İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Kemal SONGÜR
Kemal SONGÜR
09 Ekim 2013

İhvan’ın Mücadelesi ‘’Demokrasiye‘’ İndirgenebilir mi?

Burada söylenilmesi gereken şey, İhvan’ın İslami yönetime ulaşma noktasında demokrasinin araçsallık boyutuyla bile olsa kullanılması tercihini eleştirmek ve bu yanılgılarını terk ederek Nebevi mücadele çizgisini sabırla kuşanmalarını dile getirmektir. ‘’İhvan demokrasiyi savunuyor/istiyor‘’ şeklindeki şerh düşülmeye tenezzül edilmeden geliştirilen söylemleri asla vicdani ve gerçekçi bulmuyoruz, bu söylem sahiplerine şu soruyu yöneltsek?! İhvan’ın zihinsel kodları, özlemleri, hayat tarzları tipik ‘’seküler demokrat‘’ların konumlarıyla aynı mıdır ve dahası İslama hasım olan ve de hevasını ilahlaştıran tipik ‘’seküler demokrat‘’lara benzemekte midirler?

09 Ekim 2013 16 dk okuma 5,2B okunma
100%
Son zamanlarda İhvan'a ve Mısır'daki gelişmelere nasıl bakmalıyız üzerinden tartışmaların yoğunlaştığını görmekteyiz. Bu tartışmaların odak noktasını demokrasi/seçim kavramları, ihvan'ın söylemleri ve durduğu yere yönelik analizler oluşturmaktadır.
 
Öncelikle ağır imtihanlar geçiren, ölümlerin/şehadetlerin, yıkımların, mahpuslukların, işkencelerin çok yoğun olarak yaşandığı ümmet coğrafyasında ve konu edineceğimiz Mısır'da yaşayan müslümanlara yönelik kullanılacak dile dikkat edilmesi gerekmekte ve hele bu dilin sahipleri ölümlerin/yıkımların ve mahpuslukların yaşanmadığı bir ortamda yaşıyorlar ve de bu ağır imtihan farklılığını dikkate almadan ve dahi pervasızca konuşabiliyorlarsa bunun çok düşündürücü olduğu söylenilmesi gerekir.
 
Seçim ve demokrasinin tarihçesine kısa bir göz atarak günümüze ışık tutmaya çalışacağız:
 
Yönetici-lider-öncü seçimi/kabulü insanlık tarihi kadar eskidir, en ilkel kabilelerden günümüze kadar insanların olduğu her yerde bu söz konusudur, bu ister özgür ortam/ihtiyari seçim olsun, ister zora dayalı ya da şeklen/aldatıcı olsun, ister sevilerek kabul edilsin ister korku temelli kabul edilsin ya da içine doğulan siyasal işleyişe boyun eğilsin, yöneticinin oluş(turul)ması, belirlenmesi ve ona uyulması 'genel olarak' yaşanagelinmiştir.
 
Nebiler ve onlara tâbi olan mü'minler dışında, insanlık tarihine bakıldığında üretilen düşüncelerin, insana ve hayata dair tanımların, ahlaki ve düşünsel doktrinlerin kurucu ve öncüleri genelde, soylu, güçlü ve varlıklı sınıflardan çıkmıştır.
 
İnsanlık tarihine bakıldığında 'genelde' egemen ve iktidar sahipleri şu üç gruptan oluşmuştur: 1- Güçlüler 2- Zenginler 3- Din adamları/ruhban sınıfı. Bunlar, insanların toplumların/halkların politik, ekonomik ve inançsal güçlerini ellerinde bulunduruyorlardı. Bu egemen ve iktidar sahipleri kendi aralarında anlaşabilse de anlaşamasa da dertleri/tasaları, insan için halk için değil, halkı yönetmek/sömürmek ve kendilerine hizmetçi/köle kılmak içindi.
 
Bu egemenler, felsefi düşünce ve doktrin üretenler, Hindistan’dan başlayarak Çin ve Yunan’a dek anne veya babadan ya da her ikisinden; krallar, din adamları ve soylu tabakadan gelirdi. Konfüçyüs, Buda, Sokrat, Eflatun ve Aristo… bu öncülerin tümü bu noktada birleşir.
 
Aristo ve Eflatun’un ''Doğa insanlardan bir bölümünü köle bir bölümünü özgür yaratır’' demelerinin arkasında, kölelerin önemsiz ağır işlerin yükümlülük ve güçlüklerini yüklenmeleri, özgürlerin de ahlak, sanat, şiir, müzik, uygarlık, siyasi  ve ekonomi gibi yüce işlerle uğraşmaları gerektiği kabulü/algısı yatmaktadır.
 
Demokrasinin tarihçesi:
 
Eski Yunan'da 'demos’ halk ‘kratos’ iktidar ya da egemenlik anlamında kullanılırdı. Buna göre demokrasi ''teoride'' halkın egemenliğini ifade eder. Demokrasinin ilk ortaya çıktığı ülke eski Yunanistan’dır. M.Ö. 450: Atina’da Aristo Eflatun ve Sokrates gibi düşünürlerin düşünce olarak katkıda bulundukları bir çeşit yönetim sistemi siyasi tarihteki yerini aldı. Demokrasi ilk olarak eski Yunanistan’da, şehir-devletlerinde uygulandı. ''Demokratik'' haklar genellikle sosyal sınıf ayrımına göre şekillenirdi ve güç elitlerin elindeydi ve bu yönetim gücünün varlıklı ve asil azınlıkların aralarında dolaştığı gerçeğidir. Bu sistem Atina demokrasisi olarak da anılır. Kadınlar, köleler ve o şehir-devletinde doğmamış olanlar (metikler, yerleşik yabancılar) oy verme/seçim haklarına sahip değillerdi. Bu sistemin en güçlü uygulayıcısı olarak Atina’yı ele alırsak: M.Ö. 4. yüzyılda nüfusun 300.000 civarında olduğu tahmin edilir. Bu nüfusun 100.000′i Atina vatandaşı ve Atina vatandaşları arasında da sadece 30.000′i oy verme hakkına sahip yetişkin erkek nüfusu bulunduğu tahmin edilir. Yani, yaklaşık üçyüzbin nufuslu bir yerde bunun yüzde onu olan otuzbin kişi fikir belirtme ve seçme hakkına sahipti, muhtemelen işi götüren de bunun yüzde on'udur yani üçbin kişidir ya da daha azıdır. Aslında bu oran(sızlık) yaşadığımız yüzyılda da geçerlidir denilebilir, işi götürenlerle işe sürülenlerin/sürülerin oranının 1'e 100 oranına ya da çok daha aza tekabül ettiği söylenebilir.
 
Orta çağda demokrasinin gelişme süreci içindeki en büyük olay İngiltere’de kralın yetkilerini din adamları ve halk adına sınırlayan Magna Carta Libertatum’un (Büyük sözleşme) ilan edilmesidir. Bu belge doğrultusunda ilk seçimler 1265 yılında yapılmıştı. Fakat bu seçimlere, yapılan kısıtlamalar sebebiyle, halkın çok az bir bölümü katılabilmişti.
 
1450 yılında Alman Johann Gutenberg modern matbaayı geliştirdi. Matbaanın geliştirilmesiyle birlikte insanlar duygu düşünce ve bilgilerini birbirleriyle yoğun/hızlı olarak paylaşmaya başladı. Bu da demokratik hak ve özgürlük taleplerini hızlandırdı. Matbaanın geliştirilmesi Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketlerinin başlamasına neden oldu.
 
Pavlus ile başlayan tarihsel serüvende Ruhban sınıfının ürettiği zulümle inşa olunmuş ''din'' tasavvurunun hegemonyasına karşılık duyulan tepkiler kartopu gibi büyümekteydi. Bu tepkilerin sonucu Ateizm doğdu. 1789 yılında Fransa halkı krala karşı ayaklandı. Bunun sonucunda Fransız İnsan Bildirgesi yayımlandı. Bu bildiri temel insan haklarını “hürriyet mülkiyet güvenlik ve zulme direnme” olarak tespit etmektedir. Eşitlik özgürlük ve adalet düşüncesinin kitleler tarafından telaffuz edildiği ilk siyasal örnektir.
 
1930′lar Diktatörler çağı olarak nitelendirilir. İkinci dünya savaşından sonra ''demokrasi ve insan hakları'' kağıt üzerinde yeryüzü ölçeğinde yaygınlık kazanmaya başladı. 
 
Bu günden geriye dönük insanlık tarihine bakıldığında ''insan hakları/insani değerler'' ''seçim hakkı ve yönetime katılım'' gibi  batı tarafından kullanılan ve insanlığa yutturulan söylemlerin kocaman bir yalan olduğu somut tarihi yaşanmışlıklarla ispatlanmaktadır. Batı; insan hakkı/değeri ve demokrasi derken sadece kendi insanını ve kendi beldelerinde yaşayan insanları ve dahası onlarında seçkinlerini kastetmektedir, batı için yegâne değer; çarkları/çıkarları ve hedonist bir hayatın güvenliğini sağlamaktan ibarettir. Bütün bunları sağlayabilmek için kendi türünden olan fakat bir eşya/mal ve hizmet aracı olarak gördükleri (kendi tasvirleriyle) üçüncü dünya insanlarını gerektiğinde topluca kıyıma tabi tutmaktan çekinmeyen ''hayvanlara rahmet'' okutabilecek bir aşağılığa/zelilliğe düşen mahluklardır. Yani bir Fransız'ın/Amerikalı'ın/İtalyan'ın/İngiliz'in refah içinde yaşayabilmesi için binlerce-milyonlarca üçüncü dünya insanının ölmesinde ve kıyıma tabi tutulmasında bir beis yoktur. Onun için batı; insan hakları derken kendi insanını kastetmekte ve bugüne kadar da bu kastını binlerce kez yaptıkları vahşet ve katliamlarıyla ispatlamaktadır.
 
Yeryüzü ölçeğinde demokrasinin üzerine inşa edildiği temel, seküler kalkış noktalıdır, din-mutlak-dogma-değiştirilemez ölçütler, seküler temelli demokrasiler tarafından reddedilmekte ve hatta insan aklını sınırladığı, özgürlükleri daralttığı, yaşam tarzına yönelik seçimlerini/ tercihlerini bitirdiği savıyla ''din tasavvuru'' marjinalliğe mahkum edilmesi gereken düşman ilan edilmektedir. Ayrıca hayatın tümüne (siyasi-sosyal-ekonomi) müdahil olduğu gerçeği üzerinden yürürlükte olan tek ilahi din olan İslam'a yönelik seküler dünyanın toleransı/izni Kanada'lı bir prof'un F. Gülen tarafından yansıtılan din tasavvuruna yönelik şu veciz! tespitleriyle kabul görülebileceği ve müsamaha gösterilebileceği gerçeğidir, o da şudur; renksiz-tadsız-tuzsuz-kokusuz ve işlevsiz bir din/islam anlayışı. Yani, din ya hayattan sürgün edilecek ya da renksiz-tadsız-kokusuz ve işlevsiz olarak insanların kalplerine ve bireysel ritüellere hapsedilecek, bunun dışında seküler/demokrat dünyanın İslamdan/müslümanlardan razı olması ve tolere etmesi asla söz konusu değildir ve olmayacaktır. Sözün özü; paradigmalarını ilahi olanı tümüyle yok sayma üzerine inşa eden demokrasi ve diğer beşeri ideolojiler hiçbir şartta ve zeminde vahyin gölgesinde hayatı okuyan müslümanlardan razı olmayacaklar ve her şartta ve zeminde hasım olarak göreceklerdir.
 
Seküler/demokrat dünyaya ait serüven ve işleyişe kısaca değinmemizin nedeni şudur; insanlığın vahye rağmen insan/toplum hayatına yönelik ürettiği her ne varsa (diktatöryal ya da demokrasi yönelişi) tonları farklılaşsada zulüm üretmeye mahkum oluşlarıdır, vahyin inşa ettiği akılların dışında inşa olunan akılların adalet üretemeyeceği tartışmadan varestedir, çünkü; beklenti, çıkar, kayırma, korkma, istikbal endişesi, ego, yanılma, şaşırma, unutma, tekâmül zorunluluğu/ihtiyacı, zafiyet, kin-nefret, acziyet, mutlak ilimden yoksun olma, gaybı bilememe, hayatın tümünü görememe-okuyamama, duyguları kontrol edememe, imtihanı gereği fücur ve takvayı aynı bünyede taşıma, ölümlü ‘fani’ olma, kısaca ‘haza’ beşer olan insanın sahip olduğu-olamadığı donanımlarla vahye rağmen ve onu yok sayarak ürettiği-üreteceği her ne varsa ''farklı tonlarda da olsa'' zulüm üretmektedir ve hüsranlığa gitmektedir-götürmektedir. Yeryüzü ve onun akıllı sakinleri olan insanlığın yaşadığı ifsad-zulüm-vahşet-sömürü-adaletsizlik ve bozuluş hep vahye rağmen üretimlerin kaçınılmaz sonucudur.
 
Son tahlilde, demokrasinin varoluşsal kalkış noktasının ilahi olanı tümüyle yok saydığını, hegenomik zihinlerin kullandıkları bir araç olduğunu, bu aracın gelinen noktada halkları en ikna edici bir yöntem görülerek zulümlerine kılıf olarak kullanıldığını, insani değerlerin ve tercihlerin müstekbirler tarafından asla dikkate alınmayacağı, demokrasi/insan hakları gibi söylemlerin halkların önüne atılmış bir kemik mesabesinde olduğu, müstekbir-tağut-zalim ve aşağılık mahluklar için yegane yüce değerin kendi hevaları, hazları, çıkarları, çarkları olduğu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortadadır. 
   
Müslüman ve demokrasi:
 
Biz müslümanların demokrasiyi bâtıl görmemizin nedeni yukarıda özetlemeye çalıştığımız tarihsel serüveni, seküler temelli oluşu, seçeneklerin batıllığı ve batıl olan seçeneklerin yüzdeler üzerinden iktidara ge(tiri)lişi, işleyişi, en önemlisi müslümanların hakikatten başka bir seçeneğe/seçime ya da alternatife geçici de olsa asla razı ol(a)mayacağıdır. Çünkü müslüman için (33/36) ilahi beyanı gereği hükmü belirlenmiş öğretiler dışında ve ona rağmen seçim/tercih hakkı yoktur.
 
Müslümanların seç(il)meye yönelik yaklaşımı ve sınırları şudur; ilahi öğretinin vaaz ettiği toplumsal hayatın düzenlenmesindeki temel kurallara, emir ve yasaklara, adalet, ahlak, insan onuru vb. kıstaslara uyulması kaydıyla Müslümanların kendi aralarından şura ile seçecekleri (yani seçimlerle) bir yönetimle hayatı düzenlemelerini ve aralarında istişareyle hareket etmeleridir. Vahye göre Müslümanların kendi aralarında her türlü problemin hallinde ve yönetim mekanizmasının teşkilinde şura ile haraket etmeleri gerektiği ve bundaki kıstasın da vahyi dikkate alan ehil mü’minlerin seçilmesidir.
 
Vahiy, insan üretimi bir öğreti değildir ki, insanlar istediği gibi anlayarak, istediği yere çekerek menfaatlara/çıkarlara, korkulara, meşreblere çeşni yapılabilsin, vahiy hayatın tümünü inşa eden bir ilahi projedir, değişmez-değiştirilemez temel kuralları/yasaları vardır. İmtihan gereği dileyen inanır dileyen inkar eder, karşılığını da vahyi gönderen Allah’dan ceza veya mükafat olarak alır. Vahiy, insanların hayata dair karşılaştıkları problemlere dönük üretilen düşünce ve pratiklerin arz olunacağı kıstas merciidir.
 
Yoksa vahiy, ne trafik kurallarına:):), ne şehir yapılanmasına, ne belediye hizmetlerine!, ne ticari üretim araçlarına, ne sosyal hayatın işleyişindeki detaylara, ne insanların nerede nasıl oturup-kalkacaklarına, neleri yiyip-içeceklerine (haram olmamak kaydıyla), nasıl seyahat edip nasıl dinleneceklerine, aslolan mübahlıktır kuralından yola çıkarak alabildiğine çok yoğun olarak bahşedilen helal olan dünya nimetlerinin kullanılmasına (israf olmamak kaydıyla), meşru olan her türlü sevgiye, muhabbete, helal olan cinsel hazza, her türlü insanın yararına olan eşyaya/metaya, kısaca toplumsal hayatın işleyişine dair üretilen meşru/maruf olan kurallara/yönelişlere müdahale etmemektedir.
 
Yani vahiy, kısaca hem bireysel hem de toplumsal yönelişte insan/toplum için temel kurallar/yasalar koyar ve bu yasalara sadık kalarak insanların bütün dinamikleriyle, özgünlükleriyle her türlü üretimde bulunabileceğini, hayatın inşasına yönelik zamana ve zemine göre düşünce ve pratik üretimlerinde serbest olduklarını ifade eder.
 
Şimdi gelelim İhvan üzerinden Mısır'a ve yaşanılanlara:
 
Mısır toplumunun kılcal damarlarına kadar uzanmış, yirmi iki ülkede teşkilatlanmış ve yetmiş ülkede müntesipleri/bağlıları olan seksenbeş yıllık bir harekettir İhvan; içinden Benna'ları, Kutup'ları, Zeynep Gazali'leri, Abdulkadir Udeh'leri, İslambuli'leri çıkarmış ve ümmet coğrafyasında düşünsel öncülük/örneklik yapabilmiş, düşünsel aktivite ve birikim boyutuyla mümbit olan, pratik hayatları yönüylede İslam'ın bariz emir ve yasaklarına büyük ölçüde sadakat gösteren müntesiplere sahip bir harekettir, sonraki düşünsel bölünmeler (50-60-70'li yılları kapsayan) uzun tartışma konusudur. 
 
Mısır'da laiklik ve demokrasi bilinen ve de dikta edilen genel içeriğiyle kabul görmez, kağıt üzerinde de olsa anayasaları da pratik hayatın yansımaları da bunun açık delilidir. Örneğin; milletvekili seçimlerine girecek adaylar putlaştırılmış kişi ve semboller üzerinden sadakat yeminleriyle prangalara tabi tutulmazlar. Öğretmenler başta olmak üzere memurlar putlaştırılmış kişi ve sembollerin önünde görev! icra etmeye zorlanmazlar. Yani, Mısır ile Türkiye arasındaki hem kağıt üzerindeki kabuller hem de pratik yansımalar çok farklıdır. Bu farklılık farklılığı 'bütünsel/yeterlilik boyutuyla' olumlamak için değil farkı fark ederek doğru analiz yapmak için dile getirilmek zorundadır. Yoksa birilerinin yaptığı gibi sığ-şablonik ve adeta ''kavram fetişizmi'' kalkış noktalı analizler yapılarak her demokrasi sözcüğünü kullananı aynileştirerek tekfirci/aforozcu çukuruna düşülebilinmektedir. Hatta bu birileri daha da ileri giderek bu bizim yaptığımız analizden dolayı (dik duruş vehmiyle/hülyasıyla) şirk pisliğine bulaştığımızı iddia/zan da edebilir. Bu yaklaşım sahiplerine karşı üzülmekten başka elden birşey gelmemektedir.
 
