriniz için.
4- Esed’in destekçilerinin tekfircilerle savaşıyoruz ifadelerini benim makaleme yönelik örneklemeniz de çok ilginç, ne diyeceğimi bilemiyorum.
5- Tekrar ve son olarak söylüyorum, bu sitede Yasin kardeşimin ''özeleştiri'' başlıklı makalesinin altına yazdığım yorumlarda bahse konu olan çevrelere yönelik insaf dışı yaklaşımlara verdiğim somut örneklemelerden olan ''papaz'' benzetmelerinden tutun, bu çevreler ''müslümanları tağutun kazığına bağlıyorlar'' benzetmelerine, ihanet içindeler yaftalarından tutun, rant peşinde koşuyorlar yaftasına, dinlerini/değerlerini satıyorlar iftirasından tutun, artık islami kaygı/perspektik taşımadıkları yorumlarına.
6- Şahsen, bahse konu olan çevrelerin/KARDEŞLERİN vahim de olsa kimi söylem ve tutumlarını hata-yanılgı olarak değerlendirmekteyim, asla olumlamamaktayım, ümmetin bugününü-yarınını dikkate alan bir hassasiyetle uyarılmalarına devam edilmesini düşünmekteyim, adresi zımni de olsa tekfire giden cümleler kullanmaktan ŞİDDETLE Allah’a sığınmaktayım ve sığınılmasını tavsiye etmekteyim. Bu yaklaşımımı doğru bulmayanlar ellerine kalemi/kılıcı alarak bu çevrelere yönelik dilediklerini söylesinler. Unutmayın, zalimler güruhunun at oynattığı bu dünyada düşünsel olarak bizlere yakın olduklarını düşündüğüm be nevi çevrelere karşı daha dikkatli ve mübelliğ hassasiyetiyle davranılmasında ve bütün hasımlığın zalimlere karşı gösterilmesinde ümmetin yarınları için hayır görmekteyim. selamlar.
Aslında bu sefer tartışmaya hiç girmeyecektim fakat Kemal abinin meseleyi getirip okul, öğretmenlik ve vergi gibi konulara bağlaması ve kendisine, bence de haklı olan eleştiri ve sorular yönelten kardeşleri bu vecihten sıkıştırmaya kalkışması karşısında birkaç kelam etme ihtiyacı duydum. Hem Kamber’siz düğün de olmazdı zaten!
İmdi, yıllarca şirk düzeninin işleyişine gönüllü katılan parti çevrelerinin, bu şirk eylemlerini eleştiren Müslümanlara cevap (!) olarak “Siz de kimlik taşımıyor musunuz” gibi sözlerini hatırlattı bana Kemal abinin bu argümanları. Kemal abi bence bu şekilde topu tacın da ötesinde saha dışına atarak, yıllarca “cahiliyeden ayrışma” söylemini dillerinden düşürmeyip bu minvalde hareket ettikleri, hatta daha 4-5 yıl öncesine kadar “AKP Müslümanları dönüştürdü” diye makaleler kaleme aldıkları halde bir noktadan sonra pragmatizme teslim olarak “Müslümanları dönüştüren” o AKP’nin destekçiliğine ve onun üzerinden şirk düzeninin Meclis ve Anayasası’nın oluşumuna aktif olarak destek verecek, şirk düzeninin Allah’ın dinini vesayet altına almak için kurup işlettiği Diyanet kurumu için yayın organlarında güzellemelerde bulunacak noktaya gelen çevreleri savunmaya çalışıyor. “Vahim hata, yanılgı” ifadeleriyle durumu kurtarmaya çalışıyor. Ne demek “vahim hata, yanılgı”? Kemal abi Kur’an’ın tevbeyle ilgili ayetlerini okumamış mı hiç? O ayetler bize hata ve yanılgının ne olduğunu, sapmanın ne olduğunu iyi anlatmıyor mu? Açıkça müşrik düzenin Meclis ve Anayasası’nın destekçisi olup ve tüm canhıraş uyarılara rağmen bu yolda ısrarcı olan çevrelerin bu tutumu hata ve yanılgı filan değil düpedüz sapmadır. Kemal abiye kardeşçe tavsiyem bu güzel enerjisi ve çabasını, mü’minlerin yolundan saparak batılın kimi kurum ve mefhumlarına destekçilik yolunda ilerleyen kurum ve kişileri savunmak için değil bu kurum ve kişileri hakka davet etmek için harcamasıdır.
