İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Şükrü HÜSEYİNOĞLU
Şükrü HÜSEYİNOĞLU
10 Mayıs 2011

“Meâl – Tefsir” Formu Doğru mu?

Mevcut durumda “meâl –tefsir” formuna sahip çalışmalar daha çok meâl kategorisinde değerlendiriliyor ve bu amaçla okunuyor olsalar da, doğrusu bu tür çalışmaların tefsir kategorisinde değerlendirilmesidir. Okuyucuların da söz konusu çalışmaları bu şekilde algılaması gerekir. Çünkü bu çalışmalar, çeviri yapanın “mâna” ve “maksat” algısını doğrudan lafza giydirdiği, dolayısıyla okuyucuyu lafzın çevirisiyle değil yazarın algı ve yorumuyla karşı karşıya bıraktığı çalışmalardır.

10 Mayıs 2011 6 dk okuma 14,4B okunma
100%

Âlemlerin Rabbi’nin insanlığa son sözü olan Kur'an, bir ritüel kitabı olarak değil, hayat rehberi olarak inzal buyurulmuştur. Yüce Rabbimiz, Kur’an’ı "dirileri uyarmak”, hakla bâtılın arasını ayırmak ve insanlara kılavuz olması gayesiyle indirdiğini beyân etmektedir.

Kur'an, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere iman esasları ve bu esaslara dayalı ferdi ve ictimai hükümler ihtiva eden bir hayat kılavuzu, bir hidayet rehberidir. Rabbimiz, insanlar öğüt alsınlar ve hayatlarını onunla inşa edebilsinler diye Kur'an'ı apaçık ve kolaylaştırılmış kıldığını beyan etmektedir. Demek ki Kur'an'ın anlaşılması bir seçenek değil, zarurettir. Şayet Kur'an bir yere asıldığında orayı muhafaza etmek, insanların üzerine asıldığında onları tehlikelerden korumak gibi amaçlarla indirilseydi o takdirde anlaşılması gerekmezdi. Fakat Kur'an indiriliş maksadını insanalra kılavuzluk yapmak olarak belirtmektedir ve bu da ancak mesajlarının anlaşılmasıyla mümkün olacaktır.

Kur'an, belli bir toplumsal sınıfı değil, "Ey insanlar" ve "Ey iman edenler" hitaplarıyla genelde tüm insanları, özelde ise tüm Mü'minleri muhatap almaktadır. Bu hitap da, Kur'an'ı anlamaya yönelmenin her ferdin yükümlülüğü olduğunu göstermektedir.

Kur’an'ı anlamanın iki yolu bulunmaktadır: Kur'an'ın dili olan Arapça’yı bilmek veya Kur’an çevirilerine başvurmak. Arapça bilmeyenlerin, Kur'an'ın mesajlarına muttali olabilmek için, Kur’an’ı inzal olduğu dilden anlayan ve anladığını bir başka dilde ifade edebilme yetisi bulunan kişiler tarafından yapılan Kur'an çevirilerine başvurmaları kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu zorunluluk sebebiyledir ki bugüne kadar birçok dilde Kur'an çevirileri yapılmış ve yayınlanmıştır. Türkçede de sayıları son dönemde giderek artan onlarca Kur'an çevirisi vardır.

Evrensel Rabbani mesajın taşıyıcısı olan Kur’an’ı anlamak ve ondaki hükümlerin gereğini yerine getirmek tüm mü’minler için mutlak bir yükümlülük olduğu içindir ki, Kur’an ayetlerinin başka dillere çevrilmesi faaliyeti henüz Hz. Peygamber (s) döneminde başlamıştır. İranlı sahabi Selman Farisi'nin, Hz. Peygamber'in onayıyla Fatiha Sûresi'ni Farsçaya çevirmesi ve Hz. Peygamber’in dâvet mektuplarında yer alan ayet-i kerimelerin dâvetin muhataplarının diliyle ifade edilmesi ilk çeviri faaliyetleri olarak nitelendirilebilir.

Kur'an çevirilerine, “bir dilden başka bir dile motamot çeviri” anlamındaki tercüme yerine, “mâna bakımından harfi harfine olmayarak, kelimesi kelimesine olmayan, kelimenin tam tamına değil de, sonuç itibariyle ifade ettiği anlam”[1]karşılığındaki meâl isminin verildiğini biliyoruz. Dolayısıyla meâller tercüme yerine geçmese de, tefsir gibi yoruma dayalı çalışmalar da değildir / olmamalıdır. Meâllerden beklenen, okuyucuyu Kur'an'daki lafızların yalın anlamlarıyla karşı karşıya bırakmaktır.