(Ümmet coğrafyasında İslami yönetim özlemleri taşımalarına rağmen) Demokrasiyi iktidara ulaşma noktasında seçim şekline indirgeyenlerin ve kullanılmasında mahsur görmeyenlerin savlarını şöyle özetleyebiliriz; demokrasinın paradigması seküler temelle bütünlük kazandığı tartışmadan varestedir, bu temelden koparıldığı zaman demokrasi büyük ölçüde varoluşsal karşılığını ve buradan hareketle istenilen işlevini (müstekbirlerin kullanış amacına tam hizmet edemeyeceği için) kaybetmektedir, yani bir ''ideoloji'' hüviyetinden çok yönetime ulaşmada teknik bir araçsallığa dönüşmektedir, dolayısıyla demokrasiyi seküler dayatmalardan azade kılındığı takdirde araçsal olarak kullanılmasının mahsuru yoktur şeklinde yaklaşım sergilemektedirler. İhvan'ın, Hamas'ın, cemaati-İslaminin ve ümmet coğrafyasında daha birçok hareketin demokrasi ''seçeneğine'' kendilerince yükledikleri anlam (maalesef) budur. 
 
Mısır örneğini baz alırsak görülen odur ki, demokrasi seküler dayatmadan azade kılınarak kullanılabilir bir araç olarak görülmektedir. ''Mısır Devrim Süreci’nde İhvan-ı Müslimin’in Genel Mürşidi Muhammed Bedia, yardımcısı Isam Aryan ve daha birçok üst düzey yöneticisinin demokrasiyi “seçim” anlamında “ödünç bir kavram” olarak kullandıklarını ifade etmektedirler.'' Bütün bunları ifade etmemizin nedeni bu yaklaşımları doğru buluyor oluşumuzdan değildir, aksine tehlikeli ve çok yanlış buluyoruz, söylemek istediğimiz ümmet coğrafyasında bunun maalesef bir vakıa oluşudur. 
 
Ümmet coğrafyasında bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür,  örneğin; namı diğer Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç'in de Bosna Hersek eyaletinde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adı verilen bir siyasi parti kurması ve bu partinin Bosna-Hersek'te Aralık 1990'da gerçekleştirilen genel seçimleri kazanarak cumhurbaşkanı seçilmesi, Tunus Hizb't Tahrir partisinin kurulması, Cezayir'in Fis'i, Filistin'in Hamas'ı, Yusuf el Karadavi'nin; ne doğunun ne batının demokrasisini istiyoruz, biz İslam demokrasisini istiyoruz demesinin, Mevdudi'nin ''teo demokrasi'' terkibinin ve İran'lı cuma imamlarının bölgedeki gelişmelere yönelik ''dini demokrasi'' tavsiyelerinin arkaplanında hevayı ilahlaştıran ve dini sürgün eden yaklaşımlarının olmadığı ortadadır, buna rağmen böyle bir eklentiyi asla doğru bulmuyoruz ve böyle bir eklentiye müslümanların ihtiyaç duyabileceği düşüncesini de çok yanlış görmekteyiz, fakat her demokrasi sözcüğünü ağzına alanların kalkış noktalarını ve anlam yüklemelerini tefrik etmeden ve buna yükledikleri anlamların arkaplanını dikkate almadan bütününü aynı sepetin içine koyarak yapılan değerlendirmeleri de insaftan/vicdandan/iz'an'dan yoksun yaklaşımlar olarak görüyoruz. Yani, yukarıda örneklendirdiğimiz yapıların demokrasiye yüklediği anlam ile, sekülerlerin demokrasiye yüklediği anlam aynı olabilir mi? Biri silme İslam düşmanı seküler/demokrat, diğeri yanılgılarıyla/hatalarıyla müslüman cenah/taraf. Daha açık bir ifadeyle, hayat tarzlarıyla, pratikleriyle, özlemleriyle, zihinsel kodlarıyla İslam'a bütünüyle aykırı ve de hasım olan seküler taraf,  diğeri de hayat tarzlarıyla, pratikleriyle, özlemleriyle, zihinsel kodlarıyla (eksiğiyle-gediğiyle) İslam'a hısım olan taraf... 
 
İşte bu farkı farkeden emperyalistler bunun için Cezayir'de Fis'i, Mısır'da İhvan'ı darbeyle uzaklaştırdılar ve Hamas'ı terörist ilan ettiler. Bu farklılığın tescili Mısır'daki darbenin arkasındaki apaçık gerçeklik yeryüzü ölçeğinde darbeyle ilgili sergilenen tepkilerden kolaylıkla anlaşılmaktadır. Bu alçak/vahşi darbenin arkasında ABD-AB başta olmak üzere doğusundan-batısından bir bütün olarak seküler dünyanın bütün zelilliğiyle/hışmıyla durması ve seküler dünyanın bölgesel işbirlikçileri tarafından darbenin başarıya ulaşması için keselerinin ağızlarını sonuna kadar açmasıdır.
 
Birilerinin sürekli/ısrarla sığ/şablonik yaklaşımlarla İhvan'ın derdi İslam değil demokrasidir şeklindeki söylemlerini aslında bütün dünyanın gösterdiği darbeye yönelik destekler tekzib etmektedir, bu birileri her fırsatta ''İhvan’ın Sözcüsü Cihad El Haddad’ın bir Türk gazeteciye söyledikleri ''demokrasi/özgürlük'' için mücadelemiz sürecektir'' minvalindeki söylemlerini dillerine/kalemlerine pelesenk etmeleri fakat başta Mursi'nin seçildikten sonra yüzbinlere hitap ettiği şu söylemini; ''Kur'an anayasamızdır  ve öyle kalacaktır, Anayasamız Kur'an'dır, Hz. Muhammed önderimizdir, cihad yolumuzdur, Allah yolunda şehadet en büyük arzumuzdur, tümünün üstünde, Allah'ın rızası amacımızdır, şeriat, sonra şeriat, sonra yine şeriat, halkımız onunla rahmete ve tazeliğe kavuşacak, İslam şeriati olmadan bu ümmetin hayrı yoktur, önce Allah'ın huzurunda sonra da sizin önünüzde yemin ediyorum, Allah'ın izniyle anayasa metninde de dahil olmak üzere İslam şeriati kesinlikle, gerçekten uygulanacaktır, sevinin ve rahatlayın, bu halk İslam şeriatini tam anlamıyla yansıtmayan bir anayasa metnini asla kabul etmeycektir.'' görmezden gelmekteler ve dahası kırkbeşgün Adaviye başta olmak üzere Mısır'ın genelinde gösterilen direniş söylemlerindeki İslami kaygıya da kulaklarını tıkamaktadırlar.
 
Parti ya da siyasi oluşum gibi yönelişlerin neliği-nasıllığı üzerinde kafa yorulmadan yapılan ''ezber'' itirazları doğru bulmayanlardanım, girişilen ve oluşturulan her ''resmi hüviyeti/kaydı'' olan araçsallığı dernek/vakıf v.b. gibi yönelişlerin (sistemle uyumluluk zannından) gayrı islami görülmesini yanlış bulmaktayım. İslami olmayan bir yapıda yasama-yargı gibi hükmetme (islam ile hükmedilemeyeceğinden dolayı) makamında olunmaması gerektiğini müslümanların kırmızı çizgileri olarak görülmeli ve reddedilmelidir. Ancak, söylemlerimize/kabullerimize/duruşumuza pranga vurul(a)mayan sahaların kullanılmasını indi çıkarımlarla daraltmayı da kendi ayağımıza sıkma mesabesinde görmekteyim. Bu coğrafyada Allah'ın verdiği aklı vahyin gölgesinde işletenlerin öncülerinden olan Ercüment ağabeyden bir alıntıyla meramımı anlatmaya çalışayım. Yazılarından/söylemlerinden çokça istifade ettiğim ve 1990 yılında da İran'a yapılan ziyarette aynı kafilede yirmi gün birlikte olduğum rahmetli Ercüment Özkan ağabeyin parti kurma çalışmalarına yönelik bir gazetecinin sorularına verdiği cevapta şunları ifade etmiş idi. ''Ezcümle Partimizin hedefi, Tür­kiye'den başlayarak insanımızı İs­lâm’ı anlatmak, ana kavramlarını açıklayarak benimsemelerini ve ka­tılımlarını sağlamak, nefislerindekileri İslâmdakilerle değiştirmeleriyle ulaşılacak kitlesel mutabakat­la laik demokratik rejimi lağvedip İslâm Devleti kurmaktır. Bu çağrı sadece müslümanlara değil, bütün insanlara yapılacak ve ulaştırıla­caktır.'' Soru: Partinizin kuruluşu için İçişleri Bakanlığına ne zaman baş­vuracaksınız? Cevap: ''Şu anda kesin tarihi be­lirlemiş değiliz. Lâkin sanıyorum bu başvuru fazla gecikmeyecektir. Dilekçemize ekleyeceğimiz tüzüğü­müz ve programımızla bakanlığa beyanda bulunurken bir de basın toplantısı yapacak, tüzük ve prog­ramımızın birer nüshasını basın mensuplarına da vereceğiz'' demekteydi. Rahmetlinin İslami Parti kurma girişimi asla gayri İslami olan bir yapıda iktidar olmak değildi, onun amacı hiç bir prangayı kabul etmeden İslami değerleri yalın/apaçık bir şekilde daha büyük kitlelere ulaştırmak ve bu şemsiyede müslümanları toplamak için partiyi kağıt üzerinde kullanmaktan ibaretti. Bu örneği vermemin nedeni, bir şeyi kabul ya da reddederken onun içeriğine ve nasıllığına bakmak ve de ona göre tavır belirlemek içindir.
 
Bu coğrafyada Tevhidi düşüncenin düşünsel/eylemsel ve kuşatıcı duruşunu sergileyenlerin başında gelen İlkav'ın yöneticilerinden Emrullah Ayan kardeşin bir miting konuşmasında ''Mısır'da demokrasi direnişi değil insanlığın onuru ve İslami bir duruşun sözkonusu olduğunu, zulme karşı Müslümanların hep birlikte hareket etmesi gerektiği'' şeklindeki söylemlerine katılmaktayız. Burada söylenilmesi gereken şey, İhvan'ın İslami yönetime ulaşma noktasında demokrasinin araçsallık boyutuyla bile olsa kullanılması tercihini eleştirmek ve bu yanılgılarını terk ederek Nebevi mücadele çizgisini sabırla kuşanmalarını dile getirmektir.
 
''İhvan demokrasiyi savunuyor/istiyor'' şeklindeki şerh düşülmeye tenezzül edilmeden geliştirilen söylemleri asla vicdani ve gerçekçi bulmuyoruz, bu söylem sahiplerine şu soruyu yöneltsek?! İhvan'ın zihinsel kodları, özlemleri, hayat tarzları tipik ''seküler demokrat''ların konumlarıyla aynı mıdır ve dahası İslama hasım olan ve de hevasını ilahlaştıran tipik ''seküler demokrat''lara benzemektemidirler? Muhtemelen gelecek cevap, aynı değillerdir olacaktır, aynı değiller ise niçin şerh düşülmeye ve açıklamaya tenezzül edilmeden hoyratça/pervasızca ''İhvan demokrasiyi savunuyor/istiyor'' denilebilmektedir. İşte bu yaklaşım sahiplerinin en büyük handikapı hayatı/olayları salt siyah-beyaz okumaları, bardak ya doludur ya boştur şeklindeki ölçüsüz yaklaşımları, ya hep ya hiç'ci kabulleri, 'adeta'' yanılgıları/hataları hiçe/sıfıra indirgeyen kardeşlik kabulüne yönelik kıstasları, ehemleri mühimlere kurban eden fıkıhsızlıkları, fail fiil ayırımı yap(a)madan  ve buradan kaynaklı muhatapları/olayları mümeyyiz akıldan yoksun/yoksul tanımlamalar-tasvirler yapmalarıdır.
 
Ayrıca; ''Değil Esma, Mısır’ın bütün Esmaları da öldürülse, Mursi’nin/İhvan’ın davası sırf bu ölümler nedeniyle meşruiyet kazanmaz. Mursi’nin davası, ancak kendi temel nitelikleri vesilesiyle meşruiyet kazanabilir'' şeklinde var olan yaklaşımları da doğru bulmuyoruz, (Esma'ların öl(dürül)me nedeni müslüman olmalarından başka ne ola ki?! yoksa, batının sahiplendiği! 'demokrat' oluşlarından dolayı mı katledildiler) çünkü; Mursi'nin/İhvan'ın davası/özlemi İslami bir yönetime ulaşmaktır, bu özleme ulaşma noktasında demokrasiyi araçsallaştırmasını (haklı olarak) eleştirmek başka bir şey, zımnen İhvan'ın davasını gayrı meşru görmek/göstermek başka bir şeydir, bizler de yaşadığımız cahiliye ortamının pisliklerine ihtiyari olsun/olmasın bulaşmaktan ''bütünüyle'' azade değiliz, örneğin memuriyetimizle, ''asla faize bulaşmadan da olsa'' yaptığımız ticaretimizle/vergilerimizle, okulumuzla, öğretmenliğimizle v.b. Bunları kırmızı çizgilerimizle orantılıyor değilim ve dinin asıllarına gölge düşürüyor düşüncesinde de değilim, fakat arzulamasak da içinde olduğumuz ve içine doğduğumuz durumları ''makbuliyet'' olarak değil makuliyet/mazuriyet zümresinden görenlerdenim.  
 
Bir de hakikati empatiye kurban eden yaklaşımlar söz konusudur ki, bu da ayrı vahim/yanlış yaklaşımlar üretebilmektedir. Örneğin; ümmetin bir parçası ve kardeşler olarak görülen İhvan'ın doğrularıyla beraber yanlışlarını da sahiplenmek ve yanlışlarını dillendirmekten geri durmak, demokrasiyi seçime indirgeyen yaklaşımları da olsa bunun ümmetin asla hayrına olmayacağı uyarısını ve tehlikeleri içinde barındırdığını ve de yaşanılmış acı örneklerden ders çıkarılması gerektiğini dillendirmemek. Hatta daha ileri giderek sahiplenme içgüdüsüyle yanlışları olumlamak ya da tevil etmek ve yanlışların yaygınlaşmasına neden olmak. Kardeşlik bilincinin en zirve noktası olan yanlışları dillendirmeyi gözardı ederek ya da öteleyerek kardeşliğin ve yardımlaşmanın tesis edilebileceği zehabına kapılmak. Fiilin yanlışlığını yok sayıp failin samimiyetine kurban etmek, empatiyle yaklaşayım derken doğruyu gölgelemek... Bu nevi yaklaşımlarda başka bir körlüğü, bardağın hep dolu tarafına bakıp boş olan tarafı gör(e)memeyi, işin en vahim tarafı da nebevi mücadele çizgisini (arzulanmasa da) bulandırmak gibi büyük bir vebalin üstlenilmesidir.
 
Bizlere düşen özelde yaşadığımız beldelerde genelde ümmet coğrafyasında yaşanan yanlışları/yanılgıları asla olumlamadan ve mutlaka dillendirerek, kuşatıcı ve hayra dönük söylemler geliştirmektir, doğru/hayırlı cehdleri desteklemek ve yanlışlardan beraati ilan etmektir. 
 
İsrail'in adeta bir yerlerine kına yaktığı, seküler dünyanın olanca alçaklıklarıyla arkasında durduğu ve onların bölgesel kemik yalayıcıları tarafından keseler sonuna kadar açılarak desteklendiği, gerekçesinin sadece bölgedeki islami gelişmelere yönelik olduğu apaçık olan, daha gerçekleşeli üç ay olmasına rağmen 1055 adet Gazze'nin hayat damarı olan tünelleri yıkan, beşbin müslümanı katleden, İhvan'ın öncüleri başta olmak üzere binlercesini zindanlara mahkum eden ''lanet/alçak'' darbenin karşısında durmak ve Mısırlı kardeşlerimizin yanında olmak İslami bir zorunluluktur diye düşünmekteyim.
 
Özetle;muhatapları ve olayları değerlendirirken ilkelerle vicdanı, empatiyle adaleti, duygularımızla aklımızı birbirine düşman etmeden, kısaca eğip bükmeden ve ama mutlaka müslümanca bir duyarlılık sergileyerek yaklaşmalıyız, ifrat ve tefrite düşmeden vasatı (vasat/dengeli/ölçülü ümmeti) inşa etmenin mücadelesini vermek hepimizin sorumluluğudur.
 
Vahiyden ve onu pratize eden Rasulün sünnetinden anladığım budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. vesselam.
Paylaş X Facebook

Yorumlar 36

H HÜSEYİN ALAN 01 Ocak 2012

Bu yazı vesilesiyle, “gölge boksu” yapanlara, “zannıyla” hüküm verirken gereksiz vebal alanlara ihtimamla duyuruyorum!

Mısır’da İhvan’ı, sırf seçimli sistem istediği için
demokratlıkla suçlayanlar, sadece ve sadece kendi ülkesinde yaşadığı tecrübeden hareketle bir kalemde İhvan’ı şu veya bu örgüte-cemaate-partiye benzeterek “sıfırlayanlar”, dayanaksız görüşlerini salt “yorumculuklarıyla” “buyuranlara” duyurulur!

Ezberleri gereği her “seçimli sistemi” demokrasi zannettiği için İhvan’ı savunan bize ve biz gibilere “romantik”, “duygusal” ithamıyla çalakalem “yüklenenler”, kullandığınız ifadeleri ve verdiğiniz “hükümler” den uzak durarak diyebilirim ki öylesi bir hak ve yetkiyi kendinizde nasıl buluyorsunuz?

Bu vesileyle konunun açıklanması için yorumun muhataplarına sorum şudur: Sizce İslam devleti, nasıl bir şeydir? Dolayısıyla orada yöneticiler nasıl belirlenir? “Şura”, “biat”, “hüküm verme”, “karar alma” nasıl ve hangi yolla olur? İzah etme lütfunda bulunursanız sayenizde bilgilenmiş, varsa eksiğimizi gidermiş oluruz?

Uzun cevaplara gerek yoktur, anladınız siz! Bu arada kimi ciddi bühtanlara maruz kalmış olsak da bizden yana haklarımız helaldir.

I i.metin 01 Ocak 2012

Selamun aleykum

Kemal abi yazının girişinde demokrasi tanımınızı okurken Rahmetli Özkan’ın tezgahına uğradığınızı farkettim.

İhvanın samimiyetinden şüphemiz yok, Türkiyedekiler gibi demokrasiyi ödünç alıp onunla içselleşme endişemiz var, Tunus ve Türkiye örneği bu kaygılarımıza bizi zorluyor haksız mıyız Kemal(e) ermiş abim.

Hüseyin abimede bizden yana hakkımız helaldir çünkü yanılış değerlendirme yapabilmemiz olabilir

M Mehmet Pamak 01 Ocak 2012

Değerli kardeşim!
Konuyu ve iki uca kayan haksız çıkarımları/yaklaşımları/yorumları dengeli/vasat bir biçimde güzel açıklamışsın ve durulması gereken vasatı da Kur’ani ölçülerle beyan etmişsin Allah razı olsun.

En önemlisi de, hangi gerekçeyle olursa olsun, seçime indirgeyerek de olsa Müslümanların kendilerini ve yöntemlerini demokrasiyle tanımlamaya kalkmalarının da İslami olmadığını ve mutlaka uzak durulması gerektiğini ifade etmeniz olmuş.