Müslim kardeşimin (“Siz de kimlik taşımıyor musunuz” gibi sözlerini hatırlattı bana Kemal abinin bu argümanları) benzetmesi gerçekten topu taça atmak değil oynanmaması için topu patlatmaktır. Bu ''Siz de kimlik taşımıyor musunuz" itirazını çeyrek asır önce duyanlardan ve gereken cevabı verenlerden idik, böyle bir benzetmeyi şahsıma yöneltmek biraz ayıp kaçmaktadır. Hayat boyu kimselere mavi boncuk dağıtmayan bir kardeşiniz olarak, bahse konu çevreleri (bahse konu olan tutumlarını) savunuyor olsam içlerine fiilen girer mücadelemi onlarla birlikte veririm. Bakın ben bütün yaklaşımlarımı net olarak söylüyorum, siz de ''sapmadan'' kastınızı söyleyin ve açık yüreklilikle açın, itikadi bir sapma ise itikaden sapan birinin islam nazarındaki tanımı ne olur? bu çevrelere kardeşler denilemezse kardeş denilmeyen muhatabı nasıl tanımlayacağız, hayat boyu ve elan islami hayat yaşantılarıyla/kaygılarıyla hayatlarını inşa eden bu çevreleri sanki islami hayatları yokmuş ve islami yönetim özlemleri yokmuş gibi mi addederek yaklaşacağız,
Örneğin; Şükrü kardeşin kitap kritiği sadedinde (Süleyman Arslantaş’ın, doğrudan doğruya egemenlik ilişkilerinin belirlendiği anayasa değişiklikleri konusunda meseleye salt “insan hakları” perspektifinden yaklaşması ve dolayısıyla anayasa değişikliklerinin desteklenmesi gibi bir pozisyon alması bize göre tutarlı ve doğru bir yaklaşım değildir.) kullandığı cümleler benimkine çok benzemektedir, Belediye meclis üyeliği yapan (bahse konu çevrelerin çoğunda böylesi fiili katılımda olmamasına rağmen) Süleyman Arslantaş’a yönelik itiraz sadedinde kurduğu BİZE GÖRE TUTARLI VE DOĞRU BİR YAKLAŞIM DEĞİLDİR cümlelerini ben kursam hemen vaveyla kopar ve ne demek ''tutarlı değil'' ne demek ''doğru değil'' itirazları yükselir ve zımni meşrulaştırmakla suçlanıveririm öyle değil mi?
Örneğin; Ahmet Kalkan ağabeyin (Mevcut düzeni ve onun İslâm dışı anayasasını kabullenmediği halde, farklı te’villerle oy veren mü’minlerin doğru bir iş yapmadıklarını ifade ediyor, ama onları müşrik veya kâfir olarak görmüyorum.) cümlelerine benzer yaklaşımları sergilediğim için yine vaveyla bana kopartılmaktadır.
Ayrıca fiziki/fiili ayrışmanın nasıllığı/neliği sorusu asla kardeşleri sıkıştırmaya yönelik değildir, somut örneklerin dillendirilmesine yöneliktir, çünkü Yakup kardeşin son makalesinde bu atıflar vardır. selamlar
Özetle;
Abdullah kardeşim doğru söylüyor, ifrat ve tefrit arasında vasat ümmet, başlığıyla bir açılım yapıp konuyu ait olduğu çerçeveye çekerek önemli bir sorunumuzu konuşabiliriz diye ummuştum.
Buradan bir sistem ve toplum tahlili yapılabilir, Müslümanlarında bu sistem ve toplumda ne olması gerektiği üzerine yoğunlaşılır diye ümit etmiştim. ama olmadı. Yine bir eşiğe gelip sıkıştık. Burasını aşmalıyız oysa.
***********
Bu sitede Ş. Hüseyinoğlu kardeşimin vasat ümmetin “itidal” niteliği üzerine yazdığı önemli makaleye bakılmasını tavsiye ediyorum.
****************
Fatma kardeşimin “aynılaşma ve ayrışma” sorusu yorumla geçiştirilemeyecek denli önemli. Çok özetle, Müslümanlar neler üzerinde aynileşecekse doğal olarak diğerlerinden bu nedenle ayrışacaklar. Gönülden, bireysel olan bir şeyden bahsetmiyorum.
