Kutlu Davadan Kutlu Doğuma
Doğum günü veya özel bir günü, ibadet ekseninde kutlamanın İslam’da olmadığını ifade etmeliyiz. Bu durum peygamberler için de söz konusudur. Geçmişte herhangi bir Peygamber’in, kendisinden önceki bir Peygamber’in ‘doğumunu’ andığını, kutladığını bilmiyoruz. Bilhassa bazı oğul peygamberler -İsmail, İshak, Yakup, Yusuf- kendileri gibi Peygamber olan babalarının doğumlarını kutlamamışlardır. Ayrıca sahabe döneminde de peygamberin ne ölümü ne de doğumu ile alakalı bir etkinliğin yapılmadığı biliyoruz.
Türkiye’de Nisan ayının girmesiyle beraber “Kutlu Doğum” adı altında birçok etkinlik yapılmaktadır. Bu etkinlikler resmi anlamda 1989’da Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından kutlanmaya başlamıştır. İlk olarak Hicri 357-567 yılları arasında, Mısır’da hüküm süren Fatimiler başta olmak üzere, Şii Müslümanlar arasında Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Hz. Fatma’nın doğum yıldönümlerinde yapılan kutlamalarla ortaya çıkan ve Eyyubiler döneminde Sünni Müslümanlara da sirayet eden Mevlit kutlamaları, giderek yaygınlaşmıştır. Kahire’deki bu geleneği Zengi ve Erbil atabeylikleri de devam ettirmiştir. Osmanlılarda ise 3. Murad döneminde resmileştirilmiştir.
Toplumsal çalkantıların ve siyasi baskıların olduğu dönemlerde, biriken öfkeleri hafifletmek için sistemler tarafından bazı yumuşak uygulamaların ortaya konulduğu bilinmektedir. Bu minvalde, kutlu doğum etkinliklerinin diyanet aracılığıyla başlayıp yaygınlaştırılmasında da böyle bir misyonun olduğu belirtilebilir. Rejim tarafından baskıyla karşılaşan dindar kitlelerin doğrudan Din’in ayrıştırıcı ve temel konularını talep edememenin verdiği sıkıntıyla, siyasi anlamda bir risk içermeyen, Peygamber algısını ve etkinliklerini benimsemeleri gelinen noktanın hazin sonuçlarını göstermektedir. Hakkın dininin toplumda talep edilebilir olması için uğraşmanın zorluğunu gören kesimler, halkın beklentilerine uygun bir potreyle halk nazarında daha çok saygınlık ve taraftar bulabilmek için bu etkinliklere çok fazla anlam yüklemeye başlamalarını; tevhidi çizgiyle meselelere yaklaşma yerine, yöneldikleri halkın yanlış dinsel örf ve renklerine bürünmelerini onaylamak mümkün değildir. Ayrıca bu etkinliklerin sisteme entegre olmuş diyanet gibi kurumların öncülüğünde ve sınırlarında yapılması, peygamberin parçacı, uzlaştırıcı ve öğütçü bir şekilde anlatılması, onun adına nice simgelerin ve bidatlerin ortaya konulmasında kabul edilebilir bir durum değildir. Hz. Peygamberi anlatırken İslam’ın çizdiği sınırların dışına çıkmamak, Hz peygamberi Kuran’ın bize tanıttığı gibi tanımak ve tanıtmakla mükellef olduğumuzu unutmamalıyız. Nitekim bu işi yaparken şu hadisi göz önünde bulundurmak gerekir: “Beni Nasaranın (Hıristiyanların) Meryem oğlu İsa’yı aşırı derece övdükleri gibi övmeyin. Benim için ancak, Allah’ın kulu ve rasulü deyin.”
İlk başta kavramın kendisinin sorunlu olduğunu ifade edelim. ‘Kutlu doğum’ terimiyle peygamberin doğumuna kutsallık atfetmek beraberinde birçok kutsallığı da getirecektir. Bu durum kutsallık adıyla peygamber ile halk arasında İslam’ı yaşama noktasında birçok mazereti de doğuracaktır. Doğuma ve şahıslara kutsallık atfetmek İslam’da olmadığı gibi İslam’ın yıkmaya çalıştığı da bu yanlış kutsal düşüncelerdir. Oysa biz biliyoruz ki kıymet doğumda, günde, şahısta ve saatte değil, şahsiyettedir, davadadır.
"Onlara deyin ki; "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmaïl'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene; Musa'ya ve İsa'ya verilene ve diğer peygamberlere Rabbleri tarafından verilene inanırız. Onlar arasında ayırım yapmayız. Biz Allah'a teslim olanlarız." (Bakara 136)
İnsanüstü, melek formatındaki peygamber algısının müşrik ve kâfirlere ait olduğunu bize Kur'an-ı Kerim beyan etmektedir. Müşrik ve kâfirler, beşeri özellikler taşıyan, önce Abd sonra Resul olan bir peygamberi şaşkınlıkla karşılamış ve bu durumu kabullenememişlerdir. "Kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı ve hikmeti getirip size bilmediklerinizi öğreten bir Rasul" (Bakara,151) yerine “Onlar "Muhammed'e bir melek indirilseydi ya"(Enfa, 8) 'Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe yahut altından bir evin olmadıkça, ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten, okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.’ De ki: "Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resul olarak gönderilen bir beşerim."(İsra, 93)
Ne acıdır ki bugün, müşriklerin beklentilerine uygun bir peygamber algısı, bu tür etkinliklerin bazılarında ortaya konulmaktadır. Peygamber insanüstü bir konuma çıkarılarak örnek olma vasfı devre dışı bırakılmaktadır. Aynı durum Hz. İsa’nın da başına getirilmiştir. Bu tür etkinliklerin hepsi buna hizmet ediyor diyemeyiz fakat birçoğu buna bilerek veya bilmeyerek yardımcı oluyor diyebiliriz. Özellikle ortaya konulan mesajlar sistemin sıkıntılarını aşmaya yönelik mesajlardır. Ortaya konulan porte, ayrıştırma ve netleştirmeye yönelik olması gerekirken; daha çok pasifize eden, uzlaşan bir porte ortaya konulmaktadır. Aslında buralarda verilen mesajların, yıllardır İslam'la mücadele eden Deniz Baykal’ın mesajlarıyla nasıl uyuştuğu bilmememiz işin vahametini daha iyi görmemizi sağlayacaktır.
