İnsanın Hakkı, Allah’ın Hakkı
Ne yazık ki artık çoğunlukla Müslümanların bile gündeme getirmediği, davasını gütmediği bir mefhum ve alandan söz ediyoruz. Özellikle de Rabbimizin insanlar ve toplumlar üzerindeki en temel hakkı olan hükmetme, insanlar için yegane yol gösterici ve hukuk belirleyici olma hakkı gündem edilmemekte, insanların yine Rabbimiz tarafından bahşedilen fıtri hakları savunulduğu kadar, Rabbimizin hakkını savunmak akıllara gelmemektedir.
Günümüzde en çok kullanılan kavramlardan birisi bilindiği gibi "insan hakları" kavramıdır. Bu kavram mevcut terkibiyle Batının ürünüdür ve bizim anladığımız "insan" ve hak" mefhumlarının dışında bir insan ve hak algısıyla üretilmiştir. Dolayısıyla Müslümanların her kavram konusunda olduğu gibi bu kavram karşısında da dikkatli olmaları ve özgün bir yaklaşım ortaya koymaları gerekir.
Batının “insan” algı ve tasavvuru, yaratıcısı da dahil her türlü bağdan ve sınırlamadan azade kılınmış, aklı ve onun ötesinde hevası mutlaklaştırılmış bir varlığa tekabül etmektedir.
Batının son birkaç yüzyıllık dünya görüşüne ve bu dünya görüşünün üzerine bina edildiği demokrasi, liberalizm gibi kavramlara temel oluşturan Hümanizm felsefesi, insanın yeryüzünün ilahlığı davasını güden bir anlayıştır.
Bu anlayışa göre bir “ilah” olarak insanın üstünde başka bir otorite yoktur, olamaz. Onun aklı ve hevası mutlak belirleyicidir. İşte Batının “insan hakları” anlayışı bu tuğyani temele oturmaktadır.
Bu yüzdendir ki, eşcinsellik adı verilen sapkınlık da, kürtaj denilen modern cahiliye caniliği de bir “insan hakkı” olarak algılanıp savunulabilmektedir.
Yegane hak din olan İslam ise, insanı yeryüzünün halifesi olarak görür[1] ve varoluş gayesini de "Âlemlerin Rabbine kulluk" olarak vaz eder[2]. Bu çerçevede insanın doğuştan gelen hakları ve sorumlulukları vardır. İnsanın bu hakları muhteremdir, korunmalıdır.
Bu anlamda insanın ve toplumların fıtri haklarına sahip çıkmak, bu hakların gasbına karşı durmak Müslüman olarak bizim İslami sorumluluğumuzdur.
Bu yazıda üzerinde durmak ve vurgulamak istediğim konu ise, son yıllarda Batıdan güçlü esen liberalizm ve demokrasi rüzgarlarının etkisiyle Müslümanların da Batının "insan hakları" anlayışına savrulması ve bu süreçte giderek unutulan "Allah'ın hakkı" mefhumudur.
Ne yazık ki artık çoğunlukla Müslümanların bile gündeme getirmediği, davasını gütmediği bir mefhum ve alandan söz ediyoruz. Özellikle de Rabbimizin insanlar ve toplumlar üzerindeki en temel hakkı olan hükmetme, insanlar için yegane yol gösterici ve hukuk belirleyici olma hakkı gündem edilmemekte, insanların yine Rabbimiz tarafından bahşedilen fıtri hakları savunulduğu kadar, Rabbimizin hakkını savunmak akıllara gelmemektedir.
Diktatörlüğe dayalı rejimlerin veya rejimler bünyesindeki baskıcı dönemlerin, insanların fıtri hakları çerçevesinde gündem edilmesi yukarıda da ifade ettiğimiz gibi doğru ve gerekli bir tutumdur. Fakat hem meselenin salt insanların hakları çerçevesinde ele alınması ve Rasullerin (s) her dönemde öncelikle gündem ettiği yegane ilah ve rabb olarak Âlemlerin Rabbine teslim olunması, hükümranlığın O’na hasredilmesi, O’nun hükümlerine boyun eğilmesi konusunun ya ihmal edilmesi ya da ikincil plana itilmesi ciddi sorun ve bir sapmadır.
Bu sapma, insanların fıtri hakları konusunda iyileştirmeler söz konusu olduğunda mevcut gayri İslami rejimlerin zihinsel olarak meşrulaştırılması, onlara entegre olma sürecine girilmesini de beraberinde getirmektedir.
Yaşadığımız coğrafyada çoğunluk itibariyle kendisini İslam’a nisbet eden çevrelerin yaşadığı temel sapmanın da bu minvalde olduğunu söyleyebiliriz.
