İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Ahmed KALKAN
Ahmed KALKAN
07 Aralık 2012

Laiklik Bu Değilse Nedir?

Putperestlikle ilgili bir olayı, Akaidi konuşur gibi konuşmayacak, Akaidle bağını kurmadan konuşacaksa insan, o zaman laiklerden ne farkı kalır? Dini devlete karıştırmayan klasik laiklerle reel siyaset terazisi kullanan, Akaidi siyasete karıştırmayan anlayış, birbirine benziyor ve Anıtkabir’deki tazimi onaylama gibi nice temel konularda da aynı sonuca varıyor… “Din ayrı, devlet ayrı” demek olan laiklik, “Siyaset ayrı, Akaid ayrı” biçiminde yeniden tedavüle sunuluyor. Akaidden kopuk bir siyaset, siyasetten kopuk bir akaid oluşturulmak, değişik ifade ile akaidsiz, inançsız bir siyaset isteniyor. Yine, siyasetsiz, yönetimsiz bir akaid ve inanç oluşturulmaya uğraşılıyor. Devlet talebi olmayan bir dinin, ılımlı İslam anlayışının hatırı için ve reel politik terazinin ölçeği olarak, yerseniz!

07 Aralık 2012 20 dk okuma 13,1B okunma
100%

Bu yazı, 15 Kasım 2012 Perşembe akşamı, Hilal TV’de Ulustan Ümmete adı programdaki soru ve cevap üzerine yazılmıştır. O programda sorulan soruyu ve verilen cevabı, özetle hatırlatayım:

Soru:

“Eğer vahyî ölçüleri gözetiyorsak, amel-iman ayrımı olmaması lâzım. Bu boyutuyla baktığımızda bizim siyaset anlayışımızda meselâ türbeleri Allah’a ulaşmak için vesile kabul etmek, türbelere tâzimde bulunmak olumsuzlanır. Bu, olumlu bir şey değildir. Ama, bir de Türkiye’de reel siyaset içinde rol alan insanlar anıtkabirde tâzimde bulunmak zorundadır. Şimdi kendi değer temelli siyasetimiz, türbe karşısında onu tâzime geçirtmezken, reel siyaset anıtkabir karşısında tâzim duruşuna geçirtiyor. Ben bu çelişkiyi ifade ediyorum. Bunu nasıl çözümleyeceğiz?”

Cevap:

“Hepsi elde edilemeyenin, hepsi terk edilmez.”

“Biz siyaseti Akaid’i konuşur gibi konuşuyoruz. Bu, çok yanlış bir şey. Akidede siyah ve beyaz üzerinden konuşulur. Siyasette grinin tonları üzerinden konuşulur. Siyasette gelirler ve giderler, faydalar ve zararlar üzerinden konuşulur.”

“Te’vilin olduğu yerde tekfir olmaz” derler. Siyaset te’vil sanatı aslında.

Allah Rasûlü, Kâbe’ye doğru namaz kılarken Kâbe’nin içinde 360 tane put vardı, bunu unutmuyoruz.

Tırnak içinde: “Allah Rasûlü, reel politiği gözetti.” Kimse buradan bir şey çıkartmasın, tırnak içinde diyorum.”

“Allah Rasûlünün yüzü Kudüs’e dönük namaz kılarken gönlü Kâbe’ye dönük namaz kılıyordu Medine’de.”

“Bazen insanın yüzü ile gönlü farklı yerlere döner. Gönlünüz dönmesin. Yani gönlünüz kıblesini biliyorsa mesele yok.”

(Program yöneticisinin sorusu: Gönül de sağlam bir altın terazisi değil ama.” Cevap: Eyvallah.)

“Vezinû bi’l-kıstâsi’l-müstakîm” “Müstakîm bir kıstas ile ölçün, tartın.”Arpayı metre ile ölçmeye kalktığınızda âdil olamazsınız.

Ölçü âletimiz yanlış. Arpa metre ile ölçülmez. Siyaseti ölçeceğimiz metreyi doğru seçiyorsak, problem değil.”    

Önce ölçülerimizi kısaca belirtelim:

Allah için sevmek, Allah için buğzetmek,

Her insanın hata yapabileceği, hata yapınca mü’minler tarafından uyarılması gerektiği,

Hakka bâtılı karıştırmanın büyük bir vebal olduğu ve buna seyirci kalınamayacağı,

Hiçbir tevilin puthanede putperestliği sakıncasız ve hatta sünnet gibi gösteremeyeceği,

Hataya, suça düşman olunması, hatalıya ise hatadan dönmesi için en az dua ile yardımcı olunması…

Laiklik Bu Değilse, Ya Nedir?

“Vezinû bi’l-kıstâsi’l-müstakîm” “Müstakîm bir kıstas ile ölçün, tartın.”[1]

Eyvallah, buğdayı metre ile ölçmeyelim, ama putperestliğin hükmünü reel politikanın hizmetindeki akılla ve baştan sona yanlış kıyaslarla hiç ölçmeyelim. Müstakîm terazi vahiy terazisidir, özellikle vahyin ölçülerine göre put ve putperestlik olan hususlarda, vahye ters başka terazi kullanılamaz. İlâhî teraziye göre tümüyle olumsuz olan bir şey, onun yerine başka terazi kullanılarak olumlu hükme ulaşılamaz. Hele Anıtkabirde tâzim gibi genel ölçü olarak vahyin ölçüp biçtiği ve hükmünü bildirdiği hususlarda, vahyin ölçüsüne, hükmüne tümüyle ters ölçü, doğru ölçü olabilir mi? Bu şekilde ölçmek midir kıstâs-ı müstakîm, dosdoğru ölçü?   

Anıtkabiri tâzimle ilgili soruya verilen uzunca cevapta, bu uygulamanın tek cümle ile bile olsa çirkinliği, şer’î sakıncası gündeme getirilmeden, hatta tam tersi anlaşılacak şekilde asr-ı saâdetten nice örnekler verilerek bu olayın ruhsatı veriliyor, cevazı anlatılıyor.

Anıtkabirdeki tâzimi savunacak, onu meşrû gösterecek bir çizgi, hepimizi derin derin düşündürmesi gereken bir durumdur. Çünkü bunu yapan, düne kadar tevhidi bayraklaştıran bir Kur’an müfessiri. O argümanları dinleyen bir kimsenin varacağı hüküm, şundan başka olmayacaktır: “Demek ki Anıtkabirde yapılan putperestlikler câizmiş, herhangi bir sakıncası yokmuş; hatta sünnetmiş. Peygamberimiz de benzer davranışlarda bulunmuş.” İktidarı savunma amacıyla “reel politik” denilen omurgasızlığı, sâbitesizliği, kırmızı çizgi tanımamayı savunmak, reel politiği savunmak için de putperestliği onaylamak… Bu isnatların, bu suçlamaların muhatabı olacak şekilde bir uzlaşmacı çizgiye gelmeden bir yerde frene basmalıydı. “Devletin dini olmaz, devletin dini adalettir.” söylemi, bu anlayışa basamakmış demek ki. Savrulmanın yavaş yavaş, adım adım getirdiği noktaya bakar mısınız? Firavunların piramitlerini tapınak edinmeye onay veren çizgiye gelindi.  Bu çizgi hayırlı yerlere götürmez, Allah’ın rızasına ulaştırmaz. Peygamber’in tavrı değil bu tavır. Rasûlullah’ın uygulamaları ile putperestliğe onay verilemez. Kendisinin de doğru olarak ifade ettiği gibi; “Ben putları yıkmak için gönderildim.” diyen Rasûl, putlara tâzimde bulunmamış, bulunmaya hiçbir şekilde onay vermemiştir; aksi görüş O’na bir iftiradır, dine bir iftiradır. Gönlü Allah’tan yana olduğu halde; zâhiriyle, vücuduyla putların karşısında tapınma kabul edilecek hiçbir ritüeli yapmamıştır. Tam tersine, o, çokça putun bulunduğu Mescid-i Haram’da sadece Allah’a ibadet etmiş, namaz kılmıştı. Eğer soru, “Anıtkabir’de namaz kılınır mı?” olsa idi, verilen cevap kısmen doğru olabilirdi. Soru, namaz değil; Anıtkabir’i tâzim. Böyle bir soruya verilen cevaba bakıyorsunuz. Muvahhid bir âlimin tavrı böyle olamaz. Dini eğip bükmeden anlatması, siyasi yapılara hakkı tavsiye edip onları şirk ve küfre karşı uyarması gereken âlimlerin, siyasi iktidarın hatırını tevhidî hakikatlerin önüne geçirmesi gerçekten “bu gidişiniz nereye?”[2] sorusuna âcil cevap aranmasını gerektiriyor. “Putperestlik” gibi İslâm’ın en büyük günah ve affedilmeyecek suç gördüğü bir problemi meşrulaştırmaya kadar götürmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.  

“Eğer vahyî ölçüleri gözetiyorsak, amel-iman ayrımı olmaması lâzım. (…) Reel siyaset anıtkabir karşısında tâzim duruşuna geçirtiyor. Ben bu çelişkiyi ifade ediyorum. Bunu nasıl çözümleyeceğiz?” sorusuna “Hepsi elde edilemeyenin, hepsi terk edilmez.” şeklindeki meşhur ifadeyle cevap verilmeye başlanması, gerçekten talihsizliktir. “Neyin hepsi elde edilemiyorsa?” Soru anıtkabir tâzimi olduğuna göre, hüsn-i zannınızı zorlayın zorlayabildiğiniz kadar ve uygun bir cevap bulun.

Verilen cevabın ikinci delili, “Biz siyaseti Akaid’i konuşur gibi konuşuyoruz. Bu, çok yanlış bir şey. Akidede siyah ve beyaz üzerinden konuşulur. Siyasette grinin tonları üzerinden konuşulur.” Peki, diyelim ki bu sözü doğru kabul ettik, hiç olmazsa bunu söyleyen şahsın buna uymasını beklememiz gerekmez mi? Bakın siyasi bir konuda, siyasi bir soruya verdiği cevap, akaidi de içerecek şekilde dinle, namazla, Rasulullah’la, kıble ile ilgili. Siyasetle ilgili cevap verilir, konuşulurken; hemen hepsinin Akaid’le büyük bağı olan, Akaidsiz düşünülemeyecek olan bu kavramlar konuşmanın içinde geçtiğinde, siyaset Akaid gibi konuşulmuş olmuyor mu? Hani siyasetin renkleri Akaidin renklerine benzemiyordu, terazisi de ayrı idi. Öyle ise, niye Akaidin renkleri ve terazisi ile cevap verilip örnekler hep o alandan veriliyor? Bu, kişinin daha bir cümle önce söylediği ile çelişmesi değil mi? Konuşulan konu, sorulan soru, tümüyle siyasetle ilgili. Soruyu soranın ifadelerinden yola çıkalım: “Bizim siyaset anlayışımızda”, “Türkiye’de reel siyaset içinde” “siyaset içinde rol alan insanlar”, “anıtkabirde tâzimde bulunmak”, “değer temelli siyasetimiz”, “reel siyaset” terimlerinin geçtiği tümüyle siyasi bir konu ve siyasi bir soru. Cevap da Rasulullah’ın namazı, kıblesi gibi siyah-beyaz renkleri içeren, Rasulullah’ın sünnetinin ölçü olarak kullanıldığı, (yanlış çıkarımlarda bulunulsa da) dinin konuşturulduğu bir terazi kullanılmış. Demek ki söylediği şey, kendisi tarafından bile uygulanamayacak bir husus. Zaten putperestlikle ilgili bir olayı, Akaidi konuşur gibi konuşmayacak, Akaidle bağını kurmadan konuşacaksa insan, o zaman laiklerden ne farkı kalır? Dini devlete karıştırmayan klasik laiklerle reel siyaset terazisi kullanan, Akaidi siyasete karıştırmayan anlayış, birbirine benziyor ve anıtkabirdeki tazimi onaylama gibi nice temel konularda da aynı sonuca varıyor.  

“Allah Rasûlünün yüzü Kudüs’e dönük namaz kılarken gönlü Kâbe’ye dönük namaz kılıyordu Medine’de.” Anıtkabir tâzimi konusunda bunların söylendiğini dikkate alarak, burada (tek cümlede) şu benzetmeler yapılmış oluyor:

  • Politikacıların yönelişi, Rasulullah’ın yüzünü döndürmesine,
  • Anıtkabir cephesi, İslâm’ın eski kıblesine,
  • Politikacıların anıtkabirde yatana yönelişi, Rasulullah’ın Kudüs’e dönmesine,
  • Putlaştırılan kimseye yapılan âyin, Rasulullah’ın namazına,
  • Bugünkü Ankara, Rasulullah zamanındaki Medine’ye benzetilmiş oluyor.

Atatürkçü Düşünce Derneği, hâlâ put, putperest gibi kavramlarla Anıtkabirdeki tazime şirk, küfür demeye devam eden radikalleri değiştirip dönüştürmeye çalışan politikacıların Anıtkabire yönelik kıblelerini onaylayan ve bunu asr-ı saadetteki güzel uygulamalara benzeten yaklaşıma üzerinde anıtkabiri gösteren pusula şeklinde yapılmış “Atatürk Ödülü” vermesi gerekir.

Ancak, pes denir bu benzetmelere; Akaidi siyasete karıştırmayı büyük yanlış gören bir anlayışa karşı. Nasıl olsa, siyaseti konuşuyor, biz de kalkıp hangi hakla Akaidle ilgili bir hüküm verelim? Gel de “akaid açısında bu sözün hükmü şudur” demeye kalk; büyük yanlış yapmış olursun. Dini siyasete karıştırma suçunu işlediğimiz, dinle devleti ayırmadığımız, bugünkü tabirle reel politik ile, siyaset ile Akaidi benzer şekilde konuştuğumuz için, mümkün hoca çarpmaz, ama Atatürk çarpar. Üstü örtülü de değil, açık bir laikliktir bu. “Din ayrı, devlet ayrı” demek olan laiklik, “Siyaset ayrı, Akaid ayrı” biçiminde yeniden tedavüle sunuluyor. Akaidden kopuk bir siyaset, siyasetten kopuk bir akaid oluşturulmak, değişik ifade ile akaidsiz, inançsız bir siyaset isteniyor. Yine, siyasetsiz, yönetimsiz bir akaid ve inanç oluşturulmaya uğraşılıyor. Devlet talebi olmayan bir dinin, ılımlı İslam anlayışının hatırı için ve reel politik terazinin ölçeği olarak, yerseniz! Laikler, anıtkabir tâzimini Allah’tan ve Akaidden bağımsız gerçekleştiriyorlardı, hatta o inanca alternatif olarak. Siyasetle Akaid arasını ayıranlar, anıtkabir tâzimini sünnetten delillerle(!) sakıncası olmadığını, hatta sünnette benzeri uygulamalar olduğunu ileri sürerek sünnet olarak kabul edilebileceğini gündemleştiriyorlar. Artık Müslümanlar da Rasulullah’ın benzeri uygulamalarını dikkate alarak Anıtkabir tâzimine katılabilir, hatta sevap umabilir. Ama bu konu siyaseti, reel siyaseti ilgilendirdiği için Akaid’le ilgili kavramlarla değerlendirmek gibi bir yanlışa zinhar gidilmemelidir. Sözün burasında gel de şu âyeti hatırla(t)ma: “Dikkat et, hâlis din Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine birtakım dostlar (putlar) edinenler, ‘Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar’ diye tapıyoruz’ derler…”[3] Bu konuşmadan sonra, gönül kıblesini doğru bilerek, bedenleriyle farklı kıblelere yönelebilirler, aynen gönlünde farklı kıble olan ama farklı yönü kıble olarak kullanan(!) Rasul gibi. Gönül Allah’a yönelip O’na tapsın; bedense tam zıddına putlara yönelip onlara tapsın. Sadece gri değilmiş anlaşılan, laikliğin yeşili de oluyormuş demek ki; laikliğin, siyasetin ve putperestliğin…

Allah’ın affetmeyeceği tek büyük suç olan puta tapma, namaza nasıl benzetilebilir? Allah’ın önceki ümmetlerden miras kalan Muhammed’e (s.a.s.) emrettiği meşrû bir kıble olan Mescid-i Aksâ ile Anıtkabir arasında nasıl bir yakınlık kurulabilir? Allah’ın iki kutsalı arasında Rasul’ün yaptığı bir tercih, Allah’ın en büyük yasağı olan bir davranışa, Kemalist düzenin kutsalını tercihe ve tanrısına tapınmaya nasıl dayanak teşkil edebilir? Aman Allah’ım, bu ne biçim ölçüp biçmedir?