Bu programların birinde; Hz. Peygamber'i anlamaya ihtiyaç olduğunu anlatan Baykal, “Kur'an Hz. Muhammed'in en güzel olduğunu belirtir. Örnek olmak taklit etmek anlamına gelmez. Hz. Muhammed'in taklit edilmeye değil, anlaşılamaya ihtiyacı vardır” demiş. Ve özetle Kuran-ı Kerim'in hiçbir devlet rejimi önermediğini iddia eden Baykal “İslam'ın toplumsal hedefi ahlâklı ve adaletli bir düzeni kurmaktır. Dinin bir egemenlik iddiası yoktur. Kuran-ı Kerim bir hukuk kitabı değildir. Dileyen Müslüman olur. Tanrı dilediği kişiyi hidayete ulaştırır” ifadeleriyle sunumunu tamamlamıştı.” Deniz Baykal’ın İlahiyatçının önünde verdiği sakat mesajlara İlahiyatçılardan hiçbir itirazın gelmemesi de apayrı bir sakatlıktır… Peki, yukarıda ifade edilen sözlerle bu etkinliklerde ifade edilen sözler arasındaki benzerlik ve yakınlığı yazmaya gerek var mı?
Doğum günü veya özel bir günü, ibadet ekseninde kutlamanın İslam’da olmadığını ifade etmeliyiz. Bu durum peygamberler için de söz konusudur. Geçmişte herhangi bir Peygamber'in, kendisinden önceki bir Peygamber'in ‘doğumunu’ andığını, kutladığını bilmiyoruz. Bilhassa bazı oğul peygamberler -İsmail, İshak, Yakup, Yusuf- kendileri gibi Peygamber olan babalarının doğumlarını kutlamamışlardır. Ayrıca sahabe döneminde de peygamberin ne ölümü ne de doğumu ile alakalı bir etkinliğin yapılmadığı biliyoruz.
Özellikle Hz. Peygamber'in güllerle simgelenmesi, içerisinde İslam akidesiyle çelişen sözler geçen mevlitlerin okunulması, salâvat kampanyaları adı altında, kişilerin günahlardan arındırılması bu tür etkinliklerde ilk bakışta sayabileceğimiz yanlışların başında gelmektedir. İlgili programlarda peygamberi temsilen “gül” dağıtması, “sevgi, barış ve hoşgörü peygamberi” gibi ifadelerle anılması -onca işgal, zulüm ve savaş olmasına rağmen- dünyada esen diyalog ve hoşgörü rüzgârına, Hz Peygamberin malzeme haline getirilmesinden başka bir şey değildir… Bu gül meselesinin bir diğer riskli boyutu da şudur ki; nasıl, Hrıstıyanlar Hz İsa’yı temsilen “haç” işaretini yaygınlaştırdı iseler buna karşı Müslümanlarda “gül” simgesini yaygınlaştırıyor. “Haç”a karşı gül…
Bu etkinliklerde bir diğer sıkıntı Salâvat meselesindir. Genelde bahse konu olan ayet Ahzap suresinde geçen ayettir. “Şüphe yok ki Allah ve melekleri, salat getirir Peygambere; ey inanlar, siz de ona salat getirin, tam teslim olarak da selam verin.” (Ahzab 56 ) “Allah’a salât etmek yani dua edip namaz kılmak, onun desteğini ve yardımını talep etmek demektir. Nitekim “Allah’tan sabır ve salât ile yardım isteyin” (Bakara 152) ayeti bunu gösterir. Aslında ayetin “Hiç kuşkusuz Allah ve melekleri peygamberi destekliyor. Ey iman edenler! Siz de onu içtenlikle destekleyin.” olarak anlaşılması birçok yanlışı ortadan kaldırmaya yetiyor. Salâvat kampanyalarında eğer niyet günahların af olması meselesi ise bilmeliyiz ki, günahları affettirmenin yolu yaptığı kötülükten dünyadayken tövbe etmek, af dilemek ve onu bir daha yapmamaktır. Bunu yapmadıkça isterseler yüz bin salâvat çekilsin pek fazla bir şey değişmeyecektir…
Genelde iyimser bir bakış açısı olan, özel gün ve gecelerle toplumların İslam’la bağ kurmaya vesile olduğu, insanların bu vesilelerle unuttukları bazı değerleri hatırladıkları gibi gerekçeler de pek doğru değildir. Ayrıca bu kandiller toplumları İslam'a bağlayan bir bağ mıdır, yoksa toplumların İslam’la sahici bağlar kurmasını engelleyen tatmin araçları mıdır? İnsanları İslami hayata yönelten bir arınma vesilesi midir, yoksa İslami sorumlulukların yerine ihdas edilmiş günah çıkarma seansları mıdır? Sorularını sormak gerekir. “Kandil”lerin toplumumuzda daha çok, İslami bir hayatın inşası yerine ihdas edilmiş birer aldatıcı arınma seansları işlevi gördüğünü ve öylece sahiplenildiğini daha ağır basmaktadır.
Ayrıca “Kutlu Doğum” konusunda üzerinde durulması gereken önemli bir husus da: Hz. Peygamber'in, "doğumu", bir bebek olarak dünyaya geldiği tarih midir, yoksa vahye muhatap olarak Peygamberlikle görevlendirildiği tarih midir? Bunu da düşünmemiz gerekir.
Hz Peygambere olan sevgimizi ifade edelim derken zaman zaman O’nu insanüstü bir varlığa dönüştürdüğümüzün farkına varmalıyız. Ne kadar halis niyetle yapılırsa yapılsın Hz Peygamberi insanüstü bir varlık gibi anlatmak onun örnekliğini ortadan kaldırır. Sözün özü İslam’ın emir saymadığı, farklı kültürlerin ürünü olan kutlamaları değerlendirirken bu kutlamalardan oluşan olumsuz etkileri ya da bu kutlamalar ile nereye varılmak istendiğini iyi bilmek lazım. Eğer ki bu tarz kutlamalar Hıristiyanların ritüellerine dönüşüyor ve insanlar üzerinde yanlış peygamber algısı oluşturuyorsa bu etkinliklerden uzak durmak gerekir. O’nu anlamak için öncelikle Kur’an ve Sünnet’e dosdoğru yaklaşmalı, eğip bükmeden yaşamalıyız.