Bu toplumsal alanda, değerler planında fiili bir varlık olarak, cemaat-ümmet biçiminde şekillenmiş, toplumu içinde bu neden ve özellikleriyle aynileşmiş ve bir taraf olmuş, sistemle ve toplumla bu dolayımdan kendi hukukuna göre ilişkiye geçmiş bir varlıktan bahsetmeli. Bu yoksa, bunun oluşumundan bahsetmeli.
Kuran okuyucuları konuya böyle baktığında hatırlayacaklar ki; tüm peygamberlerde görüleceği üzere Muhammed(s) İn sünnetinde de görülmüştür ki; risalet görevinin üstlendikten hemen sonra içinde bulunduğu toplum-çevre iki kategoride değerlendirildi. İnançları ve yaşam pratiğiyle. “Müşrikler ve kitap ehli” olarak. İfrat ve tefrit budur. İnsanların genel toplumsal pozisyonu, tarafı yani. Peygamberse bu ikisine de karışmadı, onlardan olmadı. Yeni ve özgün bir İslam ümmeti-toplumu inşa etti. Kendi varoluşunu böyle başlattı..
Tevhid böylece ahlaka, tutuma, tavra, canlı bir vucuda, hukuki bir varlığa dönüştü ve bir taraf oldu. Davasında ısrar, sabır, diğerleriyle uzlaşmama gibi temel hususlarsa böylece reel karşılığını bulan bir anlama ve harekete böylece dönüştü. Hz. Ömerin deyimiyle din, bir “hülya” olmaktan böylece çıktı...
Bu konu, okuyup durduğumuz kuranın, tartışıp durduğumuz nice konuların tartışma alanından çıkıp fiiliyata, taşıcı kolonlara ve canlı bir harekete dönüşmüş şeklini, şemalini ve nasıllığını anlatan önemli bir konudur... Bizim burada yaptığımız şeyse bu çerçevenin dışında bir konuya dönüştü ve alakasız yerlere gitti...
Umarım algı ve partik olarak aşılması gereken eşikler aşılır, gerçeği üzere kendi karşılığı olan sosyalitesinde konuşulmaya başlanır. Aksi halde dönüp duracağız yanlış örnekliklerde beyhude yere.
Son bir yorumla tartışmadan ayrılıyorum: Evet, müşrik düzenin Meclis ve Anayasa gibi temel kurumlarının teşkilinde aktif destekçi olmak İTİKADİ BİR SAPMADIR. Kemal abinin, “Bu durumda muhataplar tekfir edilmektedir” yaklaşımı doğru değildir ve davetçi mü’minleri bu apaçık gerçeği ifade etmekten alıkoymaya yönelik psikolojik bir baskı içermektedir. Tevilin söz konusu olduğu hususlarda tekfire yönelmesek de, tevilin batıllığını ve ortaya konulan fiillerin akide açısından ne ifade ettiğini açık olarak ifade etmek ve ortaya koymak zorunluluğumuz vardır. Bizi ilzam eden de meselenin bu kısmıdır zaten. Bu dayanaksız, batıl tevillerin kişilerin akidesinde meydana getirdiği hasarlar ve bu hasarların onları uhrevi akibetleri konusunda neye tekabül ettiği, Rabbimizin bilgisi dahilindeki konulardır. Bizler bu konuda görevli veya yetkili değiliz. Bu konuda Hz. Ali’nin Hariciler ve Muaviye tarafı konusundaki “Hakkı murat edip yanlışa yönelenle, batılı murat edip ona ulaşan bir değildir” yaklaşımı güzel bir ölçüdür. Biz hakkı hak olarak ortaya koymak ve batıl olan yaklaşımları ifade etmek, bu konuda nehy edici, uyarıcı olmakla mükellefiz. Şayet yaklaşımları ve fiilleri itikadi sapma kapsamına giren birileri varsa, onlar hatırına bu gerçeği değiştiremeyiz, yumuşatamayız. Yumuşatsak da hem kendimizi hem de onları kandırmış oluruz. Ölçüleri kişi veya kurumlara göre değil, kişi ve kurumları ölçülere göre değerlendirmek zorundayız. Akideleri, hedefleri, çabaları, ihlasları, takvaları, mücadele ve mücahedeleri asla tartışma konusu olmayacak olan Allah Rasulü (s) ve arkadaşlarına yönelik Rabbimizin örneğin İsra 74 ve 75. ayetlerdeki ikazlarını hatırlayalım. Yani istikamet üzere olma konusu toplama ve çıkarma işlemine tabi bir mesele değildir. Bazı durumlarda bir yanlış tüm doğruları götürebilmektedir. Bizim konuyla ilgili yaklaşımlarımızın temeli, söz konusu sapma içerisinde olan çevrelere olan merhametimizdir. Kemal abi ısrarla perspektif değişimi olmadığını iddia ediyor. Malesef bu doğru değil. Hem de öylesine bir değişim söz konusudur ki, tağut kavramını bile salt despotlara indirgemeye kalkışan bir ölçüsüzlükle karşı karşıya bulunuyoruz. Süleyman Arslantaş meselesine gelince, kendisi sistem içi mücadele, demokrasi, tağut gibi mefhumlar konusunda çok net yaklaşımlar sergilemekle birlikte, yerel yönetimler ve anayasa konusunda parçacı ve pragmatist bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım tabii ki sapmadır. Söz konusu kitap değerlendirmesinde de “merhamet dili” kullanılmakla birlikte bu sapmalara karşı çok net eleştiriler yapılmış durumda.