Kur’an müfessiri bir zata politikacı kardeşlerine hiç olmazsa ağabeylik yapıp Akaidin kırmızı çizgilerini, siyah ve beyaz renklerini hatırlatıp dinin şirk ve putperestlik dediği uygulamalara karşı uyaracağı yerde; tevil mekânı olan siyasette Akaid diliyle konuşmayıp “reel politik” terazi ile tartarak onların yaptıklarının sünnette yeri olan Peygamber davranışı gibi bir davranış içinde olduklarını söylemek hiç yakışmıyor. Siyasetle ilgili putperestliğe “putperestlik” dememek için önce bir hazırlık gerekiyor: “Siyaseti Akaid gibi konuşmak çok yanlış.” Bu yanlışı vurguladıktan sonra Anıtkabirdeki tâzim için Akaidle ilgili bir değerlendirme yapılamayacaktır. Akaid, anıtkabirin kapısından giremeyecektir. Nasılsa Mahmut Kaçar eline Kur’an alarak Anıtkabir’e girip âyin yapanlara: “Putlara tapmayın, Allah’a tapın. Allah’tan başka ilah yoktur” diye İbrahim’i (a.s.) örnek alarak haykırdıysa, ne bilsin gariban siyasetle Akaidin karıştırılmayacağını. Demirel de zaten reel siyaseti Akaid diliyle konuşan, böyle büyük bir yanlışlık(!) yapan Kaçar’ı “meczup” diye damgalandırıp bu yanlışı ancak meczupların yapacağını ilan ediyordu. Atalarının dinine uyarak, Rasul’e ve Rasullere kendi dönemlerinin reel politik hesaplarıyla yaptıkları bu ithamı tekrarlamış oluyordu.

Tırnak içinde: “Allah Rasûlü, reel politiği gözetti.” Kimse buradan bir şey çıkartmasın, tırnak içinde diyorum.” Tırnak içinde söylenen sözden melekler de bir şey çıkartmazlarsa gerçekten ustaca bir siyaset. Sadece konuşan anlam çıkaracak, dinleyen cümlenin ne anlama geldiğini bilerek anlayacak; ama eleştirenler buradan bir şey çıkaramayacak, eleştiremeyecek. Eee, tırnak içinde diyor ya… Ama bir şey çıkarmayalım da, ne diyor: Allah Rasûlü, reel politiği gözetmiş… Demek ki o zaman da Ak Parti benzeri bir siyasi yapılanma varmış, Rasul müfessirimiz gibi reel politiği gözeterek anıtkabirde tâzim benzeri putperestliği onaylayan fetvalar vermiş, vermiş de hoca’dan başka kimsenin haberi olmamış. Reel politiğe uymayan bizim gibiler sünnete de uymayan günahkârlar. Anıtkabire de gitmiyorlar ki, günahlarını affettirecek vesilelere yapışsınlar. Tırnak içine daha fazla girip de, tırnağın içindeki pislikleri daha fazla deşmeyelim, hoca müsaade etmiyor zaten.   

Siyasi konuları içeren kitaplar şöyle yazar: “Bir politikacı bir seçim sonrasını, bir devlet adamı yüzyıl sonrasını düşünür.” Ben de ilâve edeyim: Bir Müslüman ise ölüm sonrasını, âhireti…

“Te’vilin olduğu yerde tekfir olmaz” derler. Siyaset te’vil sanatı aslında.” Bu iki cümleden çıkan mânâ olarak; “siyasette tekfir olmaz.” Siyasetle ilgili bir şahıs tekfir edilemeyeceği ve siyasî bir tavır küfür kategorisine sokulamayacağı için, “siyasette her yol meşrûdur” anlamı çıkaranların vebalini kim taşıyacak?

 “Bazen insanın yüzü ile gönlü farklı yerlere döner. Gönlünüz dönmesin. Yani gönlünüz kıblesini biliyorsa mesele yok.” Tv.de bunları söyleyen zat, daha önce şunları söylüyordu:

“Bugün bunların izdüşümü ‘sen kalbe bak, kalbim temiz’ diyen cahillerdir. İmanın gayesi vicdanda ya da fikirde hapsolmak değil, hayatı değiştirmek ve güzelleştirmektir. Çünkü insan ‘hilâfet’ görevini ancak bu sayede yerine getirebilir.”[4]                  

“Organların ameli, kalbin amelinden bağımsız değildir.” [5]

“Kur’an, amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur.” [6]

“Amel imandandır.” [7]

“Sonuç: İman hem marifettir, hem tasdiktir, hem ikrardır ve hem de ameldir.” [8]

“Gönlünüz kıblesini biliyorsa mesele yok.” Bu cümle, siyasetle ilgili ve Akaid diliyle söylenmiş, söyleyeni az önceki yasaklayana şikâyet ediyorum. Demek ki, gönlün yani imanın kıblesi esas. Gönül, yönelinecek kıbleyi bilip bulacak; beden de o kıbleye yönelecek. Kıble, bulunmakla yetinilecek bir şey değil. Kıbleyi bulmak bedenle ibâdet içindir. İbâdet yapılmayacaksa kıbleyi bulmanın ne önemi olabilir? “Gönül doğru kıbleyi bilsin, beden o kıbleye yönelmese de olur, beden başka kıblelere yönelebilir, putlara tapabilir” denilebilir mi hiç?  

“Biz siyaseti Akaid’i konuşur gibi konuşuyoruz. Bu, çok yanlış bir şey. Akidede siyah ve beyaz üzerinden konuşulur. Siyasette grinin tonları üzerinden konuşulur. Siyasette gelirler ve giderler, faydalar ve zararlar üzerinden konuşulur.” buyruluyor. Bu ifadeler, “konuşma” kavramı üzerinden gündeme gelse ve söyleyenin kasdı bilinmese bile, Anıtkabirdeki tâzime katılanların iman ve amel konusunda çelişkiye düşmeleri ile ilgili soruya cevap sadedinde olması, bu sözden muhatapların ne çıkaracakları dikkate alınmayınca ne feci neticelere sebep olunacağı tahmin edilmek zorundadır. Akide, hayatın her alanına hükmeder. Gönül, bedenin yöneticisidir. Selim bir kalbin, salih amel üretmesi şarttır. Sâlih amel işlemeyen bir kimsede Allah’ın istediği gibi bir gönül bulmak mümkün değildir. “Vücutta bir et parçası vardır; o düzgün olursa bedenin tamamı düzgün olur, bozuk olursa bedenin tamamı bozuk olur. Dikkat edin, o, kalptir.”[9] İmanın kalple, kalbin de organların amelleriyle ilişkisi, bir hadis rivayetinde şöyle ifade edilir: “Kulun imanı istikamet bulmaz, ta ki kalbi doğrulmadıkça; Kalbi istikamet bulmaz, ta ki dili doğrulmadıkça.”[10]

Allah ilişki kuruyor siyasetle ibâdet arasında. Ve sadece Allah’a ibâdet etmek; tevhidin en temel yansıması; Anıtkabirde tâzim ise putperestliğin en ilkel tezâhürüdür. Rabbimiz siyasetle ibâdet arasındaki irtibatı şöyle kuruyor: “Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.”[11] Yani, iktidarın gerekçesinin; namaz, zekât gibi ibâdetleri hakkıyla îfâ etmek, insanları sadece Allah’a kulluk yapmaya yöneltmek ve emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker gibi faâliyetlerle sosyal hayatı İslâmlaştırmak olduğu belirtiliyor. Bu durum da, yönetme hakkının sadece Allah’a ait olduğu, insanın ancak O’nun hükümleriyle hükmetmesi gerektiğini ortaya koyar: “...Onların (göklerde ve yerde olanların) O’ndan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükmüne/hükümranlığına kimseyi ortak etmez.”  [12] Firavun’un “ben sizin en yüce rabbinizim”[13]dediğini haber verir Kur’an. Siyasetçilerin rablik iddiasının, bazen dille bazen de halle olacağı mâlumdur. Halleriyle nasıl rablik iddia ettikleri ve edecekleri de Kur’an ve Sünnette açıklanmıştır: Tevbe sûresi 31. âyetin izahı olarak Rasûlullah (s.a.s.), Allah’ın helâl kıldığını yasaklayıp haram kıldığını da serbest kılmayı rablik taslamak; onların bu hükümlerini kabul etmeyi de onları rab kabul etmek olarak açıklar. [14]

Mü’minler, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne başvurarak çözüme ulaştırmak yükümlülüğünde oldukları gibi; onların hükmüne de tam bir teslimiyetle boyun eğmek zorundadırlar.[15] Allah’ın hükmünü kabul etmemek, O’nun hükmü ile hükmetmemek ise, insanı iman dairesinin dışına çıkarır; kâfir, zâlim ve fâsık yapar. [16]

“Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”[17]

“Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”[18]

Kur’an’da siyasetle ilgili, bu âyetlerden başka nice âyet vardır ki, Kur’an bunları Akaid diliyle anlatır: Rab kabul etme, teşrî hakkını verme, velî kabul etme, tâğutu reddetme, itaat-isyan, ulu’l-emr[19], tâğut[20], “yu’minûne bi’l-cibti ve’t-tâğut/cibt’e ve tâğuta iman edenler”[21], “abede’t-tâğut/tâğuta kulluk yapanlar”[22], “Vellezine’ctenebu’t-tâğute en ya’budûhâ/tâğuta kulluk yapmaktan kaçınanlar” [23], “Femen yekfur bittâğuti/Kim tâğuta küfreder, onu inkâr ederse”[24] bu kavramlar ve benzeri onlarca ifade, siyasi değil midir ve akaid dili ile hüküm verilmemiş midir?

Bizim Siyasetimiz İbâdet, İbâdetimiz de Siyasettir

Kur’an’da iki çeşit yönetici vardır. Biri, hoşlanmadığımız durumlarda bile itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bizden olan yönetici, yani ‘ülü’l-emr’. [25] İkincisi, hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz, onun iyi taraflarını bile kabul edemeyeceğimiz kötülük odağı, şeytanın siyasal versiyonu ‘tâğut’. İşte bu ikinci yöneticiyi aynı zamanda inkâr etmemiz, iyiliklerini örtmemiz iman için şart koşuluyor. [26] Güne kâfirlere ültimatomla başlamamız Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz kılmak. İlk olarak kıldığımız sabah namazının sünnetinin ilk rekâtında Fâtiha’dan sonra ‘Kâfirûn’ sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede ‘De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza’ Sizin dininiz size, benim dinim bana!’ [27] diyerekkâfirlere ve tâğutlara tavrımızı, Allah’ı şâhit tutarak namazımızda ilân ediyoruz. Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece, en son kıldığımız namaz yatsıdan sonra vitir namazı. Onun da en son rekâtında okuduğumuz kunut duası. Bu duada ‘ve nahlau ve netrukü men yefcuruk’ diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz ki: ‘(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz, onu kendi haline terk ederiz.’ Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız hal’ kelimesi, ‘ehl-i hal’ ve’l-akd’ denilen yöneticiyi azletme ve yeni bir yönetici atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir. ‘Yöneticiyi makamından indirmeye, alaşağı etmeye’ hal’ etme denir. Ve netrukü: Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair bir ahid ve söz verme, bir siyasi bilinçtir.

İki Hoca:Dünkü Hoca, Bugünkü Hoca. Bugün reel politik takılır ve iktidara şirin gözükmeye özen gösterirken, dün Akaidle siyaset arasında kendisi de ciddi bağlar kuruyor, siyaseti Akaid diliyle konuşuyordu. Dün “İmamlar”dan yana idi, bugün “Sultanlar”dan yana. Dün “Yahûdileşme Temâyülü”nü eleştiriyordu; bugün reelpolitik gereği ve siyasetin tevli sanatı olup Akaidle karıştırılmaması gerektiğinden bahsederek, artık bu temâyülü reelpolitik olarak görüyor. Dünkü konuşup yazdıklarından bir-iki örnek vereyim:

“Küfre Hayran Olmak Akide Sorunudur”

“İman şereftir. Bugün müslümanın en önemli sorunlarından biri, kimlik bunalımıdır. Bunun farklı tezahürleri olan kişilik erozyonu, şahsiyetsizlik, zillet ve meskenettir. Müslümanın kimlik bunalımı imanını iktidar edemeyişinden, müslüman oluşuyla iftihar edemeyişinden, daha doğrusu iftihar edebilecek bir imana sahip olamayışındandır. Bu durum, kâfirleri sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi getirecektir. Tabii olay, sadece kâfiri sevmek sınırında kalmayacak; onun küfrüne lâkayıtlıkla başlayan süreç küfre rıza ve küfre gıpta etmenin ardından, küfre sevgi ve hayranlığa kadar varacaktır. Küfre rızâ küfürdür, bu kesin! Ya küfre hayran olmak nedir? Evet, bu bir akîde sorunudur ve çözümü de imanla ilgilidir. [28]

“İnsanları etrafına toplamak için dinin emir ve yasaklarından Allah adına taviz veren bu şarlatanlar geçmişte olduğu gibi bu gün de Şeriat düşmanı yönetimler tarafından taşvikkâr bir müsamahayla karşılanmakta, toplumun dinî duygularını dışarıdan yıkamayanlar, içeriden tahrip etmektedirler.” [29]

“Nifakınuluslararası ilişkilerdeki adı “diplomasi”, bireylerarası ilişkilerdeki adı “kibarlık/nezaket”, siyasal alandaki adı da “politika” olmuştur.” “Özgürlük imanın gıdasıdır. İman girdiği bir kalpte tutsak ise, onun orada yaşama şansı azalır. İmanın özgür olduğunun göstergesi de, eyleme yansıması, kendini “amel” diliyle ifade edebilmesidir.” [30]

“Tevhid İslâm akidesinin mihveridir. Muvahhid bir mü’minin görevi; tevhidi, bir dünya görüşü, bir hayat felsefesi, bir yaşam biçimi, bir bakış açısı, özetle bir varoluş amacı olarak algılayıp, bunu hayatın tüm alanlarına hâkim kılmaktır. Bireysel, toplumsal, sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik, eğitim ve öğretime ilişkin tüm alanlarda tevhidin gerçekleşmesinin ilk şartı “sahih bir akide”dir.“Allah’ım! İktidarsız imandan, imansız iktidardan sana sığınırız.” [31]

“İmanlarımıza vurulmaya çalışılan… siyasal zincirleri kıracak bir basiret ve feraset lutfet.” [32]

“İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören yalnızca mü'minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar görecektir. Çünkü imanın hâkim olduğu toplumda ahlak, adalet, fazilet, muhabbet, muâvenet, sadakat ve iffet baştacı edilen değerler olarak yerini alacak; imanın hakim olmadığı toplumda ise rezalet, nefret, sefalet, sefahat, atalet, ihanet, bencillik ve her türlü dalavere ortalığı kaplayacaktır. [33]

Rasulullah’a İftira

Peygamberler ve Peygamberimiz… Gönderiliş gayeleri insanları putperest âyinlerine yönlendirme değildir. Ya nedir? Tam tersi: “Allah’a kulluk edin ve tâğuttan (ona kulluktan) sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete/topluma, bir peygamber gönderdik.” [34]

Güya Rasulullah da benzer davrandığı için Anıtkabirde tâzim yapabilirmiş particiler rahat rahat. Ve anlatıyor da anlatıyor hiç alâkası olmayan olayları Rasulle ilgili. Meselâ, Kâbe’ye ait bazı alanın Kâbe binasının dışında bırakılması ile Anıtkabir konusunun ne alâkası vardır? Ama kendisi nasılsa bir alâka kuruyor ve “Rasulullah da Anıtkabirde tâzime benzer uygulamalar yapmıştı” şeklinde çıkarım yapılacak sözlerle peygamberimizi bühtan altına koyuyor. Bu da Dördüncü Muhammed demek ki. Anıtkabirdeki tapınmaya benzer tavırlar içindeki Muhammed; Dört Muhammed’in dördüncüsü. Kitabın yeni baskıları artık Üç Muhammed’den değil, Dört Muhammed’den bahsedebilir. Hayır, öyle değil!