Bir uçta laik demokrasiyi bile İslam ile bağdaştığını iddia ederek ve ekonomiyi, siyaseti ve hukuku seküler alan olarak gören ve bu kamu alanına hiçbir dinin müdahale etmemesi ve bu alanın bütün dinlere eşit uzaklıkta olması gerektiği gibi akıdevi sapma olan yaklaşımları benimseyen ve hatta yaymaya çalışan siyasi kadrolar yer alır ve bir çok Müslüman bu hali göre göre, görece olumluluklar adına bu tercihe meşruiyet kazandıracak yandaşlıklara savrulur. Diğer uçta da demokrasiyi, hakkı olmasa da, doğru olmasa da farklı tanımlayarak (seçime ve denetim mekanizmasına indirgeyerek), seküler boyutunu ve laikliği reddederek ve iktidara gelmek için araçsallaştırmak suretiyle kullanan, ama İslami ilkelerine ve İslam şeriatına bağlılığını sürdürerek ve hatta hazırladığı anayasada bile yasamanın temel kaynağının şeriat olduğunu vurgulayan Müslümanlar yer alır. Bazı kardeşlerimiz de bu ikisini aynı derecede akıdevi bir sapma gibi değerlendirip aynı tavrı koyarlar. Bizce de ikisi de yanlıştır, ama bir akıdevi bir sapma oluştururken, diğeri yöntem konusunda hata ederek sistem içi hükümet arayışı yanlışına sürüklenmeyi ifade eder.

Yani sizin de ifade ettiğiniz gibi, Demokrasi konusunda Türkiye örneği ile İHVAN arsındaki fark akıdevidir. Çünkü AKP’ye göre laiklik olmadan demokrasi olmaz, laiklik demokrasinin güvencesidir", ki Erdoğan bu sözlerini Mısır’da söyleyerek onları da laikliği, yani seküler içerikli gerçek demokrasiyi tercih etmeye çağırmış ve tepki almıştı. Dolayısıyla bu önemli farlı görerek, adil olmak İslami sorumluluktur.

Buna rağmen bir daha vurgulamalıyız ki, kavramlar önemlidir ve ait oldukları paradigmanın, düşüncenin, dinin bakış açısını, dünya görüşünü, zihniyetini, hayat tarzını da bu kavramları kullanan muhataba taşıma fonksiyonu görür ve zamanla onu dönüştürme etkisi yaparlar. Bu sebeple her din ve ideoloji müntesiplerini kendi özgün kavramlarıyla düşünmeye, kendini bu özgün kavramlarla tanımlamaya, tanıtmaya ve muhataplara da bu özgün kavramları kullanarak mesajını ulaştırmaya çağırır ve yönlendirir. Kavramlar bu bakımdan çok önemlidir. O halde Müslümanlar hiçbir sebep veya şarta göre değişmeden ilkeli bir tutumla kendilerini ve düşüncelerini sadece İslam’ın temel taşıyıcı ve inşa edici kavramlarıyla tanımlamaları, tanıtmalı ve açıklamalıdılar. Hiçbir sebeple batıl kavramları ödünç almaya kalkışmamalıdırlar.

İşte kavramların bu büyük ve dönüştürücü, inşa edici etkileri sebebiyle Rabbimiz, kavramları kullanırken çok hassa davranmaya yönlendirmiştir. Mesela bu bağlamda yaklaşık aynı anlama gelen ve ikisi de kök anlamı itibariyle masum olan iki kavramdan birisi, Yahudiler tarafından tahrif edilerek farklı ve kötü bir anlamda da kullanıldığı için, müminlerin Resulullah’a (s) hitap ederken “raina” demeyin “unzurna” deyin diye uyarmıştır. Bugün ise bazı Müslümanlar, kökü itibariyle kötü ve şirki ifade eden bir kavramı kendilerince masum bir tanımlama yükleyip seçime indirgeyerek onu Allah’ın dini İslam için kullanıyorlar ki, Allah’ın uyarısına zıt bir pozisyona düşmüş oluyorlar. Çünkü kökü ve özü itibariyle masum olan “raina” sırf Yahudiler kötü bir anlama da çektikleri için Resule hitapta kullanılması yasaklanıyorken, nasıl olur da kökü ve özü itibariyle şirki ifade eden münker bir kavram İslam ile bağdaştırılarak Müslümanlarca kullanılabilir? Allah razı olsun siz de bu konudaki hassasiyeti güzel dile getirmişsiniz.

Ayrıca bir temel konuyu da, bu vesileyle bir daha vurgulayalım: Bilmeliyiz ki, sistemler toplumsal dönüşüm/inkılap süreci ve sonrasında insani, sosyal, hukuki alt yapılarını, taşıyıcı, sevk ve idare edici kadrolarını, inkılabı destekleyip ayakta tutacak kitle desteğini oluşturur ve bu zemine o sistemin paradigmasını, modelini oturtur. Ondan sonra da, artık halkın işlerini var olan paradigma, kural ve kurumlarla yürütecek hükümetler değişse de sistem devam eder.

Yani sistemler, toplumsal değişim ve inkılapla, sistem içi hükümetler de ümmetin iradesini belirleyecek seçimlerle değişirler. Yoksa 4 yıllık sürelerde yapılacak seçimlerle değişecek her hükümet yeni bir sistem getirip, mevcut olanı yıkamaz. Bu hem sosyal bakımdan imkansızdır, ilahi değişim yasasına aykırıdır. Hem de teknik olarak mümkün değildir. çünkü bir sistemin ortaya çıkması için, toplumsal, kurumsal, hukuksal, insani ve sosyal alt yapısının oluşup oturması, işlerlik kazanması için öncelikle toplumun özündekini değiştirmesini de içeren uzun bir süreç gerekmektedir. Bu sebeple, Müslümanların seçime indirgeyerek de olsa demokratik yöntemle sistem içi hükümet olmaya yönelmesi, esas hedefi, yani toplumu dönüştürüp vahiyle inşa ederek sistemi değiştirmeye yönelik stratejik hedefi ıskalamasına ve Allah’ın yardımını hak edecek istikametin korunmasında zaafların oluşmasına yol açmaktadır. İslam ne darbeci yöntemle tepeden dayatmayla gelir, ne de sistem içi demokratik yöntemle hükümet değişimiyle gelir. Bu durum, Kur’an’ın bildirimlerinden çıkan sonuçta da, ilk neslin Peygamber önderliğinde ortaya koydukları örneklikte de açıktır. Pratikte ise, darbeyle olmayacağı Pakistan ve Sudan örneklerinde, demokrasiyle sistem içi hükümetleri ele geçirerek olmayacağı da FIS, HAMAS ve İHVAN örnekliğinde acı kayıplar ve ödenen büyük bedellerle ispat edilmiş bulunmaktadır.

Her zamanki gibi yine uzun yazdım hakkınızı helal edin kardeşlerim.

M Müslim 01 Ocak 2012

Kemal abi, hakkaniyetli ve dengeli bir yaklaşım adına ortaya koyduğunuz çabalar için Allah razı olsun. Yazınızla ilgili olarak, hakkaniyet bağlamında bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. İhvan sözcüsü Cihad El Haddad’ın açıklamalarını gündemleştiren kardeşlerimizi eleştirirken, Haddad’ın açıklamalarının çok da vahim olmadığı gibi bir yaklaşım ortaya koymuşsunuz. Oysa o açıklamalar İhvanlı Müslümanların istikameti açısından gerçekten endişe verici, vahim açıklamalardı. O açıklamalarda demokrasinin salt araçsallığının ötesinde tanım ve hedefler dile getirilmekteydi ve Türkiye modeline atıflar vardı.

Bu konuyla ilgili olarak hakkaniyetli bir değerlendirme için Kemal abinin bu yazısıyla birlikte şu iki yazının da okumasında fayda olduğunu düşünüyorum:

http://www.islamvehayat.com/yazar_1291_2_mursi-ye-yakisan-misir-in-sarayi-mi-zindani-mi-.html

http://www.venharhaber.com/misira-nasil-bakmali-makale,371.html

H HÜSEYİN ALAN 01 Ocak 2012

Benim yorumun muhatapları bu arkadaşlar değil ama sorun aynı yere geldi çakıldı. O halde tartışmaya devam, diğerlerinin durumuna düşmeden, düşürülmeden!

Ben bilmiyorum, bir arkadaş, “biat” ın ne olduğunu açıklar mı? Emirlik, babadan oğula geçmeyeceğine göre nasıl belirlenecektir, bir açıklama istiyorum. Otoritenin ve yetkinin paylaşılması nedir, nasıl şekillenir, bir izah getirilebilir mi? Bu çerçevede “Ehl_ü hal ve akd” diye ezberlediğimiz kurum, hangi sosyal hayattan transferdir, ne iş görür, onların teklif ettiği yönetici, biat edimiş yönetici midir, biraz düşünülür mü?

Peygamber(s) sağken, her alanı, görevi ve yetkiyi kendi şahsında toplamıştı. Toplum yapısı çok geniş değildi, her sorun ona müracaatla çözülüyordu. Orada bir sorun yok. Ama o hal, ondan sonra aynen olmazdı ve olmadı da zaten. Çünkü hem toplumsal yapı genişledi, hem sınırlar büyüdü, hem başka yapısal özellikleriyle bir sürü başka toplumlar İslama girdi.

Peygamber sonrası kimse peygamberi tüm yetkileriyle ve aynen devam ettiremezdi. Vahiy alışı, liderliği vs. Ne olacaktı, dünyevi işler için, yönetim işleri için, sosyo-ekonomik ve siyasi işler için ne olacaktı? Ne oldu?

Dört raşit halife bu konularda örnektirler. İyi ki de olmuşlar. Allah onlardan gani razı gelsin. İyi kide varmışlar. Yoksa halimiz nice olurdu bi düşünelim hele! Harici olmaktan, insanları sınıflayıp asıp kesmekten bizim elimizden kim kurtaracaktı, söyler misiniz? Eline bir güç geçireni, ağzına ezber ayetler dolduranı kim nasıl engelleyecekti, azıcık akleder miyiz? Nitekim bu tipler olmadı mı?

Raşit halifeler, adı üstünde, onlar bizden peygambere daha yakın, sorun çözme kapasitesi daha sağlıklı olanlardı. Ve bir şekilde sorunları çözdüler. Her şeyi çözerken sadece kendi kavramlarını mı kullandılar dersiniz? Bu gibi konularda örnek alınacak olanlar ancak onlardır. Bunu evveliyatla bi belirleyelim....

İyi kide o güzel insanlar öyle kavram darlığıyla, kurumsal kısırlıkla falan hayatı yaşanmaz, Müslümanlığı çekilmez kılmadılar hamdolsun. Evet, onlara ne kadar teşekkür etsek azdır.

Önce bu önemli detayı bir hatırlayalım da ezber gitmeyelim. Ezberlerimizi de mutlak doğruymuş gibi sunmayalım derken doğru anlaşılalım. Dolayısıyla, özellikle bu konular da peygamber böyle yaptı diye işleri işin içinden çıkılmaz kılmayalım. Bu ikisi çok farklı ey çünkü...

Bu vesileyle seçimi demokrasinin gereği sananlarımız, İhvanı eleştirirken haddi aşanlarımız, hem ihvana haksızlık ediyor hem de demokrasi ve seçim konusunda hata ediyorlar. Zannlarıyla hareket ediyorlar. Buradan demokrasi savunusu yaptığımı çıkartacak akıllı çıkmaz herhalde!

Seçimle demokrasi, yöneticinin seçimle belirlenmesi aynı şey değildir. İkisi birbirinin ayrılmaz parçası da değildir. Sosyal adaleti savunan Marksizmi düşünelim şimdi, bu uygulama sadece Marksizme mi aittir. Ya da insanlık bu işi Marksizmle mi öğrendi? Adı şu veya bu olsun, sosyal adaleti, emeğin değerli olduğunu savunan herkes Marksist midir? Böyle çarpık bir anlayış olabilir mi?

Demokrasinin olmazsa olmazları vardır ve o ilkeler demokrasiyi belirler. Demokrasiyi demokrasi kılanlar da bunlardır. Yani kendine has olanlar.

Kaldı ki demokrasinin bir çok ilkesi, uygulaması sadece demokrasiye ait, demokrasiyle bilinir şeyler de değildir. Bunun ayırdına varamayınca tartışılacak bir şey kalmayacak, kavram fetişizmine sıkışıp kalacağız!

Mehmet Abi kavram konusunda, her alan ve yer için geçerli, pratik ve uygulanabilir genişlikte ve rahatlıkta bir çerçeve çizmiyor. Bana göre o da işi daraltıyor. Ne gibi diyelim: sosyal hayata dair, siyasi ve ekonomik hayata dair, kurumsal yapıya dair açıklama, tahlil etmede, eleştirmede kullandığı kavramsal çerçeve yeterli değildir. Kaldı ki bir de doğrusu budur demek ve dahi kendi deyimiyle daha adil, daha özgür, daha insani yeni bir toplumsallık için hiç değildir. Bu tarz kavramsal çerçeve, açıklama, anlama, yeniden inşa için yeterli olmaz, olmuyor da zaten.

Mehmet Abi’nin muradı bu olmasa da, kendisinin de bu çıkmazda olduğunu düşünüyorum ve bu vesileyle konuşma fırsatı bulduğumuz için menmunum.

Bir örnek vermek gerekirse, şimdi bana söyleyebilir mi ki; Kürt meselesinde, tahlil, çözüm ve doğrusu budur derken hangi kavramsal çerçeveyi kullanıyor. Kullandı bu güne kadar? İnsan hakları, özgürlükler ve demokratik muhteva değil mi? O kavramsal çerçevenin İslamlaşmış hali değil mi?

Şimdi, Genelimizde, bu ülkede kavram “fetişizmi” nedeniyle olayları ve hayatı açıklama darlığı bizim kendi yetersizliğimizden kaynaklanmıyor mu? Bu nedenle Müslümanlar olarak mevcut sosyal hayatın hem dışında kalıyor, hem de sorunlarımızı Müslümanca çözemiyoruz, hakikat bu değil mi?

Müslümanları çekilmez ve geçinilmez insanlar kılan sebeplerin başında bu durum gelmiyor mu? Nerede kaldı hayatın sorunlarını çözmek ve ardından İslama uygun yeni bir sosyal hayat inşa etmek. Mümkün mü? Bu akılla, bu düşünüş biçimiyle olabilir mi? İki yüzyıldır halimiz ortadayken üstelik! Birbirimizi anlaya biliyor muyuz acaba?

Müslümanlar üretemiyor. Zihinsel olarak da pratik olarak da üretemiyor. Kısır kaldık hemen her konuda. Bunun sorumluğu hep dışarlarda mıdır yoksa biz de hiç kusur yok mu? Hayatın ve tarihin dışından kalıp, hayata ve tarihe müdahale edememe aczi içindeyken.

Geri kalmışlığımızın, beceriksizliğimizin ve yetersizliğimizin dayanılmaz sonucu bu değil mi! Hayatı, dünyayı, konuları, sorunları üç beş kavramla çözmeye kalktığımız için hayattan ve dünyadan tecrit durumundayız. Bunu göremeyecek kadar basiretimiz bağlandı da, kendimize kurduğumuz daracık dünyayı gerçek dünya sanmaya devam mı ediyoruz?

Özetle demek istiyorum ki, şu veya bu ideolojiye ait kavram ve ilkeler, sorun algılama ve çözüm yöntemleri illa da onlara ait olmaz. İnsanlık tarihi ve tecrübesi bu kadar ucuza yok edilemez. Yok böyle bir şey. Biz var sansak da yok öyle bir hayat ve dünya. Raşit Halifeler, Bizans’ın, İran’ın dünya kadar kavramını ve uygulamasını alıp uygularken, iyi ki de bize sormamışlar? O devirde biz yaşasaydık, bizden iyi hariciler olurmuş vesselam!

sonuç olarak; aslolan nedir, muhtevadır. Yani İslam için önemli olan, doğru ve eğrinin kuralını kimin koyacağıdır. Toplumsal kurumlar, sosyal organizasyon, operasyonellik, canlı organizma olarak çalışan hayat, o muhtevaya göre şekillenir. Ama bu arada başkalarına ait, bizden daha ilerde, ihtiyaç duyulan ne kadar kavram, kurum, uygulama varsa, bünyeye adapte edilerek alınır ve uygulanır. Mesele, muhteva ve amaca ters sonuç üretmeyecek olmalarıdır.

Kavramlar konusundaysa söylenecek son şey, kullanıp durulan kavramların hayatta neyi çözdüğü, hayatı nasıl anladığı, nasıl bir yaşam tarzı ürettiği ve neyi önerdiği gibi karekteristik olmasıdır. Her kavram da stratejik değildir. Kuran bu konuda yığınla yabancı kavram kullanmış mıdır, evet! Muhtevayla uyum sağladıktan sonra mesele yoktur. Ve bir de, hayatı pratik işletmeye yönelik kavramların içeriği değiştirilip formu aynı bırakılmadı mı, bırakıldı. Raşit halifelerin çokça örnekliği var mı var.

Yani her konu ve olayı, her karşı çıkış ve yeni inşayı, hatta uygulamayı, özü gözden kaçırmamak şartıyla, sadece bizim sıraladığımız, bizim akıl sınırlarımızla kayıtlı, sayısı belli kavramlarımızla anlamaya, yapmaya çalışmanın bize yararı yoktur, zararıysa fazlasıyladır.

M Matav 01 Ocak 2012

Dostlar,bu tartışmaya neden atladığımı boşverin de siz,neyin ne olması gerektiği konusunda kendi düşüncenizi söyleyiniz,arif olan anlar cinsinden biz de gereğini yaparız.
Demek isterim ki demokrasi kavramını kullanmak bile benim için çok can sıkıcı... Bilhassa yaşanılan süreç nedeniyle “Acaba mahiyeti itibariyle doğru olabilir mi,acaba biz yanlış mı biliyor muşuz,acaba İslam toplumsallaşması ve siyasallaşması böyle de olabilir miymiş?” gibi sorgulamalara yol açacak tartışmalar daha bir can sıkıcı. O kavrama mesafeli olunmasını,onu andıran söylemlere tövbe billah yaklaşılmaması gerektiğini öğretenler kimler herkesin malumu. O yüzdendir ki içinde demokrasi geçen söyleşi ve yazılara;Ortadoğu bağlamında gelişen olaylar sebebiyle de biteviye dile getirildiği için,”Ne oluyoruz,nereye gidiyoruz?” diye insanların çekinceli yaklaşması gayet tabii bir durumdur.

Üstelik İhvan,daha doğrusu lider konumundaki insanların baştan beri demokrasiyi esas aldıklarını söyledikleri bilinip durulurken.Kendilerine uzatılan her mikrofana bu şekil beyanat verenler kimlerdi,bunu da benden iyi bilirsiniz.Mesela Tunus,mesela Gannuşi,mesela Kardavi vs.sürekli şeriat istemediklerini,demokratik bir yönetimi tercih ettiklerini,Batı ve bilhassa ABD ile uyum içinde yaşamak istediklerini,bu bağlamda Türkiye/AKP örneğini önemsediklerini,Erdoğan’ı örnek aldıklarını söylemediler mi? ÖSO’yu temsil edenler,onun sözcüleri ne tür beyanat verdiler?
Belki çeviri hatasıdır,belki kasıt o değildir filan ama bu tür beyanatları,o istikamette yazılımış makaleleri işiten/okuyan yurdum insanı süreci başka nasıl yorumlasın isterdiniz ki?