Kemal bey söylenenleri yanlış anladığınızı diğer yorumlarımla söylemiştim. Bunu her yazınıza yorum bölümlerine konu yapmanızın yerine HAKKA hizmet eden vermli işlerle yoğunlaşmanıza Müslim beyin önerisini inşallah düşünürsünüz.....
/Kemal bey/ !!! siz burda hakkı Kuran diliyle ayetiyle söyleyen,vahiyce uslubu etrafında dönerek uyarılar yapan kardeşlerimize merhametti dildi derken, sizin ürkütmeyelim dediğiniz adamlar dizboyu batağa battıkları yerlere binleri yüzleri sürüklüyorlar farkındamısınız?.Venhar Sitesi islamoğlunun yazısını alıntılandırdı diye nerdeyse islamoğlunu göklere tırmandırdığınız gibi, onun hata/yanılgı dediğiniz kusurlarıı örterek hakkı yazmasını taktir etmeniz gibi niye burdaki kardeşlerimizin size göre olumlamadığınız yönlerini örterek[bardağın dolu tarafını görerek] bu kardeşlerimizin iyi yönlerini övmüyorsunuzda hep yükleniyorsunuz diye soruyorum.Adamların sitelerinde kaç yorum düştünüz?Söyleyin hemen okuyayım.Merhametle oralara düşülen yorumunuzu hemen örnek alıyım.Merhamet diliyle oralarda onların hata/yanılgılarını uyardınızda burdaki kardeşlerin dillerimi birtek sizinderdiniz.Somut örnek arayışınızda yersiz sorularınızın kinayesine Müslim beye katılıyorum.Yakup bey yazısında yazmışsa bunu niye sordun?Yazılanda anafikrie kitlensen sormazdınız.Müslim beyle ortak kanaatimce görüşümdür.
Ahmet kalkan abinin bu lafını öteki yorumlarınızdada görmüştüm.Ahmet abinin bu tartışmaları görmediğine kanaat ettim.Görseydi kendilerinin diğer sözlerinden kopartarak getirdiğiniz bu lafının,size delil sunarmış gibi kullanmanıza tepki vermesi gerekir.Kendisinin TEVHİD yazılarından daha bugün okuduğum panellerinden anladığım, Ahmet Kalkanın Kuran’a davet sözlerindeki netleşmeden bu insanların sizin HATA YANILGI tespitinizden daha öte düşünüyordur diye bu fikrimi söylemek isterim.Bunu en güzel ortaya söyleyen Mehmet PAMAK abimizdir.Sizin HATA YANILGI dediğiniz indirgemeci yaklaşımınızı, Pamak yazılarıyla süzgecten geçimenizi öneririrm.
Hüseyin beyin pratik açılımı önemli.Burası yerimiydi..Hayır.!!! Bura algı şekil birdeki gibi değişip önemli gündemlere eşik atlatan aklın yeri değil.Ama gündemi az kişilerle konuşalım tartışmalı devam edilir denirse katkım olur.Tartışmada fayda olacağı [hülyamızı] gerçekleştirmeye dönük yorumlarıyla Hüseyin beye ve Fatma hanımla tartışmak isterim.,,Düdük çalsın,diğer konu kapansın diyorsalar.Konu kapanmayacaksa benimde söyliyeceklerim bukadar.