Bakın nasıl bir rasulün ümmetiyiz? Rasulullah, günümüzdeki ile mukayese edilemeyecek derecede büyük baskıların olduğu Mekke döneminin son zamanlarında illegal bir eylem yaparak Kâbe’de asılı birçok putu yerle bir etmiştir. Anıtkabirle ilgisiz şeyleri anlatmak yerine, bu olayı anlatsa ve ona göre hüküm çıkartsa ne doğru iş yapmış olurdu. Anlatılanları bilmediğini sanmıyorum. Ama ah şu reel politik terazisi…

Rasûlullah (s.a.s.), put kıran bir peygamber babanın, put kıran bir peygamber torunudur. Tek başına bir ümmet olan İbrâhim (a.s.), put kıran bir peygamber idi. O zâtın torunlarından biri olan Rasûlullah da, put kıran bir Peygamberdir. Rasûlullah, hem kalplerdeki, hem beyinlerdeki putları ve putlaşmış fikirleri, akîdeleri kırıp parçalamış, hem de müşrik putperestlerin kendi elleriyle yapıp meydanlara diktikten sonra tapınılan put heykelleri paramparça edip kırmıştır. Rasûlullah, hem putçu ideolojileri ortadan kaldırmış, hem de tapınılan ve putlaştırılan şeyleri yok etmişti.

Gerek içteki, gerekse dıştaki putları kırmak ile vazifeli olan Rasûlullah’ın, müşrik tâğutların egemen olduğu tevhidin merkezi Mekke’deki bir uygulaması şöyledir: (Bu uygulama, Rasûlullah’ın hicret edeceğine yakın bir sırada gündeme gelmiştir.) Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) anlatıyor: “Ben ve Peygamber (s.a.s.) (karanlık bir gecede, geceyarısı) yürüdük, nihâyet Kâbe’ye vardık. Bana: “otur!” dedi. Oturdum, omzuma çıktı, yukarıya kaldırmak istedim. Benim güçsüzlüğümü görünce, indi ve: “Sen, benim omuzuma çık!” dedi. Omzuna çıktım, beni kaldırdı, bana öyle bir hal geldi ki, istersem göğe kadar yükselebileceğimi sandım. Nihâyet Beyt’in üstüne çıktım. Bakır ve altından yapılmış birçok heykellerle karşılaştım. Beyt’in sağından, solundan, önünden ve arkasından onları toplayıp bir araya getirdim. Hepsini topladığımda bana, şöyle buyurdu: “Şimdi onları bir bir aşağıya fırlatıp at!” Fırlatıp attım, cam bardaklar gibi kırılıp parça parça oldular. Sonra indim. İnsanlardan birinin bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.” [35]

Müşrik tâğutların egemenliğindeki Mekke’de örnek bir put kırma olayını gerçekleştiren önderimiz Rasûlullah, birkaç yıl sonra fethedilen Mekke’de, gerek Kâbe’nin içinde ve üstünde, gerekse Kâbe’nin etrafında, yani Harem-i Şerif’teki bütün putları kıracaktı.

Soru soran zâtın, bu programın yöneticisi kimliğiyle, Kur’an bilincine tümüyle ters cevapları, hayranlığını gösterecek tarzda gülerek ve tasdikleyerek dinlediği ve kibarca da olsa hiç itiraz etmediği için benzer vebale ortak olduğunu sanıyorum. Çağın en büyük tâğutuna tapınanları kınamak yerine, onları teşvik edecek tarzda tevhid dininden kılıf bulmaya kalkan anlayışa gelinceye kadar ve en azından böyle bir fâcia karşısında uyarmayan; bir müridin, Kur’an’a ters tavırlarında bile hikmet arayıp şeyhine tâbi olmayı sürdürmesi gibi, bu savrulmaları sessizce geçiştiren çevresindeki şahısların da veballeri olduğunu düşünüyorum. Allah için sevgi besleyen, sevdiğinin kendisini de sevenlerini de helâke götürmesine seyirci kalamaz. Çevresinden kimse eleştirmeyince, bunlar ne yaparlarsa doğru yaptıklarını, ne söylerlerse en doğruyu söylediklerini vehmediyorlar. Anayasa referandumuna evet çağrısı yaptıklarından beri çizgi giderek düzene doğru kayıyor. Bunları düzeltmeye çalışmayan çevrelerindeki muvahhid kimseleri Kur’an’ın kendilerine yüklediği göreve davet ediyorum.

O televizyon, babanızın malı değil, ümmetin malı, Allah’ın emaneti. Orada kuruluş ilkelerinize de ters programlar yapamazsınız. Biz, muvahhid mü’minlerden toplanan paralarla kurulan bir televizyon kanalında “Ulustan Ümmete” soru soran ve cevap veren beyleri, 15 Kasım 2012 tarihindeki sözleriyle hatırlamak istemiyoruz. Bu görüşlerinden vazgeçmelerini bekliyoruz; âhirette bu sözleriyle yargılanmalarını değil; tevbe etmiş, kendilerini ıslah etmiş ve tekrar tevhidî hakikatleri topluma tebliğ etmiş bir şekilde yaşamalarını istiyor ve bu istikamette Rabbimize dua ediyoruz.

Mahmut Kaçar’a ve İbrâhim’in (a.s.) izinden giden tüm put düşmanlarına selâm olsun!

Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara biz de tekrarlıyoruz:  “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz aklınızı kullanmaz mısınız?” [36]

DİPNOTLAR:

[1]17/İsrâ, 35; 26/Şuarâ, 182

[2]81/Tekvîr, 26

[3]39/Zümer, 3

[4]M. İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Yay., Ocak 1993, İst., s. 329

[5]M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 311

[6]a.g.e., s. 311

[7]a.g.e., s. 315

[8]a.g.e., s. 332, yine bk. S. 341

[9]Buhâri, İman 39, Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107; Ebû Dâvud, Büyû’ 3; Tirmizî, Büyû’ 1; Nesâi, Büyû’ 2; C. Sağir, hadis no: 3856

[10]Ahmed bin Hanbel, Müsned c. 3, s. 198

[11]22/Hacc, 41

[12]18/Kehf, 26

[13]79/Nâziât, 24

[14]Tirmizi, Tefsir (9. Sûre), 10

[15]4/Nisâ, 59, 65

[16]5/Mâide, 44, 45, 47

[17]5/Mâide, 50

[18]12/Yûsuf, 40

[19]4/Nisâ, 59

[20]2/Bakara, 256, 257

[21]4/Nisâ, 51

[22]5/Mâide, 60

[23]39/Zümer, 17

[24]2/Bakara, 256

[25]4/Nisâ, 59

[26]2/Bakara, 256

[27]109/Kâfirûn, 1, 2, 6

[28]M. İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Yay., Ocak 1993, İst., s. 301-302

[29]A.g.e., s. 347

[30]A.g.e., s. 350

[31]A.g.e., s. 351-352

[32]A.g.e., s. 353

[33]A.g.e., s. 348

[34]16/Nahl, 36

[35]Ahmed bin Hanbel, 1/84; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid: Büyük Hadis Külliyatı, c. 3, s. 259, hadis no: 6396-6398; İslâm Tarihi, Mekke Devri, M. Âsım Köksal, c. 6, s. 149

[36]21/Enbiyâ, 67 

(NOT: Bu yazı İktibas Dergisi'nin Aralık sayısında yayınlanmıştır.)

Paylaş X Facebook

Yorumlar 30

M Müslim 01 Ocak 2012

Allah razı olsun hocam, önemli tespitler. Benim merak ettiğim bir husus var: Mustafa İslamoğlu’nun bu büyük sapma ve saptırması karşısında koca koca İslami çevreler niçin sus-pus olmuşlardır, bir ufak tepki bile vermekten kaçınmaktadırlar. Daha düne kadar “cahiliyeden ayrışma” deyip duran Haksöz çevresi niçin dut yemiş bülbül gibi suskun bu konuda? Aynı şekilde Akdav’lar, AKV’ler vs niçin tek kelam etmiyorlar? Yoksa Hilal Tv’nin kendilerine de kapatılmasından mı korkuyorlar? Allah’ın dinini hal-hatır ve bu tür karşılıklı çıkar ilişkilerine mi feda ediyorlar?

A ADEMOĞLU 01 Ocak 2012

Allahın Rahmeti üzerinize olsun hocam.
deprem yardımı ile ilğili laiklerin bir toplantısında islamoğlu şöyle dedi ‘bunların yani akp nin yaptıklarının doğru olduğuna İMANIMI basarım’. bu sözü söyleyenin nasıl bir hal içinde olduğunu kime sorsanız hiç düşünmeden net cevap verir.kurani hayatı toplumsal bilincten çıkarmak için kulanılan yolların başında islami anlayışta kariyer yapmış fakat küfre meyilli olanları secerek onları bizzat kullanarak müslümanlarda eksen kaydırmanın temelini atar sonrasında yezidi duruşlar serğileyerek şureyhlerin anti islamı fetvalarını yayğınlaştırarak toplumu kuran islamından uzaklaştırırlar kazandıkları zamanı değerlendirirler bu olaylar tarih boyunca devam etmiştir islam birilrinin tekelinde ve anlayışında değildir bu zihniyeti taşıyanların tek endişesi bu zamana kadar emek verdikleri oluşımlar zarar görmesin diye kaygan zemine binerler halbuki ahirette kazığa oturmak var müslüman kurani anlayışıyla zaten ayırt etme özelliğine sahiptir.

H Harun 01 Ocak 2012

Allah razı olsun, Ahmet hocamız meseleyi çok açık ve delilleriyle izah edip, haklı bir eleştiri ve uyarıyı gündemleştirmiş. İnşallah taassupla karşı çıkmak yerine, akledilip ders alınır ve bu tür sapma ve savrulmalara meyletmekten ve Kur’an mesajını yaymak iddiasıyla kurulan TV ekranını kullanarak, sistem içi değişime, demokratikleşmeye eklemlenme eğilimlerini teşvikten uzak durulur.

Hele Müslim kardeşin de değindiği gibi, birkaç yıl öncesine kadar bu tür konularda ilkeli bir çizgiyi takip eden Haksöz kadrosunun ve takipçilerinin bu kadar büyük savrulma, dini tahrif ve hak ile batılı karıştırma çabaları karşısında suspus olup “Haksöz”ü söylemekten imtina etmesini anlamakta gerçekten zorlandığımı ifade etmeliyim. Bu ne haldir ve neden bu hale gelinmiştir? Medyatik olmak, kimi imkanlara kavuşmak uğruna mı tüm bu yaşananlar? Yazık, çok yazık.

Hatırlayın Hilal TV ekranlarında TC Bayrağının önemine ve değerine vurgu yapan ve İslamoğlu’nun da destek verdiği (Hilal ile yıldızın “lafzai celal” ve “Resul”ü temsil ettiği) iddiaları karşısında Haksöz sitesi nasıl da ayağa kalkmış ve haklı olarak büyük tepkiler vermişler, Hilal TV ve İslamoğlu’na haddini bildiren yazı ve yorumlar yazmışlardı.

Ahmet Hocanın yukarıda alıntı yaptığı tahrif ve saptırmalar TC bayrağına kutsallık atfetmek kadar tepkiyi hak etmeyecek hususlar mıdır? Bu sözler video olarak Haksöz sitesinde yayınlandığı halde altına tek bir eleştirel yorum yazılmamış, sadece programa destek veren yaklaşımlar ortaya konmuştur. Bu batıl kıyas ve sözler karşısında ise susan, Haksözü söylemekten imtina eden bir tutum takınılmıştır. Ayrıca AKP MKYK üyesi profesörü tanıtırken “tevhidi uyanış sürecinin önemli taşıyıcılarından” diyerek, temsil ettiği batıl konumu meşrulaştıracak şekilde tanıtan, dini tahrif eden söylemler karşısında susan, düzeltme çabası göstermeyen programcıya övgüler yağdırılmıştır. Bu büyük yanlışlar karşısında neden susulmuş ve dolaylı onay verilmiştir? Yoksa “abimizdir, yaptığının bir hikmeti vardır” diye mi düşünülmüştür?

İnşallah Ahmet hocamızın bu haklı ve delilli izahatından istifade ederek ıslah çabası gösterirler ve sonuçta yine hep birlikte tevhidi ilkelerde kucaklaşma imkanını buluruz. İnşallah Rabbimiz, pragmatizmin etkisiyle bu yanlışa sürüklenen kardeşlerimize de, bizlere de halimizi vahyin değişmez ölçü ve ilkeleriyle ıslah etmemizi ve sıratı müstakıminde ayaklarımızı sabit kılmamızı nasip eder.

A Ali derda 01 Ocak 2012

Bir belde(memleket)de bilimler(pozitif ilimler)gelişiyor, kültürler zenginleşiyor, teknoloi ilerliyor ve okuyup herşeye ‘eyvallah’ demeyen insan sayısı artıyorsa, aydın kesimi daha çok ve daha mantıklı düşünmeye, ezberleri bozmaya başlamışlarsa... işte tam o sırada putlar dolaylıda olsa tehlikededirler demektir. Bu durumu çok iyi gözlemleyen putçular, şeytandan aldıkları vahiydende destek alarak putlarının selametini ikame etmenin yollarına bakarlar.
Makyajını değiştirir, allama pullama yapılır isim ve yeni kavramlarla yeni bir devrimmiş gibi göstermeye çalışırlar.
Putların bu yeni rengini ziyadesi ile kabul ettirmek için halk nezdinde alim görünen, İbrahim’leri, Muhammed’leri, Mustafa’ları kullanırlar. Kullanmadan çok öncede zeminini hazırlamış oldukları mükemmel bir oyunla gollerini atmaya devam ederler.
Ama bide bilselerki;
" Allah, sizlerden iman edip salih amellerde bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâdetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler..." Nur 55
Alemleri de,kendilerini de yaratan, yok etmeye de muktedir olan Allah’ın şu
Ayet’lerde hükmü sabitleyip vaadettiğini, kalblerinde bir titreme olur mu acaba?

B Burak T. 01 Ocak 2012

Allah Ahmet Hoca’dan razı olsun..Tokat gibi bir yazı..İnşallah bir şefkat tokati gibi fayda verir,yazının muhataplarının yada takipçilerinin silkelenip kendilerine gelmelerine vesile olur.
Bir zamanlar tefsir derslerini hayranlıkla takip ettiğmiz,İslamoğlu artık şunu bilsin ki bizler de Kur’an okuyoruz ''elhamdulıllah''.Aklımızı ve imanımızı kimseye teslim etmediğimiz gibi sapanları ve saptıranları görebiliyoruz ‘Allah’ın izniyle’.
Haksöze gelince;Bir zamanlar toplu çalışma olarak çıkarttıkları İlkeler ve Hareket / İslami Kimlik adlı kitabı bir daha okusunlar da nerden nereye geldiklerini bir gözden geçirsinler.Rabbim hepimizi islah etsin..