"Andolsun Biz, 'Allah'a kulluk edin, tâğuttan sakının' diye her kavme bir peygamber gönderdik." (Nahl, 36)
"Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona; 'Benden başka ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin' diye vahyetmiş olmayalım." (Enbiyâ, 25)
“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” (Âli İmrân, 146)
Yorumlar 20
selam aleykum mehmet kardeş yazmış oldugunuz bu önemli ve gerekli yazıdan dolayı Allah razı olsun. Kutlu dogum adı altında sistem kendi islam algısını topluma aktarmaktadır. Ama asıl bizi üzen bu etkinliklerde tevhidi kesimin tevhidden uzak verdigi mesajlardır. Türkiyedeki müslümanların degişiminin manzarasını bu etkinliklerde görmek mümkündür.
toplumsal hastalıkların başında yer alan gösteri/ş, görkem, gövde gösterisi etkileyici ve kabül gören davranışlar olmaya başladı.önemli olan lafız, mana, maksat tan koparılmadan kuranın yüklediği misyonla rasul olan ve üsvetün hasene olarak model alınacak Muhammed(sas)i anlayarak günümüze taşıma derdi taşımak O’nu(sas) yad etmektir.O(sas)esas bunu istemiştir bizlerden...
Değerli mehmet kardeş
Mevlananın deyimiyle aşkın bir kıvam merhalesi bir de kıyam merhalesi vardır. işte selahaddin eyyubinin yaptığı buydu.Fatımileri kuran selahaddin eyyubi öncelikle kutlu doğumları vesile kılıp halkın rasulullahı onun davasını öğrenmelerini sağladı bu aşkın kıvam merhalesiydi.Bundan sonra kıyam merhalesine çıktı.Birinci merdiveni çıkmadan ikinci merdivene atlamadı.Küçük ama sağlam adım attı.Umudumuz odur ki bu kutlu doğumlar bizi bir kıvama getirme vesilesi olur.Ve inşaallah ondan sonra kıyama çıkarız.Hem resulullahın doğumunu kutlamanın günah olduğuna dair bir ayet bir hadis de yok aynen kutlamasının uygun olduğunu söyleyen gibi.Dolayısıyla ortada farzı çiğnemek gibi birşey yok.Din olarakta bakmıyoruz sadece örf olarak bakıyoruz.Fıkıh kaidesince farza ters olmayan harama götürmeyen örflerde sakınca yoktur.Allah yar ve yardımcınız olsun.Davada ayaklarınızı sabit kılsın.
mümtazer türkönenin bu günkü köşe yazısını okuyalım..
[''Kutlu Doğum ve 28 Şubat-19 Nisan 2012 Perşembe''
1989 yılında, doktora tezimi yazmakla meşgul olduğum zamanlardı.
Türkiye Diyanet Vakfı’nda Yayın Kurulu üyesi olarak görev yapmaya başlamıştım. Kurul başkanımız Profesör Süleyman Hayri Bolay’dı. Süleyman Hayri Bolay Hocamın üzerimde hakkı çoktur. Allah sağlıklı-uzun ömürler versin. İkinci isim ise üç yıl önce aramızdan ayrılan Ayvaz Gökdemir’di. Ayvaz Bey, benim Lüleburgaz Lisesi’nden Edebiyat hocamdı. Türk milliyetçiliği yoluna, onun güçlü telkinleri ile adım attığım için hayatımda etkisi fazladır. Kurul, milliyetçi düşünce geleneğinden gelen toplam altı ilim ve fikir adamından meydana geliyordu.
“Kutlu Doğum Haftası”, işe başlar başlamaz bu kurulun aldığı bir kararla ortaya çıktı. Teklif Süleyman Hayri Bey’den gelmiş, “Kutlu Doğum” ismini de rahmetli Ayvaz Bey bulmuştu. Kararlaştırdığımız projenin temel esprisi, Peygamberimizin doğumunu, camilerin dışına taşan, modern hayatın içine giren etkinliklerle kutlamaktı. Konferanslar, sergiler, yarışmalar, tasavvuf musikisi konserleri ilk akla gelenlerdi. Bir havai fişek gösterisi bile düşünmüş, çok pahalıya mal olduğunu öğrenince vazgeçmiştik. Türkiye Diyanet Vakfı Mütevelli Heyeti bu projeyi hemen kabul etti. O zaman genel müdür rahmetli Kemal Güran’dı. İntikali kuvvetli, dürüst, yeniliğe açık ve öngörü sahibi alim ve fazıl bir insandı.
İlerleyen yıllarda, Mevlid Kandili kış aylarına tesadüf edince, Kutlu Doğum’u sabitlemeye karar verdik. Miladî takvime göre nisan ayında bu hafta, Diyanet’in önayak olmasıyla “Kutlu Doğum Haftası” olarak ilan edildi. Başlarda epeyce itiraz geldi. Bidat olarak görüldü. Ama, sanıyorum toplumdan aldığı canlı karşılıklarla yerleşti ve genel kabul gördü. Ne kadar hayırlı bir bidat olduğu zaman içinde ortaya çıktı.
Bugün, modern hayatın her alanına giren zengin kutlamaları takip ederken o kararın verildiği gün orada bulunmaktan dolayı gurur duyuyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı, çok orijinal kutlama vesileleri buluyor. Kutlu Doğum geleneği artık bütünüyle kültürümüzün bir parçası haline geldi.