Meâl yazarı, ayetlerden ne anladığı üzerinde durmak ve ayetleri, ne anladığından yola çıkarak başka dile aktarmak yerine, kelimelerin karşılıklarını mümkün olduğunca birebir vermeye ve böylece okuyucuyu ayetlerin lafzi anlamlarıyla buluşturmaya çalışmalıdır. Zira meâl okuyucusunun beklentisi, meâl yazarının ayetlerden ne anladığını öğrenmek değil, öncelikle Kur’an’da ne dendiğini yalın ve çıplak haliyle görmektir. Kısacası, meâl çalışmasında aslolan “Kur’an’da ne denmek istendiği” değil, “Kur’an’da ne dendiği”dir. “Kur’an’da ne denmek istendiği” konusu; Kur’an bütünlüğü, siyak-sibak ilişkisi ve Kur’an’ın Nebevi pratiği çerçevesinde ele alınacak daha kapsamlı bir uğraş alanıdır ve bu açıdan tefsirin kapsamına girmektedir.

Demek ki, her ikisi de Kur’an’ı anlama çabasıyla ilgili olmakla birlikte, hem cevap verdikleri ihtiyaçlar hem de bu ihtiyaçlara binaen yöneldikleri hedefler açısından meâlle tefsir çok farklı uğraş alanlarıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, biri asıl olarak “Kur’an’da ne dendiği” ile, diğeri ise “Kur’an’da ne denmek istendiği” ile ilgilenmek durumundadır. Bir diğer deyişle, meâl çalışması lafız merkezli, tefsir çalışması ise mâna ve maksat merkezli çalışmalardır, öyle olmak durumundadırlar.          

İşte son dönemde birbiri ardına ikinci bir dilden çevirilen yahut telif edilen ve bizim "yeni nesil meâller" şeklinde nitelendirdiğimiz meâl-tefsir formundaki çalışmalarda, bu temel çerçevede bir sorunla karşı karşıya bulunduğumuz kanaati taşımaktayız. “Meâl - Tefsir” şeklinde isimlendirilmekle birlikte okuyucunun daha çok meâl olarak algıladığı ve meâl ihtiyacına binaen okuduğu söz konusu çalışmalarda, ayetlerin lafzi karşılıkları yerine, subjektif yaklaşımların daha mümkün olduğu “mâna” ve “maksat” mefhumlarının öne çekildiğini ve ayetlere bu öncelikle karşılık verilmeye çalışıldığını görmekteyiz. Böylece meâl okuyucusu, ayetlerin, Kur’an’ı anlamada kendisine temel teşkil edecek lafzi karşılıkları yerine, yazarın “mâna” ve “maksat” gerekçesinden yola çıkarak yaptığı subjektif çeviriyle muhatap kılınmaktadır. Böylece meâl yazarı, lafza bağlı kalmaktansa, “mâna” ve “maksat” adı altında lafza kendi anlayışınca anlam yüklemekte ve meâl okuyucusunu ayetlerin lafzi karşılıkları yerine kendi anlayışıyla karşı karşıya bırakmaktadır.

Sanırız bu yanlışa düşülmesinin temelinde, öncelikle mealin işlevinin doğru konumlandırılmaması sorunu gelmektedir. Yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız gibi, meâl yazımının doğru zeminde gerçekleştirilmesi için her şeyden önce meâle niçin ihtiyaç duyulduğunun kavranması gerekir. Kur’an lafızlarının karşılıklarıyla, yani “Kur’an’da ne dendiği” ile en yalın biçimde karşılaşmayı amaçlayan meâl okuyucusunu, tefsir formunda bir çeviriyle muhatap kılmak doğru değildir.

“Meâl – Tefsir” yerine, “Meâl ve Tefsir”

Kur’an’ın anlaşılmasında “lafız” – “mâna” – “maksat” bütünlüğünün gözetilmesi ve bu mefhumların doğru konumlandırılması çok önemlidir. Subjektif davranmanın daha mümkün olduğu mana ve maksat öncelikli çeviriler, meal okuyucusunun Kur’an lafızlarına mümkün olduğunca birebir muhatap olma hedefine aykırıdır. Meal yazarı, mana ve maksat öncelikli bir çeviriye yönelerek lafızlara neticede kendi yorumuna uygun anlamlar giydirmek yerine, lafızların karşılıklarını mümkün olduğunca birebir ve yorumdan bağımsız olarak vermeye çalışmalıdır. Bir meal okuyucusu eline aldığı meal aracılığıyla, hedeflediği gibi Kur’an lafızlarının objektif çevirileriyle muhatap olmalı ve bu lafızları mâna ve maksat çerçevesinde anlama çabasında Kur’an’la baş başa kalabilmelidir.