K Kemal Songür 01 Ocak 2012

Değerli Ahmet abi, eleştirilerinizin geneline katılmaktayım, İslamoğlu’nun bahse konu olan programda yaptığı kıyasların/benzetmelerin ve bir nevi ''saçmalamalarının'' mazur görülecek hiçbir tarafı yoktur. Benzetmeler de vahim gösterilen adresler de vahimdir. Bu nevi söylemlerin eleştirilere tabi tutulması sorumluluk boyutuyla zorunluluktur, siz de bunu güzel bir özetle ifade etmişsiniz.
Yazınızda çok yerinde bir ifadeyle ''Hataya, suça düşman olunması, hatalıya ise hatadan dönmesi için en az dua ile yardımcı olunması'' gerektiğini söylemektesiniz. Bir şeyin ''hata'' olabilmesi için onu işleyenin düşünsel/eylemsel/yaşamsal yönelişleriyle ''hata'' arasında uyum/örtüşme olmaması gerekir, yani hayatı seküler gözlükle okuyanların İslam’a aykırı olan davranışlarına ''hata'' kelimesiyle değil, küfür/şirk/zulüm ve sapkınlık ifadeleriyle tanımlarken, bütün bir hayatını İslam kalkış noktalı düşünsel ve yaşamsal yönelişleriyle inşa etmenin gayreti içinde olanları ve de İslamın bütün bir yeryüzüne hakim olmasına dönük cehd içinde olanların yaptıkları yanlışlara (bunu da iyi niyetle yapılan yanlış okumalar zümresinden görülmesi ve bunun için ''hata'' lar ifadesi kullanılması, aksi takdirde bunun adı ihanet ise zaten buna hata denememesi ve direkt münafıklık denilmesi) ''hata'' ya da vebali gerektiren yanlış söylem/duruş denilmesi gerektiğidir. Dolayısıyla eleştiriye tabi tutulanların konumu, zihinsel kodları, hayat serüvenleri ve hayata dair özlemleri çok önemlidir...
Örneğin, muhataplar Yaşar Nuri Öztürk ve benzerleri gibi zihinsel kodları sekülerizmle, kemalizmle, bu sistemin kurucu felsefesiyle bütünüyle örtüşen ve sözleriyle, hayatıyla, özlemleriyle bunu her daim ispatlayan birinin İslam’a mugayyir yapıp ettiklerine karşı asla ''hata'' sözcüğü kullanılamaz iken, yazılarıyla-söylemleriyle-hayatlarıyla ve özlemleriyle İslamın hayata müdahil olması noktasında cehd (haksöz ve Kur’an halkaları camiası) edenlerin -yanlış okuma, yanlış kıyas kaynaklı söylem sahiplerinin- yaptıkları yanlışları ''hata'' olarak nitelendirilmesi gerektiğidir.
Buradan hareketle kullanılan eleştiri dilinin bütünüyle ötekileştirip gözden çıkarılmasına neden olacak ya da çağrıştıracak bir üslub ile değil, yapılan hataların bir an önce farkına varılmasına ve vahyin gölgesiyle örtüşen bir duruşun sergilenmesine davet eden uyarıcı ve kardeşlik kalkış noktalı bir uyarı ruhunun karşı taraflarca da hissedilebileceği bir üslub ile uyarılması ve buna her daim titizlik gösterilmesi gerektiğidir.
Yazınızın başlığı ''Ulustan Ümmete mi? Yoksa şeriatten laikliğe mi?'' -zımnında ikincisini adres gösteren bir başlık olduğu algısı oluşturulmaktadır- olması bana göre abartılı ve bütünüyle gözden çıkarıcı bir algıyı çağrıştırdığını düşünmekteyim. Ne Hamza Türkmen’nin ne de İslamoğlu’nun şu ana kadar yapıp ettikleri (camialarının algıları açısından da) laik/seküler zihinler üretmemekte, işledikleri ve önceledikleri konular itibariyle ve de bunu yansıttıkları dergi, kitap ve dernek çalışmalarıyla hitap ettikleri kitleleri sekülerizme/laikliğe sevkettikleri asla söz konusu değildir, bunun ispatını yapmak ancak şöyle mümkündür herhalde; bu cenahların içinde bir istatistlik yapılsa acaba genelinin şeriate mi? laikliğe/sekülerizme mi? evrildiği sonucuna rahatlıkla ulaşılabilir. Yani demem o ki, konuştuğumuz dile çok dikkat etmemiz gerektiğidir.
Ayrıca, bu konuyla ilgili değerli Coşkun Uzun kardeşimin makalesinde değindiği çok haklı uyarılarına katılmakla beraber onun da kullandığı bazı cümlelerin muhatapları bütünüyle gözden çıkarıcı ya da çağrıştırıcı olduğunu, örneğin; ''(Artık sizin laik, demokratik, dinsiz/imansız, Allahsız, kitapsız, taharetsiz tağutî sistemi içselleştirmeye başladığınızın dışa vurulmasıydı bu ifadeleriniz. Gönlünüzün kıblesinin ve dolayısıyla bedeninizin de kıblesinin değiştiğinin açıkça ilanıydı bu.) ve (Oy vermekle yetinmeyi yanlış buldunuz ve bu beşerî/tağutî/cahili yapıyı Allah rızası için sahiplenmeyi öğütlediniz bize.) ve de (İslamoğlu sistemin dümen suyuna girmiştir. Ve artık laik rejimin kim bilir hangi sahillerinde kulaç atmaktadır? Bilen var mı?) benzeri cümleler. Bu cümleleri rahatlıkla kullanıp muhataplar rahatlıkla gözden çıkarılıyorsa eğer, artık aynı yazıda şu cümlelerin çok lüks kaçtığı aşikardır kanaatindeyim (''Her şeye rağmen yüreğinizin kulağı ile bizi dinleyeceğinizi ve size karşı kardeşâne sarf ettiğimiz şu sözleri inşallah gönül terazisinde tartacağınızı ümit ediyoruz!”) Yani, ya yukarıdaki ifadeleri düzeltmek lazım ya da son cümleye gerek duymamak lazım öyle değil mi?
Hatta bazısı hızını alamayarak bir konuşmasında ''bir papaz ne yapıyorsa İslamoğlu da onu yapmaktadır'' diyebilmektedir.
Bu kardeşlerimizin (H. Türkmen-M. İslamoğlu ve hitap ettiği kitleler) söyledikleri/yaptıkları bu sistemi evetlemek ve yıkılası kemalizmi/sekülerizmi/laisizmi yüceltmek midir? Kasıtları ve kalkış noktaları bu laik sistemin ekmeğine yağ sürmek midir? Gece gündüz kafa patlatarak ve de koşuşturarak Allah’ın azabına mı koşmaktadırlar? Bu cehdlerinin karşılığında dünyevi beklentiler ya da şaşalı bir hayat özlemi mi içindeler? elbette HAYIR....
Bütün bunları söylerken, yanlış ve vahim hatalarla bezenmiş söylemlerin karşısında susalım demiyorum ve daha kötüsü de yapılan hataların doğru içtihatlar/çıkarımlar olabilir gibi meseleyi sulandırmaktan da şiddetle kaçınılması gerektiğini düşünüyorum. Hataların/yanlışların yapılış nedeni -kendi algı ve okumalarına göre- vesayet sisteminin geriletilmesine matuf olduğu gerçeğinden hareketle ve de bu laik sistemi asla içselleştirmeden/evetlemeden yapıldığına inandığımız hatalar zümresinden görerek uyarılmaya devam edilmesi gerçeğidir. Yapılması gerekenin hakka/hakikate ölüm bizi buluncaya kadar davet edilmesi gerektiği, yaşadıkları hayat serüvenleri ortada olan ve bundan dolayı da merhamet diliyle uyarılmayı çokça hak eden kardeşlerimize karşı gözden çıkarıcı bir dille değil, hayra hayırla davet edilen bir dil kullanılmasıdır.
Şükrü Hüseyinoğlu kardeşimin son makalesinde ifade ettiği gibi ne neo-mürcie ne de neo-hariciliğe yaklaşılmadan/düşülmeden doğru din algısının yansıtılması hususunda gayretlere devam edilmelidir, kimsenin hatırına hakikate gölge düşürülmesine fırsat verilmeden şahidlik görevi ısrarla sürdürülmelidir. Selamlar.

A Ahmet Düzgün 01 Ocak 2012

1.Yapılan tartışmada ve uyarılarda haklı olduğunuzu düşünüyorum.
2.Kemal abinin uyarılarının ise hukuku koruma açısından önemli buluyor Kur’an’a Davet Platformu çevresindeki kardeşlerin ve büyüklerimizin usluba dikkat etmeleri temennisinde bulunuyorum.
3.Haksöz camiası adına tabiki konuşamam ancak izleyebildiğim görüşebildiğim kadarıyla kimse İslami kimlik İlkeler Hareket kitabındaki ilkelerden vazgeçmiş değil belki geleneksel müslüman çevrelere ve tevhidi kesimin içe kapanan eski gruplarına biraz da yumuşak bir uslupla yaklaşıldığından bahsedilebilir bununda açıkcası gelinen durumda çok makul olduğunu düşünüyorum.

4.En kısa sürede Tevhidi camiadaki kardeşlerimizin örgütlenme çabalarını halletmelerini umuyor hayırlı amellerinde
başarılar diliyorum...

M Müslim 01 Ocak 2012

Ahmet Düzgün kardeşim/ağabeyim, hüsnü zan tabii ki güzel bir şey, fakat gerçeklere de biraz bakmak lazım. Sözünü ettiğiniz camianın İslami Kimlik İlkeler ve Hareket adlı kendi yayınaldıkalrı kitapta söz ettikleri ilkelerden vaz geçmediklerini söylüyorsunuz. Keşke öyle olsaydı. Şahsen bir dönem bu camiayla yakın olan bir kardeşiniz olarak, köprülerin altından çok çok sular geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim. O kitapta dile getirilen “cahiliyeden ayrışma” ilkesinin bugün ne yazık ki muhafazakar-demokrat iktidar üzerinden sıkı bir cahiliyeyle bütünleşme pratiğine dönüştüğünü görmek için çok fazla karine sıralamaya gerek de yok.

Referandumda bizzat öncülük edip imzaladıkları bildirilerdeki “Bizler aşağıda imzası bulunan İslami duyarlılık sahibi kuruluşlar olarak, bu süreci aktif biçimde izliyor ve değerlendiriyoruz. Sistemin anayasal ya da yasal mevzuattan öte adalet eksenli köklü bir inşa sürecine ihtiyacı olduğunu biliyoruz. Bu temel mantıktan hareketle Anayasa’nın çerçevesi hazırlanırken aşağıdaki hususların başta Meclis ve Hükümet olmak üzere tüm kurumlar ve kesimlerce göz önünde bulundurulması gerektiğini ifade ediyoruz.” ifadelerinden başlayıp, sivil anayasa arayışlarına aktif destek çağrısına, bu iki temel konudaki yaklaşımları ve bu yaklaşımları savunmak adına bu konuların akidenin konusu olmayıp ictihadi konular olduğuna dair Haksöz’de ve Haksöz Haber sitesinde imza attıkları yazı ve yorumlar yaşanan büyük kırılmayı ve makas değişimini anlamak isteyenler için yeter de artar bile.

Ayrıca Kemal Songür ağabeye de şunu hatırlatmak isterim: Bu çevrelerin hedef ve perspektiflerinin değişmediğini söylüyorsunuz ancak malesef gerçek öyle değil. Her iki çevre de hak-bâtıl çatışmasına dayalı ve bâtılın kökten ortadan kaldırılıp Allah’ın hükümlerinin hakim kılınması persektif ve hedefini bir tarafa bırakmış ve mevcut bâtıl sistemleri “adalet” temelinde yeniden inşa gibi tamamen bâtıl bir yola girmiş bulunmaktadırlar. MEvcut demokrat-liberal değişim süreçlerine angajmanları da bu perspektif değişimi sebebiyledir. Son birkaç yıldır tüm yapıp ettikleri de bu minvaldedir.

Yukarıdaki alıntıda bizzat kendi dillerinden ifade edilen bu durumu zaten gerek Türkiye’deki muhafazakar-demokrat liberal değişim sürecine angaje olarak, gerekse de “Arap Baharı” sürecinde Gannuşi gibi demokrat-liberal aktörlerin arkasında durup, bir de üstelik yayın organlarında Gannuşi gibi isimlerin yol ve yöntemini Türkiyeli Müslümanlara model göstererek ortaya koymaktadırlar.

İslamoğlu ise bu konuda zaten şirazesini tamamen kaybetmiş durumdadır. Şu sözler İslamoğlu’nun 2010 yılında verdiği ve halen sitesinde yer verdiği “Adalet mülkün temelidir” başlıklı hutbesinde dile getirilmiştir: "Devletin imanı adalettir. Adaletli devlet Mü’min devlet olur. Kim yönetirse yönetsin. İster gayri Müslim, ister Müslim yönetsin... Allah adaleti emreder. Dolayısıyla kim olursa olsun, yöneten ne ile yönetiyor olursa olsun. Yönetenin ideolojisi, dini, inancı ne olursa olsun. O tali bir hadisedir. Bir numaralı emir, yöneticinin adil olmasıdır."

Dolayısıyla gerek Ahmet Düzgün kardeşimiz / ağabeyimiz, gerekse Kemal Songür ağabeyimiz bu gerçekleri göz önüne alarak söyleyecekelrini söylemelidirler.

Y Yakup Döğer 01 Ocak 2012

Kulaklarımda hala çınlayan,aklıma geldikçede için için içerlediğim bir sözü var İslamoğlunun.Bir çoğumuzun duyduğu bildiği bir söz,referandu zamanında kendisine sorulan bir soruya cevap veriyor.Klasik cemaat mensuplarının bile kullanmaya cesaret edemeyeceği bir sözü,İslamoğlu kendisi gibi (!) tevhidi düşünen,cahili sistemi yok sayanlar,uzalaşmayanlar,ne pahasına olursa olsun ayrışmaya gidenler için yenip yutulmayacak bir söz... “Bugün oy vermeyelim diyenler bu kitapla (elinin altında Kur’an var) bağını kesmiş insanlardır” diyor. Kanaatimce ne bu söyledikeleri, ne bundan öncekiler vede bundan sonra söyleyecekleri, bu sözünden daha ağır olamaz. Hayatında cahili düzenle, onun organik yapısıyla, kurumlarıyla ilişiden, bedeli ne olursa olsun elinden geldiğince kaçınan müslümanlara bundan daha büyük bir hakaretin olamayacağını düşünüyorum. Eleştirilerin dozu islamoğlunun sözü yanında devede kulak misali kalacak cinstendir.
İnsanlar daha önceki düşüncelerinden vazgeçebilir, farklı da düşünebilir, başka sulara yelken açmıştır olur mu... olabilir. Ama samimi bir insan daha önceye ait düşüncelerini yansıtan beyan eden eserlerini bu noktadan sonra artık piyasadan çeker, basmaz, para kazanmaz. Mesela Yahudileşme Temayülü, İman, İmamlar ve Sultanlar, Adayış Risalesi... yani ilk aklıma gelenler bunlar. Bizlerin, akidevi ölçüleri bu kadar aşındıran sözler söyleyen bir zata, hakaret etmemek kaydıyla ne söylesek azdır kanaatini taşıyorum.
Abdestini alıp salih amel niyetiyle sandık başına gidip, oy vermeyenlerin kitapla bağını kesenler en küçük tabirle müslümanlara karşı ayıp ediyorlar. Bazı günahlar vardır, bireyseldir, kul döner tevbe eder Allah dilerse affeder, bazılarını ise dönüp tevbe etmek de kurtarmaz, toplumu ifsat eder. Bazı insanlar vardır, sözü söyler, kaale alınmaz, bazıları vardır sözü kitleleri etkiler. İki arkadaş karşılıklı tartışır helallik diler, bazıları binlercesinin hakkına girer, helallik de dilemez.
Biz müslümanlar, ya Hakka taraf olacağız, ya da bertaraf olacağız. Tarafsız olmak gibi bir lüksümüz yok. Her fert alim olsun avam olsun, kendi tarafını seçmekle tercihini yapmıştır. İslamoğlu da kendi tarafını seçmiştir. Bizler hiçbir zaman kitapla bağımızı kesmedik elhamdülillah. Hatamızla, yanlışımızla eksiklerimizi tamamlamak için, günahlarımızdan tevbeyle Hakka taraf olacağız.