Mevlid kutlamaları yeryüzünde iki Müslüman topluma has bir gelenek. Birincisi Türkler, ikincisi ise Kürtler. İlk başlatanlar da enişte-kayınbirader olan bir Türk ile bir Kürt: Selahaddin Eyyubi ile Erbil Atabeyi Muzafferüddin Gökbörü. Erbil Atabeyi ilk defa Mevlid Kandili’ni gece boyu devam eden fener alayları ve halka açık eğlencelerle kutlama geleneğini başlatıyor. Açlar doyuruluyor, çıplaklar giydiriliyor ve Peygamberimizin doğum günü bütün toplum adına bir dayanışma ve kaynaşma vesilesine dönüştürülüyor. Aynı yıllarda “Mevlid” adı verilen bir şiir türü ortaya çıkıyor. Bugün Türklerin düğünde-ölümde her vesile ile okuttuğu Mevlid, Süleyman Çelebi’nin 14. yüzyılda Bursa Ulu Camii’nin sütunlarına yaslanarak yazdığı Vesiletü’n Necat (Kurtuluş vesilesi) adını taşıyan şiiri. Türkler dışında sadece Kürtlerin benzer bir geleneği var. Kürtçe olarak yazılmış çok sayıda Mevlid bugün okunmaya devam ediyor.
Kutlu Doğum geleneğinin 23 yılda, dinî kültürümüzün muhteşem bir parçası haline gelmesi toplumun sağlam dinamiklerini gösteriyor. Toplumu ortak paydalar etrafında denge ve huzur içinde tutmak istiyorsanız buyurun size herkesin mutabık kalacağı bir vesile.
Gelelim 28 Şubat’a. Askerî darbelerin bu ülke ve toplum için nasıl bir düşmanlık olduğunu, son 23 yıl içinde darbecilerin Kutlu Doğum’a bakışları gösteriyor. 28 Şubat süreci aynı zamanda bir Kutlu Doğum karşıtlığı olarak devam etti. Hatırlayalım, 27 Nisan e-muhtırası madde madde, Türkiye’nin değişik illerindeki Kutlu Doğum kutlamalarını “irtica” olarak sıralıyordu.
Bu sene çok daha canlı, çok daha etkileyici, toplumun kılcal damarlarına daha fazla nüfuz eden Kutlu Doğum kutlamaları gündemde. Öbür tarafta 28 Şubat sanık sandalyesinde. Birliğimizin ve dirliğimizin yeniden tesis edilmesi adına iki önemli gösterge değil mi?
mümtaze türköne]
Bu yazı Zamancılar hakkın büyük bir ipucu veriyor. Tek devlet, tek bayrak, tek marş, türk islam sentezine dokunmayında ne kutlarsanız kutlayın. Allahın hükümleri uygulanmıyormuş önemli değil, bizim için muhteşem kutlamalar önemli..
mehmet maksut kardeşimin yazmış oldugu yazısından istifade ettik. kendisinden Allah razı olsun. eleştirileri yerinde olmakla birlikte gidişatın boyutlarını anlama noktasında da güzel bir örneklik ortaya koymuş. fakat bu eleştirileri yaparken acaba biz ne yapıyoruz veya niçin bir şeyler yapmıyoruz diye kendisine soru sormuş mudur? olayı tahlil etmek kolayken çözüm olarak yapılanlardan kendimizi soyutlamak veya bir şey yapmamak olarak sanki ortaya konuluyor. ben türkiyedeki bazı kesimlerin eleştirip bir şey ortaya koymamasının sorgulanması gerektiği düşünüyorum... teorik söylemler ne kadar dogru olursa olsun pratiğe veya somuta indirgenmedikten sonra pek fazla bir anlam taşıyamayacagını ifade ederek meselenin daha sağlıklı düşünülmesi gerektiğine yönelik farklı bir pencere açmaya yönelik bir eleştiri getiriyorum... selam
Selamun aleykum ve rahmetullah
Değerli üstadım böyle anlamlı bir günde bu yazıyı yazdığın ve biz ilimsiz gençleri aydınlattığın için sana teşekkür ederim. Rabbim kalemini islamda sabit kılsın.
Yazında da belirttiğin gibi yüzyıllardan beridir kutlanan bir gün olarak kutlu(!) Doğum mefhumu vardır. Peki bu insanlar neden böyle bir duruma yönelme ihtiyacı duymuşlar? Ne hakla böyle bir gün ortaya çıkarmışlar diye içimden geçirmeden duramıyorum. Çünkü peygambere yapılabilecek en büyük zulüm onu insanların zihninde kutsallaştırmaktır ve onu insan peygamber değilde kutsal peygamber olarak göstermektir. Bunu kaldırmak için gelen bir peygamber onunla susturulmaya çalışılıyor. Putların kutsallığını ataların kutsallığını kaldırdı onları tek olan allah’a yönlendirdi. O zaman deli dediler sihirbaz dediler olmadı ve şimdi ise kutlu doğum, sakal, ayak izi , hırka vb. Şeylerle asıl dava olan islamdan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Hz.isa neye maruz kaldıysa hz. Muhammed şimdi ona maruz kalıyor. İnsanlar davasından islamdan habersiz ama sakalını ve ismini duyunca içinden geçiyor, salavat getiriyor ama hayatına baktığında namaz bile yok mücadele bile yok nasıl sevgidir bu anlamak zor. Ali imran suresinde boşuna demiyor allah’a tabi olmak istiyorsanız bana tabi olun. Peki biz şimdi kime tabiyiz?
Evet hak ve batılı birbirine karıştıran bir devlet bir diyanet işleri var. Onların hataları ve islamla olmayan bağlarını görünce neden susuyoruz sevdiğimiz önderimiz kim hz. Muhammed ise o susmayı öğretmedi. Ama önderimiz tağuti sistemler ve önderleriyse onlar bize susmayı hatta hiç tepki göstermemeyi öğretti. Çünkü bize beleş cennet’i vadettiler. Onlar islamı yaşamamalarına rağmen siyaset malzemesi olarak kullandılar. Biz ise işte islam diye seviniyoruz
kutlu olan nedir? Düşündük mü? Bu düşünce nereye dayanır?
Biraz tarih bilgisi olan eski medeniyetlerin ve özellikle türk devletlerinin kut anlayışlarını hatırına getirsin. Onlardaki kut anlayışını düşünsün. Şu an batıl dediğimizi biz yapıyoruz ama farkında mıyız?
Söyleyecek çok şey vardır ama burası yetmez.