Rahmi bey, Venhardaki yazı kaldırılmış, buraya yorumu ayniyle kopyalayacaktım, İslamoğlu’nu göklere mi çıkardığım anlaşılsın diye, söylediğim doğrularına doğru yanlışlarına yanlış demeliyiz idi, artı makalesinin içeriğini güzel bulduğumu dile getirmiş idim, İslamoğlu’nu sadece kitaplarından/makalelerinden bilirim o kadar, konu zaten onun şahsı değil, onun gibi düşünen/yaklaşan yığınlarca müslümanın olduğudur.
Kimsenin desteğini almak için alıntı yapmıyorum, kimsenin kösteğinden de çekinmiyorum, lakin Mehmet Pamak ağabey, bahse konu çevrelere KARDEŞLERİMİZDİRLER diyerek eleştirilere başlayan ve ümmetçi duyarlılığını her daim ön plana çıkaran ağabeyimizdir. Ahmet Kalkan ağabeyin de birebir konuşmalarımızdan hareketle söylüyorum ''kardeşler'' yaklaşımı açısından aynı kanaattedir. Tersi ise buyursunlar katkıda bulunsunlar.
Yanlış anladığımı ve yanlış yaklaştığımı ifade ediyorsunuz, canınız sağolsun, düşünsel olarak durduğum yer ortadadır ve kimlerle düşünsel birliktelikler içinde olduğum ortadadır, birileri hakkında tartışmak demek tartıştığımıza karşı öncelemek değildir, düşüncelerini paylaştığım kardeşleri sevgide de birliktelikte de öncelemeye ve Allah için sevmeye devam edeceğim, düşünsel farklılık yaşadığım kardeşleri de islami yönetim özlemi ve cehdi içinde oldukları müddetçe ümmet karesi içinde görüp bağrıma basmaya devam edecek ve yanlışlarına yanlış demeye devam edeceğim.
Rabbimiz, hepimizin hayrını versin dualarımızla.
Bi Dakka!
Arkadaşlar, güzel Müslümanlar, kardeşlerim bu ne celal, bu ne şiddet, bu ne hız! Az durun hele!
Çoğunuz Müstear isim kullanıyorsunuz da bu nedenle mi rahat atış yapıyorsunuz!
Kemal kardeşim kendince hassas olduğu bir konuda, geçmişte yaşanmış acı tecrübelerin etkisiyle önemli bir konuyu sürekli dillendirirken bir hayır umuyor.
Eksik ya da fazlalık bulabilirsiniz ama öncelikle bu gözettiği hayrı göz ardı etmeyin! Belki de bir çoğunuzun benzer durumlara düşebileceği endişesiyle vurgulu cümleler de kuruyor. Bunu da, inanın gençlik hevesi ve heyecanıyla bu gün tozu dumana katabilecek ama yarınlarda büyük pişmanlıklar duyabilecek ve tamiri imkansız hatalar yapabilecekler için dikkatli olmak adına yapıyor. Bir abi olarak, tanımadığı genç Müslümanlar için yapıyor. Bunu da unutmayalım!
Kemalin konuya yaklaşım tarzını beğenmeyebilir, eksik veya fazlalık da bulabilirsiniz ama bu durumda sizce daha doğrusunu ifade etmelisiniz. Güzel bir uslüpla. Yaşınıza veya olgunluğunuza yakışır biçimiyle. Hadi ben yaşım gereği bazen sertleşşem de(!), buna bile hakkım yoktur ya, çoğu kardeşlerimle sahip olduğum hukuk gereği aleyhimde delil olarak kullanılmayacağını bildiğimdendir!!!
Güzel abiler, kardeşlerim, tartışmada beğenmediğiniz tarafı dillendirip beğendiğiniz kanaati delillendirerek yazınız. Zenginlik katın. Okuyanlar da biz de istifade edelim böylece. Öğrenmenin sonu yok çünkü. kemalde, biz de her şeyi bildiğimizi söyleyemeyiz inanın.
Ama ne olur, lütfen, şu abi şöyle dedi, bu abi böyle dedi diye yaklaşım sergilemeyin, abilerinizi suç ortağı yapmayın! Hadi cesaret ederek söyleyeyim ki abilerinizin arkasına sığınmayın! Kızmıyorsunuz değil mi?