H Harun 01 Ocak 2012

Kemal Songür kardeşim!
Allah’ın selamı ve rahmeti sizin ve bu yazı ile altındaki yorumları yazanların üzerine olsun.

Ahmet hocaya ve başka kardeşlere yönelik olarak zahmet edip yazdığınız uyarı yorumlarınızdan dolayı Rabbimiz ecrinizi versin. Eğer izniniz olursa, sizi Allah için seven bir kardeşiniz olarak, iyi niyetinizden emin olduğum bu tür yorumlarınızdaki konumunuz, tutumunuz ve üslubunuz hakkında sizi biraz düşündürmek istiyorum.

Öncelikle bu tür yazı ve yorumlarınızla ilgili bir hususa dikkat çekmek istiyorum; siz genelde, son demokratikleşme sürecinde sisteme eklemlenme eğilimi sergileyen ve esasta hata yaptıkları için eleştirilmesi gereken kesimleri eleştirmek durumunda olmuyorsunuz, daha çok da onları eleştirenleri eleştirmeniz dikkat çekiyor. Öncelikle münkere meyledenlere karşı emri bil maruf sorumluluğunuzu yerine getirmek yerine, bu sorumluluğu yerine getirmeye çalışanları takip edip, daha çok onlara tepki göstermek ve en azından kullandıkları üslup sebebiyle onları bu sorumluluklarını yaptıklarına pişman etmek istercesine ağır eleştiriler yapmanız dikkat çekiyor.

Üstelik muhataplarınızı üslup sertliğiyle eleştirdiğiniz halde, sizin onlara karşı kullandığınız üslubun ise sanki hiç farkında değilsiniz. Muhataplarınız tekfir etmedikleri ve bunu açıkça beyan ettikleri halde satır aralarından bu anlamın çıktığını iddia ederek onları “tekfircilikle”, “haricilikle” suçlamaktasınız. Bakın sizin farklı zamanlarda bu tür üslup eleştirisine tabi tuttuğunuz muhataplarınız için kullandığınız üslup zenginliğinden bazı alıntılar yaparak düşünmenize ve kendi üslubunuzdan da haberdar olmanıza vesile olmaya çalışalım:

(-''sivri dillerinden'' kardeşler adına ümmet adına rahatsızlık duyduğum, - ''harici'' zihinler, amellerin tümünü akideyle ilişkilendiren bu kaba softa ''tekfirci''yargıçlar - kardeşliğin fotokopik zihinlerle yaşanabileceğini düşünenler - Ötekileştiren ve aforoz mekanızmasını pek severek çalıştıran çok sivri dilli arkadaşlar) vb ifadeleriniz, üslup konusunda eleştirdiğiniz bazı kardeşlerinize yönelik olarak kullandığınız üslubunuzdan bazı yansımalardır.

O halde “başkasına iyiliği tavsiye ederken kendimizi unutmak” durumuna savrulmamaya ve tutarlı olmaya da dikkat etmeliyiz değerli kardeşim.

Ahmet hocanın yazısı altına yazdığınız yorumunuzda “… eleştirilerinizin geneline katılmaktayım, İslamoğlu’nun bahse konu olan programda yaptığı kıyasların/benzetmelerin ve bir nevi ''saçmalamalarının'' mazur görülecek hiçbir tarafı yoktur. Benzetmeler de vahim gösterilen adresler de vahimdir. Bu nevi söylemlerin eleştirilere tabi tutulması sorumluluk boyutuyla zorunluluktur,…” demektesiniz.

Mademki bu derece vahim hatalar yapan bu kişilerin eleştirilmeleri sizce de hem büyük bir sorumluluk, hem de zorunluluktur. Neden siz de bu tür vahim hataları eleştiren bir yazı yazmıyorsunuz? Bugüne kadar gerek Haksöz camiası gerekse İslamoğlu bunca vahim hatalara imza attıkları halde tek bir eleştiri yazısı yazmadınız ve bu büyük sorumluluğunuzu yerine getirmeye çalışmadınız da, tam tersine sizin de boynunuza borç olan bu sorumluluğu yerine getirmeye çalışanlara yönelik ağır eleştirileri tercih ettiniz? Neden doğru ve üslubu güzel bir eleştirinin nasıl yapılması gerektiğini bu kardeşlerimize gösterecek bir örneklik sergilemediniz? Neden üslup eleştirisiyle, Ahmet hocanın yaptığı eleştiriyi gölgede bırakan ağır eleştiriler yaptığınızı fark etmiyorsunuz?

Sizin de tespit ettiğiniz ve “vahim” olarak nitelediğiniz hataları “esas”ta gerçekleştirenlere tek bir eleştiriniz yok iken, bu esasta hataları yapanlara emri bil maruf sorumluluğuyla eleştiri yapanlara yine kendi tespitinizle üsluptaki hataları sebebiyle alabildiğine yükleniyorsunuz. Birinciler toplumun din algısında tahrife yol açtıkları halde onlara bir eleştiri yazısı yazmadan, ikinciler ise sizce de haklı olan bir eleştiriyi en fazla o kişileri rahatsız edecek bir üslupla yapmaktadırlar. Buna rağmen birincilerde gördüğünüz ve “vahim” olarak nitelendirdiğiniz esastaki hataları sebebiyle dinin tahrifine engel olmak ve insanların yanlış din algılarına sapmasını önlemek için tek bir yazı yazmazken, bu vahim hatalara karşı emri bil maruf sorumluğunu yerine getirenleri kendinizce kişilerin hukukunu korumak adına hedef almanız, yıpratmanız, sonuçta bir nevi hedef sapmasına yol açmanız, esas eleştireilmesi gerekeni hedeften uzaklaştırıp eleştirenleri hedef yapmanız hikmetli ve doğru mudur?

Doğru olan şu değil midir? Öncelikle kulluk sorumluluğunuz gereği, Allah’ın ve dininin hukukunu, sonra davet muhataplarının ve Müslümanların ahiretlerini koruma cehdi göstermeniz, insanlara hayırlı şahidlik yapmanız ve bu amaçla sahih din algısını bulandıranlara ilmi eleştiriler yöneltmeniz. Tabii ki bunu yaparken aynı zamanda kullandığınız tarz ve güzel üslupla da sizin dışınızda bu sorumluluğu yerine getirenlere güzel örnek olmanız. Ancak ondan sonra da yanlış ve sert üslup kullananların bu tarzını yine örnek alınacak güzel bir üslupla ıslah etmeye çalışmanız. Kanaatimce böyle olduğunda, şüphesiz ki iyi niyetle yaptığınız uyarı da daha anlamlı, daha hikmetli ve daha tesirli olacaktır.

İşte bu tutumla doğruyu yaptıktan sonra kuracağınız şu cümlelerinize imza attığımı ifade etmek isterim: “Hataların/yanlışların yapılış nedeni -kendi algı ve okumalarına göre- vesayet sisteminin geriletilmesine matuf olduğu gerçeğinden hareketle ve de bu laik sistemi asla içselleştirmeden /evetlemeden yapıldığına inandığımız hatalar zümresinden görerek uyarılmaya devam edilmesi gerçeğidir. Yapılması gerekenin hakka/hakikate ölüm bizi buluncaya kadar davet edilmesi gerektiği, yaşadıkları hayat serüvenleri ortada olan ve bundan dolayı da merhamet diliyle uyarılmayı çokça hak eden kardeşlerimize karşı gözden çıkarıcı bir dille değil, hayra hayırla davet edilen bir dil kullanılmasıdır.”

Kemal kardeşim! ''Ulustan Ümmete mi? Yoksa şeriatten laikliğe mi?' sorularını da doğru anlamak gerekir. “Ulustan Ümmete” programının ilk bölümünde Akaidle siyasetin, gönül kıblesi ile beden ve amel kıblesinin ayrıştırılması gibi mesajların verilmesi bu soruyu sormayı gerektirmiştir. Bu görüldüğü üzere hüküm cümlesi değil soru cümlesidir. Üstelik bu soru cümlesi de altına yorum yazdığınız yazıda yer almamaktadır. Araştırmalarım sonucunda sadece İktibas Dergisinde yayınlanan nüshasında yer aldığını öğrenmiş bulunmaktayım. Anladığım kadarıyla “Ulustan ümmete” başlığı altındaki programın ilk bölümünde laikliği çağrıştıran bu tür mesajların verilmesi bu tür bir sorunun sorulmasını sağlamıştır. Yani bu soru cümlesiyle “programda ‘Ulustan Ümmete’ konusu mu işlenecek, yoksa ‘şeriattan laikliğe’ konusu mu, eğer birincisi ise o zaman neden ilk programda laiklikle bağdaşan mesajlar verilmiştir?” denilmek istenmiştir. Bu yaklaşım hem programın konusuna uymamış, hem de kendilerince Resulün (s) pratiğinden haksız, yersiz, hatta iftira kabilinden çıkarımlar ve kıyaslar yapılarak ortaya konan laikliği çağrıştıran açıklamalar program sunucusu tarafından tashih edilmemekle yanlış bir amaca hizmet edilmiştir. Kemal kardeşim, bence işte bu çarpıklığa dikkat çekmek amaçlıdır takıldığınız soru cümlesi. Yani abarttığınız kadar bir durum yok ortada.

Allah’ın selamıyla, O’na emanet olun değerli kardeşim.

E Ekrem DAŞTAN 01 Ocak 2012

Ümmetin ayrılık gayrılık sebepleri o kadar çok ki sonunda bir yenisi daha eklendi.“ulustan ümmete” proğramı epey malzeme çıkardı müslümanlara...İslamoğlu ve Tükmen bilidiği üzere son yıllarda siyaset artaklığı yapıyor üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri dillendiriyorlar.Bu zevatlar kendi tabanlarını oluşturup yönlendirirken ümmetin en çok eleştiren kesimi“bizler” onlara laf yetiştirme telaşındayız hatta kendimiz gibi düşünenlerede..."sisteme eklemlenmek-dik durmak-tevhid üzere olmak-resulü örnek almak vs.bu sılogan cümleler eşliğinde gittikçe atomize olunduğunun farkına varılmıyor mu?şahısların cümlelerini cımbızla çekerek gündem oluşturan kardeşler bence doğru bir iş yapmıyor.herkes işine baksın kardeşim bırakalım polemikleri dediki demişleri.Eleştiri yapan bazen haddide aşan kardeşler birazde kendilerine dönük öz eleştiri yapsalar ve arkalarına,yanlarına baksalar ne kadar yalnız olduklarını fark edecektir.
selametle

K Kemal Songür 01 Ocak 2012

Ali Demir kardeşim, yorumunuzu okuyunca eyvah! dedim, ben ne yazmışım da haberim yokmuş diyerek kendi yorumumu tekrar gözden geçirdim, Ahmet abinin eleştirilerinin geneline katıldığımı söyleyip başlığı abartılı bulduğumu ifade ettiğimi gördüm, anladım ki eleştirilere yada uyarılara tahammül gerilemekte ve yaptığımın eleştirilenleri savunma addedilerek suçlanmaya başladığımı görmekteyim. Allah hepimizin hayrını versin inş.

S Salih 01 Ocak 2012

Ekrem kardeşim,

“Ümmetin ayrılık gayrılık sebepleri o kadar çok ki sonunda bir yenisi daha eklendi.”ulustan ümmete“ proğramı epey malzeme çıkardı müslümanlara... şahısların cümlelerini cımbızla çekerek gündem oluşturan kardeşler bence doğru bir iş yapmıyor.” “Bu zevatlar kendi tabanlarını oluşturup yönlendirirken ümmetin en çok eleştiren kesimi ”bizler“ onlara laf yetiştirme telaşındayız hatta kendimiz gibi düşünenlere de...” diyorsunuz.

Bu söylem ve tutum, münkere karşı susmak, hakkı söylemekten imtina etmek anlamına gelmez mi? Bunu söylemekle, "yeni ayrılık, gayrılık sebepleri çıkarmamak için içimizden birileri, ya da bizim de müntesibi olduğumuz tevhid dini İslam’a kendini nispet edenlerden bazıları, (ki bu bazıları öncü şahsiyetler) ortak dinimiz İslam’ın tahrifine, yada hak ile batılın karışmasına ve münkere alan açılmasına dair söz ve eylemler ortaya koyduklarında susalım, itiraz etmeyelim, sorun çıkarmayalım ve idare edelim" demiş olmuyor musunuz? Peki bu tutum İslami iman, ibadet, ahlak ve şahidlik sorumluğuyla bağdaşır mı?

Allah ve Resulü "emri bil maruf ve nehyi anil münker” yapma sorumluğumuzun önemi ve vazgeçilmezliği, ertelenmezliği konusunda bunca uyarmışken, siz bu sorumluluğu terk etmeyi nasıl önerirsiniz? Üstelik, ifsad edici, hak ile batılı karıştırıcı söylemler çok daha güçlü imkanlarla TV ekranlarından bir anda milyonlara ulaşırken, bu tür ıslah edici ve uyarıcı birkaç yazı ise, ancak yüzlerce kişiye ulaşabilen bazı internet sitelerinde yayınlanma imkanı bulabilmekte ve yapılan tahribatı önlemeye yetmemektedir. Bu sebeple sizin gibi mü’min kardeşlerin, bu tür ortamlarda yazılan birkaç yazıyı bile yeterli görmeyip, bu yazıları daha fazla kişiye ulaştırmak için seferber olması, mail gruplarına ulaştırmak için ilave çabalar göstermek üzere hareket etmesi gerekmez mi?

Hele şu ifadeleriniz, çok önemli kavram ve ilkeleri tahfif etmek anlamına gelmiyor mu?

“sisteme eklemlenmek-dik durmak-tevhid üzere olmak-resulü örnek almak vs. bu sılogan cümleler eşliğinde gittikçe atomize olunduğunun farkına varılmıyor mu?”

"herkes işine baksın kardeşim bırakalım polemikleri dediki demişleri.Eleştiri yapan bazen haddide aşan kardeşler birazde kendilerine dönük öz eleştiri yapsalar ve arkalarına,yanlarına baksalar ne kadar yalnız olduklarını fark edecektir."

Emri bil maruf da her müminin vazgeçemeyeceği “işi” değil midir? Bunu yapanlar aslında “işlerine bakmış” olmuyorlar mı? Başkalarına karşı görevimiz ve o başkalarının da üzerimizdeki hakkı olan “emri bil maruf, nehyi anil münker” sorumluluğumuzu yerine getirmemiz, kendimize yönelik olarak ölene kadar sürdürmemiz gereken sorgulama, arınma ve inşa çabamızın alternatifi midir? Yani başkalarına karşı uyarı görevlerini yerine getirenlerin başka bütün sorumluluklarını bıraktıklarını, “ubudiyet” bütünlüğünü ihmal ettiklerini mi zannediyorsunuz? Bir mümin olarak nasıl böyle dar bakabilirsiniz?

“Bizler”, hem “verrucze fehcur” emri gereğince süreklilik arz etmesi gereken iç arınmayı ve “tertil üzere Kur’an okuyarak” “kitabın ve hikmetin eğitimini” alıp İslami şahsiyeti inşayı, hem “işlerimizi şura” ile görerek zalimlere karşı adaleti ikame etmek üzere “topluca karşılık vermeyi”, hem tebliğ, davet ve şahidlik sorumluluklarımızı yerine getirerek vahyi sosyalleştirme ve İslami toplumu ve ümmeti vahiyle inşayı, hem de bütün bunları yaparken, gerek davetin muhatabı olan toplumdaki yanlış din anlayışlarını, şirki, münkeri ve fesadı tasfiye ve ıslah, gerekse Müslümanlar arasından münkere meyletme, hak ile batılı karıştırma eğilimlerini ıslah amaçlı olarak “emri bil maruf ve nehyi anil münker” yapmayı birlikte ve birini diğerine feda etmeden bütüncül olarak yerine getirmeyi başarmakla mükellefiz. Bütüncül kulluk ve hayatı ibadet kılmak sorumluluğumuz da bunu gerektirmektedir.