Son olarak şunu söylemek istiyorum. Peygamberi sadece sevgi peygamberi olarak bilmemeliyiz onu öyle hatırlarsak o zaman kuranı parçalamış oluruz. Peygamber algımızı kuran’a göre kurgulamalıyız. Hükmedici güçlerin istedikleri bir peygamber yoktur her şeye evet diyen bir peygamber yoktur. Peygamberin doğumu kutlu değildir o kutsanmak için değil hak olan davayı tamamlamak için gönderilmiştir.
Hz. Ömer’in şu uyarısını hatırlatmak isterim: “inandığınız gibi yaşamazsınız yaşadığınız gibi inanırsnızı” diyor
Allah bizi peygamberi ve davasını hakkıyla anlayan ve onun uğrunda yürüyen kullardan eylesin.
Editörün notu: değerli kardeşimiz Erdal Aydın, sitemize teveccühünüz ve katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz. Mümkünse yorumlarınızı küçük harfler yazarsanız memnun oluruz... saygılar
yazar arkadaşımızın deginmiş olduğu mesele çok önemli.yerinde bir deginme olmuş.şuurlu müslümanlar arasında görmüş olduğum bir sıkıntı var.peygamberin doğumunun kutlanıyor olmasını bir bahane olarak gösterip,kendi çocuklarının doğum günlerini kutlamaları.yazıdada belirtildigi gibi,doğum gününü kutlamak hristiyan adetidir.ama modernitenin etkisi öyle bir büyük ki müslümanlar bile o etkiden kendilerini alamıyorlar.çocukların doğum gününü kutlamanın,çocukta oluşturduğu tahribat hissedilmiyor.bence müslümanlar bu konuyada duyarlı olmalılar.
s.a sevgili kardeşim öncelikle dış ve iç dürtülere karşı rabbim kalemini sabit tutmayı nasip eylesin.Allah razı olsun bu konuyu gündeme getirmenden dolayı gerçekten peygamberin misyonunu yok etmeye yönelik ciddi bir faaliyete parmak bastın. bugün peygamberin misyonunu sahiplenmeye,taşımaya yaymaya o kadar çok ihtiyaç var ki aynen yaşamak için suya ihtiyaç duyduğumuz kadar belki daha da fazla ifrat ve tefrit arasında bir yaklaşım seni tekrardan tebrik ederim,kalemine sağlık:)duamı yenileyerek RABBİMİN SENİ İÇ VE DIŞ KIŞKIRTMALARDAN KORUMASI TEMENNİSİYLE ALLAH’A EMANET EDİYORUM
sevgili kardeşim toplumu aydınlatma adına yazdığınız bu yazıdan dolayı allah sizden razı olsun.insanlık peygamberin sünnetine sarılmazken sadece senede bir gün onun doğumuna sarılmıştır.kimse onun gönderiliş gayesini benimsemedi.o kadar programlar yapılıyor törenler yapılıyor kutlu doğum adıyla ama kimse bu programlarda peygamberin gönderiliş gayesini anlatıpta toplumu bilinçlendirmiyor.bu programlarda 30 binler,100 binler bazende milyonlar biraraya toplanıyor.o topluluğa bir din adamı çıkıpta peygamberin doğumunu değilde gönderiliş gayesini anlatsa kimbilir binlerce kişiyi bu yanlıştan döndürür.
ALLAH RAZI OLSUN
degerli dostum zamanlama ve içerik olarak ihtiyaç hissetiğimiz dönemde bu yazıyı yazmış olmanız yerinde olmuş. toplumsal degişim söylemleriyle ortaya çıkan her yapının kitleselleşmek için gösterdiği çabaları olacaktır. bu tür çabalara girilirken ilkeli ve tutarlı olması gereken müslümanların son dönemdeki savrulmaları ve ilkeli görünüp toplumsal etkinliklerde ilkeleri bir tarafa bırakarak söylem ve eylem gerçekleştirmeleri oldukça sakıncalıdır...
aşagıda ferhat kardeşimin ifade ettiği kıvam ve kıyam ilişkisine de katılmıyorum. elbette bizler kıyam için halkın belirli bir kıvama getirilmesi ve egitilmesi gerekir. bunun için kıyam içerikli mesajlar yerine uysallaştırıcı mesajların ortaya konuldugu bu etkinliklerden kıyam kültürü beklemek yanlıştır. aksine bu tür etkinlikler kıyam düşüncesine yönelik ortaya konulmuş olan engellerdir. ortaya konulan yanlış hurafe ve bidatler, anlatılan uysal peygamberle kıyam gerçekleşemez...
kıyam için yola çıkanların sisteme uygun kıvama gelmesine çok hazin bir şekilde şahitlik ediyoruz.
bu tür yanışları görmemiz adına ortaya konulan bu çalışmaların siz genç nesil tarafından ortaya konulması bizi sevindirmektedir aziz dostum
Mehmet Çelik Selahaddinî Bir Ruhla Kutlu Doğum
2012-04-19
İslam dünyasında, “Kutlu Doğum” diye tabir ettiğimiz Hz. Muhammed’i anma ve viladetini kutlama etkinlikleri ilk defa, Mısır’da hüküm süren Fatımiler tarafından tertiplenmiştir. Ancak bu etkinlikler saraya ait olup, daha çok üst düzey görevlilerin katıldığı bir devlet töreni çerçevesinde gerçekleşiyordu. Fatımiler’in bu etkinlikleri tertip etmesindeki asıl amacın İslam aleminde meşruiyet kazanma kaygısı olduğu söyleniyordu, söyleniyor…
Eyyubiler döneminde ise “Kutlu Doğum Etkinlikleri” asıl amacına uygun olarak halkın geniş kesiminin katıldığı dev gösterilere, mitinglere dönüşüyor ve ayları bulan geniş bir zaman dilimine yayılıyordu…
Özellikle Nureddin Zengi’nin de müritlerinden olduğu; Musullu Şeyh Molla Ömer gibi alim ve zahidler, her sene bu etkinlikleri ümmeti diriltecek mitinglere dönüştürüyor; geniş halk kitleleri ile birlikte melikler, emirler, vezirler, alimler, şairler davet ediliyor ve iştirak ediyorlardı…
Hakeza, Selahaddin Eyyubi’nin eniştesi ve Erbil atabeği Melik Muzafferuddin Gökböri tarafından da Mewlid etkinlikleri yapılıyordu. Uzun hazırlıklar sonucu düzenlenen etkinlikler için çevre bölgelerden şair, bilgin ve din adamları Erbil’e çağrılıyor, misafirler için kalacak yerler hazırlanıyor ve bir kaç ay boyunca sürdürülen etkinlikler bütün halkı kapsayacak bir şekilde düzenleniyor, mewlid gayet gösterişli bir şekilde kutlanıyordu…
Sadece bu etkinlikler ile yetinilmiyor; uzun hadis sohbetleri , medreselerin yanısıra tasavvuf dergahları ile “ilim-irfan birlikteliğiyle” ümmetin haline çareler aranıyordu. İşte bu atmosferde kazanılan birikimlerle dağınık, sus-pus olmuş, değil savaşmak; Haçlılara korkudan vergi verir hale gelmiş olan Müslümanlar, içinde bulundukları hali sorguluyor ve böylece Kudüs’ün kurtarılması süreci Selahaddin-i Eyyubi’nin önderliğiyle hızlanıyordu…
Selahaddin-i Eyyubi ile Zengi döneminden beri gelenek haline gelen ve Diyanet tarafından, kapsamı dar olsa da, yıllardan beridir düzenlenen Mewlid yani Kutlu Doğum Etkinlikleri; 5-6 yıldan beridir Peygamber Sevdalıları Platformu ve ona bağlı derneklerden biri olan Mustazaf-Der’in konu üzerinde hassasiyetle durması ve etkinlikleri meydanlara taşıması ile tekrardan halk tarafından teveccüh görmeye başladı.