Bütün bunları söylemek Mısır’da zulüm gören insanların durumunu asla tahfif etmek anlamına gelmemeli.Oradaki, sair yerlerdeki zulme içimiz kan ağlıyor,dualarımız mazlumlarla beraber çünkü.
Acizane bana göre olması gereken,elan yaşanan sorunlar yani direniş diye tanımlanan süreç demokrasi,laiklik gibi kavramlar hiç kullanılmadan İslami düşüncesi perspektifinde nasıl yorumlanmalı onu ortaya koymaktır.
Dikkat edilirse bu tür yorum ve önermelerde iş dönüp dolaşıp demorkasi kavramında düğümlenip kalıyor. Onsuz bir fikir üretmek,onsuz bir alternatif ortaya koymak sanki mümkün değil gibi…
Türkiye’de ki en İslamcı cemaatlerin,en akil adamlarının bile “Demokrasiye karşıyız ama…” demelerinin akabinde ortaya çıkan manzara adeta Demokrasi kavramından özür dilemememizin istendiği şeklindedir.
Mesela sırf bu sebeple çoktandır ben bile düşünüp durmaktayım ve yeni okumalar derdindeyim…
Açıkçası ifade edeyim ki bizden istenen buydu, kendimizden şüphe etmemiz ve kendi aramızda sırf bu sebeple nizaya düşmemizdi ve nitekim arzu edilen oldu;dünün en keskin cemaat ve kişileri AKP’nin ikram ettiği paketlerle birlikte daha bir relaks oldular,demokrasiyi daha bir sahiplenmeye başladılar. Bunu da nerden çıkardın diye soranlar,paket bağlamında kimler bayram havasına girdi bir baksınlar. Üstelik gözlerinin önünde Suriye gibi,Mısır gibi diktatörlerin,zalimlerin hüküm ferma olduğu bir vasatta.Hep söylenir ya;”Kırk katır mı kırk satır mı?”
Böylesi bir vasatta yani Esad,Sisi gibi zalimlerin karşısında, Erdoğan gibi hem İslamcı hem demokrat hem laik hem de özgürlükçü birinin Müslümanlara olabildiğince imkanlar verdiği bir demde insanların kavram ve anlam dünyası karışmasın da ne yapsın?
Her zaman olduğu gibi,ne mi söylemeye çalıştım?
Hiç!

M Müslim 01 Ocak 2012

"aslolan nedir, muhtevadır. Yani İslam için önemli olan, doğru ve eğrinin kuralını kimin koyacağıdır. Toplumsal kurumlar, sosyal organizasyon, operasyonellik, canlı organizma olarak çalışan hayat, o muhtevaya göre şekillenir."

Zaten Türkye ve Mısır bağlamında tartışılan, mesele ve dert edilen bu değil mi Hüseyin abi? Konumuz özelinde konuşursak, İhvan Nebevi istikamette hareket ediyor da, salt bu arada demokrasi kelimesini/kavramını kullanıyor diye yapılıyor değil ki eleştiriler. Mesele bu kadar basit olsa “Bu kadar kusur kadı kızında da bulunur” der, geçerdik. Raşid Halifeler döneminde İslami temelde inşa edilmiş toplumsal/siyasal yapı söz konusuydu ve belirleyici referans Allah’ın hükümleriydi. Bizans ve İran’dan alınanlar teknik yönetim enstrümanlarından ibaretti.

Oysa bugün İhvan özelinde tartışılan; kurucu iradesi ve kuruluş felsefesi tevhidi olmayan, kurumsal yapısı ve işleyişi cahili nitelikli olan, Amerikancı bir ordu ve onun vesayetindeki ekonomi, siyaset ve yargının işler durumda olduğu, elektrik ve benzin dağıtımına bile hükmedemediğiniz bir sistemin yöneticisi olma tercihidir. Hüseyin abi açık olarak şuna cevap vermelidir: İhvan’ın bu tercihi tevhidi-Nebevi çizgiye uygun mudur, değil midir?

L L. Çavuş 01 Ocak 2012

Toplulukları yönetmeye dair ortaya atılan yöntemler hayata bakışla iman ile şekillenir. Bu yöntemlerin icrası ile teorisi arasında daima yoruma, uylaştırmaya, tartışmaya, itiraza, ihtiyaç duyulan durumlar söz konusu olacaktır. Toplulukları yönetmeye dair lazım gelen kurallar da yöntem gibi yönetimin amaçları ile şekillenen araçlardır. Yani kanunlar da yönetim sistemi de yönetimin yani otoritenin –iktidarın- amaçları doğrultusunda biçim alırlar.
İslam’da otoritenin niteliği ve amaçları çok konuşmadığımız temel konulardan biridir. Hz. Peygamber a.s. ın ve arkadaşlarının yaklaşık yarım asırlık örneklikleriyle doğrularıyla hatalarıyla İslam’da yönetimin niteliğini gözleyebileceğimiz bir nimettir. Yönetimin amacı bu örnek uygulamaların amaçlarından sapmışsa (Adını ne koyarsak koyalım başkanı veya halifeyi ve yönetim mekanizmasını nasıl belirlersek belirleyelim) hesap günü emrettiklerini hüsrana götüren bir yönetim söz konusu olacaktır.
Emredicilerin bizleri hesap gününün hüsranından koruyan amaçlara doğru sevkettikleri; yalnız Allaha kulluğu özenle belirginleştirip ilan ettikleri yönetimleri meşru sayabiliriz. Konuyu içerik ile özüyle ele almamız gerekir. Muhtevası ve amaçları her ne sebeple olursa olsun meşru olmayan otorite adı ne olursa olsun müslümanlar tarafından olumlanacak değildir. Muhtevasını ve amaçlarını doğru inşa ve ikame eden bir yönetim de kendini ifade edip tanımlarken kendi düşünce sistematiğinde yer tutmayan kavramları tabii ki kullanmayacaktır.
Ümmet sekr halindedir; dilinin peltesini ve yabancılaşmışlığını öze, muhtevaya odaklanarak aşmaya aşmasına çabalamalıyız. Ambalaj-tabela Müslümanlığı ve İslamcılığına düşmeden; düşenleri ikaz ile kibar kibar uyararak “sendeniz” diyenleri şu veya bu sebeple tartaklayıp kovmadan; kuşatıp kucaklayarak yola devam edilmelidir.
Belli ki fitne dönemidir. Kişileri ahireti hesap etmeden yaşamaya ve hesap tutmaya alıştırılmış bir cahiliye vakti içindeyiz. Abilerimiz, aklı erenlerimiz; bilginizle tecrübenizle siyasetinizle birleştiren, yol gösteren olun hesap günü bizi hüsrandan kurtaracak siyaseti gösterenler olun. Doğru hesap tutun. Allah sizlere hayırlı ömür versin.

H HÜSEYİN ALAN 01 Ocak 2012

Sevgili Müslim

Türkiye’de Kuran okuyucu Müslümanların ezici çoğunluğu “harici” mantaliteye mensup resim veriyor, ne yazık ki! Ne demek istiyorum? Haricilik, bireyse özelliği ve doktrinel oluşu itibarıyla güzel bir anlayışa sahip olmak demek. Ama buraya kadar. Bu algıdan toplumsal yapı, yeni bir inşa, stratejik hareket, devlet, medeniyet ve kültür çıkmaz. Nesillere sari gelenek de çıkmaz. Hariciliğin en tehlikeli yanıysa tekfirciliğe yatkın olması, sadece eleştirel olması dolayısıyla “dışlayıcı” hatta “tehlikeli” sınırlarda dolaşmasıdır.

Ülkemizin İslamcısı örgütlenme modeli olarak geçen yüzyılın iki meşhur ideolojisine ait örgütlenme modelini taklit ederek “islamlaştırdı”. Bunlar sosyalizm ve faşizmdir. Ve bunlar o dönemlerin en meşhur, en popüler ve geçerli örgüt modelleriydi. liberalizme, demokrasiye, kapitalizme hatta ABD’ye karşı çıkarken de o ideolojilerin argümanlarıyla karşıydı. Yani kendi gerekçelerinden hareketle karşı çıkıyor değildi.

Devlet modeli olarak da tekçi “ulus devlet” modelini “islamlaştırdı”. Harici doktirinel anlayış da bunu besledi. Türkiye tecrübesinde cemaatlerin, partilerin, büyük çoğunluğu etkileyen yapıların laiklik ve demokrasiyi içselleştirmesi ya da bu konularda “takiyyeci” olması da, o algıyı meşrulaştırdı. Daha doğrusunu üretmek yerine eleştirel kalıp oradan meşruiyet bulmak daha kolaydı çünkü.

Geçen yüzyılın mağlubiyetleri, işgaller gerçeği, kültürel değişimler, baskıcı, dayatmacı yönetimler, direniş ve bağımsızlık gibi özel sebepleri önemliydi. Sanıldı ki, her ülkede yürütülmesi gereken mücadele benzer şablonlarla yürütülmeliydi.

Buradan hareketle yine sanıldı ki ümmet coğrafyasının her yerindeki yapılanma çalışmaları da aynı mahiyetteydi. Nitekim ihvan eleştirilerine bakıldığında, şablona uymayan yöntemler görülüyordu. Mısır’ı, oraya has şartları, uzun soluklu mücadele sürecini, şartların dayatmasına binaen hareketteki yükseliş ve düşüşleri, zaafları ve güçlü yanları, bu günkü durumları vs normal olarak anlamaya çalışmak yerine, buradaki olumsuz tecrübelerden kalkarak toptancılık yapmak, haksızca hatta insafsızca değerlendirmeler yapmak en kolayıydı ve bu yapıldı. Haricilik burada da her kapıyı açan maymuncuk oldu!

Çok özetle İhvan laik, modernist, bireyselci, insan hakları savunucusu, eşitlikçi, halkın iradesini müstakil otorite kabul eden bir örgüt, cemaat veya parti değildir.

Türkiye’de tanındığı için örnekliyorum, Zeynep Gazali’nin yakın geçmişte, Şatır ve Mursi’nin bu güne dair biyoğrafileri önemli birer örnektir. İnsaflı olana, üzüm yemek isteyene, kardeşlik sorumluluğu ile bakanlara...

İhvan, buraya uyan bir yapılanma olmadığı gibi, buradaki gayri resmi temsilcileri veya taklitçileri gibi de değildir. Nettir, ortadadır, faaliyettedir, amacı da açıktır. Burayı anlamak önemlidir. Biraz daha ileri giderek söyleyebilirim ki, benzerlerine kıyasla peygamberi örnekliğe en fazla yakın olan olan da İhvandır. Bu arada Hizbüt Tahririn de hakkını yemeyelim. Bunların eksiği gereği yok mudur, zaman zaman stratejik hatalar yapmamışlar mıdır, eleştirilemez mi? Ben böyle bir şeyi söylemiyorum. Genel bir değerlendirme ve bilgi aktarması yapıyorum ve ben hem insaflı, hem de adil olmaya çalışıyorum. Ama kilitlenmeden, anlatmaya çalıştığımı anlamanızı bekliyorum.

Bu arada lütfen bu iş olursa burada olur, biz hepsinden daha ilerdeyiz gibi ulusçu bir öykünmenin etkisiyle “yukardan” bakıcı, “yorumlama” aşamasına çakılıp kalanlar gibi düşünmeyin. Yani haricilik de yapılmasın.

İhvan, seçimli yönetici sistemini istiyor, arada bi buralara da gelip söyleşi veren temsilcileri böyle söylüyor diye onları demokrat olarak görmemelisiniz. İhvan içinde bir çok lider olduğunu, onlardan kimilerinin de kimi amaçlarla hatalı açıklama yapabileceğini düşünebilirsiniz. Ne kötü, Tarık Ramazan’ın geçen haftalarda Türkiye’ye geldiği zaman verdiği ropörtajı, orada İhvan ve Mursi ile ilgili çok önemli anektotları da okuyarak daha doğru bir kanaat edinilebilirdi. Ve bu daha adil olurdu.

Ve Mısır’ı Tunus, Libya ile, İhvan’ı da oradakilerle de kıyaslamayın çünkü aynen Türkiye ve burdakiler gibi, bu konuda bir benzerlik yoktur. Kıyas yapılırken illet beraberliğini de unutmayın.

Ve benim bu arada demokrasiyi savunduğum gibi bir yargı da üretmeyin. Ben böyle bir şeyi ne söyledim ne de savundum. Dahası “kuremedya.com” da çıkan “tarihsel kırılma anları” ve “ya izzet ya zillet” başlıklı iki yazımı da hatırlayın veya okuyun.

Benim söylemeye çalıştığım şey şudur: Burada demokrasi doğru bilinmediği gibi, neye, neden karşı olmak gerektiği de muallaktır. Yukarıda özetlediğim gibi “ezberlerle” veya “şablonlarla” bir yere gidilemeyeceği gibi, neyin, neden savunulduğu da açık değildir. Yoksa bunca rahatsızlığın başka bir anlamı yoktur.

Ben sizin şahsınızda, İhvanı laiklikle, demokratlıkla bütünleştirenlere, bir önceki yorumumda sorduğum soruların cevaplarını bekliyorum.

H HÜSEYİN ALAN 01 Ocak 2012

Matav kardeşime

Ne oluyor, nedir bu telaş benim güzel abim! Demokrasi kavramı bu kadar etkilememeli bizi. Niye?

Biz hak dine sahip olduğumuzu biliyoruz. Başka dinlerden korkumuz da olmamalı, onlara karşı kompleksimiz de. Her çağda yeni veya yenilenmiş bir sürü başka dinlerle de karşılaşacağız, öyle değil mi? Bu da normal.

Çağımızın en meşhur dini demokrasi ise, ona da verecek cevabımız olmalı değil mi? Ama önce şu dini iyice bir tanımak kaydıyla. Sorunları konuşmaktan, tartışmaktan niye endişeleniyoruz o zaman? sorun ne?

Kuran bir Hayat kitabı mıdır, evet. Yani mevcut hayat içindeki sorunlarımızı İslam ile çözdüğümüz kadar, inşa edeceğimiz yeni hayatı da İslam ile kuracağız. Bizim özet Müslümanlığımız bu değil mi? Öyleyse çözebiliriz ve Kurabiliriz. çünkü biz Müslümanız. Önce burada bi anlaşalım mı?

Peki kuran tamamlanmış haldeyken ve elimizdeyken, bu gün şu dünyada 1.6 milyar Müslüman da varken, niye çözemiyor ve kuramıyoruz? İstisnaları konuşmuyoruz ama.

Kimseyi suçlamadan diyebilirim ki, buna rağmen, Müslümanlar, sorunlarını İslamla çözemiyor da demokrasiyle çözmeye çabalıyorsa, bir sorunumuz var demektir. Bazılarımız bunu yaparken bazılarımız da buna karşı çıkarken, en azından karşı çıkanlarımızın bu hayata dair İslami bir çözümleri olmalı değil mi? Ortada, bilinir ve görünür şekilde, insanlığa şahitlik edercesine. En azından kendi aralarında ama kamusal alanda. Bunu olsun var sayabilir miyiz? Her şeye karşı çıkmaktan kurtulup buraya biraz kafa yormalı artık.

Biz çok mu mükemmeliyetçiyiz de olmazların peşindeyiz ya da bu İslam dini bu çağa hidayet etmekten aciz mi? (haşa). Sorun nerede? Burayı bir düşünelim hele!

Kuranda bir sorun olmadığına, olmayacağına göre, İslam her çağa hidayet edecek bir din olduğuna göre, demek ki sorun bizde, Müslümanlarda o zaman. Burayı da iyi bir anlayalım hele!

Şimdi mesele demokrasiyi savunmak, yüceltmek falan olmadığına, olmayacağına göre, ben soruyorum o halde, bizim sorunumuz ne güzel kardeşim?

Allah aşkına kalkıp da Kuranı anlamadık falan demeyesin aksi halde hepimiz, cümbür cemaat “geri zekalı” konumuna düşmüş oluruz, öyle değil mi? kaldı ki Kuran kendisini anlaşılır bir kitap olarak da tanıtıyor, buna itiraz edecek bir babayiğit de çıkmaz herhal de öyle değil mi?

Kuran apaçık, fasıl fasıl açıklanmış bir kitapsa, bizler cümbürcemaat geri zekalılar da değilsek, sen söyle şimdi, sorun ne? Sorun demokrasiyi savunmak ya da ona karşı çıkmak mı?

Tüm dünyanın önemsediği demokrasiyi konuşmak, yeri ve zamanına göre tartışmak, en azından eleştirip aşabilmek için olsun gerekliyse, İslamla da kıyaslayarak insanlara, bakın, hak olan bu, daha doğru olan çözüm bu diyebilmek için konuşabilmenin ve daveti hayatın içine, pratiğe indirmenin veya sunmanın gerekli olması gerekmiyor mu?

Bana sorarsan ey dost, şu daveti bir dünyevileştirelim hele, hayata yönlendirelim hele, bak o zaman sorunlar nasıl çözülmeye başlıyor birer birer! Ama önce şu hayatı bir anlayalım hele. Balık misali, suda yaşadığı halde suyu bilmez olmayalım hele! İşte bu aşama beceri istiyor, yetenek istiyor, başka donanım istiyor değil mi? Bunu anlamak ve eksiklere yönelmek yerine kompleksle hareket etmenin, korkulara kapılmanın alemi ne?

H HÜSEYİN ALAN 01 Ocak 2012

PLATFORM!

Bana sorarsanız buradaki yorumlar iyi bir platforma dönüşüyor. Gerek şu ana kadar katılan değerli katılımcılar ve daha da katılacak değerli katılımcılarla konular zenginleştirilmelidir.

Bu davetimiz iltifat görürse, hayra yönelik gelişmeler olacağını düşünüyorum. Şimdiden müteşekkirim kendi adıma.

M Müslim 01 Ocak 2012

Hüseyin abiden, beklediğim “açık” cevabı alamamanın hayal kırıklığını yaşadığımı belirtmeliyim. Ki ben ve sistem içi mücadele tercihinden ötürü (sanırım Mısır sisteminin İslami bir sistem olduğunu söyleyecek bir akl-ı evvel çıkmaz aramızdan) İhvan’ı tevhidi-Nebevi çizgide hareket etmemekle eleştiren Müslümanların çoğunluğu İhvan’ı ne laiklikle ne de demokrasiyle özdeşleştirmiş değiliz. Bizim eleştirimiz açık. Bizler, Siyonist işgal rejimine kökünden karşı olduğunu tahmin ettiğimiz Muhammed Mursi’yi, Siyonist rejim şefi Şimon Peres’e o mektubu yazmak durumunda bırakan, Mısır’a cumhurbaşkanı olma tercihinin gayr-i İslamiliğinden söz ediyoruz. Sorum çok açık ve Haricilik vs dersine de gerek olmadan sorumun cevabımı almak isterdim. Doğru bu ümmetin, Haricilik diye düşünce ve hareket alanını alabildiğince daraltan bir sorunu var, ancak unutmayalım ki temel ilke ve sabiteleri sündüren bir de Mürciecilik sorunu var. Önemli olan bu her ikisine de düşmeden istikamet üzere olabilmek ve en önemlisi de kalabilmektir.

H HÜSEYİN ALAN 01 Ocak 2012

Müslim abime!

Şu şablonları konuşarak aşabilirsek haricilikten kurtulacak, birbirimiz anlamaya başlayacağız:

1-Hariciliğin karşıtı mürcielik değil bir kere. Hicri üçüncü yüzyıl sonuna kadar Mürcie dediğiniz akım, saf, sahih İslamı ve uygulamalı sünneti savunan, tabiri caizse ehli sünnetin ve mutezilenin önemli isimlerini kapsayan guruba verilen addır. Bu yüzyıllarda hariciliğin Hz. Ali dönemi dahil ümmete ettiğini kafirlerin etmediğini de bilelim.