Ancak şunu derseniz size katılırım: “Bir yandan dinimizi tahrife ya da hak ile batılı karıştırmaya yol açan içimizden çıkan yanlışları, münkere meyletmeleri ilmi içerikle ve nitelikli bir biçimde yapmaya devam edelim, ama bir yandan da kulluk bütünlüğü içindeki diğer sorumluluklarımızı da Allah için daha fedakarca, daha örgütlü, daha nitelikli ve daha güçlü ve yaygın projelerle hayata geçirmek için hepimiz seferber olalım.”

K Kemal Songür 01 Ocak 2012

HARUN KARDEŞİME!
Nasihatleşmeye dönük uyarı yazınız için gerçekten çok teşekkür ederim. Ben de aynı düşüncelerle şunları söylemeliyim. Siz çok açık ifade ettiniz ben de öyle yapayım...
1- Oldum olası ''mavi boncuk dağıtma kabilinden'' farklı ortamlarda değişken söylemlerde bulunulmasından hep nefret etmişimdir, dar ortamlarda farklı geniş ortamlarda farklı konuşabilen tiplerle aynı havayı solumaktan hep rahatsız olup uzaklaşmışımdır. Üzüm yemeyi değil bağcıyı dövmeyi önceleyenlerle yol yürünemeyeceğini hep söyleyegelmişimdir.
2- Ben yazar-çizer hüviyeti/becerisi olan biri değilim, şu an yayınına ara verilen ''özgün yürüyüş'' sitesinde 8-10 tane makalem yayınlandı o kadar, beni suçladığınız eleştirilmesi gereken cenahla ilgili hiçbir yazınız yok dediğiniz için bunları söylemekteyim, sadece yazan arkadaşlara kendimce uyarı/katkı kabilinden yorumlar yazmaktayım (ayrıca benim internet ile hemhal olmamın tarihçesi 3-4 yıldır), ayrıca bahse konu olan ve de tanış olduğum arkadaş çevresine de düşüncelerimi/uyarılarımı karşılaşılan ortamlarda dillendirmekteyim, tabi bardağın dolu tarafının hakkını vererek ve boş/eksik/yanlış tarafını da düzeltebilme umuduyla ve de ötekileştiren bir dil kullanmadan tartışmaktayım, yüzyüze bakabileceğimiz ve tekraren kaygılandığımız boyutları konuşabilme adına, yaptıkları hataları kasıtlarına/özlemlerine perde etmeden bilakis kasıtlarının/özlemlerinin öncelenerek hataların dillendirilmesinin vahyi ölçü kaynaklı olduğuna inanarak ifade etmekteyim.
3- Yayınlanması mahzurlu/gereksiz görülen ve de yayınlanmayan bu siteye gönderdiğim ''ümmet'' başlıklı yazımın içinden bir pragraf alıntılayarak (''sivri dillerinden'' girişiyle başlayan pragraf) bahse konu cenahları eleştirenleri sert bir dille eleştirdiğimi söylemektesiniz. Kaygılarımı dile getirmeye çalıştığım o yazı bir makalenin altına düşülmüş bir yorum yada isim ve öbekleri adres gösteren bir yazı olmayıp, dar ve geniş ortamlarda konuşageldiğim ve temel düşüncelerini özde paylaştığım fakat muhatapların analizlerinde/tanımlarında çok acımasız bulduğum, kullandıkları dilin ümmetin ne bugününe ne yarınına hayır getirmeyeceğine inandığım, tarihten günümüze bu nevi yaklaşımların ne tür belalar getirdiğini bildiğim, yıllardır karşılaştığım, okuduğum, duyduğum ve de içimde biriken çok yanlış yaklaşımlara karşı bir serzenişten ibarettir. Çünkü, benim kardeşim dediğim muhatapları yanlışlarından hareketle ''ihanetle'' ''şerefsizlikle'' ''rantiyecilikle'' ''laik rejimin maşası/kuklası'' '' ilahi olanın hayata müdahilliği konusunda bütün kaygılarını yitirmiş/dönmüş'' ''kardeşim diyemem çünkü kasıtlarımız/özlemlerimiz farklı'' ''artık konuşabileceğimiz/paylaşabileceğimiz hiçbir şey yoktur'' (bunlar tartışma ortamlarında duya geldiklerimdir) gibi tanımlamalar karşısında duyduğum rahatsızlığın ve birikimin dışa vurumudur. Aynı yaklaşımlara sahip olanlar üzerlerine alınsınlar yada Şükrü kardeşimin Neo-Harici’lik eleştirisini nasıl üstlerine almıyor ve destekliyorlarsa öyle davransınlar.
4- ''Ulustan Ümmette mi? Yoksa şeriatten laikliğe mi? (ayrıca bu başlık kardeşlereli sitesinde makalenin başlığı olarak durmaktadır) sorusu içinde yargı cümlesini de içinde barındırdığı aşikardır ve hem de bu yargı cümlesi bahse konu olan vahim benzetmelerle sınırlı tutulmayan ve programların tamamında işlenen konuları/içeriği ve de yapılmak isteneni istihza da katarak bir çuvala koyup çöpe atmaktır. Şu ana kadar yayınlanan bölümlerinde de Ümmetten ulusçuluğa nasıl düşüldü, ulusçuluğun arkaplanı, sekülerizmin/laisizmin ümmetin baş belası olduğu, bütün ideolojilerin bitip-tükendiği ve insanlığın yegane kurtuluşunun vahyin gölgesinde hayatı okumakla olabileceği ve benzeri konular, bunları söylememin nedeni ortalama bir zihne sahip olan ve kendilerini bu dine nisbet edenlerin faydalanabileceği bir pragramı genelleyerek bir başlık atılması ve bütünüyle gözden düşürülmesini çağrıştırdığı için, programın geneli masaya yatırılsa söylemek istediklerim anlaşılacaktır. Bahse konu olan bölümü şiddetle eleştirilsin/eleştirelim ama bu eleştiri bardağın dolu tarafını da perdeleyerek yapılmasın derim. Zaten bizim cenahın kimse kusura bakmasın ya hep ya hiç, bardak ya doludur ya boştur yaklaşımı maalesef hep olagelmiştir. Yani biri ömür boyu dinin bariz emir ve nehiylerini dikkate alarak yaşasa ve dahi hayatı boyunca bu dinin hayatın tümünde yaşanılır kılınmasına dönük cehd etse ama yanılarak/aldanarak ve yanlış bilgi/etki sonucu bir oy verdi mi bitti...
5- (Öncelikle münkere meyledenlere karşı emri bil maruf sorumluluğunuzu yerine getirmek yerine, bu sorumluluğu yerine getirmeye çalışanları takip!!!! edip, daha çok onlara tepki göstermek ve en azından kullandıkları üslup sebebiyle onları bu sorumluluklarını yaptıklarına pişman etmek istercesine ağır eleştiriler yapmanız dikkat çekiyor) demektesiniz, Harun kardeşim biraz insaf Allah aşkına, yorumlarımın genelinden bu sonucu nasıl çıkartabildiniz bilmiyorum ama benim kanaatim yayınlanması mahzurlu görünen ''ümmet'' başlıklı yazımı baz alarak ifade ettiğinizi düşünüyorum, yani münkere meyledenleri eleştirmeyecem eleştirenleri eleştirecem öyle mi? Kaldı ki; o yazımda içe dönük eleştiri yapmayı öncelediğim için bu konular üzerinde değinmeye çalışmış idim, dolayısıyla hataya düşen kardeşleri eleştirmiyorum sonucu asla çıkmaz. Kaldı ki, Ahmet abinin ve Coşkun kardeşin eleştirilerine genelde katılıyorum demek bahse konu olanları eleştirmek değil midir? Bana göre yanlış bulduğum başlık ve cümleleri içe dönük eleştirmek/uyarmak neden suçmuş gibi görülmektedir, içe dönük eleştiri yasağı mı var, yaksa hatalardan azademiyiz bizler?
6- (İşte bu tutumla doğruyu yaptıktan sonra kuracağınız şu cümlelerinize imza attığımı ifade etmek isterim:) diyerek yazdığım cümleleri (sağolasınız) onaylayarak alıntılıyorsunuz. <<“Hataların/yanlışların yapılış nedeni -kendi algı ve okumalarına göre- vesayet sisteminin geriletilmesine matuf olduğu gerçeğinden hareketle ve de bu laik sistemi asla içselleştirmeden /evetlemeden yapıldığına inandığımız hatalar zümresinden görerek uyarılmaya devam edilmesi gerçeğidir. Yapılması gerekenin hakka/hakikate ölüm bizi buluncaya kadar davet edilmesi gerektiği, yaşadıkları hayat serüvenleri ortada olan ve bundan dolayı da merhamet diliyle uyarılmayı çokça hak eden kardeşlerimize karşı gözden çıkarıcı bir dille değil, hayra hayırla davet edilen bir dil kullanılmasıdır.”>> Bu cümlelerde hata yapanların hataları asla olumlanmamakta, hataların yapılış nedenlerindeki arkaplana dikkat çekilmekte ve bu arkaplandan hareketle iletişim köprülerinin muhafaza edilerek uyarılara devam edilmesi gerektiği dile getirilmektedir. Ben sizin gibi parelel düşündüğüm kardeşlerime de ''bahse konu muhatapları tanımlarken'' durdukları yer itibariyle eleştirdiğim kardeşlerime de BUNUN HATA/YANLIŞ/ VE TEHLİKELERİ İÇİNDE BARINDIRAN YANLIŞ SÖYLEM VE DURUŞ OLDUĞUNU söylemekteyim, ancak bu yanlışlığın arkaplanında ne ihanet ne aidiyetten/özlemlerden dönüş gibi algılar oluşturulamayacağı ne de tekfiri andıran/çağrıştıran yaklaşımlar sergilenemeyeceği gerçekliğidir.
7- Hayatı, mücadeleyi, daveti sitelerde ya da yazılı basında dillendirilenlerden ibaretmiş gibi görüp niye yazmadınız gibi suçlamaların gereksiz olduğunu düşünüyorum. Şahsım adına, ister toplantılarda olsun, ister iftar ve benzeri davetlerde olsun, ister konferans ve benzeri etkinliklerde olsun yani hayatın içinde karşılaştığımız her ortamda bütün konuları ve iman ettiğimiz değerleri açıklıkla ifade edegeldik. Yine şahsım adına eleştirdiğim kesimlerle aynı karede görünmem gibi şartlanmışlığım olmadığı için bütün ortamları değerlendirmeye çalışanlardanım. Örneğin; zaman zaman gittiğimiz özgürder şubelerinde de üzüm yeme kastıyla bu konuları tartışmaktayız, hatta (referandumun olacağı tarihlerde) değişik ortamlarda Haksöz’ün yada H. Türkmen’in yaklaşımlarını nasıl buluyorsunuz şeklindeki o dönem sıkça sorulan sorular karşısında hep şunu söylemişimdir; Bizler Hamza ağabeyimizden ve yazıp çizdiklerinden yararlanan, hayatı boyunca bu din için gösterdiği cehdlerini takdir eden kardeşleriyiz fakat referanduma yönelik yaklaşımlarını asla kabul etmiyoruz ve çok yanlış bularak eleştiriyoruz demekteydik ve halen demeye de devam etmekteyiz. Tabi bizim usulümüzü kerih görenler yada ''taraf olmayan bertaraf olur'' cümlesini bu konularla ilgili ifade edenler gibi düşünmediğimiz için bizleri ‘düşünceleri oturmayanlar’ olarak zannedenler çıkabilir, hesabımı göreceğine iman ettiğim rabbim şahiddir ki tarafımız ümmetin tarafıdır, tarafımız vahyin gölgesinde hayatı okuyanların tarafıdır, tarafımız fotokopik zihinlerle kardeşliğin inşa edilemeyeceğini görebilenlerin tarafıdır.
Hülasa değerli Harun kardeşim, ben de sizi ve sizin gibi dertli kardeşleri Allah için sevmekteyim, hiçbirimiz hatalardan azade değiliz, uyarılarınızı dikkate alacağım ve farkına varamadığım yanlışları hatırlatan kardeşlerime de duacıyım,
Ümmetin hali ortadadır, hepimizin daha dikkatli/duyarlı olmak gibi yükümlülüğümüz vardır.
Şahsım adına, aidiyetlerin/özlemlerin vahyin gölgesinde durduğu/korunduğu ve hayatlara yansıtıldığı müddetçe yanlışa/hataya düşen kardeşlerimi ümmetin bir ferdi olarak görmeye ve kardeş olarak bağrıma basmaya ve bu ruh haliyle fiilleri önceleyerek merhamet diliyle eleştirmeye ve dahi dua etmeye devam edeceğim.
Allah’a emanet olunuz.