Dolayısıyla bizlerin Eyyubi bir ruhu tekrardan kuşanmamıza vesile olan başta Peygamber Sevdalıları Platformu ve Mustazaf-Der olmak üzere emeği geçen herkese teşekkürlerimizi iletiyoruz.
Tabii üzerlerindeki yük ve baskı daha da ağırlaşacağa benziyor. Zira Taraf Gazetesinde yayınlanan Wikileaks belgelerinde daha 2009 yılında bu tür etkinliklerin hem içerde hem de dışarıda kimi çevreleri rahatsız ettiği anlaşılıyor;
25 Mart 2009’da ABD’nin Adana Başkonsolosluğu’nda Birinci Katip Eric Green tarafından kaleme alınan ve Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’nin onayıyla merkeze gönderilen “kişiye özel” telgrafta, halka açık olarak düzenlenen ve Mustazaf-Der (kendileri belli ki yanlışlıkla veya bilgisizlikten olsa gerek; Mazlum-Der diye rapor etmişler) tarafından organize edilen etkinlik mercek altına alınıyor...
Sözkonusu telgrafta Diyarbakır’da kadın hakları örgütünün başkanı olduğu söylenen Nebahat Akkoç, bu etkinliğe katılımın Başbakan Erdoğan’ın seçim kampanyası çerçevesinde şehre geldiğinde ona destek verenlerin sayısından çok daha fazla olduğunu söylüyor ve Diyarbakır Kürtlerinin daha önce görülmemiş bir biçimde, böylesi bir dinsel bağlılık sergilemesine çok şaşırdığını, hayalkırıklığı yaşadığını itiraf ediyordu.
Diyarbakır Gazeteciler Derneği Başkanı Faruk Balıkçı ise, Mewlid etkinliklerini kendisinin ve başka birçok Kürdün, AKP’nin devam eden asimilasyon kampanyası olduğuna inandığını ve Kürt meselesini susturma çabası olarak gördüklerini belirtiyor; Akkoç’un fikirlerini tekrarlıyordu.
Hakeza, Batmanlı avukatlar Sabih Ataç ve Zekeriya Aydın, Hz. Muhammed’in doğumgünü etkinliğinde Hizbullah’ın aktif örgütleyici olmasının endişe verici bir gelişme olduğuna işaret ediyorlardı.
Daha 2009 yılında olan bu tür yazışmalar gerçekleşmişse; ondan sonraki süreçte acaba ne tür ihbarlar ve durumlar yaşanmıştır, meçhul… Ancak sürece bakarak diyebiliriz ki, hem Mustazaf-Der hem de İhya-Der gibi kardeş derneklerin başına gelen komplolar, soruşturmalar ve bu etkinliklerin “terör suçu” kapsamına indirgenerek yağdırılan cezalar pek de şaşırtıcı görünmüyor. Zira emrin büyük yerlerden geldiği açıkça belli oluyor… Anlaşılan Kutlu Doğum Etkinlikleri ve Filistin’e Destek Mitingleri kimi “odakları” fena halde rahatsız etmiş/ediyor.
Sadece onlar mı? Hayır! İçerde de hayli rahatsız olanlar var…
Bunların başında yazışmalarda da geçtiği gibi; kendilerini Kürt halkının “tek temsilcisi” görenler geliyor. Ancak Kutlu Doğum etkinlikleri hayli ses getiriyor olacak ki, Kızıltepe’de ve Diyarbakır’ın bazı semtlerinde kendileri de kutlu doğum etkinlikleri düzenlemeye yeltenmişler…
Fena mı? Hayır…
Niyetleri ne olursa olsun, onları böyle bir adım atmak zorunda kalmaları dahi; yapılan etkinliklerin bir başarısı olarak görülebilir. Zaten asıl amaç Muhammedî sevda ortak paydasında İslami şiarlara karşı toplumsal bir hassasiyetin oluşturulması, canlandırılmasıdır .
Tabi öncü rol oynayan zatın da çok iyi niyetli olduğunu düşünmek biraz safiyane olur. Hakeza daha birkaç yıl önce orduyu göreve çağıran başyazarlarının durumu ve geçenlerde Nusaybin’de Mewlid etkinliğine katılanlara yapılan saldırı ve tacizler de birer çelişki olarak duruyor…
Daha düne kadar Kutlu Doğum Etkinliklerini “bid’at” diye eleştiren, hor gören veya “irticai” faaliyet olarak yorumlayıp muhtıra sebebi olarak görenlerin kulları dahi, Muhammedî çoşkunun tesirinden olacak ki sahneye inmişler…
İnsinler, hepsi düzenlesin. Dedik ya amaç bu değil mi zaten? Her taraf Muhammedi coşkuyla şenlensin. Ancak amacına dönük ve Eyyubi bir ruh ile bunun olması da elzemdir. Yoksa kurdele keserek, buz hokeyi gösterisi yaparak bir netice elde edilemez.