2-Sistem içi mücadele denen açıklama biçimi, maymuncuğa benzedi. Her kilidi açıyor mübarek kelime! Birilerinin yanlış kullanımından dolayı bir çoklarının da takılıp kaldığı handikapa dönüştü. Bu kelime, doktrinel izahın dışında sanıldığı gibi her aşamayı ve pozisyonu açıklamaz. Buna rağmen olsa gerek acizlikten ve gerekse beceriksizlikten dolayı her yerde kullanılır, kusurları örter bir özelliğe sahip oldu.

Böyle bir şey yok. O halde sormalı; sistem dışı mücadele nedir, nasıl bir şeydir? Bu konuda lutfeder bi açıklama getirirseniz gerçekten menmun olurum, varsa hatamızı düzelttiğiniz için de duacınız olurum.

Mücadelenin şartlar, imkanlar ve pozisyonu gereği kullanabileceği araçsal imkanlar olabildiğine çok ve genişken, yani duruma ve tabii ki sizin duruşunuza göre “sistem içi” yöntemleri de aslanlar gibi kullanabilecekken, “delinin bilmem neyi bellemesi” gibi hiç bir şey üretememenin, yapamamanın hatta ataletin adı ne zamandan beri islami mücadele oldu, gerçekten anlamakta zorlanıyorum. Dikkat edin mücadele diyorum yani teolojik sınırlar dışında konuşuyorum.

Haricilik dediğim şey bu ataletin ötesinde bir duruşa tekabül ediyor. Yahut şöyle sorabilir miyim, daha açık olsun, mücadele denen aşamaya inananlara, sistem içine takılıp kalanlara, hayatınızı sürdürürken sistem dışı nasıl kalabiliyorsunuz? Yahut bu gibiler melekut aleminden midirler acaba?

Konu mevcuda karşı olmak ve yeniden bir inşa ise, adına devrim diyelim de şu mücadele denen şey anlaşılır olsun; Böyle bir durum veya pozisyon almak için şu iki temel sorunun cevabı bilinmelidir:
A-Sisteme neden karşısınız, gerekçeleriniz nedir? Ve daha iyi olduğunu düşündüğünüz hayat tarzı bağlamında ikna edici öneriniz nedir?
B-Herhangi bir sistem karşı olanlar, asla ve kata sistemden beslenmezler. Nafakanız dahil sistemden bağımsız olmalısınız. Öyleyse lütfeder bir bakarlar mı sistem içi deyip duranlarımız, ne durumdasınız?
Bu bir suçlama değil açıklama talebidir.

Slogancılığa kaçmadan, vahiyde herşeyin çözümü var gibi kolaycılık ya da her şey söylediğini zannederken hiç bir şey söylememek gibi bir açıklama istemiyorum ama. Ben sizin şahsınızı baz almadan ama yorumunuz nezdinde gayet açık, anlaşılır bir dille konuştuğumu düşünüyor, soruları net soruyorum. farklı düşünenlerimizin de aynı açıklıkta olmasını bekleyerek.

Şablonik düşünme derken birilerinin sapkınlığını ima ederek kolaycılığa kaçmayacağınızı biliyorum. Yani iman amel ayrışması yoktur, İslam hayat içindir, bu hayatta Müslümanca çok şeyler yapılabilir ve sorumluluk almalıyız diye yola çıkanlarımızın kimi hataları olsa bile yöneliş hattını görmezden gelerek dışlamadan, suçlamadan hatta adını demokrat, üstü örtük “müşrik” koymadan delilli bir izah bekliyorum. Ki, ikidir haricilik lafı edip birbirimiz incitmeyelim.

İddia ediyorum, şu sistem içi deyip duranlar, peygamberi de, peygamberin yaptığı mücadele yöntem ve usulünü de yeterince bilmiyorlar. Onların peygamber telakkisinin sınırı, 80'li yılların “mealci” algısının yeni versiyonudur. Yani, gaybi bilmeyen, mucize gösteremeyen, şefaat edemeyen, kendi başına hüküm veremeyen vs peygamber...

İyi hoş da, şimdi bu peygamber algısı hangi işimizi çözmeye yarıyor? Peki soralım o zaman, şu ezber tekrarı yapıp durduğunuz mücadele adamı peygamber kimdir? Nasıl bir topluma gelmiş, işlerini nasıl yapmıştır? Nerede o peygamber telakkisi? Örnek alacağımız, sünnetini takip edeceğimiz peygamber nasıl biridir? Bu güne nasıl taşınır?

Sırf bu nedenle geleneğin karışık kuruşuk peygamber anlayışına karşı çıkmak adına, gelenek ne dediyse tam tersini söyleyip durmak, işi sadece o çerçevede tutup durmak, peygamberi anlamak mıdır?

Ukalalık saymazsanız, size iki tavsiyede bulunabilirim:

1- Tez elden İslam düşünce tarihini okuyun veya yeniden okuyun. Bu konuda Türkçe iki tane kaynak vardır yararlanabileceğiniz. sanırım biliyorsunuzdur... Bu bize Müslümanca düşünmenin ne olduğuna dair çok kıymetli bilgiler verecektir. Zira zannımca bizim en büyük eksikliğimiz budur. Neredeyse tüm çıkmazlarımızın temeli burada yatmaktadır.

2-Peygamber telakkisini ve dolayısıyla nebevi metodu yeniden gözden geçirin. Ki, İslami mücadele denen şeyi, yöntemi, araçları doğru düzgün konuşabilelim ve şu sistem içi midir dışımıdır her neyse şablonik açıklamalardan kurtulabilelim. Dolayısıyla sistem denen şeyin kendisini de, “cahiliyye” deyip bi kalemde geçiliveren toplumsal yapıyı da konuşabilelim. Ki bir çıkış yolu bulmaya başlayabilelim.

Sevgili Müslim, işi başa sardırdım ama anlaşabilmenin, ortak nokta bulabilmenin başka yolu da kalmadı sanırım. Ben öyle algıladım. Bu nedenle uzattım ve esasa dikkat çekmeye çalıştım. Umarım kırmadım sizi. Maksadım üzüm yemektir inanın. Uslubum incitici geldiyse bu konuda helallik diliyorum.

Z zeynep 01 Ocak 2012

Uzun suredir sayın Alan’ın yazı ve yorumlarını okuyorum. Ciddi bir entellektüel birikim ve velud üretken bir kalemle muhatap oldugumu anlıyor ve istifade etmeye çalışıyorum. Allah razı olsun.

Ancak izniyle belki düzeltme imkanı bulur diye bana göre bazı zaaflarını hatırlatmak istiyorum.

1. Sanki tasnif edilmemiş, dağınık bir bilgi yığınının altında kalmış gibi bir intiba alıyorum. Bu sebeple de bu tasnifli olmayan bilgi yığınından etrafa saçılan bilgi tezahürleri zamana ve şartlara göre farklı beyan ve yaklaşımlar halinde ortaya çıkabiliyor gibi bir görünüm oluşuyor.

2. Bu sebeple, ürettiği fikirlerde bir istikrar ve değişmezler sorunu varmış gibi algılanmaya müsait sonuçlar doğuyor. Bundan dolayı da doğru anlaşılması zorlaşıyor. Üstelik ilkesiz gibi algılanmasına müsaid bir zemin oluşuyor.

3. Bu sebeple de dostları ve okuycuları tarafından doğru anlaşılma sorunu yaşayabiliyor. var olan bilgi yığının kazandırdığı aşırı bir özgüvenle tepeden bakan, hatta niyeti bu olmasa da aşağılayan buyurgan bir üslup kullanıyor, bu da cedelci bir zemine yol açıyor. Halbuki tasnif edilmemiş bilgi değişmez vahyi ilkelere ve ölçülere göre tasnif edilmedikçe doğru istikamete yönlendirilmedikçe doğru düşünceler üretilemez. Zamana, şartlara, konjontüre göre farklı söylemler aynı bilgi yığınından ortalığa dökülüverir ve kendisi de bunları savunur duruma ve hatta anlaşılmama telaşıyla cedele sürüklenebilir.

Bu tespitlerimde hata etmiş olabilirim, ama samimiyetle gördüklerimi faydalı olmak amacıyla paylaşmak istedim. Kanaatimce sayın Alan tepki göstermeden acaba bunlar ben de var mı diye bir sorgulama çabası göstermeli, eğer varsa düzeltmeli ki, var olan bu ciddi entelektüel birikiminden ve samimi düşünce üretme çabalarından istifade etme imkanımızı arttırmalıdır. BU çabası ve hayırlı sonuca ulaşması için dua ediyorum. Selam ile...

M Müslim 01 Ocak 2012

Hüseyin abi öncelikle şunu belirteyim ki burada İslami çerçevede bir tartışma yapıyoruz ve hepimiz Allah’ın rızasını gözetiyoruz şüphesiz ki. Doayısıyla haklarımız daha başından birbirimize helal olmalı.

Mürcie, daha başlangıcında, Kur’an’ın iman-amel bütünlüğü konusundaki öğretilerinin aksine “küfürle birlikte salih amel nasıl fayda vermiyorsa, büyük de olsa günahın imana hiçbir şekilde zarar vermeyeceği” iddiasıyla ortaya çıkan bir akımdır. Nasıl ki Kaderiye/Mutezile “insanın hayatı rüzgar karşısındaki yaprağın durumu gibidir” düşüncesini ortaya atan Cebriye’ye tepki olarak ortaya çıkmışsa, Hariciliğin, tahkimi kabul ettiği gerekçesiyle Hz. Ali’yi tekfir edecek kadar ileri giden büyük günah konusundaki uç yorumu da Mürcie’nin bu ölçüsüz yorumuna tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple İslami ölçülerin alanını daraltmak Haricilik, Kur’ani çerçevenin dışına çıkarmak ise Mürciecilik olarak nitelendirile gelmiştir ve bu doğru bir nitelemedir.

“Sistem içi mücadele”den kastımız açıktır: Temel kuruluş felsefesi ve kurucu iradesi İslami olmayan sistemleri akidevi olarak reddetmek ve onlarla ilkesel ayrışmayı esas kabul etmek yerine, bu sistemlerin yöneticisi olmaya ve onları içeriden dönüştürmeye namzet olmak veya bu yönde mücadele edenleri desteklemektir. Kastedilen şey bu kadar sade ve basittir. Konuyu çokça dallandırıp budaklandırmaya gerek yoktur.

Temeli, kurgusu, işleyişi İslami olmayan bir sistemde yönetici olma tercihi İslami midir değil midir? Konu bu kadar basittir. Cevabı da basit ve sade olmalıdır.

M Matav 01 Ocak 2012

Sayın dostum… Yazdığım yorumdan bir cümleyle başlayayım muhabbette, o da şu: “Âcizane bana göre olması gereken, elan yaşanan sorunlar yani direniş diye tanımlanan süreç demokrasi, laiklik gibi kavramları hiç kullanılmadan İslami düşüncesi perspektifinde nasıl yorumlanmalı onu ortaya koymaktır.”
Zannı galibim odur ki bu satırları görmemiş veya es geçmişsin…
Ayrıca tartışmada dile getirilenler havanda su dövmek tabiri gereğince görülüyor olmalı ki bu sebeple “muallâk “kavramını kullanma ihtiyacı hissetmişsin…
“Havanda su dövmek”,”muallâk” gibi ifadeler aslında bu tartışmaya duhul eden her insan tekini ilgilendiren bir durum değil midir?
Gördüğüm şudur ki mezkûr gelişmelere demokrasi kavramı ekseninde benim gibi septik bir bakış açısı getirenlerle,”Kardeşim senin çözümün ne, öyle demokrasiye filan kuru kuru karşı olmakla yürümez bu iş! Ve işte iktidar! Önümüze çözüme dair bir dünya şey koymadı mı? ” diyenlerin konum olarak birbirlerinden pek farklı olmadıklarıdır.
Ayrıca şu satırlara da dikkat: “Türkiye’de ki en İslamcı cemaatlerin,en akil adamlarının bile Demokrasiye karşıyız ama…” demelerinin akabinde ortaya çıkan manzara adeta Demokrasi kavramından özür dilemememizin istendiği şeklindedir.”
Sırası gelmişken şunu da ilave edeyim: Ben kendimi çözüm makamında görmüyorum çünkü böyle bir müktesebatım, böyle bir gücüm yok; bu sebepledir böyle bir derdim de yok.
Lakin her zaman söylediğim gibi, her eleştiride aslında çözüm de mündemiçtir.

Tekrar gibi oldu ama katlanın artık…

Malumu ilama gerek var mıydı bilemem ama mezkûr kavram ve türevlerinin tartışılması yeni bir şey değil…
Özellikle AKP iktidar olana kadar, İslam düşüncesine dair tartışmalara ilişkin yaşanan süreç İslamcı çizgiyi tatmin etmemiş olmalı ki o demlerde malum kavrama mesafe koymak Dinin gereği olarak empoze ediliyordu. Basılan eserlerin, çıkarılan dergilerin, yazılan makalelerin, mikrofonlara konuşulanların çoğu küfürdür, şirktir vb. kavramlar dahilinde hep olumsuzluk içeriyordu.
Ama gariptir, mevcut iktidar işin başına gelince, bilhassa referandumdan ve tarihsel olarak da 2006’dan sonra iş birden değişti ve demokrasi mi, laiklik mi acaba İslamla barışık olabilir mi, müspet desek ne olur şeklinde sorular gündeme getirildi. AKP’nin İslamcı kesime sunduğu bir dünya güzellik yani özgürlük, artı askeri ve hukuki vesayetin hizaya çekilmesi, darbecilerin yargılanıp cezalandırılması gibi güncel gerçeklikler de işin tuzu biberi oldu.
Bütün bu süreçten hangimiz etkilenmedi diye sorsam garip kaçar mı?
Keza burada neyi, hangi sebeple tartışıyoruz sorusuna bir de bu gözle bakalım desem abesle iştigal etmiş olur muyum?

Aslında bu durumu oluşturan şeylerin arkaplanı seksenli yıllar evvelsine ve nitekim 12 Eylül darbesinin hemen sonrasına kadar gidiyor. İran inkılâbı diye tanımlanan süreçte Türkiyeli İslamcılarda yaşanan kırılmayı da düşünelim beraberce ve şimdi İran’la ilgili uğranılan hayal kırıklığının sebeplerini de tartışalım.
Dün İran’a bir tek laf ettirmeyen kişi ve zümrelerin çoğu, şimdilerde onu en büyük şeytan yapma derdindeler. Bu durum sadece Suriye politikasındaki yanlış tavrına veya mezhebi kaygılarına indirgenebilecek bir şey midir? İran her zaman Şii’ydi ve İran her zaman Suriye ile kanka durumundaydı? Yanlış mı biliyorum yoksa? Ne yapsaydı yani? Kendi iktidarını, kendi insanını, coğrafyasını riske mi soksaydı? Bunu olumladığım anlamda söylemiyorum, her iktidar bunu yapar, iktidar olmanın, bir ülkeden, kitlelerden sorumlu olmanın gereğidir bu. Erdoğan İslami kesimin onca baskısına rağmen niye kendini riske atmadı, niye dalmadı Suriye’ye de NATO’nun emanına sığınmayı tercih etti? Tersi davransaydı, insanların milliyetçi damarı daha bir kabarıp siyaseten daha bir baskın olmaya çalışmazlar mıydı? Neyse konu bu değildi ve zaten beni aşan bir durum, geçelim.

Daha dün denecek bir zamanda Ortadoğu siyaseti ve halkına en ideal tarz-ı siyaset noktasında Türkiye’nin gösterilmesi, rol model olarak AKP’nin, lider olarak da Erdoğan’ın gözümüze gözümüze sokulması sizce nedendir?
AKP Ortadoğu’da neyi dillendirdi ve o dillendirdikleri oralardaki mevcut İslami yapılardan bağımsız mıydı? Onlara rağmen diyebilir miydi, konuşabilir miydi böyle şeyleri? Hangi saikle, hangi zeminde, hangi şartlarda gidip oralarda konuşturuldu Erdoğan?
Bütün bunlardan İhvan realitesini yadsıdığımı vs. çıkarmayın, o da beni aşar çünkü…

Netice yani somut çözüm yok, hep eleştiri var, çekince var ve bu da bana göre olması gereken… Eğer malum kavramlara ve onlara ilişkin geliştirilen siyaset tarzlarına neden muhalif olmamız gerektiğinin altını Türkiye’deki tüm İslamcılar/Müslümanlar bağlamında doldurabilirsek çözüm de kendiliğinden gelir diye düşünüyorum.(C.Başkanı Gül’ün İslam ve demokrasi hakkında söylediklerini hatırlatayım.Tepeden aşağıya endoktrinasyon örneğini sergiledi çünkü.Kaldı ki bu AKP iktidar olduğundan bu yana iktidarla birlikte İslami kesimin çoğu tarafından yapılan bir iş.)
Ama şekil ortada, en akil, en Müslüman kişi ve cemaatler mevcut sürece balıklama daldılar.
Ve daldıkları yerden seni beni aymazlıkla, günün fıkhını okuyamamakla, yeni bir dil geliştirememekle, en garibi de kronik AKP karşıtlığıyla… ilaahir suçlayıp duruyorlar.
Niteliği bitamam olduğuna inanmış, nicelik konusunda da boy göstermeye başlamış cemaat ve bireylerinin bizim eleştirilerimize, dolayısıyla çözüm önerilerimize kulak vereceklerini sanıyor muyuz?(Tabii ki bana göre)

Gelinen nokta şudur: Bir toplumun İslam olması, muhaliflerinin de susturulması ancak iktidar ile olur.(Hoş geldin jakobenizm, çelişki gibi görünüyorsa da İslamcılar açısından hoş geldin Makyavelizm ve Erdoğan’ın tek başınalığı merkezinde hoş geldin totaliter yönetim tarzı!)
Yine mi bir şeyler diyemedim :)
Bayramınız hayırlı ve mübarek olsun...

M Musab 01 Ocak 2012

Hüseyin Alan beyi Ümraniye’de yapılan Kalemder’in düzenlediği anayasa panelinde dinlemiştim, anayasa kavramının laiklere ait olduğunu ve nerede bir anayasa varsa mutlaka laik olduğunu, Müslümanların anayasa yapmalarının söz konusu olamayacağını söylemişti. Doğrusu bana absürt ve anlamsız bir ifade olarak görünmüştü. içimden niye olmasın ki, vahyi referans alarak İslami toplumun sosyal, hukuki, ekonomik ve siyasal düzeninin nasıl işleyeceğini, bunun kurum ve kurallarının vahye dayalı normlarının neler olması gerektiğini belirleyen bir İslami anayasa neden olmasın ki demiştim.

Ama Hüseyin beyin bugünkü yorumlarını okuduğumda şok oluyorum. o gün (yani yaklaşık 2 yıl önce) demokrasi içinde tıpkı seçim, parlamento, insan hakları vb gibi teknik kelime ve kavramlardan birisi olarak Müslümanlarca da içi İslami ölçülere uygun doldurulup İslami hedefe hizmet eder hale getirilerek kullanılmasında (geçmişte halifelerce Bizans’tan alınan teknik yönetim enstrümanları misali) hiç bir sakınca olmayan anayasa kavramını bile kullanmaya karşı çıkan H. Alan bey bugün, doğrudan İslam dışı modern cahiliye dininin adı olan, herhangi bir kavram değil doğrudan inançla bağlantılı olan “demokrasi” kavramını bile seçimle iktidarı belirleme şeklinde İslam’a uygun tanımlamayla kullanmakta bir beis görmüyor. Hadi bunu da te’vil ederek anlamaya çalışalım. Sistem içi siyasal mücadelede de, şirk sisteminin ordusu, yargısı, polisi, istihbaratı ve ekonomik kuşatması altında İslami hükümet kurmaya çalışmakta da sakınca görmüyor. Ayrıca bunu da kendisi bir içtihad olarak görüp makul karşılasa da, hiç değilse aksini düşünenlerinkini de farklı bir içtihad olarak görüp saygı gösterse ya… Hayır kendi görüşü o kadar doğru ki, aksini iddia edenleri, yani cahiliye sisteminin kurumlarının kuşatması altında hükümet olma çabasını yanlış, İslami yöntemle bağdaşır bulmayanları (ki bunların hiçbirisi bunu yaptığı için ihvan’ı tekfir etmediği, sadece yanlış yapan Müslüman kardeşler olarak niteleyip onlara yönelik her türlü zulme karşı da onların yanında yer almayı sürdürdükleri halde) “haricilik”le damgalayıvermektedir.