K Kemal Songür 01 Ocak 2012

Müslim kardeşim, (Şahsen bir dönem bu camiayla yakın olan bir kardeşiniz olarak, köprülerin altından çok çok sular geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim. O kitapta dile getirilen “cahiliyeden ayrışma” ilkesinin bugün ne yazık ki muhafazakar-demokrat iktidar üzerinden sıkı bir cahiliyeyle bütünleşme pratiğine dönüştüğünü görmek için çok fazla karine sıralamaya gerek de yok.) demektesiniz. ''sıkı bir cahiliye ile bütünleşme pratiği'' gösterdiklerini ifade ederek çok ağır bühtanda bulunuyorsunz, bu aslında şu demektir; bütünleşmek artı içiçe geçmek/aynileşmek demektir, yani size göre bu arkadaşlarımızın ilahi olanın hayata müdahil olması gerektiğine dönük düşünsel/eylemsel/yaşamsal ve de özlem boyutuyla hiçbir şeyleri kalmamış mıdır? Türkiye genelinde özgür der şubelerinde işlenen konuların içeriği ve onca koşuşturmalarının çıkardığı fotoğraf/görüntü ''sıkı bir cahiliye ile bütünleşme pratiği'' midir? İçlerinden geldiğiniz yada bulunduğunuz bu camianın bu kadar kısa sürede bütün değerlerinden/özlemlerinden sıyrılarak cahiliyenin kucağına oturduğunu mu söylüyorsunuz? Haksöz dergisi ve paralelinde çıkardıkları kitapların veya internet sitelerindeki yazarlarının hayatı okumalarına yönelik içerik/söylem ve kaygılar sizce cahiliyeye teslim olma sonucunu mu çıkarmaktadır? Eğer bu camiaya karşı hükmünüz bu ise eğer, özelde bu coğrafyada genelde bütün bir yeryüzünde benzeri düşünenleri de bir çırpıda ''cahiliye ile bütünleşmiş pratik sahipleri'' yaftasıyla gözden çıkarılıverilir öyle mi?
(Allah’ın hükümlerinin hakim kılınması persektif ve hedefini bir tarafa bırakmış ve mevcut bâtıl sistemleri “adalet” temelinde yeniden inşa gibi tamamen bâtıl bir yola girmiş bulunmaktadırlar.) demektesiniz. Yani kesin hatlarla ayrıştığımız konu burası, sizler bu camiayla ilgili ''Allah’ın hükümlerinin hakim kılınması persektif ve hedefini bir tarafa bırakmış'' ifadelerini hoyratça kullanabilirken, ben de Allah’ın hükümlerinin hakim kılınması perspektif ve hedefini devam ettirdiklerini ve bunu da aidiyet/söylem/eylem ve özlemleriyle gösterdiklerini ve buradan hareketle kardeşlerimiz olduklarını, ancak özlem duydukları ilahi öğretinin hayatın tümüne müdahil olması gerektiği hedefini korumalarına rağmen -kendi algı ve okumalarına göre- doğru yapıyorum zannıyla yanlış/hatalı ve dahi tehlikeleri içinde barındıran kimi söylem ve tutumlarının olduğunu, dolayısıyla aynı özlemleri paylaştığımız fakat metodik olarak hataya/yanlışa düştüklerini düşündüğümüz kardeşleri kardeşlik diline yakışır şekilde uyarılması gerektiğini düşünmekteyim.
Farkımız şudur; verilerden hareketle zihinsel kodlarına ve hayatlarına müşahid olduğumuz bahse konu olan kardeşlerimizin son yıllardaki tutum ve davranışlarını (kalkış noktalarındaki iyi niyetleri cari olan) hata-yanlış kelimeleriyle ifadelendirmekteyim ve ısrarla merhamet/kardeşlik diliyle uyarılmalarına devam edilmesi gerektiğine inanmaktayım.
Sizler ise fail-fiil ayrımını da bütünüyle gözardı ederek ve dahi muhatapların düşünsel/eylemsel bütün hayat serüvenlerini bir çırpıda yok sayarak ''sıkı bir cahiliye ile bütünleşme pratiği'' ve ''Allah’ın hükümlerinin hakim kılınması persektif ve hedefini bir tarafa bırakmış'' gibi cümlelerle adeta bütünüyle gözden çıkarmayı çağrıştıran yaklaşımlar sergilemektesiniz.
Müslim kardeşim, ben muhatapların hatalı okumalarını ve yanlış tutumlarını dillendirirken, ısrarla bana şunları bilerek şu gerçekleri görerek ne söyleyeceksem öyle söylemem gerektiğini söylüyorsunuz. Ne söylememi bekliyorsunuz? Allah aşkına siz söyleyin...
İliklerine kadar bu dine iman eden ve bu dinin yeryüzünde hakim kılınmasına dönük malıyla-canıyla mücadele eden, bu dinin emir ve nehiylerini hassasiyetle kuşanan, ümmet için göz yaşı döken, alınteri akıtan, müslümanlara nasıl bir faydam olur diye etrafına bakınan, laik sistem denildiğinde kaşları çatılan, evini-yurdunu mektep haline getiren tanıdığım, takip ettiğim, okuduğum, bildiğim niceleri vardır ki; yanlış bilgi-etki ve okuma kaynaklı hatalar yapabilmektedirler. Şimdi bu konumdaki muhatapların aidiyetlerini, düşüncelerini, duygularını, amellerini bir çırpıda yok sayarak gözden mi çıkaralım, yoksa matematiksel/ruhsuz kodlamalara kurban edip tekfir mi edelim?
Kanaatime göre bu dil/söylem gençlerimizi/nesillerimizi olumsuz etkilemekte ve hayra dönük münazara-tartışma ortamlarının oluşmasını zorlaştırmakta, hayatı ve olayları benim gibi okumayan/görmeyen benden değildir kolaycılığını tetiklemekte, donuk, itici, soğuk, asosyal ve ikna çabasına tenezzül etmeyen kimliklerin oluşmasına neden olabilmekte, karşısındakini kolay gözden çıkarabilen ve ilişkileri-iletişimleri inadiliğe ve benmerkezciliğe kurban eden karekterlerin çoğalmasına fırsat vermektedir. Bu dili hangi cenah kullanıyorsa sözümüz onlaradır.
Hülasa Müslim kardeşim, kasıtlar/kalkış noktaları, aidiyet ve özlemler öncelenerek hatal(ıl)arın eleştirilmesi gerekmektedir, eleştirilen hataların/yanlışların kasıtlar/kalkış noktaları, aidiyet ve özlemler üzerine perdelenerek ve bütünüyle gözden ırak tutularak yaklaşılmamalıdır. Bu davet usulüne ve hikmete daha uygundur diye düşünüyorum.
Allah hepimizin hayrını versin ve ayaklarımızı sabitkadem kılsın inşaallah.

M Müslim 01 Ocak 2012

Ekrem Daştan kardeşim / ağabeyim, öncelikle şunu söyleyebilirim ki, söz konusu kişi ve camialardan son dönemde sadır olan söz ve yaklaşımlar değil cımbızla, vinçle bile tuutlup çıkarılacak cinsten değil. Lütfen bu ifademi isithza olarak değerlendirmeyin. Bence bir gerçeğin ifadesi olarak yazıyorum bunu. Cımbız bu ağırlığı nasıl kaldırır ki? Arkamıza ve yanımıza bakıyoruz tabi, bakmaz mıyız? Peygamberler de muhtemelen bakmışlardı. Ve bakıp da çok kimseleri göremediğimizde Rabbimizin “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar ve sadece tahminde bulunuyor.” (En’âm 116) beyanlarını hatırlıyoruz. Marjinalliğin az sayıda olmak değil, Yüce Allah’la irtibatı azaltmak olduğunu biliyoruz ve Rabbimizle iritibatımızı sağlam tuutmak için bu tür sapmalara karşı çıkmayı temel bir sorumluluk olarak görüyoruz.

Değerli Kemal Songür ağabey, söz konusu çevrelerin cahiliyeyle bütünleşme pratiği içinde olduğu yargım size ağır gelebilir, ancak mevcut durum, bu çevrelerin birkaç yıldır ortaya koydukalrı yaklaşımları ve kamuoyuyla paylaşlıp pratiğe döktükleri duruşu siz cahiliye ile ayrışma perspektifi ile niteleyebilir misiniz? Ben, temel perspektif ve duruşun değişmesinden söz ediyorum. Cahiliye ile tamamen bütünleştiklerini tabii ki söylemiyorum. Bu geleneksel cemaatler için bile söylenemez. Ancak cahiliyeyle ayrışmaya dayalı temel tevhidi duruşun terk edildiği çok açıktır. Muhalefet ve taraftarlığın sistem içi aktörlere endekslendiği, sistemin yeniden inşasından söz edildiğini ve tutumların da bu çerçevede alındığını görmemiz gerekir. Bir kanser hastasının kanser olduğunu söylemek ağır olsa da söylenmelidir. Onun hayrına olarak, tedaviye yönelsin diye. Bizim yapmaya çalıştığımız da, fikri olarak kanser olan, akidevi sapma içerisine düşen Müslümanlara bu durumlarını hatırlatmaktır ve asıl merhamet de budur düşüncesindeyim.

H Harun 01 Ocak 2012

Selamunaleykum Kemal kardeşim!

Allah sizden razı olsun. İnşallah yapılan izahlar ve açıklamalarla maksat hasıl olmuş ve meramımızı birbirimize anlatmışızdır.

Yalnız tavzih babından şu kadarını söyleyeyim, demokratikleşmeye doğru savrulan ve sizin de “vahim” dediğiniz hataları artık sürekli yapan kesimlerle ilgili tek bir yazınıza rastlamadık derken, bu kesimlerin sitelerinde eleştirilmesi gereken konulardaki haberlerin altında, mesela “Ulustan Ümmete” programının ilk bölümünün altında burada bize söylediğiniz kadar bile bir eleştirinize rastlamadığımız anlamı da vardı.

Korkum şudur ki, bu kardeşlerimiz eski hatalarını düzeltmeden sürekli yenilerini ekleyerek aramızdaki mesafeyi tek taraflı olarak sürekli daha fazla açarak, belki de uyarıları da sürekli kılarak engel olunmazsa ileride bir araya gelmeyi tamamen engelleyecek çok daha vahim hata hamleleri yapma potansiyelini muhafaza ederek, sizin de tespit ettiğiniz güzellikler kadar olmasa da, temel ilkesel yanlışları da çoğaltma istikametinde ilerliyorlar.

Değerli kardeşim, inanın bu şekilde giderse çok yazık olacak. Dediğiniz gibi bu Müslüman kadrolar kolay yetişmiyor, kolay da harcanmamalı, İslami mücadele süreçleri kolayca heba edilip sisteme eklemlenme noktasına sürüklenmemeli, buna engel olacak çabaları ve bu kardeşlerimizle tekrar temel akıdevi ilkelerde buluşup kucaklaşmak için üzerimize düşen sorumlulukları ihmal etmemeliyiz.

“Aynı karede görünmekten kaçınmak” konusuna da çok takılmışsınız. Ama sizin de "... yanlış ve vahim hatalarla bezenmiş söylemlerin karşısında susalım demiyorum ve daha kötüsü de yapılan hataların doğru içtihatlar/çıkarımlar olabilir gibi meseleyi sulandırmaktan da şiddetle kaçınılması gerektiğini düşünüyorum“ diyerek ”vahim" olarak nitelendirdiğiniz ve hiçbir sebeple mazur da gösterilmemesi gerektiğini vurguladığınız hataları, bu kardeşlerimiz bütün uyarılara rağmen düzeltmek için hiçbir çaba göstermedikleri gibi, hatta tam tersine, bu yapılanların doğruluğunu ispat için Kur’an ve siyerden zorlama çıkarımlar yaparak meşrulaştırmaya çalışıyorlar ve artık sürekli yapar hale geliyorlar. Böyle bir durumda, bu hallerinde bir sorgulama ve düzeltme eğilimi göstermeden aynı karede görünmemek duyarlılığı ancak saygı duyulması gereken bir tutum değil midir? İsrailoğullarından Marufu emredenlerin, hatalarını düzeltmeyenlerle birlikte olmayı sürdürmeleri sonucunda giderek hataların kanıksanıp yaygınlaşması ve sonuçta da hepsini kuşatır hale gelmesi sebebiyle Yahudileşmeleri gerçekleşmedi mi? Böyle bir sonuçtan Allah’a sığınmalı ve üzerimize düşen sorumlulukları ihmal etmemeliyiz. Bu kardeşlerimiz söz konusu vahim hata işleyen hallerini düzeltme çabası göstermedikleri ve birlikteliğimizi yeniden dağıtacak aynı hatalara bir daha düşmelerini engelleyecek ve hepimizi bağlayacak istişari mekanizmalar üretmedikçe “aynı karede görünmek istememenin” bir düşmanlığın değil, tam tersine ilahi rızayı kazandıracak istikamette gelişmelere, kalıcı birlikteliklere vesile olmak isteyen bir merhametin ifadesi olduğu fark edilmelidir.

Neyse kardeşim, samimiyetinize inanarak, bu kesimleri uyarmak konusunda da, ümmeti vahiyle inşa etmek yükümlülüğümüzde de yardımlaşıp birlikte hayra hizmet edeceğimiz umuduyla sizi sevgiyle kucaklıyor, Allah’a emanet ediyorum.

Rabbimiz bizlerin de ayaklarımızı, bu “vahim” hataları yaptıkları için uyardığımız kardeşlerimizin de ayaklarını (yanlışlarından dönerek) tevhidi istikamette sabit kılsın, hak ile batılı karıştırmaktan korusun, dininde isabet kaydetmemizi nasip ederek hepimizi Kur’ani akıde ve ölçülerde buluşturup bütünleştirsin inşallah.

H halil 01 Ocak 2012

Ahmet hocam
Allah senden razı olsun.
Yazın çok şeyler anlatıyor.Allah hak yolda kalblerimizi kaydırmasın.
Yazınız vesilesinle burada fatma hanaım kardeşimide anmak istedim.Hak yolda bunla ilgili ilk yazıyıda yazdığından Allah ondanda razı olsun.Yanda okuduğum Coşkun kardeşimden de razı olsun.Kardeşlerim bilmelilerki bu ümmete hatırlatmalar zaruri hale gelmiştir.Bunları hayra tebdil etmesini Allahdan niyaz ediyorum.
Kardeşlerime uyanış dualarımla.

Y Yakup Döğer 01 Ocak 2012

Yorumsuz:

Mustafa İslamoğlu- İMAN adlı Kitabından önsöz

"İmanın tahrifi kimlik bunalımını da yanında getirmiştir. Bugün ümmeti oluşturan fertlerin en büyük sorunu şahsiyet sorunudur. Bu da imanın zafiyetinden kaynaklanmıştır.
İman zaafa uğrayınca, şahsiyette zaafa uğramış, artık hak-batıl, iman-küfür, mü’min-kafir ayırımları inandığını iddia eden insanların gözünde tanımlayıcı olma özelliğini yitirmiştir. Bunun sonucunda fertler Müslüman oluşlarıyla iftihar etmek şöyle dursun, küfre muhabbet beslemeye, hatta gıpta etmeye başlamışlardır.
Kimlik bunalımı adını verdiğimiz bu şahsiyet kaybı, küffarın İslam Ümmeti üzerindeki velayet ve vesayetini doğurmuştur. Oysa ki Kur’an, kafirlerin mü’minler üzerindeki velayetini şiddetle ret eder.
Elbet küfrün velayeti altında yaşayan mü’min fertler çeşitli akide hastalıklarına maruz kalacaklardı, kaldılar da. …….
Günümüz klasik akidevi tasniflerin hiç birisine uymayan nev-i şahsına münhasır Müslüman tipleri ve Müslümanlıklar türemişti. Hz. İbrahim’in hanif dinini tahrif eden müşriklerin kendilerini İbrahim’e, Hz. Musa’nın ve Hz. İsa’nın dinlerini tahrif edenlerin kendilerini Musa ve İsa’ya nispet ettikleri gibi, Hz. Muhammed’in dinini tahrif eden insanlarda kendilerini O’na, nispet etmeye başlamışlardı.
Müslüman olduğunu iddia eden insanlarda, bir müşrikleşme, bir Yahudileşme, bir hristiyanlaşma temayülü alıp başını yürümüştü. İnsanlardan bazıları Müslüman olmadan nasıl yaşayacaklarsa, nasıl duyup düşüneceklerse ve hatta nasıl inanacaklarsa öyle yaşayacak, duyup düşünecek, inanacak ve bütün bunlara rağmen Müslüman olma iddiasından da vaz geçmeyecekti.
Bu özel Müslümanlar arasında hangi tipler yoktu ki? Allah’ın hükmünü inkar ettiği, İslam Şeriatını ret ettiği, dahası kendisine laisizmi bir din olarak seçtiği halde Müslümanlık iddiasında bulunanlar, laisizmle İslam’ı, küfürle imanı telif etmeye çalışan hak-batıl şirketlerinin alacakaranlık ve karışık seven gayretli elemanları……
…………………
Bu eserin amacı, bunca gurbetten sonra bireysel ve toplumsal tüm alanlarda şeytanın iktidarına son verip imanın iktidarına yeniden kavuşabilmek için şart olan imanı tashih ve tamir seferberliğine katkıda bulunmak, bunun ilke ve usulünün ortaya konulmasına yardımcı olmaktır.
Bu sayededir ki, imanın tahrif ve tahribi durdurulacak, şimdilerde şiddetli esen laik ilhad modasını insanımı en az zayiatla atlatabilecektir.
İktidarsız imanların mü’min yüreklerde mahkum olduğu bir çağda özgür bir imana kavuşabilmenin yolu, Allah Rasulü’nün çağrısına uymaktan geçiyor. Bu çağrıyı tekrarlıyoruz. "

Mustafa İslamoğlu
Küçükköy, ocak 1993

A adem gemici 01 Ocak 2012

benim hatırladığım kadarıyla koyverme oyver hadisesinden başlayıp milimetrik sapmaların büyük çatlaklara ve dev yarıklara dönüştüğünü ve sonucundada akidevi olarak yıkımların kaçınılmaz olduğuna ve binanın yıkılırken sadece kendi başına yıkılmadığına gölgesindeki yapılarıda yıktığına hep beraber şahit olduk..allah razı olsun ahmet hocam çok açıklayıcı bir yazı yazmış..fakat zaten herşey okadar açıkki..yakinen tanıdığımız program yöneticisinin bu çok açık yanlışlara kendisinden beklediğimiz şekilde cevap verememesi ve suskun kalması daha bir hayal kırıklığı doğurdu bazı çevrelerde..şimdi benim anlamadığım şu:m.islamoğlunun eski kitaplarıyla hatta yazdığı meal tefsirin biçok bölümüyle bu günkü fikirleri arasında taban tabana bir zıtlık olduğu gün gibi aşikar sanırım buna kimse itiraz etmez..peki ozaman neden kendine göre yanlış olan eski fikirlerini insanlara ulaştıran kitaplarını hala satmaya devam ediyorda toplatıp imha etmiyor..bu hangi ahlaki değere sığar..eğer yönetici adaletliyse müslüman olup olmaması önemli değil diyen birinin hala savunmasını yapan arkadaşlarıma da bir çift lafım var..artık tarikati tasavvufu eleştirmeyin çünkü aynı konuma düştünüz..hocanızı vahye göre değerlendirmeniz gerekirken vahyi hocanıza göre değerlendirir oldunuz.....çok yazık.

