İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Yunus Emre TOZAL
Yunus Emre TOZAL
22 Eylül 2007

Kendini Arkadan Vuran İnsan

Bilirsiniz, insan kör olmadan da karanlıklara, zindanın buğusunda kaybolan mahkûma dönüşebilir. Kör olduğu halde maviye özlemini göklere resmederek kuş da olabilir, kanat çırpar yüreğini yeşerten coğrafyalara… Kurak yüreklere su götürebilir, filizlendirebilir kurak gönülleri…

22 Eylül 2007 4 dk okuma 4,3B okunma
100%

                                                                                                                                        Kavgamın ön safında ol, çıkart elbisenden geçmişin izlerini ve doğrult silahını /gözlerini/ ufka! Franklin D. Roosevelt

Bilirsiniz, insan kör olmadan da karanlıklara, zindanın buğusunda kaybolan mahkûma dönüşebilir. Kör olduğu halde maviye özlemini göklere resmederek kuş da olabilir, kanat çırpar yüreğini yeşerten coğrafyalara… Kurak yüreklere su götürebilir, filizlendirebilir kurak gönülleri…

Gelin kanat çırpalım semalarda, yitik uzletimizi arayalım. Su taşıyalım taşıyabildiğimiz kadar.

Öncelikle her şeyden evvel sorunu belirleyelim. Su taşımayan insanın, bırakın su taşımayı suya ihtiyacı olan insanoğlunun sorunu neydi ki bu hallere düştü?... Sorun “ben”de. İnsan kimlik bunalımı karşısında ne yapacağını şaşırıyor. Kendisinin karşısına sorun olarak kendisini çıkartıp, kendisiyle kavga ediyor. Kendisi ile kavga ederken, kendisini arkadan vuruyor! Bu ne yaman çelişki!

Önce mahzenimize bir darağacı kurmalıyız. Her kavga ettiğimizde “ben”imizi darağacına getirmeli ve kavganın öznesini, failini darağacına çıkartmalıyız. Babam ve Oğlum filmini izlemişsinizdir. İdealleri uğruna şehre kaçıp yuvasız kalan insan, kendisi ile kavga etmesi sebebiyle yuvasızlığın felaketini anlayıp tekrardan yuvaya dönerek, oğlunu yuvaya emanet etme gereği hissetmiştir. Oğlunun da kendisi gibi yuvasız kalmasından korkarak, oğlunun başını sokabileceği bir çatının altına götürme ihtiyacı nereden gelmiştir dersiniz?... Elbette hayatta tecrübe ederek insan anlayacak olayları, lakin tecrübelerde işe yaramıyorsa ne olacak? Başı buyruk hareket ediyorsa insanoğlu, buna ne demeli?...

Akıl, mantık kâr etmiyor, bir noktadan sonra bıçağı alıp saplamak geçiyor “ben”e. Hayallerin öldürülmesinde, düşlerin gerçekleşmemesinde suçlu biz oluyoruz. Dünyada /imtihanda/ olduğumuz gerçeğini unutarak, her düşün her hayalin gerçekleşmesini umarak gereksiz arayışlara giriyoruz. Gerçekleşmeyince de suçu yine kendimizde arama ihtiyacı sarsıyor yüreğimizi. Yaşamanın bahtiyarlığını anlayamadan dünyadan çekip gitmek ne kötü, ne hazin bir son olsa gerek… Düşünsenize bir kere, insanın dünyaya yaratılış amacını öğrenmeden kabre girmesi, diğer yaratılmışlar gibi ahirette muamele göreceğini zannetmesi, insanın en büyük pişmanlığı, en büyük kâbusu, /belki cehennem azabından daha büyük bir azap¹/ olmaz mı? Dünyada tiksindiği bir sümüklüböcekle aynı muameleyi göreceğini düşünmesi dahi, insanın “ben”iyle ne kadar çelişkili olduğunun göstergesidir.

Susturamıyorum duvarları geceleri, aynalar karşımda kavganın failini gösteriyor. Suçlular olarak ortalıkta gezerek suçlu arıyoruz pervasızca… Niçin hâlâ başımızı duvarlara vurduğumuz halde, kurtulamıyoruz hafakanlardan? “Ey insanoğlu, seni kerim olan Rabbine karşı aldatan nedir?”² sorusuna niçin cevap vermekte zorlanıyoruz?...

Evet, insanoğlunun omzunda dağların taşıyamadığı bir yük var. Yolu uzun ve kavisli. Her an yoldan çıkma, yoldan kayma tehlikesinin bulunduğu bir yol… İnsanın mayası sağlamsa, yoldan kaydığında bir daha geri dönemeyebiliyor. Batıda birçok filozofun Allahsız hayat tasavvuru inşa etmeye kalkışmasını örnek olarak verebiliriz. Aynı şekilde yolundan kaymış mayası sağlam bir insan da, yola tekrar döndüğünde, Rabbinin sevgisini tekrardan kazandığında yolda yürümüyor, koşuyor adeta! Rabbiyle vuslatına koşar gibi yaşıyor hayatının geri kalanını… Hz. Peygamberin “iki Ömerden birisine hidayetini mahzar kıl” diyerek dua etmesi bunun içindi.