Sözünüzün ardında siz durun veya ardında duracağınız sözü yazın. Sizde oluşmuş kanaati belirtin. Kendinize güveniniz oluşsun. Eksik varsa tamamlanmış, doğruya sahipseniz test edip bi daha doğrulamış olursunuz. Ne güzel değil mi? Bunun için rahat olun. ayrıca Tevil diye bir sanat var ve unutmayın bu tevil sanatını en iyi bizim Müslümanlar kullanır! Anlıyorsunuz değil mi? Yanlış anlama yok ama, tamam mı!
Bende bu konuyla ilgili eleştiri getirdim. Katılmadığım yerleri söyledim. kemal abi bana da benzer cevaplar verdi. Olsun. mümkündür ki karşılıklı kısa yorumlarda kastımız anlaşılmış olmasın. Çok önemliyse özel mailler veya görüşmelerle ayrıntılara girilebileceğini bilmeliyiz. Meydandan kaçma veya suçlayarak kaçma yok ama tamam mı? Şimdi tarafınızdan zılgıt yersem de önemli değil, bu da tamam mı?
Varsayalım ki bu konuda benzer düşünmüyoruz, Kemalin vurguları bizim anlayışımıza ters geliyor. Yasin hocanın kendi yazısı altında yazdığı ve Kemale katıldığı yerler de benim beğendiğim açıklamalar değildi... Ne yapacaz şimdi? Hakikaten düşünelim hele, bi daha ve serinkanlılıkla düşünelim hele, bu durumda, Kemalin dediği gibi ben de sorayım, napcaz o zaman? “Elfaz-ı küfr” bahsine mi bakacaz? En kolayı bu olmaz mı?
Az biraz sukunete çağıralım birbirimizi. Şeytan aramıza girmesin. Kemal abi gibiler kolayına yetişmiyor bu ülkede dostlar! Bu devirde siz gibilerin de köküne kezzap döküyorlar unutmayın! Bu bakımdan her biriniz önemlisiniz. Şunun şurasında AKP milyonları ardı sıra götürüyor, bazıları da bu rüzgarla kalanları peşine takmış götürüyor. Kala kala kaç kişiyiz dersiniz? Bi düşünü hele! Bizleri de birileri götürmesin veya bize has keskin düşüncelerle kendimiz heba etmeyelim! Şunu da unutmayın, siz eğer bir büyüğünüze saygılı davranırsanız, size de saygılı davranırlar. Sizleri saygısızlıkla falan itham etmiyorum, konuyu da başka yere çekmeyin olur mu? hepinizi sevgiyle kucaklarım bir abiniz olarak!
Gönlümüz çok geniş değil, insan olarak herkesi sevemem, hümanist falan da değilim hani, ben de siz gibi sevginin ölçülerine riayet etmeye çalışıyorum, Müslümanı, sizler dahil her Müslümanı severim. Gerçekten. 75 milyondan esamesi okunmayacak kadar kaldığımızı bildiğim için.
Bi de şöyle düşünelim, birlikte çalışırız ya da çalışmayız ama unutmayalım, biriyle çalışmak farz filan da değil. Farz olana kadar farz değil. Daha hayırlı ve kuşatıcı bir ümmet çağrısı duyana kadar bu böyle. Küçük guruplarsa zaten herkesin bi gurubu var. Bi taraftan da koca bir ülke burası. Bunun için Baksın herkes kendi çalışmasına ve hayrı yaymaya. Dinimizi saptıranlar varsa, bize öyle gözüküyorsa da, karşısında duralım, dinimizle oynama diyelim. Bir şekilde diyelim. Ama ona da hayrı ve hakkı göstererek, yanlışını anlaşılır şekilde ortaya koyarak. Gerekirse meydanı dar ederek, yüzsüzlüklerini açık ederek. Hala da inat ediyorsa o baksın işine biz bakalım işimize. Başka açıdan bakılınca da öyle çok yüzsüz var k, ülkede, yüzlü adam sayılı. Napalım. imtihan zamanı böyle oldu bu dönemde. Hesaplaşma başka bir şey. En iyi hesaplaşma da sabretmek, hak üzerinde inatla istikrar göstermek, boykot veya hicret günleridir. öyle bir dönemde de olmadığımız göre! Bizim o gibiler dışında da önemli işlerimiz var değil mi?