Meselenin bir diğer boyutu da, söz konusu çevirilerin “meâl –tefsir” olma iddialarıdır. Oysa yine yukarıda belirtmeye çalıştığımız gibi, meâl ve tefsir birbirinden çok farklı çalışma alanlarıdır. Biri lafız öncelikli, diğeri mana ve maksat öncelikli çalışmalardır ve okuyucularının beklentileri, hitap ettikleri ihtiyaçlar ve işlevleri çok farklıdır. Bu açıdan “meâl – tefsir” formu doğru değildir. Bir çalışma ya meâl olur ya da tefsir. Bu ikisini bir araya getirip “meâl – tefsir” şeklinde bir form üretmek yanlış bir tercih olmuştur.

Mevcut durumda “meâl –tefsir” formuna sahip çalışmalar daha çok meâl kategorisinde değerlendiriliyor ve bu amaçla okunuyor olsalar da, doğrusu bu tür çalışmaların tefsir kategorisinde değerlendirilmesidir. Okuyucuların da söz konusu çalışmaları bu şekilde algılaması gerekir. Çünkü bu çalışmalar, çeviri yapanın “mâna” ve “maksat” algısını doğrudan lafza giydirdiği, dolayısıyla okuyucuyu lafzın çevirisiyle değil yazarın algı ve yorumuyla karşı karşıya bıraktığı çalışmalardır.

Şayet bir çalışmada hem meâl hem de tefsir olacaksa, çalışma “meâl ve tefsir” formunda iki ayrı bölüme ayrılmalı ve meâl ayrı, tefsir ayrı metinler halinde verilmelidir. Ki Türkçe yazılan veya Türkçeye çevirilen mevcut tefsir kitaplarının bu forma sahip olduğu görülmektedir. Şayet bir meâl yazarı, çalışması bünyesinde “Kur’an’ın ne dediği” sorusunun yanı sıra “Kur’an’ın ne demek istediği” sorusunun da karşılık bulmasını istiyorsa, bunu ya ayetlere düşeceği dipnotlar aracılığıyla yahut da meâl metinlerinden ayrı olarak yer vereceği tefsir bölümüyle ayrıca yapmalıdır. Böylece okuyucu açısından meâl ve tefsirin birbirinden ayırt edilmesi ve meâlin meâl olarak, tefsirin ise tefsir olarak okunması sağlanmış olacaktır.       


[1]Doç. Dr. Osman Cilâcı, Tercüme Teknikleri Açısından Meâllere Genel Bir Bakış, Kur’an Meâlleri Sempozyumu –I-, DİB Yay. 

(Not: Bu yazı Umran Dergisi'nin Mayıs sayısında yayınlanmıştır.)

Paylaş X Facebook

Yorumlar 8

I i.metin 01 Ocak 2012

şükrü kardeşim meal ile tercümeyi ayrı şeyler olarak ayırmanız yerinde bir açıklama.
meal ayetin yaklaşık anlamı iken tercüme ayetin birebir karşılıgıdır ki bu hiç bir dilde mümkün degildir.
tefsir konusu ise kuranı çok iyi anlamayanın ve israiliyatı iyi bilmeyenin tefsir okumasına taraf degilim.
geçen geceki arkadaşımız kurana bizden daha fazla vakıf olmasına ragmen ayetle tefsiri karıştırabiliyor,tabiki hiçbirimiz hatadan münezzeh degiliz bizlerde bu konuda hata yapaliriz.
tefsir konusunda ibni teyniyenin tefsir üzerine kitabı bu konuda faydalı bir eserdir. emegine saglık Allah razı olsun,selametle

A ASÖZ 01 Ocak 2012

ALLAH RAZI OLSUN

N necati türkoğlu 01 Ocak 2012

şükrü kardeş, meal ve tefsir hakkındaki çalışmayı paylaşmandan dolayı teşekkür eder allah’a emanet olun. istifade ettiğimi söyleyebilirim.