Daha önce şunları söyleyen Hüseyin bey;

"Müslümanlar olarak birkaç yüzyıldır tarihin dışında kaldık. Hayatın, toplumun ve insanın yönlendirilmesinde bizler yokuz. Başkalarının kurduğu düzenlerde, yaptığı tarihsel zamanlarda yaşıyoruz. Acizlik ve zillet durumu bu. Sığıntı gibiyiz. Hep bir yerlerde tutunmayı hedefledik. Modern hayatla ve Batıyla karşılaştığımız günden bu yana kompleks sahibi olduk ve hep aşağılandık.

“Modern eğitimi benimsedik, modern okullar yaptık; itaatkar, teslimiyetçi, aciz ve sorumsuz nesiller yetiştirdik. Modern şirketler ve holdingler kurduk; ahlaksız tüccarlar yetiştirdik, kapitalist ekonomiyi ürettik. Modern finans kurumları kurduk; faizi meşrulaştırdık. Modern partiler kurduk; laik devletleri yönettik, küfürle hükmettik. Modern iletişim aletleri sahibi olduk; hakikati ortaya koyacağımıza hakikatin içini boşaltma görevini üstlendik. Modern dernekler kurduk; dini algıyı manevi hazza dönüştürdük. Modern yardım kuruluşları kurduk; insanların neden aç bırakıldığını sorgulayacağımıza küresel katliamları meşrulaştırmaya başladık. Modern devletler kurduk; fesadı yayma, şirki egemen kılma yarışına katıldık. Modern kentler kurduk; azgın, sapkın insanlar ürettik, toplumu sekülerleştirme yarışına katıldık.

“modern anayasalar yaparak ucundan kıyısından kimi haklara sahip olabileceğimizi hayal ediyoruz. Bir anayasa gerekli midir diye düşünmüyoruz.Müslüman ümmeti oluşturması gerekenler olarak, hem Müslümanları ve hem de tüm insanlığı yönetmeye talip olan bizler, kalkmış tekçi, insanları sınırlayan laik bir hukuka dayalı anayasal faaliyetleri içselleştiriyoruz.

“Devletlerin varlık gerekçesini tefekkür etmeli, Hz. Musa(s)’nın Firavuna karşı söylediği “başıma kakıp durduğun şeyler kavmime yaptığın zulümden dolayıdır” özgüvenini yakalamalıyız. Rablik ve ilahlık taslayanlara karşı hakkı haykırabilmeliyiz…"

Evet yaklaşık 2 yıl önce bunları söyleyen Hüseyin bey, bugün sistem içi mücadeleyi, sistemi veri kabul edip onun kurum ve kurallarının kuşatması altında bir takım kazanımlar elde etmeyi, ya da laik sistemin kuşatması altında hükümet arayışlarının yanlışlığını, sistemi değiştirmeye talip olunması ve bu istikamette toplumsal dönüşümün sağlanması için çabaların yoğunlaştırılması gerektiğini söyleyenleri tahfif edici, edep sınırlarını aşan bir üslupla damgalayıcı, dışlayıcı söylemler geliştiriyor. Öyle şeyler söylüyor ki, madem nafakanızı bu ülkede ve bu sistemin kuralları içinde elde ediyorsunuz o halde sistem dışı mücadele saçmalığını bırakın anlamına gelen cümleler kurabiliyor. Bir zamanlar geleneksel partici kesimlerin “siz bu sistemin kimliğini, parasını taşımıyor, çocuklarınızı bu sistemin okullarında okutmuyor musunuz, askerlik yapmıyor, vergi dairesine kayıt yaptırarak nafakanızı temin etmiyor musunuz?”, bir süredir de tevhidi kesim öncülerinden bazılarının kullandığı bu argümanlarla örtüşen ifadelere sığınıyor. ve şöyle diyor:

“Herhangi bir sistem karşı olanlar, asla ve kata sistemden beslenmezler. Nafakanız dahil sistemden bağımsız olmalısınız. Öyleyse lütfeder bir bakarlar mı sistem içi deyip duranlarımız, ne durumdasınız?”

Bazılarımız fikir değiştirebilirler ama dürüstlük bu fikir değişikliklerinin delillerini de ortaya koymayı gerektirir. Delilsiz mesnetsiz iddialarla Müslümanları “haricilik”le damgalamak, tahfif edici üslupla muhatap almak doğru mudur? Sistem içi siyasal mücadeleye eklemlenmekle, sistemin panayırlarında ya da sistemin yaptığı anlaşmalar, koyduğu kurallar (İLÂF) çerçevesinde nafakasını temin etmeye çalışmak aynı şey midir? Bunu yapan müminlere madem bu durumdasınız o zaman siyasal alanda da sistem içine girin demek anlamına gelen cümleler kurmak büyük cür’ettir. Üstelik bugün bu söylediklerine kendisi de yukarıya alıntıladığım sözleriyle cevap veriyor:

“Hz. Musa(s)’nın Firavuna karşı söylediği “başıma kakıp durduğun şeyler kavmime yaptığın zulümden dolayıdır” özgüvenini yakalamalıyız. Rablik ve ilahlık taslayanlara karşı hakkı haykırabilmeliyiz…”

İşte Hüseyin bey sistem içinde nafakasını sağlamak zorunda bırakılan Müslümanlar, size sizin artık eskide kalan ama doğru olan bu cümlelerinizle cevap verip, sistem içi siyasete eklemlenmeye de karşı çıkarak sistemi değiştirmeyi hedefleyen tevhidi bir mücadele ile toplumu vahiyle inşa etme çabalarını güçleri yettiğince yerine getirmeye çalışıyorlar. Siz tahfif etseniz de bu böyle... Kimi hatalar, yetersizlikler, ortaya nitelikli bir örneklik çıkaramamış olmaları bu istikametin yanlışlığını değil, Müslümanların zaafını ortaya koyar sadece…

Y Yakup Döğer 01 Ocak 2012

Selamün aleyküm.

Münazaranın seyrini değiştirmek için biraz katkı babından:

Yazdıklarım önce kendime dair endişelerim ve tutarsızlıklarımdır. Kimse üstüne alınmasın lütfen.
Hata her zaman her yerde ve her kes için var olan ve her zamanda var olacak bir olgudur. Müslümanların ortak düşünmesinin ve bir arada olmasının önünde öyle engeller, ilkeler çıktı ki günümüzde İslam’ın aslına teğet bile geçmeyen lakin birlikteliğimize engel olan kriterlerin egemenliği altında inler olduk. Mezheplere bakışımız, Ehli Sünnet düşüncesi, Mehdinin gelip gelmemesi gibi v.s. v.s. İslam’ın aslından olmayan birçok konu Müslümanlar için birlikteliğin önünde bir engel olarak duruyor. Hiç birimiz aynı düşünemiyoruz ki bu mümkün de değil, böyle olmasını da kimse isteyemez, olamazda. Ama böyle olmamamız, davetin genelleşmesi önünde bir engel değildir.

Öyle inanıyorum ki, birinci önceliğimiz bulunduğumuz toplumla ilgili sorumluluklarımızdır. Yani yaşadığımız mahalle, köy, kasaba, ilçe, şehir, her nerde yaşıyorsak oradaki insanların dönüşümü ve değişimi üzerine kafa yormamız, neler yapmamız gerekirliği üzerine yardımlaşmamız gerekiyor. Bunu dünyanın İslam Coğrafyası üzerindeki gelişmeleri, katliamları, sömürüyü, cihadı, mücadeleyi görmezden gelip es geçelim manasında söylemiyorum. Bu durum üzerine de mutlaka tavrımızı netleştirmek ve safımızı belli etmek zorundayız. Asıl sorumluluğumuzun ne olduğu üzerine bir hatırlatmada bulunmak istiyorum.
Yani davetimizi topluma nasıl ulaştırabiliriz onun derdini içimizde hep birlikte hissedelim gereği neyse yapmaya gayret edelim diye bir hatırlatma bu.

Naçizane, bizler öncelikle davetimizi arı duru muhatap olduğumuz her insana özgür iradeleri ile kabul ya da ret edebilecekleri bir şekilde canlı birer şahit olarak ulaştırmalıyız. Bizim sorunumuz kök itibarı ile budur diye düşünüyorum. Çok fazla okuyoruz, çok şey biliyoruz, lakin “Bildiklerinizle amel edin ki Allah size bilmedikleriniz öğretsin”i atlıyoruz. Bildiklerimizin ameli boyutunu gereğince yerine getiremeyip, daha çok bilgilenmek için sürekli yoğun bir uğraş veriyoruz.

Oysa olması gereken böyle olmamalıdır. Tıkılıp kaldığımız dernek binalarından ve konferans salonlarından, aynı yüzlerle birlikte yaptığımız Kur’an derslerinden edindiğimiz bilgi birikimi, davete asıl muhatap olan kitlelerle aramızda bir türlü bağ oluşturmuyor, bizde oluşturamıyoruz. Bunlar yapılmasın demiyorum, mutlaka olmalı, bizi diri ve canlı tutması için ama sadece bunlar yeterli olmuyor, bizi bir girdabın içinde tutuyor. Bazılarımız klavyenin başında, bazılarımız kitapların içinde gömülü, bazılarımız bireysel takılarak hayatın yaşanan gerçekçi yüzünden uzak bir anlayışla ve kitlelerden kopuk, kendi dünyamızın adamı olarak amel etmediğimiz bilgilerin üzerine sürekli yenilerini ekliyoruz.
Şunu unutmayalım ki, karşı bakkalımız, berberimiz, yan komşumuz, manavımız, yakınlarımız, yaşadığımız mahalledeki insanlar, düğün yapanlar, sünnet yapanlar, hastalar, sağlamlar, bizi, bizim ne düşündüğümüzü, nasıl bir hayat modeli teklif ettiğimizi bilmiyorlarsa, bizler bu bahsedilen topluma Kur’anın Hadi olduğunu, şifa ve rahmet olduğunu, hayata müdahale eden bir Allah’ın(c.c.) yasal düzenlemesi olduğunu, Peygamberin uyulması gereken bir önder olduğunu ulaştıramamışsak, hele ki böyle rahat bir ortamda bunu hala yapamamışsak, bizden uzak beldelerdeki gelişmelerin çok yoğun bir şekilde ve çok zaman harcanarak tartışılıp konuşulmasının bir mantığı yoktur.

Haddinden fazla teferruatın içinde, “yapmamız gerekenler” dururken, sürekli “ne yapabiliriz”i konuşmak öncelikle asli görevimiz olan davet çalışmalarını aksatmaktan başka bir işe yaramıyor maalesef. Çok kolay yoldan miktarı Allah tarafından belirlenecek yüksek miktarlı ecirlerin önünü kendi kendimize duvarlarla örüyoruz. Bizlerin hedef kitlesi bellidir. “Babaları uyarılmamış bir toplumda” yaşıyoruz ve bütün insanlık bizden uyarılmayı bekliyor. Aklımıza ne gelirse, ne yapabiliyorsak hemen şimdi, hiç durmadan içimizdeki bütün bilgi birikimini insanların istifadesine sunmak boynumuza bir borç, vebaldir.

Önümüz Kurban Bayramı, arife günü mezarlıklar insanların akınına uğrayacak, bayramda gelenlerde olacak. İnsanların neden Kurban kesmeleri gerektiğini bir yolunu bulup anlatmaya çalışalım. Kurbanın bir yakınlaşma olduğunu, şeriksiz imanın bir vecibesi olduğunu ifade edelim. Yani kardeşler bir şeyler yapalım, zaman geçiyor, sermaye tükeniyor, güneşte kalan buz gibi ömür gidiyor.
Selam ve dua ile.

K Kemal Songür 01 Ocak 2012

Sevgili dostlar, Müslim kardeşimin dediği gibi hepimiz Allah’ın rızasını umarak ve doğru yaklaşımları bulma/üretme adına münazara etmekteyiz, dolayısıyla hiç kimse birbirini hafife alarak kırıcı yaklaşmasın ve münazara hayır getirsin. Kardeşlerin katkılarına yönelik üçbeş kelam etmek istiyorum.
1- Öncelikle değerli kardeşlerin yorumlarıyla yaptıkları katkıları için teşekkürlerimi belirteyim.
2- Makalenin özeti, başlığındaki sorulan sorudur ve cevabı da hayır’dır, yani ihvan’ın mücadelesi bütünüyle demokrasiye indirgenip yok sayılamaz ve ötekileştirilemez, amaçsallık ve araçsallık farklılığı yaşanılan hayatın tümü için (maalesef) geçerlidir, araç olarak kullanılan nice şeyler vardır ki amaç haline geldiğinde bütünüyle batıla dönüşür, araçsallık bir yere kadar tevil edilebilirken amaçsallık asla tevil edilemez, İhvan üzerinden yapılan tartışmanın gerekçesi budur zaten, ihvan ya da başkası demokrasiyi kurucu paradigmasıyla (seküler temeli cari olan) amaçsallaştırdığı zaman geriye tartışmaya konu olacak bir şey kalmamaktadır. Yani İhvan’ın tartışmaya konu olması, hayat felsefeleriyle, özlemleriyle ve pratik hayatlarıyla müslüman topluluk oluşlarıdır, yoksa niye tartışılsın ki..
Amaçsallık-araçsallık farkındalığına örnek olsun için şunlar söylenebilir; yaşadığımız sistemde hayatımızı idame ettirmek için kullandığımız ticaret/vergi-memuriyet-öğretmenlik-dernek-vakıf vesaire. Örneğin; bir öğretmenin sınıfta putlaştırılmış kişi ve simgenin önünde akşama kadar verili müfredata sadık kalarak ders vermesi ve bunun karşılığında maaş alması, bir tacirin reddettiği sisteme vergi vermesi, bir yazarın eleştirdiği sistemin müsadesiyle/bandrolüyle kitabını/dergisini neşretmesi, kendimizin ve çocuklarımızın sürekli eleştiregeldiğimiz eğitim PARDON! öğütüm sisteminden geçmesi, kendi aramızda dahi yapılan ticari ve mülkiyet gibi alışverişleri garanti olsun için noter/tapu ve benzeri mühürlere ihtiyaç! duyulması vesaire vesaire. Bütün bu örneklemeleri vermemin nedeni asla/kat’a sistem içi demokratik mücadele ile orantılıyor oluşumdan değildir, söylemek istediğim İhvan ve benzeri yapılarla ilgili çok üst perdeden ötekileştirici ve aforoz edici iri cümleler kurarken bir gözümüzün aynada olması ve durumumuza bakması ve de buradan hareketle hem kendimize hem de muhataplarımıza insaf etmemizdir.
3- Müslim kardeşim, ''Müslümanların çoğunluğu İhvan’ı ne laiklikle ne de demokrasiyle özdeşleştirmiş değiliz.'' demektesiniz, dolayısıyla makalenin içeriğine katılmaktasınız fakat tersini düşünenlere (ihvan’ı ''bütünüyle'' demokrasiyle özdeşleştirenlere) yönelik uyarılarınızı/eleştirilerinizi pek göremedim(kaçırmış da olabilirim), bu makaleyi yazma nedenim bizim ''mahalleden'' bazılarının maalesef kimi insaf dışı yaklaşımlarına yönelik uyarı amacı taşımaktadır, örneğin; İhvan’ı ve onu destekleyen halkı İslam karşıtı taleplerde bulunmakla suçlayanlardan tutun, İhvan’ı batının maşası/oyuncağı olmakla, zelillikle/zilletle suçlayanlara, gayrı meşrulukla ve İslami özlem/kaygı taşımamakla suçlayanlara, darbeyi lanetleyenleri ve Mısır halkının/İhvan’ın yanında yer alarak ümmetçi duruş sergileyenleri mazlum-mağdur edebiyatı yapmakla ve hatta ''aklı fazla gelen'' ''olağanüstü zekalılar'' ''duygusal-aktivist'' ''sistem içi düşünme kafa yapısıyla/alışkanlığıyla ve de basiretsizlikle hareket edenler'' gibi istihzalı cümlelerle suçlayanlara, hatta benim/bizim (yani makalemin içeriğinde özetlenen adaletli ve tefrik edici yaklaşım sahiplerini) gibileri de ‘hızını alamayarak’ şirkin pisliğine bulaşmakla suçlayanlara kadar şahid olmaktayız.
Bizim ''mahalleden'' bir yazarımız şu veciz! analizlerle Mısır’da yaşananlara ışık! tutmaktadır; ''Yaşananlar, bölgenin enerji ve enerji koridorlarını kontrol etmenin araçlarını, İhvan ve İhvanın liderleri eliyle demokrasi putu üzerinden yeniden düzenlemekten ibarettir'' diyerek koca bir hareketi salaklar/aptallar ve tümüyle edilgenler güruhu olarak ''zımnen'' göstermektedir (kaldı ki bu insafsızca yapılan analizler şuan ''daha üzerinden aylar geçmeden'' fiilen çökmüştür), İhvan için bu tür analizleri yapanlar sonrasında İhvan’ın ölüleri için kalkıp gıyabi cenaze namazlarını kılabilmektedirler, gıyabi cenaze namazı kılınan maktül müslümanlar kendilerini böylesi acımasızlıklarla tasvir edenleri görebilselerdi eğer ne düşünürlerdi acaba diye sormak lazım değil mi!? Bu yazar kardeşimizin bana göre insaftan yoksun analizleri içeren yazısına başka bir kardeşim İhvan’a yapılan darbenin nedenine ilişkin şu veciz! yorumuyla destek vererek ''İhvanın sisteme daha güçlü ve büyük bir destek ile iktidar olması için bu darbe yapılmıştır.'' diyebilmektedir, yani bu yorumcu kardeşe göre darbenin gerekçesi/amacı İhvan’ı daha güçlü ve büyük bir destekle iktidara taşımak imiş...
(Ayrıca küçük bir not; Makalemin içinde belirttiğim ve şahsen doğru bulduğum rahmetli Ercüment Özkan ağabeyin (prangalardan azade kılınmış şartına bağlı olan) parti kurma çalışmasına değinmiş idim, ki izne ve kalabalık bürokratik işleme tabi olan bu İslami parti kurma girişimine ses çıkarmayan/değinmeyen ve kurduğu derginin ismiyle faaliyet gösteren sitede yazan ''ağır abiler-ablalar'' sadece bildirime tabi olan dernek/vakıfları genelleyerek sistemle uyumludurlar bühtanını nereye oturttuklarını da merak etmekteyim.)
İşte, bu ve benzeri yaklaşım sahipleri mi sahip olunan doğruları ikna sadedinde muhataplara götürebilecekler, ben şahsen bu yaklaşım sahiplerinin ilkeler adına hassasiyet sahibi olduklarını düşünüyorum fakat ilkelerin bu tür itici-donuk-soğuk ve de maalesef insaftan yoksun yaklaşımlarla yansıtılabileceğini asla düşünmüyorum.
4- Musab kardeşimin şu cümlelerine ''Sistem içi siyasal mücadeleye eklemlenmekle, sistemin panayırlarında ya da sistemin yaptığı anlaşmalar, koyduğu kurallar (İLÂF) çerçevesinde nafakasını temin etmeye çalışmak aynı şey midir? Bunu yapan müminlere madem bu durumdasınız o zaman siyasal alanda da sistem içine girin demek anlamına gelen cümleler kurmak büyük cür’ettir.'' aynen katılıyorum, sistem içi demokratik mücadeleye girmeyi, ‘sistem içinde’ yasama-yargı hariç nafaka temini (memuriyet ya da tacirlik) ve davet çalışmalarında dernek-vakıf gibi araçsallıkları orantılamak ve hepsini aynı sepetin içine koymak olacak şey değildir.
Ancak, Musab kardeşin Hüseyin ağabeye yönelik ''Bazılarımız fikir değiştirebilirler ama dürüstlük bu fikir değişikliklerinin delillerini de ortaya koymayı gerektirir. Delilsiz mesnetsiz iddialarla Müslümanları “haricilik”le damgalamak, tahfif edici üslupla muhatap almak doğru mudur?'' şeklindeki çıkışını da doğru bulmuyorum, çünkü; Hüseyin ağabeyin temel konularda fikir değiştirdiği falan yoktur, yaptığı şey buradaki katılımcılarla sınırlı olmayan genel eleştirilerdir, artı Hüseyin ağabey sesli düşünen ve düşünsel üretimlere/çözümlere kafa yoran birisidir.
5- Çeyrek asırdır tanıdığım ve dostum olan Hüseyin Alan ağabeyin düşünsel duruşunu yakinen bilmekteyim ve hatta bazen ‘muhatapları tasvir ederken’ kimi sivri/sert ''radikal'' söylemlerini de eleştiriye tabi tutanlardanım, yani burada ve de başka yerlerde Hüseyin ağabeyin dile getirdiklerinden demokrasi savunusu çıkarmak asla mümkün değildir, kaldı ki bu şerhi kendisi sıkça düşmektedir.
6- Sevgili İlyas Metin kardeşim, şahsıma yönelik ''kemal(e) ermiş abim'' gibi ifadeleri kullanmamanızı rica ediyorum, (istihza için kullanmadığından emin olarak) ne kemal(e) ermişliğimiz var ne de böyle bir iddiamız olabilir ne de böylesi iddia sahiplerine prim verecek durumda olabiliriz. Genelde sufi geleneğin kullandığı bu yakıştırmayı şaka ile de olsa bizim kullanmamamız gerekir. Hepimiz dinini öğrenmeye ve gücü nisbetinde yaşamaya çalışan ve de birdolu eksiği-gediği-hatası olanlarız. Rahman’ın affına muhtaç/mahkum kullarız.
7- Yakup Döğer kardeşimin içtenlikle tuttuğu aynaya ve nasihatlerine aynen katılıyorum, ömür geçmekte ve hesap günü yaklaşmakta, dünya ve içindekilerin tümünden daha hayırlı olan ''bir kişinin kurtuluşuna vesile olma'' öğretisini asla aklımızdan çıkarmamalı ve tevhidi daveti yaygınlaştırma noktasında yardımlaşmalıyız.
Özetle; Ümmetin bir parçası ve kardeşlerimiz olan İhvan’ın seçime indirgenmiş dahi olsa demokrasi seçeneğini kullanmasını yanılgı olarak görüyoruz ve asla bu seçeneği olumlamıyoruz, olumladığımız kardeşler oluşumuzdur ve onlar da dahil hepimizin İslami mücadelesini İslamın izzetine yakışır şekilde yapılabilmesi için Rahman’a dua edenleriz.
Sizlere ve bütün ümmet-i Muhammed’e hayırlı bayramlar diliyorum.