Mayanın sağlam olmasını, insanın ruh haliyle, iradesiyle, tevazusuyla, ahlakıyla ve elbette kendisiyle barışık olmasıyla bağlayabiliriz. İçinden çıkamadığı sorunları olmamalı Müslümanın. Ruhundaki metanetle sabretmeli, direnmeli çelişkili gibi görünen düşünce karışıklıklarına, aldanmamalı suyun üzerindeki köpüklere…

Ve Bir duruşumuz olmalı…

Karanlıklardan korkmadığımızı kanıtlamalıyız semaya. Hafakanları korkuttuğumuz belli olmalı duruşumuzla. Loş çığlığımızı en kuytu karanlıklara saklamamalı, haksızca korkutulan kuşları şefkat kafeslerinde /avuçlarımızda/ besleyebilmeliyiz…

Bir duruşumuz olmalı…

Ağlayan güllerin mehveş süveydalarını ve solgun yaprakların ümitsizliğini ılık bir titremeyle bahara adamalı. Kıyam gününe hazır bekletilmeli güller ve yapraklar… Her acıyla filizlenen çiçeği, her aşkıyla pembeleşen gülü ekmeli gamzelerimize… Ve ardından göğü mesrur kanat çırpınmaları kaplamalı… Duruşumuzla ölüme hazır olduğumuzu anlatabilmeli kainâta!...

Bir duruşumuz olmalı…

Asiliğe asillik içerisinde cevap vermeli ve ardından kapanan kapılara aldırmamalı. Acımalı fakat her zaman münzevi duyguların arasında kalmalı… Mütedeyyin olmalı, mütebessim olmalı…

Bir duruşumuz olmalı…

Havanın kaprislerine güneşin secde etmeye gidişi de eklenince bir mum gibi aydınlatmalı karanlıktan korkanları. Elimizde çomak, yüreğimizde aşk ile yol almalı dervişçe çöllerde…

Sevgiyle çağırmalı bulutların ağlayışlarını... Ve toprağa düşen cemrelerce hissetmeli yangını yüreğimizde…

Yazıyı Mustafa İslâmoğlu’nun Sebe suresi 46. ayetinin tefsiriyle bitirmek istiyorum:

”Deki, size bir tek öğüdüm var. İster tek başınıza, isterseniz de başkalarıyla beraber olun ama sakın ha sakın Allah’ın huzurunda olduğunuzu unutmayın, Allah’ın huzurunda esas duruşunuzu bozmayın.”

1) Kuran'da cehennem azabının bu manevi yönü dikkat çekici bir şekilde vurgulanarak, "kalpleri yakan bir ateş"ten söz edilmektedir:
 
"Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren nedir?
Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir.
Ki o, yüreklerin üstüne tırmanıp çıkar.
 (Hümeze Suresi, 5–6)

2) İnfitar Suresi 6. ayet

Paylaş X Facebook

Yorumlar 4

S süleyman dilmen 01 Ocak 2012

s.a kardeşim. seni aramizda yazar olarak gordugumuz icin Allaha hamdolsun. Yazini begendim, sagol İnşallah kendini bulup Rabbini bulanlardan oluruz. Lakin benim yazinda yaptiğin cehennem azabindan buyuk azap ifadesinde kıyas yonuyle uygunsuz oldugunu dusunuyorum (Alıntı: Düşünsenize bir kere, insanın dünyaya yaratılış amacını öğrenmeden kabre girmesi, diğer yaratılmışlar gibi ahirette muamele göreceğini zannetmesi, insanın en büyük pişmanlığı, en büyük kâbusu, /belki cehennem azabından daha büyük bir azap olmaz mı?) Çünkü, Rabbimiz o azabtan şiddetli hiçbir azaptan söz etmiyor. Allah bizi hakta daim ve birlikte eylesin

Y Yunus Emre 01 Ocak 2012

esselam...

değerli dostum süleyman dilmen,

Rabbimiz bu azaptan Kuran’da bahsediyor. İlgili ayetlerin tefsirinde bundan söz edilmekte.

ilgili ayetlerin hangi ayetler olduğu yazıda zaten mevcut...

selametle

S süleyman dilmen 01 Ocak 2012

s.a kardeşim merak etme yaziyi dipnotlariyla beraber okudum. Ayette cehennem azabinin kendisinden bahsediyor: Cehennem azabinin yüreklere işlediğinden. Bahsettigin ifade de ise cehennem azabından, ahiret azabından da diye biliriz ; farklı bir azaptan bahsediyor ve bunun ondan şiddetli olduğundan bahsediliyor gibi geldi bana. Bahsedilen azap Allahın hesap gununden sonra verecegi azap ise ismi cok onemli degil itirazim da yok. Rahmanin ayetlerini hakkıyla anlayan ve yasayanlardan olmamiz duasiyla. Dualarını bekliyorum, Yunus kardesim. Rabbime emanet ol

H hasan erdem gönen 01 Ocak 2012

selamun aleyküm. seni tebrik ediyorum

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Yunus Emre TOZAL — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.