F Faruk 01 Ocak 2012

S,A HOCAM
Yüreğine saglık hocam hakikat neyse onu yazmışsınız Allah ayaklarınızı sabit kılsın, sizi çok seven kardeşiniz
Allah dan en büyük duam bu hocalarımız inşallah söylemiş olduklarından dönerler ve tövbe ederler hocalarımı anlamış değilim AKP nin savunucuğunu yapmak. Etrafımız da o kadar insan varken vahye susamış
Biz bugidişle nasıl anlatacağız (İSLAMI) AKPlisineCHP lisine MHP lisine BDP vs insanları ALLAH’A mı çağracağız yoksa AKP yemi ? Bize demez lermi
Haddim olmayarak bunları yazdım lütfen beni yanlış anlamayın. İslam ve Hayat sitesine emeği geçen kardeşlerden Allah razı olsun .

A Ahmed Kalkan 01 Ocak 2012

Eleştirinin Faydası ve Üslûp Üzerine
Ahmed Kalkan

Eleştiriye müsaade etmeyen kendine yazık eder. Aynaya kızıp, aynanın gösterdiğine bakmayan ve kendi üzerindeki düzeltilecek şeyleri görmeyen kimse acınacak kimsedir. Hepimiz çokça zaafları olan kullar olarak bizleri rahatça eleştirecek dostlar, arkadaşlar ve istişare edeceğimiz kimselerle beraber olmalı, eğer talebe yetiştiriyorsak eleştirel okuyan, eleştirel dinleyen öğrenciler yetiştirmeliyiz; örnek olarak bizi, kendimizi eleştirmelerine giden yolları tümüyle açabilmeliyiz. Ama, eleştirdiği şahsa karşı kul hakkını gözeten, eleştirisinde insaflı ve âdil davranan, eleştiri ahlâk ve âdâbına riâyet eden, soyut laf kalabalığı yerine, yanlışlara somut örnekler vererek onları tashih etmeye, doğrusunu sunmaya özen gösteren bir eleştirici… Aslında internet sitelerindeki yorumlar ve değişik sitelerin forum köşeleri yazar yetiştiren okul işlevi görebilir, güzel bir hizmet sunabilir. Ama, günümüzdeki şekliyle çoğu yazarı küstüren, kaleminin payını vermek adına kalemi mürekkebi emdiğine bin pişman edip onu istifraya zorlamak gibi büyük hizmetler(!) peşinde genç yorumcular.

Benim ölçüm, herkesin üslûbuna göre cevap vermektir. Sert üslûba aynı sertlikle cevap vermek, tatlı ve saygılı üslûba karşı daha fazla saygılı olmaya çalışmak gerektiğine inanırım. Hak edene hak ettiğini vermektir adâlet. Ben de âdil olmaya çalışırım. Tabii ki, olgun davranıp bir kötülüğü en güzel tarzla def etmek (41/Fussılet, 34) fazilettir. Şahsım hakkında ithamlarda bulunup beni sert şekilde eleştiren veya suçlayanlara cevap verip vermemekte hep tereddüt etmişimdir. Sadece az bir kısmına cevap vermekle yetindiğimi söyleyebilirim. Gazete ve dergilerde makale yazanların köşeleri, kamuya açık siteler, forum köşeleri, şahsî müdafaalar için kullanılmamalı, gündem sadece tebliğ içerikli olmalı. O yüzden sert eleştirilerle, suçlamalarla yazarı köşesinde kendini müdafaya mecbur etmemeli. Ama, Hz. Ali’nin dediği gibi; kişi haksızlığa uğradığında kendini savunmazsa, hem hakka-hakikate ve hem de kendi izzetine/onuruna zarar vermiş olacağı için hakkı savunmak adına cevap verme ihtiyacı hissettim, hissediyorum.

Eleştiriler yazarlar için çok önemli besleyici gıdalardır. Boylarının ölçüsünü alacakları boy aynasıdır. Aynaya kızılmaz, kusurlarımızı gösterip düzeltmemize sebep olduğu için biz de aynaya kızıp kirletmeyiz, çamur atmayız; tam tersine, teşekkür kabilinden, varsa aynanın üzerindeki tozu, kiri biz temizler, onu biz düzeltiriz. Ama, bir de konkav ve konveks (çukur ve tümsek) aynalar vardır, bizi olduğumuzdan çok daha çirkin gösterebilirler. Olduğumuzdan şişman, iri veya zayıf, küçük… Ben, bizi küçük gösteren aynalardan daha çok, büyük gösteren aynaların bizim açımızdan daha riskli olduğunu düşünürüm. İşte o aynalara çamur değilse de üzerine toprak atılmalı. O aynalara da gereğinden fazla önem vermekkızmak doğru değildir, gülüp geçersiniz. Bilirsiniz ki, o çukur veya tümsek ayna gerçeği yansıtmıyor. Ama ayna çukur olduğu halde, onda yansıyan sizin yanlış görüntünüzü herkese objektif görüntü olarak sunar, tek doğru olarak takdim eder ve bunda iddialı olursa, o aynaya haddini bildirmek ve iftira cezası olarak gerekirse kırmak gerekir.

Üslûp Beğendiremeyeceğiniz Yorumcular: İslâmî hassâsiyetle yazı yazan ve tevhidî ilkeleri net şekilde ortaya koyan bir yazının içeriğini eleştiremeyen bazıları, olanca güç ve hınçlarıyla yazarın üslûbuna saldırıyor. Yazının muhtevâsı doğru olsa, yazıda içerik yönüyle eleştirecek yanlış bir fikir bulunmasa dahi, üslûbunu sert olarak eleştirdikleri yazardan çoğu zaman daha da sert bir üslûpla yazarı suçlayabiliyorlar. “Çok bilmiş, burnu büyük, her konuda ahkâm kesen şu yazar geçinen kişiye bakın. Ulan bu ne biçim kaba üslûp?” şeklinde bir üslûpla üslûp eleştirisi... Kendileri tevhidî ilkeleri çiğneyenlere ister kaba, ister nazikçe eleştiri yapmadıkları halde, hak adına bâtıla gereken tavrı koymaya çalışanları üslûp adlı sehpada asmanın dayanılmaz keyfiyle rahatlıyor bazıları. İnternet haber sitelerine yazılan veya iktibas edilen aktüel veya ilmî bir yazı, meselâ sağcılaşıp düzene doğru kaymayı kınayan bir makale oldumu, onun mesajını yok etmenin en kolay yolu olarak “üslûp” tartışmaları açılıyor. Yorumcuların çoğu yazının özüyle, mesajıyla ilgili yorum yapmıyor, bir-iki cümledeki bir-iki tartışılabilecek ifadesinden dolayı “üslûbunun sert” olduğu yaftasıyla itham edip yaftalamaktan da öte, yazıyı böylece sabote etmiş oluyor. Üslûp eleştirisi adına belki çoğunlukla kendisinin de katıldığı mesajın etkisini yok etmeyi büyük bir kahramanlık veya dinî bir görev gibi görebiliyor nice yorumcu.

“Muhtevâ (içerik)” ne söylendiği, “üslûp” ise nasıl söylendiği demektir. % 90 oranında isimlerini de (üslûp özelliği olsa gerek) gizleyip takma isim kullanan yorumcu kahramanlarımız yazının içeriğini bir-iki cümle ile geçiştirip sözü hemen “üslûp hazretlerine” getiriyor ve aşırı didaktik tarzda üslûp dersi veriyor, üslûbunu suçladıkları yazarın kulağını üslûbuna uygun tarzda(!) çekiyor, çekiyorlar. Yazara moral veren bir-iki yazıyı da gölgede bırakıp bazı yazarları yazdığına bin pişman ediyorlar. İş, eleştiri boyutlarını çokça aşıyor, kulak çekme yarışı kulağı koparana dek devam ediyor. (Kendime yapılan için söylemiyorum. Benim kulağım sağlam, ondan şikâyetim yok.)

Üslûp Denen Meçhul, Buradaysan Masaya Vur! Nedir bu üslûp, her mü’min yazar üslûp konusunda hangi hassasiyetlere sahip olmalıdır? Herkesin aynı veya benzer üslûbu olmalı mı, hatta bu olabilir mi, mümkün mü? Bununla birlikte, Kur’an’ın kimlere karşı nasıl bir üslûpla tevhidi anlatmaları gerektiğine dair hükümleri nelerdir? Bu konulara açıklık getiren bir yazı yazdım.

Üslûbun ne olduğu ve özellikle bile bile putperestliği mazur göstermeye çalışan anlayışa karşı nasıl bir üslûp kullanılması gerektiğini açıklayan bir yazıyı Ocak ayı İktibas dergisinde Ahmed Kalkan imzalı olarak bulabilirsiniz. Bir araştırma olarak Kur’an âyetlerinin üslûbu ve tavsiyesinden yola çıkarak hazırlanan yazıyı, yorumlarda üslûp vurgusu yapan kardeşlerimin okumasını ısrarla tavsiye ediyorum. Şimdiden okumak isteyenlere maillerini gönderirlerse yazıyı mail adreslerine gönderebileceğimi belirtiyorum.

Yorum yazan ve yazıyı yorumlarıyla birlikte okuyan dostlara selâm ve dua…

[email protected]

M mehmet 01 Ocak 2012

ALLAH IN SELAMI HAKKI VE HAKİKATI eğip bükmeden kırıp geçmeden islami bir sorumluluk bilinci ile ortaya koymaya çalışanların üzerine olsun Öncelikle ulustan ümmete prğroğramını izleyen birisi olarak eskiden çok sevdiğim ve kendilerin çokça faydalandığım mustafa hoca ve hamza abiyi izlerken ümmet adına çok talihsiz bir proğram zihinleri allak bullak eden hakla batılın ancak bu kadar karıştırılır dedim kendi kendime oysaki Kuran bilebile hakkı batıla karıştırmayın yoksa ateşe duçar olursunuz veya emrolunduğun gibi dosdoğu ol Ayetlerini her an okudukları halde nasıl oluyorda bu tür sorulara bu tür cevaplar verile biliniyor pes doğrusu AHMET HOCANIN emri bilmaruf mukabilindeki eleştirsi yeri ve zamanı çok isabetli olmuştur ALLAH Kendisinde razi olsun bu konu ile alakalı kafa karışıklığını ortadan kaldıran faydalı bir yazı olduğunun inancındayım.yazıyı okuyup yorum yapan bazı kardeşlerin yorumları doğruları bilip ona tabi olmak yerine birbirilrine laf yetiştirme yarışına girdiklerine şahit oluyoruz ALLAHIn razi olup bizim için gönderdiği İSLAMIN yanlış anlaşmaya varacak yorum ve söylemlere kimsenin hakkı yoktur ALLAHTAN korkmak lazım eleştirilrimiz hevamızı değil ALLAHI razi edecek doğrutda olmalı yapılan yanlış islam olunca hiç kimsenin dokunulmazlığı yoktur.RABBİMİZ vahyini anlamayı bize kolaylaştı.RABBİMİZ İslamı yaşamayı bizlere sevdir bizleri çağın şahitleri kıl ayaklarımızı yolun kalplerimizi dinin üzere sabit kadem kıl canımızı müslümanlar olarak al amin.

A Ali Derda 01 Ocak 2012

Hocam bana yolladığınız “Üslup Eleştirileri ve Davetcinin Üslubu” başlıklı yazınızı okudum. Ellerinize emeğinize sağlık, çok güzel bir yazı.

Eleştiri yaparken hakkı değil nefislerini ölçü alan tüm kardeşlerime tavsiye ederim.

Allah’a emanet olun.

K Kemal Songür 01 Ocak 2012

Bu makale ile ilgili büyük ölçüde destek veren ve kısmen de (üslup ve muhatapların tanımlanmasına ve de ''şeriatten laikliğe mi'' gibi başlık dahil kimi cümlelerine yönelik) kardeşane/yapıcı eleştiri sunan biri olarak, makale sahibinin kendi yorumunu okuduğumda acaba dedim! Ahmet ağabey beni önceleyerek/kastederek mi? bu yorumu yazdı...
Bu yorumu okuyan kimi kardeşlerimde aynı zannı taşıdılar ve Ahmet abiyi arayarak bunu sordular, çünkü bu sorunun nedeni makalenin altına yazılan yorumlarda kısmen de olsa uyarı/eleştiri yapan şahsımın öne çıkıyor oluşudur.
Ahmet abinin hem soruyu soran kardeşime hem de (duyarlılığından dolayı sağolsun beni arayarak) bana, asla şahsımın zerre kadar düşünülerek/kastedilerek bu yorumun yazılmadığını ifade ettiler.
Not: Bunu hatırlatmak istemezdim ama ilave yorumlardan bu nevi zanların oluşabileceğini görmekteyim, hayrı umarak nasihat eden ve nasihatlere de karşı kapılarını her daim açık tutan kardeşlerime selam olsun...

A ahmet bağdatlı 01 Ocak 2012

Mümin kişi küfür nehrinin önünde bir set gibi bir baraj gibi olmalıdır tavizsiz ve çatlaksız. Bir baraj önünde biriken su kütlesi tarafından nasıl bir basınca maruz kalıyorsa, Müminde önünden,ardından,sağından ve solundan aynı şekilde küfür basıncına maruz kalmaktadır, Bunun işaretini Allah azze ve celle ARAF SURESİ 17. ayette bizlere şu şekilde bildirmektedir. - “Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.”

Biliyoruz ki; bir barajdaki küçük bir çatlak zamanla suyun basıncıyla büyür, müdahale edilmezse dahada büyür ve yarık haline gelir ve o baraj bir süre sonra basınca dayanamaz o koca gövdesi çatırdamaya başlar ve yıkılır daha sonra Allah’ın müsaadesi ile. o baraj ne kadar büyükse ardında biriken basınç da o kadar büyüktür ve yıkılırken çevresine verdiği zararda o kadar büyük olur. Müslüman kişilik gövdesinde küçükte olsa çatlaklar barındırmamalı çünkü zamanla o çatlakların nasıl felaketlere ve büyük yıkımlara sebep olduğuna biz şahit, olduk Allah azze ve celle’de şahittir. yazıyı kaleme alan hislerimize tercüman olan Ahmed hocama ve yorumları ile katkıda bulunan kardeşlerimden Allah azze ve celle razı olur ve razı kalır İnşallah. Selam dua ve hidayet ile İnşallah...

İ İHSAN YAMAÇ 01 Ocak 2012

S.a hocam.
Allah razı olsun. Hakikatı eğmeden, bükmeden,dosdoğru,şekilde söyleyenlerin sayısını arttırsın.

G gökhan 01 Ocak 2012

Allah razı olsun...

F Fatih 01 Ocak 2012

EDİTÖRÜN NOTU: Sayın okurumuz, eleştirileri ve önerileriniz Ahmed Kalkan hocaya iletilmiştir.

M Mücahit 01 Ocak 2012

Ahmet hocam ısrarla müslümanlara sevdirilmeye ve kabullendirilmeye çalışılan demokrasi konusuyla ilgili görüş ve açıklamalarınızı takip eden ve yararlanan bir kardeşiniz olarak kendi sitenizde yayınlanmış olan “İslâm ve Demokrasi Dininde Egemenlik Anlayışı” başlıklı makalenizi veya yine bu konuyla ilgili hem bizleri tekrar aydınlatacak hemde dönüştürülen/dönüştürülmeye çalışılan ları uyarıcı nitelikte başka bir yazınızı paylaşmanızı Allah rızası için rica ederim.
Allah’a emanet olun. Rabbim hak yolda yar ve yardımcınız olsun.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Ahmed KALKAN — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.