Özellikle, 28 Şubat sürecinde daha fazla muhatap olunan despotik uygulamaların, Müslümanların/İslami çevrelerin önemli kısmında bir eksen kaymasına yol açtığı, hak-bâtıl çelişkisi ve uzlaşmazlığı çerçevesinde yeryüzünde Âlemlerin Rabbi’nin hükümlerinin hâkim kılınması davası yerine, giderek “insan hakları” mefhumu ekseninde bir mücadele anlayışının ikame edildiğini ve sonrasında, despot yöneticilerden farklı olarak insanın fıtri hakları konusunda iyileştirmelerde bulunan muhafazakar-demokrat iktidarla birlikte de bâtıl sisteme entegre sürecinin yaşanmaya başladığını müşahede ettik.
Bu, o boyutta bir entegre süreciydi ki, kimi çevreler Kur’an’ın temel kavramlarından “tağut” kavramını ve bu kavrama dayalı dava algısını bile yeni sürece göre anlamlandırmaya kalkışacak bir tahrifatın içerisine düştü.[3]
Mülkün yegane sahibi Âlemlerin Rabbi’nin, mâliki ve meliki olduğu yeryüzündeki hükümranlık hakkının gasp edilmesi zulmünü unutan veya ikincil plana iten, dahası bu en büyük zulmü zulüm olarak bile görmeyecek bir anlayışa savrulan birçok çevre, maalesef bugün mevcut bâtıl sistem içi demokratik süreçlere entegre olmuşlar veya olma yolunda hakkı ve sabrı tavsiye çabalarıyla da durdurulamayan bir sürece girmiş bulunmaktadırlar.
Yazımızı, Rabbimizin Kur’an’da çokça vurguladığı ve hak-bâtıl mücadelesinin temel ekseni olarak vaz ettiği hüküm, hükümranlık, yol gösterme hakkı konusundaki birkaç ayet-i kerimeyi hatırlatarak sonlandırmak istiyoruz:
“Sana da Kitab'ı, hak ile, kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onların üzerine şahit olarak indirdik. Sen de onların aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen hakkı bırakıp da onların arzularına uyma…” (Mâide, 5/48)
“Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle iman eden bir topluluk için, hükmü Allah'tan daha güzel olan kimdir?” (Mâide, 5/50)
“Allah'tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa O, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiştir. Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu halde, sakın kuşkuya kapılanlardan olma.” (En’âm , 6/114)
“… Haberiniz olsun, yaratmak da, emretmek de O'na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (A’râf, 7/54)
“Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. Diğer yollar ise eğridir. Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi.” (Nahl, 16/9)
“… Hüküm ancak Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretti. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yûsuf, 12/40)
Şüphesiz Rabbimiz doğruyu söyledi ve doğru yolu gösterdi.
DİPNOTLAR
[1] O sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti. Şüphesiz senin Rabbin, sonuçlandırması pek çabuk olandır ve şüphesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir. (En’âm, 6/165)
[2] Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım. (Zâriyat, 51/56)
[3] Bu konuda “Kitab’a uymak yerine, döneme göre kitabına uydurmak” şeklinde nitelendirilmeyi hak eden açık bir tahrif örneği için bkz.: http://www.haksozhaber.net/siyasal-degerlendirmelerde-kurani-olcu-34982h.htm
Yorumlar 4
Allah razı olsun.
Hak, söz konusuyken en tehlikeli saha beklentilerdir. Eğer kişi kavramı vahye bağlarsa, vahiy sahibinin gücü ve emri doğrultusunda beklentisi olur; fakat kavramı beşeri ideolojiye bağlarsa ancak beşerin gücü ve emri kadar beklenti içine girer.
Her iki yaklaşım sahibinin mücadelesi, beklentileri gerçekleşene kadardır. Bu süreçte ellerine geçen veya geçmeyenlerden memnun kalır ya da kalmazlar. Bugünkü handikap aslında beklenti muamması..
Ve bundandır müslümanın ‘Yalnız Sana kulluk eder yalnız Senden yardım dileriz’ (umarız, bekleriz, güveniriz,dayanırız) tekrarı, tekrarı, tekrarı..
Selamlar.
Öncelikle hakikati hatırlatmanızdan dolayı Rabbim razı olsun Şükrü kardeşim.
''hükümranlık hakkının gasp edilmesi'' ya da ''Allah’ın hakkının GASP edilmesi'' gibi tabirleri kullananların kastı muradı anlaşılmaktadır, lâkin, gasb eden ile gasb edilenin konumu ve gasp kelimesinin karşılığı ''zorla ve güç kullanarak zora dayalı bir şey almak'' olarak değerlendiğinde yaratılmışın yaratıcıdan bir şeyi gasp etmesi hem aklın hem de mü’mince hayatı okuyanların kabul edebileceği ya da olabilir görebileceği bir şey değildir.