A Araf Arat 01 Ocak 2012

İstediğiniz beni bu tartışmaya çekip,daha başından bozuk olan ihvan düşüncenizi aklamamı sağlamaksa hiç yorulmayın derim.Lütfen iftirada atmayınız Kemal ağabey..Ben yazımda İhvan’ın mücadelesini demokrasiye indirgemiyorum.Aksine İhvan başından beri demokrasi mücadelesi veriyor diyorum.İhvan’ın nasıl bir demokrasi mücadelesi verdiğini sizin gibi duygularını ve kuruntularını bu işlere karıştıranlar anlayamazlar.Başından beri kendisine İslami-demokrasi teklifi yapılan ve bunun mücadelesini veren ,yarı islam yarı demokrasiyi isteyen bir ihvanın olduğunu söyleyip duruyorum.Siz bütünü göremeyip ihvanın yarı islam yarı demokrasi olan mücadelesini tamamen islami bir mücadeleye indirgiyorsunuz diyorum.Anlamak istemediğiniz noktayı ısrarla vurguluyorum ama aklınız fazla mı geliyor bilemiyorum.Ortada yarı islam yarı demokrasi varken ve sistem içi var olma yüzde elli islam olsun,yüzde elli demokrasi olsun(bir gün senin Allahına,bir gün bizim putumuza tapalım) üzerinden hesap edilirken, siz yüzde ellilik kısım olan islamı görüyor diğer yüzde elliyi görmezden geliyorsunuz ve oynanan oyunu da görmek istemiyorsunuz.görüyorsunuz ki bu işler böyle ahkam kesip durmakla olmuyor,Ayrıca İhvan’ın demokrasi mücadelesi vermediğini neye dayandırıyorsunuz?lütfen hiç bir şey söylemeyen cümleler kurup ihvanın yanlış seçimini,doğru gibi anlatıp tevhidi çizgisini korumaya çalışan müslümanların kafasını kurcalayıp ihvanı farklı göstermeye çalışmayın olmaz mı?.

H hüseyin alan 01 Ocak 2012

Zeynep Kardeşime

Yorumunuzu iyi niyetli ve anlamaya yönelik olarak okudum. Ama hakkımda yaptığınız değerlendirmeye katılmıyor, kusurlu buluyorum Çünkü:

“Tasnif edilmemiş, dağınık bilgi yığını altında kalmış, istikrar ve sabitler sorunu yaşadığı için etrafa ‘rastgele’ bilgi saçan” bir durumda olduğumu söylüyorsunuz. Bu büyük bir iddia ve yeterli izah yok. Olabilir... Nereden baktığınız ve nasıl baktığınızla ilgilidir bu.

Sanırım siz “bu adam ne anlatmak istiyor” bölümünde ipin ucunu yakalamaya ve geri kalan bütünü anlamaya çalışıyorsunuz. Gördüğüm kadarıyla yakalayabildiğiniz bir şey yok ama.

Burada tartışılan konular dereden tepedenmiş gibi gözükse de altı çizil detaylarla doğru düşünüldüğü sanılan kimi temel başlıklara atıflar yapılmakta, yeniden düşünme cesaretini önermektedir. Bunu görmek istememeiş, söylenenlere dikkat etmemeişsiniz ama.

Siz dahil diğer yorumcular ne sorduğum sorulara cevap veriyor, ne de fikirlerimi eleştirmiyorsunuz. Onun yerine, var sanılan doğruları savunmaya geçip serbest “atışa” griyorsunuz. Oysa, bu vesileyle, doğrularınızı gözden geçirip test eme imkanı bulabilirdiniz. Garibime giden de bu oldu! Saygılar.

H hüseyin alan 01 Ocak 2012

Müslim kardeşime

Ben anlaşılmaz olabilirim, kabul. Buna rağmen sorularıma yönelmek veya eleştirmek yerine var olduğunu sandığınız bir yerde “patinaj” yapıyorsunuz.

Mürcie ile ilgili değerlendirmeniz sorunlu. Bunu izah etmiştim. Katılmayada bilirsiniz bu da kabul

Sistem içi mücadele konusuna gelince, izahınızı yeterli bulmadım. Bu konuda bir önceki yorumumda sizi bu konuda düşünmeye sevkettiğimi sanıyorum ama bunu yapmıyorsunuz.

Tüm yaşantınızı ve duruşunuzu bina ettiğiniz böylesi önemli bir konuda daha derinlikli ve rahat olmanızı tavsiye ederim. “Sistemi red tamam da sisstem içinde yönetici olmak” gibi bir yöntem açıklaması size de yetmemeli. Bana sorarsanız bazı “ezberleri” gözden geçirmekte fayda var.

H hüseyin alan 01 Ocak 2012

Musab Beye

Ben bu tartışmaları hayra yönelik olarak, eksiğimizi gediğimizi konuşmak makadıyla yaptığımı beyan ettim. Ezber yaptığımız ama bizi çıkmaza sokan kimi konu başlıklarını bu nedenle gündem edip konuşalım istediğim için

Sorunlu gördüğüm konularla sınırlı olmak züere bazı sorular sordum, tartışalım, daha doğrusuna varalım diye. Hiç bir yorumcu arkadaş buna yanaşmadı. Buna rağmen “ezber” bozulduğu için olsa gerek en kolayına kaçıldı ve “taşlamaya” geçildi.

İstanbulda Kalemder de yapılan anayasa panelini örnek veren Musab Bey niye Ankarayı değil de İstanbulu veriyor? Aynısı orda olmadı mı? Musab Bey bilmiyor mu? Biliyor. O halde bu mesaj nereye?

Orada söylediklerimin arkasındayım, aynı şeyleri düşünüyor ve yazıyorum. Fikrimde ve tutarlılığımda bir değişme yok. Beyan ederim.

O halde nasıl bu kadar ters anlaşılıyorum? İki sebebi olabilir:
1-Ben anlatamıyorumdur ki tüm suçu üzerime alıyorum.
2-Musab bey ve benzer düşünen arkadaşların “ezberleri” bozuluyor, farklı bir bakışa geçit vermek istemiyorlar. Endişeleri, kaygıları olabilir mi, olabilir. Ama buna karşı çıkmanın yolu da böylesi değil herhalde. Yorumlardan anladığım da bu.

Bu konuda tutarsızlığım ve değişkenliğim sanısı üzerinden ima edilenler için bir iki şey söylemeliyim. Benim üzerimden kimilerinin yanıltılması hoş olmaz çünkü.

İstanbuldaki anayasa panelinde ve başka yerlerde neler söylediğimin özetini Musab bey alıntılamış. Bana düşense açıklama olmalı.

Evvele, alıntılarda da görüldüğü gibi: anayasa, laik-ulus devletlerin vazgeçilmezidir. Bir ülkede anayasa varsa, o ülke laik olmasa da (İran örneği) ulus devlettir. Biri birinin devamıdır da ondan.

Ulus devlet biçimi, eski topumsal, siyasal ve kültürel yapıdan radikal bir kopuş şatıyla yeni br durumdur. Bunun en temel göstergesi de “tekçi” anayasal düzendir. Ve bu başka bir şeydir.

Müslümanlar ümmet olmaktan vazgeçtiklerinde yani eskiden kopup ulus olmaya karar verdiklerinde devlet olarak kaybetmişler, yenilmişlerdi. Kurtuluş arıyorlardı.

Batı modelini taklit bu nedenle başladı. Anayasa, kanunlar, partiler, derekler, şirketler, okullar, bankalar vs kurumlar olduğu gibi transfer edildi.

Müslümanlar da ilerlemek, kalkınmak, var olmak için batıcıların yaptığının aynısını yaptılar ve benzeri taklitçiliği yaptılar. Oysa bu yanlıştı. Bunu hep vurguladım.

Müslümanlar, kavram ve kurum ithal ederken düşünmeliydiler: bu transfer ettiklerimiz bizim işimize yarar mı, Müslümanca amacımıza hizmet eder mi, içerik olarak bünyeye uygun mu? Hayır bunu yapmadılar. Belki tecrübe edecek durumda da değildiler. Ya ne yaptıar? İsmini değiştirdiler, formu değiştirdiler ve büyük hata yaptıklarını şimdi biz daha iyi anlıyoruz.

Gerek peygamber, gerekse raşit halifeler döneminde dışardan alınan kavram ve kurumları örneklerken özellikle belirttim, “muhteva ve amaca” uygunsa, bünyeye “adapte” edilir. Ve onlar ettiler dedim. Aşağıda duran yorumuma bakılabilir.

Anayasa konusuna gelince, Müslümanlar “ulus devlet” kuramazlar, kurmamalılar. Bu Peygamberin modeline benzemez. Şayet kurmaya kalkarlarsa, diğerlerine ve kendilerine zulüm etmiş olurlar. Ve illa anayasa olmalı dşüncesi, hatalıdır. Bizden öncekilerin düştüğü hataya düşmek olur, dedim...

Anladığım kadarıyla Musab Bey, ulus devlet konusunda ve İslam devleti konusunda yeterince düşünmemiş. Aksi olsaydı, ilk yorumumda sorduğum sorulara cevap verme tenezzülünde bulunabilir, o sorular üzerinden beni eleştirebilir, savunusu yapabilirdi. Musab Bey’de hiç bir soruma cevap vermediği ve özele yöneldiği için söylüyorum bunu.

Sistem içi konusu, burada da anladım ki, sloganik, altı doldurulmamış, doktirinel söylemin ötesine geçmeyen “ezber”lerden kurulu bir söylem. Bu konuda sorduğum hiç bir sorunun cevabı yok ama bağlam değiştirilerek ters köşeye göndermeler var. Kast etmediğim şeyleri bağlam dışına taşırarak anlamaya çalışmak, zorlama olur, yönlendirme olur kanatindeyim. Dolayısıyla bağlam dışına çıkartılıp söylediklerimi kendi savları için delil kullanmak doğru olmasa gerek.

Demokrasi savunusu yaptığıma gelince; Konuyla ilgili nerdeyse her yorumda (aşağıya bakılabilir) itiraf ettiğim halde beni demokrat yapmaya uğraşmayı doğru bulmuyoru. Özgün yürüyüşte yazdığım, bu sitede de duran demokrasi yazımın hala arkasındayım.

Buradan da anlaşılıyor ki, bizim kardeşlerimiz, demokrasi konusunda olduğu gibi laiklik, ulus devlet vs gibi karşı olduklarını söyledikleri ilkeleri bilmek gereği duymuyorlar. Karşı olmak yetiyor. seçim sistemini demokrasi savunması görmek en bariz örnektir...

Nihayet, anladığım kadarıyla, bizim camia, neye karşı olduğu ve yerine neyi inşa etmek istediği konularda tartışmaya alışık değiller. Hazır da değiller. Bunu anlayışla karşılamak mümkün müdür bilmiyorum. En azından kamuoyna çıkanlarımız için. Şayet yararı olmayacaksa bu tartışmayı bu şekilde sürdürmek de gerekmiyor anladığım kadarıyla...

M matav 01 Ocak 2012

Baştan söyleyeyim, kızmak ve gücenmek yok… Şunun şurasında birkaç satırla, birkaç şey söylemeye çalışıyoruz, o da kendi kapasitemiz yani müktesebatımız gereğincedir. Netice-i kelam kiminden fazla, kiminden eksik içinde bulunduğum İslami camianın cemaat ve bireylerinde gördüğüm şu ki asla kendimi istisna tutmuyorum: Her yazı ve yorum sahibi her daim kendi görüşlerini savunmuş, onlardan zerre miskal geri adım atmamıştır. Çünkü herkes kendini otorite görmekte, kendisi dışındakileri de o otoriteye tabi olmaya zorlamaktadır.
Egomuzu,kibrimizi konuşturduğumuzu söylemek istemiyorum,işime gelmiyor da ondan.
O yüzdendir ki bu tür tartışmalar adeta kör dövüşüne döndürülmektedir.
Oysa olması gereken bu değildir…
Ama olmakta ve öyle olmaya da devam edecektir…
Hani diyorum, kendi “ben”imizi şöyle bir geriye yaslasak, geçmişimizi, geçmişte dile getirdiklerimizi ve şimdi durduğumuz yeri ve söylediğimiz şeyleri sorgulasak ve ondan sonra bize yöneltilen eleştirileri yeniden gözden geçirsek diyorum.
Mümkün mü böyle bir şey?
Deneyebilir miyiz beraberce?
Benimkisi bir teklif sadece, olur mu olur!

H hüseyin alan 01 Ocak 2012

Muhterem Matav

Biz bu ülkede herkesin konuştuğu dili konuşuyoruz ama nedense anlaşamıyoruz. O zaman aynı dili mi konuşuyoruz diye endişeleniyorum.

Yorumculara ve seninkiler dahil bakıyorum da “belden aşağı” çalışıyor, söylenenleri ve bağlamı kaçırıyorsunuz “gibime” geliyor. Güçlü bir refleks var anlamak ve açıklamak yerine. Zann da bulunuyor, bühtan ediyorsam hepsinden hellalik dilerim. Benim kendi günahlarım bana fazlasıyla yeter çünkü. Sen nasılsa kusuruma bakmazsın! Niye böyle söyledim:

İki temel konu gündeme geldi; “kavramsal çerçeve”, “sistem içi” mücadele, İhvan ve seçim dolayısıyla demokrasi. Doğal olarak zıddından “sistem dışı” mücadele ve “islami yönetim” in kimi detayları.

Çok sade, net, anlaşılır bir dille, alttaki yorumlarımda sorduğum soruları yineliyorum ve cevap bekliyorum. Varsayalım biz İslama yeni girdik ve öğrenmek istiyoruz. Yahut kafamız karıştı da aydınlanmak istiyoruz. Samimiyetle.

Müslümanların ciddi sorunları var ve bu sorunlar kendi kafamızdan ürettiğimiz kimi çözümlerden doğabilen sorunlardır demeye çabalıyoruz. Olamaz mı? Bu vesileyle öğrenmek istiyoruz.

Ne murad ediyoruz bundan, kimi sabitlerimizi yeniden gözden geçirmek. Doğrudaysak test etmiş ve bir kez daha doğrulamış, yanlıştaysak düzeltmiş oluruz. Her halükarda kar bizimdir öyle değil mi?

Hiç eveleyip gevelemeden şahsi fikrimi de söylemişim; hariciler gibiyiz çünkü doktrinel ve bireysel kaldık. Ama bize lazım olan bu değil. Dolayısıyla zihnimiz tehlikeli sınırlarda
dolaşarak kilitleniyor, hayatımızı çekilmez ve yaşanmaz kılıyoruz.

Bir yerlere gönderme yapmadan, birilerini suçlamadan, açık seçik, anlaşılır şekilde lütfen.

K Kemal Songür 01 Ocak 2012

Araf Arat kardeşim, zihniniz çelişkilerle yoğrulmuş maalesef, şu cümleler size aittir ''Hasan el Benna gibi nebevi metoda uygun, tavizsiz bir mücadele örnekliğini sergileyerek bedelini şehit olmakla ödeyen muvahhitler'' şu cümlelerde size aittir ''Ben yazımda İhvan’ın mücadelesini demokrasiye indirgemiyorum.Aksine İhvan başından beri demokrasi mücadelesi veriyor diyorum'' demektesiniz, yani İhvan başından beri demokratsa eğer İhvan’ın kurucusu ve yirmi iki yıl yöneticisi olan Benna nasıl nebevi metoda uygun mücadele vermiş olabilmektedir, karar verin hangisi doğru...
Ayrıca, yazıyı önyargılı okuduğunuz çok belli, İhvan’ın yanılgılarını olumlamayan yaklaşımlarımız olmasına rağmen, ümmet coğrafyasından birdolu örnekler vermemize rağmen, yanılgıları ifade edip olması gerekeni dillendirmemize rağmen hala aynı nakarattasınız.
Neyse uzatmanın anlamı yok Arat kardeşim, Allah’a emanet olasınız.