Kemal abimiz çok değerli ve gerek bilgisinden, birikiminden gerekse ecrübelerinden yararlanacağımız bir büyüğümüzdür (yaşım itibarı ile benim için böyle en azından). Allah razı olsun, emek sarfetmiş güzel bir çalışma hazırlamış, yararlanılması gerek,ben böyle yaklaşıyorum. Sorduğum sorular ise gerek kendi şahsıma gerekse okuyucuya dairdi, bilgilenilmesi,istifade edilmesi için.Geçmişte yaşadığımız davetle ilgili tecrübelere Kemal abi daha iyi vakıf olduğu için böyle bir hatırlatmada bulunmayı gerekli gördüğü kanaatindeyim.Unutmayalımki Din nasihattir,bizde bize yapılan nasihatlerden nasibimizi almalıyız.Kemal abi davette lisanı çok önemseyen birisidir, gerçekte de böyle olduğunu bizlerde bilmekteyiz.Afaki yaklaşımlardan ziyade,hayatta karşılığı olan düşünceler üzerine birbirimizle nasihatleşelim.
Hüsyin abimin dediği gibi,zaten kaç kişi kaldıkki...bir söz daha vardır bizim buralarda,biz kırk kişiyiz,kırkımızda birbirimizi biliriz diye.Biz birbirimizi bilen Müslümanlarız.En yumuşak lisanda bizim kendi aramızda birbirimize karşı kullanacağımız lisandır.“Kavl-i Leyn” emin olun en çok bizlere birbirimize karşı gerek.Ben kendi adıma bu makaleyi bir nasihat,bilgilenme,öğrenme,tecrübeden yararlanma ve hayatımda karşılığını bulabilme adına değerlendiriyorum.Okuyan yorum yazan bütün kardeşleriminde böyle yaklaşması gerektiğini düşünüyorum.
Önümüz aydınlık,hepimizin gözlerinde ışıl ışıl pırıltılar var,zorlayacağız,yükleneceğiz,inandığımız ilkelerle aynileşmek ve ret ettiklerimizle ayrışmak için nefsimizle,çevremizle,mevcut statikoyla,ekonomiyle,iş hayatımızla,geleneksellikle,uydurulmuşlarla mücadele edeceğiz.
Güzel günler gelecek,inanıyorum,“Rabbim Allah’tır” diyenler üstün gelecek olanlardır.
Selametle
Hüseyin Bey canlılık getirdiğiniz konuları enli boylu konşsak olmazmıydı?Görüşerimizi orda ilmimizle faydaya çevirseydik.!!! daha iyi olmazmıydı?Yorumumda bunu teklif ettimse siz kabul etmenizse demekki yorumlara sığmayacak önemlikte konulara canlılık verme hülyasıdamı beyhude!!!!
Hüseyin abinin nasihatleri Kemal abiye önce gelse iyi olmamıydı??.....Bizde hayrı umanlardanız. E nolcak şimdi Hüseyin bey abi? Bunca tartışmalar günlerdir aylardır belli isimlere yüklenmeler,yorumlar yazmalar,ithamlar imalar ensonunda bu yazı bütün bunların başlangıcıdır Hüseyin abim.Bak sende burayı kaçırma.Kemal abiler nasıl zor zahmet yetişiyorsa Kemal abinin diline pelesenk ettiği kardeşlerimiz onlara nispeten daha zor yetişip zor yerlerden yetişiyorlar.adam bulmanın zor olduğu zamanlardaysak hakkı Kuran usluplarıyla ortaya koymaya çalışan esamesi okunmayacak kadar az kardeşlerimize bunca yüklenmeyi dediğin gibi özel maillerle tercihen yapmayarak buralara taşınmasını buyurup Kemal abimiz düşünsünler.Adil olsunlar.abilerin adlarına sözlerine sığınan Kemal abimizdi.Bende bu abilerimizin birsözünün koparılarak alınmamasını yazıların bütününün incelendiğinde aynı şeyleri düşündüğümüzü ifade etmemle örnekledim.Tevhid hakikatini en vurgulayan isimleri verdim.