Yaratılmış/aciz/muhtaç ve imtihana tabi tutulan bir kulun yaratılış gayesini/gerçeğini gözardı ederek Allah’ın hükümlerini çiğnemesi o kulun nankörlüğü ve had bilmezliğidir, kendini müstağni görerek tuğyan etmesidir, önce kendi nefsine ve sonra diğerlerine zulmetmesidir, bütün bunlar imtihana mebni kula süre verilmesinden ibarettir. Kul bu yaptıklarıyla zulmü de gasbı da hem kendine hem de diğer kullara yapmaktadır ve kendine verilen sürenin sonunda hesaba çekilecek ve karşılığını bulacaktır.
Mü’minlerin mücadelesi/vazifesi, üzerlerine yüklenen sorumluluğu yerine getirmesi ve zulümlere engel olabilme misyonunu icra ederken ''hâşâ Allah’ı ve hakkını korumak değil'', bilakis Allah’ın yüklediği sorumluluğu yerine getiren bir kul olmasıdır. Her şeyin O’na muhtaç olduğu ve O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığı bir ilah tasavvurumuz vardır. Her daim muhtaç olan (farkına varsın/varmasın) bir mahlukun gaspçılığı ancak mahluklara yönelik olur, mahlukun halig’a gasbı hem düşünülemez hem de benzetilemez.
Yani, zulmeden kendine zulmetmekte ve kullara yönelik gaspçılığı ile gasıplar sınıfına girmektedir, zulme itiraz eden ve gasıplara engel olmaya çalışan bir müslüman da üzerine yüklenen sorumluluğu icra etmektedir. Ezcümle; 67/2 ilahi beyanından hareketle yaratılış gayemiz sorumluluklarımızı yerine getirmekten ibarettir. Selam ve dua ile.
Ve aleykum selam Fatma Ceren kardeşim. Rabbim cümlemizi imtihanı başarıyla verip rızayı kazananlardan olmaya muvaffak kılsın.
Ve aleykum selam Kemal Songür ağabey, Rabbim cümlemizi imtihanı başarıyla verip rızayı kazananlardan olmaya muvaffak kılsın. Ağabey, öncelikle eleştirinizdeki üslup, kastı murada olan vurgu için teşekkür ediyorum. Açıkçası gasp kelimesini kullanırken bahsettiğiniz anlamlar çerçevesinde değil, Rabbimizin imtihan için muhayyer bıraktığı insanoğlunun bir tercihi, yönelimi anlamında kullandım. Kur’an’da Rabbimizin insanoğlunun dünya ve ahiret saadeti için vaz ettiği dine omuz vermek, davasını, davetini sahiplenmek anlamında kullanılan “Allah’ın yardımcısı olmak” ifadesi ve “ensarullah/Allah’ın yardımcıları” terkibinde, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye muhtaç olmayan, es-Samed ve el-Ğaniyy olan Rabbimizin imtihan için muhayyer bıraktığı insanın tercihi ile kendi yararına Allah’ın dinine olan yönelimi ve hizmeti söz konusu edildiği gibi, aksi bir yönelim ve Rabbimize has kılınması gereken alanlara müdahale ve o alanlarda belirleyicilik taslama tuğyanını “Allah’ın hakkını gasp etmek” tabiriyle ifade etmeye çalıştım. Eleştiriniz üzerinde düşüneceğim ve istişarelerde bulunacağım inşaallah, teşekkür ediyorum.
Kelimeler mecazi anlamda da kullanılabilir. Gasp kelimesi de Allah’a karşı kullanıldığında mecazi anlam ifade eder kanısındayım. Yoksa burada Allah’a karşı bir zor kullanmadan bahsetmeyi akıl kabul etmez.
İnsan iradesinin kendisini Allah’ın iradesinin önüne geçirmesi bir nevi gasp olayına benzetilebilir. Belki de yapılan işin vehametini göstermek için böyle bir eylemin gasp kelimesiyle ifadesi daha etkili bir anlam kazandırır. İnsan hakları kavramını oluşturan seküler akıl da sonuçta Allah’ın iradesini bir kenara atarak kendisini hayatın merkezine yerleştirmiştir.
Bu mantıkla oluşturulan batı medeniyeti sürekli batılı olmayan insanların haklarını gaspetmeyi kendisinde hak olarak görmüştür. Bu gasp faaliyeti günümüzde de bütün hızıyla devam etmektedir. Ancak bütün bu gaspların asıl kaynağı insanın Allah’ın yerine kendi ilahlığını ilan etmesiyle ilgilidir.(Hümanizm)
Yeryüzündeki bütün haksızlıkların temelinde insanoğlunun Allah’ın rab ve ilah oluşuna karşı çıkışı (gasp ve haksızlığı)vardır demek de mümkündür.