F fatma 01 Ocak 2012

Sa.
Algıların inşası ve yönlendirilmesinde ; birçok yanılsamaya sebebiyet veren, çok önemli bir konuyu ele aldığınız için Allah razı olsun.
Hatta meal ederken bile yapılan bariz hatalar, vahyin mahiyetini-maksadını doğrudan etkilemekte malesef... Hatırıma şu an gelen bir örnek olarak “mucize” kelimesini verebiliriz...Kuran’da bu kelime hiç geçmemesine rağmen, “ayet”, “apaçık delil”,“kesin kanıt”,“Allah’ın ayeti” gibi kelimelerin “mucize ” şeklinde meal edilmesi; insanların illa olağanüstücü bir anlayışı benimsemelerine, ve fakat kainattaki müthiş yaratılış-organizasyon ögelerini -olağan bir döngü içerisinde olmasından da ötürü-, birer mucize olarak algılayamamalarına sebep oluyor. Dolayısıyla insanı aciz bırakacak olaylar; Rabb’imizin Kuran’da bize bildirdiği kıssalardaki anlık olağanüstü apaçık delilleriyle-ayetleriyle(asanın yılana dönüşmesi gibi) sınırlı kalıyor.Yani zihnimiz bu algıya odaklanınca, aslında herbiri mucize olan “kesin delil” ve “ayet”leri kaçırabiliyoruz, sıradanlaştırabiliyoruz...Rabbimizin “bir sivrisineği yada daha büyüğünü örnek vermekten kaçınmadığı” algısıyla baktığımızda; dağın içinden devenin çıkarılmasının ve bir nefes alışımızın herşeye kadir olan Allah’ın birer ayeti olarak almamız kaçınılmaz olacaktır.Zaten hiç bir konuda istisna etmeden, zihinlerde ve kalplerde iman böyle gerçekleşir.

“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki üzerinden geçerlerde, sırtlarını dönüp giderler.”(12-105)
“Ey insanlar Rabbinizden size kesin bir kanıt geldi ve size apaçık bir nur(Kuran) indirdik.”(3-174)

Bu sadece bir örnek..Hele dediğiniz gibi bu meallere şahsi yorumlar da eklemlenince, ayetin maksatı da hasıl olmamakla beraber, aksine yamuk bir algı hali oluşturuyor. Algılar düşüncelere, düşünceler amellere, ameller de yaşantılara döküldüğünde; bunun nekadar vehim sonuçlar doğurduğunu bi düşünelim...
Rabbim dert edinenlere dosdoğru bir kavrayış nasip etsin duası ile...

M matav 01 Ocak 2012

Ben şunu merak ediyorum; şu an istifadeye sunulmuş olarak gayri resmi bilgime göre 220' den fazla meal var..Öncelikle bu meal fazlalığının sebeplerini öğrenmek istiyorum ben..Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana yazılmış meallerin yeni basımları da tashihe, ilevalere, notlandırmalara maruz kalıyorlar.Mesela S.Ateş ilk meallerinde bariz hatalar olduğunu, yenisinin okunması gerektiğini söyler..Merhum Hamdi Yazır’ın mealleri günümüz türkçesine kazandırılma ayağına bilmem kaç kez gözden geçirildi..Keza meallerdeki çeviri hatalarına ilişkin onlarca çalışma var piyasada..Meallerde kelime ve kavram tercihlerinde manipülasyona gidildiği, bu sebeple sadece Diyanet mealinin tercih edilmesi gerektiğine dair rivayetler de kimsenin yabancısı değildir..Meal yazanların cemaat ve mezhebi kaygılarının ön plana çıktığı, mevcut siyasi iktidarın,konjoktürel etkilerin, yerleşik örfi, fıkhi kültürün de mealler üzerinde etkisi olduğu iddiası da yabana atılır cinsten değil..
Hal böyle olunca, meal’in de bir nevi tefsir olduğu kabulünü de ilave edersek, Kur’an meallerinden hangisi, ilk neslin muhatap olduğu vahyi bize birebir yansıtıyor?

B beytullah emrah 01 Ocak 2012

bence sorunu formda aramak yanlış, yoksa mezkur risklerin hepsi meal formunda da ziyadesiyle mevcut...

yaşadığımız zamanı düşününce mesajın iletilmesinde doğru kullanınca epey faydalı bir form olduğuna inanıyorum, esed ve islamoğlu’nun çalışmaları da bence başarılı örnekler.