Bunların düzeleceği umuduyla, ne olursa olsun;
İnsani temelde/ortak paydada buluştuklarımıza “gelin sizler de insanlığa rahmet; Muhammedî iklime koşun” diyoruz…
İslami temelde/ortak paydada buluştuklarımıza, “gelin sizler de Müslümanlara kurtuluş; Muhammedî iklime koşun” diyoruz…
Irki temelde ortak paydada buluştuklarımıza, “gelin sizler de ezilenlere özgürlük; Muhammedî iklime koşun” diyoruz…
Her kim olursanız olun buyurun Muhammedî iklime… Kurtuluş ondadır…
emek ve gayretlerinizden dolayı teşekkürler kekom. Söylem ve eylemleriniz zihnimizi netleştiriyor. Meger yıllardır din adına uyutuluyoruz, kandırılıyoruz. Ne mutlu afyon olan dinden sıyrılıp aydın olan dini yaymak icin emek, sermaye sarfedenlere... Çok çalışmalıyız çok... Ey insan, gercekten sen rabbine dogru durmadan çalışıp çabalayacaksın. Sonunda ona kavuşacaksın (inşikak 6) Kavusanlardan olmak duasıyla
Demetevler Anadolu İmamhatip Lisesinde Kutlu doğum kutlandı...O gece 19 nisan da orada olanlar...
* Türk büyükleri için 1 dakika saygı duruşu
* İstiklal marşı
* Atatürk ve bayrak ile slayt gösterisi
* “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” hadisi ?!? ile giriş.
* İlk önce senin ruhun/nurun yaratıldı ya Muhammed bilgisine ve
* Gül peygamber özelliğine vurgu
* Lise Tasavvuf Müziği korosundan ilahiler vs..
* Kuran’ı engüzel okuyan öğrencilere ödül verilmesi
* Merkez vaizi Kemal Kara’dan peygamberimizin ruhu aramızda dolaşıyor betimlemeleri
* Okul aile birliği başkanından “Sezarın hakkı, sezara vurgusu” ile okulun yapımında çok büyük emeği olan Kevser Vakfına teşekkür.(Okul dışındaki ve minarelerin arasındaki bayrakları yaptırdığı içinde teşekkür edilmiş, sezara hakkı verilmiş oluyor)
* Çıkışta “Türkler de Peygamber Sevgisi” adlı kitabın dağıtılması (yazarları Ziya Demirel-Avni Aslan)
GELECEĞİN İMAMLARININ, DİN ADAMLARININ YETİŞTİRİLDİĞİ YER...
Esselemu aleykum.Sevgili Maksut kardeşim,yazınız peygamberimizi doğru şekilde anlamamız konusunda bizi gerçekten çok aydınlattı.Allah razı olsun.
Aslında kutlu doğum denilen bidat bu işe talip olanların rasul Muhammed’i değilde Abdullah oğlu Muhammed’i hedef almalarının bir tazahürüdür.Allah bize “rasulde güzel örnek var” buyuruyor.Bu zihniyet bizim sorumlu tutulmadığımız,örnek almak zorunda olmadığımız kısmı kutsayıp rasullüğün önüne koymaya çalışıyor.
Bahsettiğiniz ahzab 56.ayet benim aciz kanaatime göre “mehdi ayetidir”eğer bu islam toplumu bir mehdi bekliyorsa bu ayet mehdi olarak yeter.Peygamberin misyonuna destek (salat)vermek islamın ayağa kalkıp küfrün ve zulmün belini kırmak demektir.Hal böyle oluncada havadan mehdi beklemeye gerek yok demektir.
selamun aleykum
Allah razı olsun maksut kardeş.
Selahattin Baybars kardeşimizin paylaşımı olayın vahametini ortaya koyuyor
Devletin ve diyanetin bize tanıttığı peygamber ve islam anlayışından sıyrılıp Kur’andaki anlayışı öğrendiği zaman toplum doğruyu ancak öğrenecektir.
Toplumu ifsat edip yönlendirmek için görsel medya kullanılmaktadır.
Müslümanların ciddi bir medyalarının olması elzem görükmektedir
kardeşimize yönelik olarak sebebleri tahlil etme sorunu tesbit etme ama çözüm ortaya koymama durumunun gerçegi yansıtmadıgını ifade edelim.çözüm denilen şey alaaddinin sihirli lambasındaki gibi hop diye çıkmıyor. ayrıca meseleyi dogru anlamak ve peygamberi dogru anlatmak zaten başlı başına bir çözümdür. bu davayı ve peygamberi dpgru anlatmak, bunun için davet çalışmaları yapmak bence en büyük çözümdür. keşke hepimiz çözümü tekraradan dava şuurunu kuşanıp davet seferberliğinde arasaydık. ayrıca şunu da ifade edelimki dogruyu ortaya koyamadıgınız zaman yanlışı veya uygun olmayanı terch etmeniz çözüm degil çözümsüzlüktür.
bu vesileyle çözüm denilen şeyin aslında içinde oldugumuzu farketmemizin yararlı olacagını düşünüyorum... çalışmalarınızda başarılar diliyorum
s.a sevgili kardeşim.
Tarihte bildiğim kadarıyla 10-15 tane şahsiyet vardı. Bu şahsiyetler risaletten/vahy gelmeden önce,
Bu şahsiyetler mevcut oligarşik şirk sisteminin ahlaksızlık ve puta tapıcılığı kabul etmeyip hak ve hakikati bulmak için diyar diyar dolaşıp araştırma yaptılar, bu araştırmaları neticesinde buldukları kaynaklardan sordular gerek Yahudiler, gerekse hrıstiyanlar ve gerekse hanif dinin kalıntılarından faydalanmaya çalıştılar.
Bu çalışmaların sonucunda bazıları hrıstiyanlığa geçti, bazıları hanif dinine geçti ve bazıları da ‘Allah’ım ben sana nasıl ibadet edeceğimi bilmiyorum ve hakikat hangisidir onu da bilmiyorum ancak sen hangi dinden razı isen, ben onu benimsiyorum’ diyerek hayatlarını sürdürmüşlerdi.