Kemal bey,sizin Venhardaki iki yorumu kopyalıyorum,,,,,,,,,
takdirlerimle...Kemal Songür, 2 gün önce yorumladı
1]İşlenen konunun güzel özetlenmiş olması da, İslamoğlu’ndan alıntı yapılması da takdire şayandır, eksiğiyle-gediğiyle bu dava için samimiyetle kafa patlatanların doğrularına sahip çıkmak, yanlışlarınada yanlış demek bizleri daha güzel yarınlara götürecektir inşaallah...
2]Ademoğlu kardeşim, kemalist/sekulerist ve tam bir bel’am olan Yaşar Nuri ile İslamoğlu’nu aynı cümlede ifade edip benzeştirmek hiç de adil bir yaklaşım değil, her ikisinin söylemlerini ve takipçilerinin yaşam tarzlarını, özlemlerini, kaygılarını karşılaştırdığımızda fotoğraf kendini göstermektedir.İslamoğlu ile konuşabilecek çok şey bulabilirsin fakat silme kemalist Y. Nuri ile konuşabilecek tek cümle bulamazsın. selamlar
Bütün yorumları okuyup Allah aşkına bu yorumlarınızı değerlendirirsiniz dualarımla herkesi selamlıyorum.
Son olarak şöyle bitireyim, düşüncelerimin, yaklaşımlarımın arkasında olduğumun bilinmesi kaydı şartı ile, kırıcı ifadelerim olduysa bütün yorumcu kardeşlerden özür dilerim, hepimiz hatadan azade ol(a)mayan kullarız.
Zaman zaman bu nevi ''kendimce'' uyarılarda bulunmamın arkaplanına dönük yaşanagelen ve şahid olunan yüzlerce örnekten bir örnek vererek (meramım anlaşılsın için) bitireyim.
Sekiz ay önce dokuz günlük ziyaret için gittiğim Gazze’den döndüğümde (bana göre çok acı/acıtıcı) şu soruyla karşılaştım; abi Gazze’ye İHH ile birlikte gitmen ve aynı karede gözükmen hiç hoş karşılanmayabilir uyarısıydı/sorusuydu.
Bende bu anlayışla hiçbir yere varılamayacağını, bu bakış açısının kendi ayağımıza sıkmak mesabesinde olacağını, ümmetin hali ahvali ortada iken böylesi bir ruh halini anlayamadığımı söyledim, kaldı ki, bütün harcamaları kendi paramla yaptığımı ve İHH daki arkadaşlarla yolculuk yapmaktan memnun olduğumu, bulunduğumuz ortamlarda vahyin gölgesinde hayatın nasıl okunmasına dönük açık/net muhabbetler yaptığımı, varolan sistemin fiilen desteklenemeyeceğini ve bu nevi yanlışlardan/veballerden dönülmesi gerektiğini merhamet diliyle dillendirdim, ayrıca kafiledeki arkadaşların o an bir savaş çıksa asla gözlerini kırpmadan cepheye gidebilecek kadar samimi ve içten olduklarını, İHH’nın kimi zihinsel kodlarını eleştirmekle beraber hayra yönelik yapıp ettiklerini de yok saymanın vicdanla/iz’anla bağdaşmayacağını, birçok insanın Arakan’ın yerini haritada gösterebilmesi söz konusu değilken bu insanların beş yıldır orada faaliyet gösterdiklerini, İHH’nın Afrika’da yaptıkları faaliyetlerden etkilenen bir rahibin müslüman olduğunu ve konumunu kullanarak beşbin kişiye yakın müntesiplerinin de İslamı seçmesine vesile olduğunu örneklendirdim. İşte her zaman söylediğim bardağın dolu tarafının yok sayılmaması ve boş tarafındaki eksikliklerin/yanlışlıkların üzüm yeme kastıyla uyarılması gerçekliğidir.
Rabbimiz, hayırlı amellerini bizlere kolaylaştırsın duamızla. selamlar.
Yazyı okuduğumda mutlu oldum aklımdan geçenlerin yazıya dökülmüş olmasından, yazanın eline sağlık.
Ardından yorumları okuyunca heyecanım öldü.Ümmet olmak ancak vahdet olmakla mümkünse bir makalede bile bu kadar ayrılık gayrılık olması ne acı.
Net olmakla sert olmak arasında ince bir çizgi var onun hikmetine vakıf olamakla başlıyor her şey...
Kemal bey ben sizi anladım galiba Allah razı olsun.