Ş Ş. Hüseyinoğlu 01 Ocak 2012

Meâller konusunda ortaya çıkan bu karmaşa görüntüsü tabii ki hoş bir görüntü değildir. Bugüne kadar Kur’an’ı anlama çabasının daha çok bireysel çabalarla sınırlı kalmasından ötürü de bu durumu mazur görmek mümkündür. Fakat artık bu konuda bireysel çabaların ötesine geçilmesinin ve meâl yazımının mümkün olduğunca fazla ilim adamının biraraya gelmesiyle müşterek çabalara havale eilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi durumun, Rabbimizin, apaçık ve kolaylaştırılmış bir hidayet kitabı şeklinde vasfettiği Kur’an’ın çok farklı anlamalara açık, anlaşılması kolay olmayan bir kitap olduğu anlayışına hizmet ettiği çok açıktır. Hal böyle iken, bir de son dönemde lafzı ikinci plana atan ve mana ve maksat öncelikli çeviri iddiasıyla subjektif yorumu doğrudan lafza giydiren çevirilerin ortaya çıkması bana göre yanlış olmuştur. Benim söylemek istediğim, M. Esed ve M. İslamoğlu’nun çalışmaları gibi meâl-tefsir olarak okuyucuya takdim edilen eserlerin, tefsir kategorisinde değerlendirilmesi gerektiği ve okuyucuların bu eserlerden meâl beklentisiyle okumasının yanlış olduğudur. Yine, bu eserlerin büyük bir emek ürünü ve faydalanılacak çalışmalar olduğunda kuşku yoktur, fakat meâl-tefsir formunun, meâl ve tefsirin çok ayrı işlevlere sahip olması sebebiyle doğru olmadığını anlatmaya çalıştım.

F fatma 01 Ocak 2012

Sa.
Konu ile ilgili hassasiyetinize katılmakla beraber; lafzın ikinci plana atılıp mana ve maksadın -yorum niteliğinde- nasıl birarada sunulduğuna somut bir -iki örnekle katkıda bulunmak istiyorum müsadenizle:
Müzzemmil ve Müddessir surelerinin ilk ayetlerine bakalım.“Ey örtüsüne bürünen” yada “Ey örtünüp bürünen” anlamını taşıyan bu iki ayetteki hitap, İslamoğlu meal-tefsirinde! “Sen ey ağır yük yüklenen” ve “Sen ey içine kapanan kişi” şeklinde anlamlandırılarak çevirilmiştir....

Asr suresinde “Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar” meali ise “Ancak Allah’a inanıp güvenenler, erdemli ve sorumlu davrananlar” diye çevirilmiştir.

Alak suresinde “Oku O insanı bir alaktan yarattı” ayeti ise “Oku O insanı sevgiden ve alakadan yarattı” şeklinde tercüme edilmiştir...

Bu örnekleri artırmak mümkündür...Kuran’ın lafzı da manası da Allah’a aiittir.
“Şüphesiz muhakkak onu açıklamak da Bize ait bir iştir.” buyuruyor Allah(cc).

Tabi ki bu; lafzın açıklanmasında yorum yapılamayacağı yada tefsir edilemeyeceği anlamını içermez..Hatta bu konuda titiz çalışmalar sonucunda ortaya koyulan isabetli açıklamalar; bizim hakikati anlayışımıza katkıda bulunarak önemli bir boşluğu doldurmaktadır..
Ancak bu ikisinin yani meal ve tefsirin harmanlanıp birlikte sunulması; pek çok açıdan sakıncalar içermektedir..Ben bir müslüman olarak; önce Rabbimin bana “iman edenler ve salih amel işleyenler” şeklinde vahyini işitmekle, sonrasında bu vahyi anlama ve tefekkür çabasıyla da doğrudan itaat etmekle emrolunuyorum. Hatta anlayamadığım durumda da, aklımın yetmediği zamanda da “Biz ona inandık, tümü Rabbimiz katındandır”(3/7) diyerek kayıtsız şartsız teslim oluyorum..
İşte bu “işitme” noktasında Rabbimizin vahyiyle, yorum olmaksızın bi başbaşa kalmalıyım, daha ince bir ifadeyle... Sonrasında zaten akıl aracı vahyin gerisinde olmak şartıyla, tüm çalışmalarını yürütecektir...Allah’ın izniyle ve dilemesiyle!!
Son olarak; Resulullah efendimizin, Kuran’ın yazılması sürecinde kendi sözlerinin bile karıştırılabileceği ihtimali ve kaygısından dolayı ashabı ile birlikte takındıkları dikkatli tavır ve tutumu hatırlayalım.!!!

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Şükrü HÜSEYİNOĞLU — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.