Siyer kitaplarında bu şahsiyetlere şu isimler verilmiştir; ‘hakikat yolcuları’ fikirlerini uyandıranlar’
Ancak bu şahsiyetlerle birlikte, aynı dönemde yaşayan bir de hz muhammed (a.s) vardı ve hatta peygamber bu insanların bazıları ile arkadaş idi. Zannımca, bu insanların hakikati bulmak için yaptıkları araştırmaları belki de hz. Muhammed (a.s) yapmamıştır. Belki de yapmaması gerekiyordu.
Şimdi bakıyoruz da bu insanların ne isimleri biliniyor ne de gösterdikleri gayret ve çabaları biliniyor.
Bu şahsiyetlerin kahramanlıklarını, cesaret ve gayretleri günümüze taşınamamasının sebebi vahy ile buluşmamış olmalarıdır bence. Oysa bu şahsiyetlerden zeyd bin amr, putlara tapılmaması, putlar aleyhinde konuşması sonucunda şehirden sürgün edilmiş ve daha sonra faili meçhul olarak öldürülmüş.
Bunun yanında ise örneğin bilali habeş ise peygamberle buluşmuş olması ve vahy kabul etmesi sonucunda şöhreti günümüze kadar gelmiş ve öyle görünüyor ki kıyamete kadar devam edeceğine benziyor Allah ondan ve onun gibilerinden razı olsun.
Demem şudur ki; peygamber vahy ile buluşmadan önce zeyd bin amr, kus bin saide, ümeyye bin ebi salt, varaka bin nevfel vs gibiler gibi gündemde değildi. Onun gündemde oluşu ise sadece el-emin lakabını almış olmasıdır.
Ancak peygamber vahy ile buluşunca mutlak manada manasını ve anlamını bulmuş oldu işte peygamberimizi bugüne taşıyan en büyük ve yegane sebep vahydir. Peygamber vahyden önce normal vatandaşlardan biri idi ne zaman ki vahy geldi işte o zaman muhammed vahyin/davanın adamı oldu. O halde peygamberi kutlayanlar o’nu davasından ayırmadan kutlamalılar.
Peygamberi anlamdıran ve o’na değer katan davasından ayırırsak o’na bir anlamsızlık yüklemiş olmaz mıyız?
Peygamberi peygamber yapan, onu değerli kılan, anlamlandıran mutlaka ilahi dava ve vahy idi. Eğer ilahi vahy olmasaydı peygamberin durumu, zeyd bin amr, kus bin saide vb gibi olacaktı.
İşte böyle bir peygamber anlayışı insana iş yaptırıyordu ve nice dava adamı yetişti. Ancak davasından uzaklaştırılan bir peygamber anlayışı hiçbir işe yaramıyor ve iş yaptıramıyor. Peygamber vahy alınca dağları bıraktı ve bir daha da dönmedi bildiğim kadarı ile, ondan sonra şehre indi, merkeze geldi, insanlarla ilgilendi, bireysel ve toplumsal bir dönüşüm için ne çileler çekmedi ki?
Şimdilerde ise müşriklerin o bir melek olmalı değil miydi, yada yanında ona yardım eden bir melek olmalıydı sözlerini şöyle formüle edildi; ‘ o bir peygamberdi, biz onun yaptıklarını yapamayız’ ışınlamış bir peygamber, örnek alınamaz, yanına gidilemez, insan üstü bir peygamber. Böyle bir peygamberle kim ne yapabilir ki? Böyle bir peygamberle ancak vicdanlar rahatlatılabilir, yani bir rehabilitasyon merkezi.
Yüreğinde inancı ve amansız sevdaları taşıyan abim epey oldu yazılarını, şiirlerini okuyup dinleyemez olduk.
ne zaman kaleminin sesini duyacagız
Bu etkinlikler resmi anlamda 1989’da Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından kutlanmaya başlamıştır. İlk olarak Hicri 357-567 yılları arasında, Mısır’da hüküm süren Fatimiler başta olmak üzere, Şii Müslümanlar arasında Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Hz. Fatma’nın doğum yıldönümlerinde yapılan kutlamalarla ortaya çıkan ve Eyyubiler döneminde Sünni Müslümanlara da sirayet eden Mevlit kutlamaları, giderek yaygınlaşmıştır. Kahire’deki bu geleneği Zengi ve Erbil atabeylikleri de devam ettirmiştir. Osmanlılarda ise 3. Murad döneminde resmileştirilmiştir. İLK ONCE GEÇMİŞİNDEN BAHSEDERSİNİZ.. SONRADA
^^Doğum günü veya özel bir günü, ibadet ekseninde kutlamanın İslam’da olmadığını ifade etmeliyiz. Bu durum peygamberler için de söz konusudur. Geçmişte herhangi bir Peygamber’in, kendisinden önceki bir Peygamber’in ‘doğumunu’ andığını, kutladığını bilmiyoruz^^ KENDİNİZLE BİLE ÇELİŞİYORSUNUZ..ARKADAŞIM KUTLU DOĞUMLA DOĞUM GÜNÜNÜ BİR TUTMA..KUTLU DOĞUMDA PEYGAMBER EFENDİMİZ ANILMAKTADIR VE BU ÇERÇEVEDE SÜNNETLERDEN HADİSLERDEN VE KURAN’I KERİMDEN AYETLER OKUNUP İNSANLAR BUNLARDAN MESAJLAR ALMAKTADIR..BUNUN NERESİ KÖTÜ OLABALİR Kİ?? OYSA DOĞUM GUNUNDE BÖYLE ETKİNLİKERİ GOREMIYORUZ..SEN SADECE BİR YÖNÜYLE BAKMAKTASIN..BAKIŞ AÇIMIZI BIRAZ DAHA GENİŞ TUTALIM..MADEM Kİ KUTLU DOĞUMUN BİR GEÇMİŞİ VARDIR NEDEN ŞUANA KADAR BİR ELEŞTİRİ GÖRMEDİK..SENİN NE HADDİNE Kİ BÖYLE BİR SÖYLEMDE BULUNUYORSUN..