M Müslim 01 Ocak 2012

Bırakın da biz ezberimizi bozmayalım be Hüseyin abi. Ezberlerini bozanların ne hallere geldiğini az çok görüyoruz işte. Bu arada sağa sola manevra yapmaktansa patinaj yapmak daha evla olsa gerek!

H. Türkmen birkaç yıl önce Ege taraflarında bir dernekte sivil anayasa üzerine konuşuyor. Bir saatten fazla süren konuşma sonrasında kimi dinleyicilerin “Şimdi bu abimiz sivil anayasaya taraftar mı, karşı mı?” diye birbirlerine sordukları ifade ediliyor. Anayasa gibi bir konuda bir Müslümanın açık ve net bir söz söyleyememesi, sözü dolaştırıp durması! Gerçi aynı ismin şimdilerde bu konuda lafı dolaştırma ihtiyacı duymadan daha açık konuştuğu biliniyor. Önceki net olmayan konuşmanın sebebini tahmin etmek zor değil. Yıllarca tevhidden, “cahiliyeden ayrışma”dan söz edip, sonra da bir anda kalkıp sivil anayasayı destekleme çağrısı yapamazsınız. Bu, kaynar suda kurbağa pişirme çabasına benzer ve başarılı olamaz. Malum hikayede olduğu gibi ılık suya atarsınız kurbağayı, yavaş yavaş pişer. O net olmayan anayasa söylemlerinin maksadı da, yıllarca tevhidi söylemle karşısına çıkılan kitleyi, böylece asıl söylenecek olana hazırlama çabası olsa gerek.

Kusura bakılmasın ama Hüseyin abinin bunca yazdıkları da benzer bir “müteşabihliği” içeriyor. Muhkem olarak, temel referansı, kurucu felsefesi ve işleyişi İslami olmayan bir sistemde Müslümanların o sistemi yönetmeye namzet olup olamayacağı konusundaki fikrini dile getirmesini beklerdim. Halen de bekliyorum doğrusu. Bunu Hüseyin abinin bana yönelik yazdıklarına nazire veya rövanş amaçlı yazmıyorum. Meselenin temel noktası bu ve bu noktadan hep kaçıldığı, açık düşünce serdedilmediği için hatırlatmak istiyorum.

Mürcie konusunda ise Muhammed Ebu Zehra’nın Mezhepler Tarihi’ne bakmanızı tavsiye ederim.

Y Yakup Döğer 01 Ocak 2012

Sayın Müslim kardeşim.Araya giriyorum ama, Hüseyin abinin ne bu zaman kadar ve şuan üzere yazdıklarından nede yorumlarından sizin vardığınız sonuç çıkmıyor.Tam aksine,Hüseyin abinin “Muhkem” olanı birlikte bulabilme gibi bir derdi var bunu paylaşıyor.Size yazılarını ve yorumlarını bir daha gözden geçirin derim. Bahsettğiniz şahısla da ne fikri nede pratik alanda bir benzeşmesi bulunmuyor çünkü, Hüseyin Alan’ı ben şahsen çok iyi tanıyorum.Hemde düşüncesinin ve safının netliğiyle.

Bugünlerde bahsettiğiniz şahıslar sizinde belirttiğiniz gibi sivil anayasa peşindeler ve “Tertil fıkhına” sarılmış durumdalar ayrıca da “Donuk sahife fıkhından” şikayet ediyorlar.

M Müslim 01 Ocak 2012

Yakup kardeş, dilerseniz şöyle yapalım: İkimiz birlikte Hüseyin abiye seslenelim ve diyelim ki; Biz sizin hakkınızda ihtilafa düştük. Siz, Müslümanların gayri İslami bir sistem bünyesinde iktidara talip olmalarını doğru mu, yanlış mı buluyorsunuz? Hüseyin abi de buna açık olarak cevap versin ve İhvan’ı da bu cevabına göre açık olarak değerlendirsin.

İşte bu durumda sizin hüsnü zannınızın doğru olup olmadığı ortaya çıkar. Bu sorulara "Müslümanlar gayri İslami bir sistem bünyesinde iktidara talip olamaz, bu Tevhidi-Nebevi öğretiye aykırıdır. İhvan da, nihai hedefi İslami de olsa metod noktasında bu yanlış tercihte bulunarak yanlış yapmıştır." şeklinde bir cevap verilirse zaten tartışmaya gerek kalmaz. Ancak kaç gündür neyi tartışıyoruz zannediyorsunuz değerli kardeşim?

A Araf arat 01 Ocak 2012

Belden aşağıya vurmaya çalıştiğiniz için,ihvanın başından beri demokrasi mücadelesi veriyor derken kastımızın Arap baharı ile başlayan Mursi’nin dönemini ve bu dönemi hazırlayan bölgesel koşulların oluşmaya başladığı dönemi kastettiğimi anlamanız zaten mümkün değil..Ad kavmi ve hud(a.s) başlıklı yazınızı beğenerek ve yararlanarak okudum ama mısır ve ihvan konusunda yazı kaleme alıp bizleri üzmeyin lütfen.Ercüment özkan’ın söylemek istediğini bile yanlış aktardığınızı üzülerek okudum .Ayrıca iktibas dergisinin Mısır süreci ile ilgili Ekim sayısı’nın selam ile yazısını okursanız ne düşündüğümü daha net anlarsınız kemal songör kardeşim..Buradan okuyucu ve yorumcularada şunu söylemek isterim;müslümanlar çok çetin bir süreçten geçiyor..bunlar elbetteki konuşulsun,tartışılsın..ancak Allah katında geçerli olan din’in yalnızca islam olacağı bilinsin..kimse kimseyi kandırmasın!

H Huseyin alan 01 Ocak 2012

Muslim abi, bayram izni istiyorum. Bayram namazina da gidecegim ins, O guzel niyetine, temennine mutesekkirim. test sorusu gibi sikladigin siralamada senin begendigin sikki seceyim de rahat ol.

L L. Çavuş 01 Ocak 2012

Her ne kadar bazı yorumcular H. Alan’ı sobelemekle uğraşıyor görünseler de tartışma faydalı konularda şahsileşmeden devam edebilir. Müslümanlar Rablerinin kendilerine yapmamayı emrettiği söz ve işleri yapmak zorunda kalmayı tercih etmezler. Bu temel ifade Müslümanların farklı tarihlerde ve farklı coğrafyalarda gayri İslami sistemler içinde neyi yapıp neyi yapamayacaklarına matematik bir çizelge halinde tek tip bir cevap üretmez. Neye talip olup neye talip olamayacakları da tarih coğrafya ve Müslümanların o durumdaki halleriyle alakalı değişkenlik gösterebilir. Konuyu çoktan seçmeli modern eğitimin özürlü formatında anlayıp yürütmeye uğraşmak Müslümanlık elbisesine uymaz uymuyor da zaten.
Halkın kendisini Hristiyan olarak isimlendirdiği ortamda azınlık olarak yaşayan müslüman bir cemaatin yapıp yapamayacaklarıyla; halkın kendisini ismen bile olsa müslüman olarak isimlendirdiği ortamda kendini azınlık hissediyor olmanın yapılabilir ve yapılamazlar reçetesi farklı olabilmelidir. Her coğrafyaya şahsa ve topluluğa şamil reçetelerle yürümeye ve çoktan seçmeli cevaplarla evet hayır sonuçlarının nota dönüşmesi gibi yargılar üretme halimizi ele alıp değerlendirmeliyiz. Bu durum çok fazla modern!!! -Laf aramızda batıda çağdaş gavurluk bile bu tarzından vazgeçme yolları arıyor- Kimimiz dinimizi mahkeme kararlarından oluşan yargılarla mensuplarının ve kafirlerinin belirlendiği modern kulüplere benzetiyor. Bu konunu üstünde az biraz kafa yoralım.
Sistemin içi miydi dışı mıydı üstü müydü altı mıydı muhabbetlerine dikkat ediyorum. Bunların tamamı bir sistem vakıası ön kabulünden hareketle konum tanımlıyor. Ve konumun meşru olup olmadığını tartışmaya başlıyor. Biz bu “sistem”den ne anlıyoruz? Allah aşkına hepimiz aynı şeyi mi anlıyoruz ki muhatabımıza içinde olmayı kabul edersen kırk satır filan diye konuşup duruyoruz. Sistem bizim müslüman dünyamızda neye tekabül ediyor? Şimdiki “cahili sistem” siz gelince “İslam sistemi” olacak! İslam olanı da var cahili olanı da... Noele karşı hicri yılbaşı gibi bir şey mi?! Bu “sistem” konusu acizane bence zihnimizde yeterince pişmemiş. Ayrıca bu şekilde ifade ettiğimiz o “şeyi” yok etmemiz ve hiç var kılmamamız gerekiyor olabilir. (Anayasa olur-olmaz tartışmasıyla aslında pekâlâ iyi bir başlangıç yaptınız sayılır bence.) Konuşup duruyoruz hepimizinkinin adı leyla sadece.
Müslümanlar cemaat-cemiyet halinde hayatlarını idame ettirmelidirler bu bir kulluk sürecidir. kulluğun gereğince icaplarınca hareket edilir yani yaşanır. Bu sürecin o her ne ve nasıl şeyse “sistemin” neresine denk geldiği Müslümanların umurlarında da olmamalıdır.
“Hareket metodu” “tevhidi-nebevi öğreti” “nebevi metot” gibi ve daha nice nice lakırdılara dair de diyeceklerimiz acizane var elbet ama okuyanlar yettiniz artık demesin. Salavat getirelim. Muhammed a.s. ın çabası ve hayatı idraki bize ayan olsun da rehberimiz olsun. Amin.

M Müslim 01 Ocak 2012

“Hareket metodu” “tevhidi-nebevi öğreti” “nebevi metot” gibi ve daha nice nice lakırdılar”

Anlaşılan odur ki bu saatten sonra benim açımdan konuşulacak, tartışılacak hiçbir şey kalmamıştır. Herkes çizgisini seçmiş, yolunu yordamını belli etmiştir. Tercihler başkalaşmış, çizgiler farklışlaşmış, istikametler ayrışmıştır. Bundan sonra yapılabilecek tek şey, birbirimize dua etmeyi sürdürmek ve farklı çalışmalar içinde yolumuza devam etmektir. Aynı mücadele çizgisi içinde olamayacağımız ortada, o halde daha fazla birbirimizi rencide etmeyelim. Fakat düne kadar olduğu gibi bundan sonra da birbirimizle görüşmeye, birbirimizi Müslüman kardeşler olarak sevip saymaya devam edelim. Daha fazlasını zorlamaya gerek yok, zira belli ki ayı dili konuşmuyor, aynı istikameti paylaşmıyoruz. Bayramımız mübarek olsun abiler.

N nuri 01 Ocak 2012

Hüseyin abiye: ''Raşit halifeler, adı üstünde, onlar bizden peygambere daha yakın, sorun çözme kapasitesi daha sağlıklı olanlardı. Ve bir şekilde sorunları çözdüler. Her şeyi çözerken sadece kendi kavramlarını mı kullandılar dersiniz? Bu gibi konularda örnek alınacak olanlar ancak onlardır. Bunu evveliyatla bi belirleyelim...''' Bunlara kısa örnekler verirmisiniz hüseyin abi.

H hüseyin alan 01 Ocak 2012

Sevgili Nuri’ye özetle

Bu konunun anlaşılmasıiçin “cahiliyye” nin doğru anlaşılması, cahili toplumun, “neyin cahili” olduğu sorusunun doğru cevaplanması gerekir.

Cahiliye toplumsal yapısı, sosyo ekonomik, siyasi ve kültürel yaşam biçimi kendi içinde gayet güzel işleyen, sorunlarını da çözen bir sistemdir. Çağına göre ileri düzeyde yapısal özellikler de taşır... Onların illa peygamber düzenlemesine ihtiyaçları da yoktur... Burayı anlamak önemli. Nitekim siyer kitabımın ilk cildinde bunu anlatmaya çalıştım.

Peygamber ve raşit halifeler, yeni kurulan ve yürütülen toplumsal yapıda eskiye ait bir çok kurum ve işleyişi “yenileyerek adapte” ettiler. Hatta dönemin İran ve Bizansından da çokça adaptasyon yapıldı.

Bizde yeni deyince, kökten her şeyin yeniliği, eskinin bütünüyle terki anlaşılmaktadır. Cahiliyyenin algısıyla bağlantılı bu. Yanlış olan da bu. Kilitlenme, tıknazlık, kabızlık, üretememezlik, iş görmezlik vs de buradan başlıyor.

Bu açıklamalrdan sonra örneklere geçersek:

Haşimin kurduğu ticari (İlaf ve hafare) ilişkilerden hareketle kurulan kabileler federasyonu, İslamda, kabileler üstü birlik (dini temelli toplum)kurulması;

Darun Nedve uygulamasının İslam’da, nitelik ve fonksiyon olarak Medine mescidi olarak devam ettirilmesi veya yeniden üretilmesi;

Cahiliyede kabile geleneğinde reis-şeyh “seçilirken”, şartların veya trendin gereğine uygun davranarak yeni liderliğin belirlenmesi, liderde aranan özellikler, usul vb özelliklerin İslam’da, raşit halifelerin seçiminde uygulanması;

İslam şehirlerinde bağımsız pazar kurulması, pazarda kullanılan paralar (altın-gümüş-altın tozu), imzalı kağıt belgeler (senet-çek-poliçe... benzeri evraklar), maliye sistemi, kayıt usulünin uygulanması;

Otoritenin, liderliğin, halifeliğin fonksiyonu, içerik ve şekilsel şartları, otoritenin ve yetkilerin paylaşılması (emirlik-kadılık-valilik-hakemlik gibi) uygulamaların devamı;

Toplumsal yapının yürümesi, çalışması, işlerin görülmesi gibi ihtiyaç duyduğu her türden uygulamalar, kavram ve kurumlar yeni bünyeye adapte edilmiş yahut taklit edilmiştir.

Burada, tüm sorun, hayatı doğru anlamak ve İslam’ın orijinal olarak ne olduğu ve ne getirdiğini doğru kavramaktır. İslam, işleyen bir hayata müdahale ederken neye ve nereye, neden ve niçin müdahale etmektedir? Bu soruyu doğru cevapladık mı, İslamı da doğru anlamış oluruz zannımca.

Sonuç ve özetle, İslam; sadece, neyin yapılması, neyin yapılmaması konusunu, Allah’a ait kılmaktır. Müslüman da, mevcut hayatını buna göre düzenleyen insandır, cemaattir, topluluktur. Buysa teolojik, doktirinel bir düşünüşün pratiğe yansımasıyla gerçekleşecek bir şeydir. Pratikse, hayatttır. Uygulamasıyla, yenilemesiyle, çözüm biçimiyle... Ama, asla, doktirinel bir algısal duruş, ahaliyle gereksiz itikadi çatışma, sadece imanı, itikadi bir düşünüş (haricilik) değildir. Bir şeylere karşı olurken neden karşı olunacağını, yerine neyin konulacağını düşünmemek hiç değildir.

Bu konuyu ancak bu kadar özetleyebildim. Umarım yararlı olmuştur. Bu kısmı anlatabildimse, ardından gelecek soruların cevabını kendin üretebilirsin... selamlar.

M Mehmed CAN 01 Ocak 2012

Ben görmeyeli neler dönmüş buralarda Allah aşkına.....Allah hepinizin hayrını versin i.n.ş.Sizleri 10 gün baş başa bırakmaya gelmiyor.:)Neyse hepinizin geçmiş Kurban Bayramı nı tebrik eder hayırlara vesile olması için dua ederim...

Bu yazacaklarım cevap beklediğim için yazılmış şeyler değildir bunu baştan belirteyim.

“LAKIRTILAR” ifadesiyle benimde ilkelerimin istihza ile tahfif edildiği ve H.Alan-ın ifadesi ile benimde durduğum yer itibariyle “patinaj” çekenler safında olmam hasebiyle, patinajcı kardeşlerin örneklemelerle verdikleri cevaplara rağmen,Zeynep kardeşin de söylediği gibi, buyurgan bir uslupla devam eden.Zeynep hanımın bu hak nasihatine bile aynı uslupla cevap veren H.Alan’a 2011 yılında BASİRET dergisindeki kendi yazısını hatırlatmak ve Konunun önemine binaen benim de “PATİNAJCI”ve“LAKIRTILAR”da ısrarcı olduğumu belirtmek için kardeşlerimle aynı çizgi ve safta yer aldığımı belirterek bir şeyler yazmayı gerekli gördüm.

1-
Müslim kardeşim öncelikle seni tebrik ederim.Baştan sona bütün yorumları okudum,...“Hareket metodu” “tevhidi-nebevi öğreti” “nebevi metot” gibi ve daha nice nice lakırdılar”,,, gibi ifadelerden sonra,..Fazla söze gerek bırakmayan senin son sözlerinin altına imzamı atıyorum...."Bundan sonra yapılabilecek tek şey, birbirimize dua etmeyi sürdürmek ve farklı çalışmalar içinde yolumuza devam etmektir. Aynı mücadele çizgisi içinde olamayacağımız ortada, o halde daha fazla birbirimizi rencide etmeyelim."
2-
Musab Kardeşim sizi de tebrik ve teşekkür ederim.Hafızanıza hayranım bu ne pehriz bu ne turşu demişsiniz hangi duruşunuzun arkasındasınız şok oluyorum demişsiniz...Bu konuda ben hiçde şok falan olmuyorum,beklediğim çıkışlar bunlar,hatta yarınlarda daha fazlasını duyarsak hiç şaşırıp şok falanda olmayın.(Hüda Parda kendi içlerinde istişareyle konjoktürel şartlara bağlı seçime indirgenmiş DEMOKRASİ anlayışıyla sistem içi mücadeleden yola çıkarak bir mücadeleden bahsediyor,buna ne demeli burası Türkiye olmaz mı diyecekler merak ediyorum)Bende arşivimde bulunan BASİRET Dergisinin 2011 Mayıs-Haziran 12 ve 13 cü sayısında sayfa 72-H.Alan-ın BİR KLASİK CAHİLİYYE DİNİ DEMOKRASİ yazısını kendisinin tekrar okumasını tavsiye ederim.
“Bu gün burada ”“Hareket metodu” “tevhidi-nebevi öğreti” “nebevi metot” gibi ve daha nice nice lakırdılar”,,,DİYENLERLE bunları konuşuyor ve yazışıyor İSEK, Patinaj yaptığımızı ifade etseler de bu bizim Kur’an-i İlkelerimize olan sadakatimizi göstermektedir..
3-
Zeynep Kardeşim muhatabınıza karşı nezaketli,uslubunuzla hayra dönük uyarılarınız ve ayna tutuşunuz örnek alınası cinsten davranış teşekkür ederim..Allah razı olsun..
Keşke size verilen cevap da öyle olsaydı.
Zeynep kardeşim Allah hayrını bereketlendirsin i.n.ş.
4-
Mehmet Pamak abime tek kelimeyle şükran ve takdirlerimi sunuyorum...Allah hayırlı ömür versin i.n.ş. Kendisinin samimi gayret ve çırpınışlarına şahidiz,farkındayız,duacıyız..Rabbim sesi gür çıkan kardeşlerimizin sayılarını çoğaltsın i.n.ş.
5-
Diğer yorum yazan kardeşlerede özelde M.Atav ve A.Arat kardeşler olmak üzere herkese selam ve dua ile Allah-a emanet olun...

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Kemal SONGÜR — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.