Muhyiddin İbn Arabî’yi Tanımak
İbn Arabi, korkunç çelişkiler içine dalmaktadır. Rabbin, kulun bizzat kendisi ve imanın da küfür ile şirkin tıpkısı olduğunu söyler.
Çok merhametli ve en iyi koruyucu Allah’ın adıyla.
Bu konuyu ele almamın nedeni şüphesiz Kuran’ın akletmeye büyük önem vermesi ve şirkin ne kadar büyük ve affedilemez bir günah olduğunu vurgulamasıdır. Yüce Allah Yusuf suresinde ve daha birçok yerde insanların çoğunun ancak şirk koşarak iman ettiklerini söyler. O halde biz Müslümanlar imanımıza bulaşan şirki temizlemek durumundayız. İşte üzerinde belki yıllarca düşünülmesi gereken bir ayet: “Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak inanırlar.” (12/ Yusuf 106)
Müslümanların en çok korkması gereken şirk türü gizli şirktir. Bu durumu Allah Resulü Hz. Muhammed şöyle ifade eder:
“Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların Güneş’e, Ay’a, puta tapmaları değildir. Benim korktuğum bu şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve bir de gizli şehvettir.” (İbn Mâce, zühd, 21)
İşte bu yüzden yüzyıllardır ve günümüzde de tarikatların din anlayışlarının temelini oluşturan ve peygamberimizden yaklaşık 200 yıl sonra ortaya çıkan Tasavvuf yolunu sürdüren tarikatçılar ile mutasavvıfların[1] Şeyhül Ekber (en büyük şeyh) olarak tanıdığı İbni Arabi’yi tanımalıyız. Onun sözlerini fazla yoruma girmeden vereceğim. Biliyorum ki herkes benzer manayı çıkaracak. Çünkü çok açık konuşuyor kendileri.
Ø "O bana hamd eder, ben de O’na hamd ederim. O bana ibadet eder, ben de O’na ibadet ederim. Bir durumda O’nu kabul ederim, ama ayan (eşya)'da onu inkar ederim. O beni bilir, ben O’nu inkar ederim. O’nu bilir ve müşahade ederim..."[2]
Ø "Delillerimiz sabit olduğu şekilde biz hem O’yuz, hem biziz. Benim varlığımdan onun bir varlığı yoktur. Biz, biz olduğumz gibi, O'yuz da. Benim iki yüzüm vardır. O ve ben. Ama O’nun ben ve benimlesi yoktur. Sadece bende görünüyor. Onun için biz ona bir kab mesabesindeyiz."[3]
Ø "O, bütün kainattır. O, vücudum vücudu ile kaim olan tektir. Onun için 'besliyor' dedim."[4]
Ø "İnsan dediğimiz zaman, bil ki biz onun kendisiyiz. İnsan olmak seni perdelemesin. O sana bir delil vermiştir. Hem hak, hem de halk ol, o zaman Allah ile rahman olursun... Biz, ona bizde görünecek şeyi verdik. O da bize verdi. Böylece iş bize ve ona bölündü."[5]
Ø “Fakihler bu ümmetin firavunlarıdır.”[6]
Ø “…hissedilen alemden başka varlık yoktur. Buna ise tabiat ya da tanrı demek fark etmez. Nasıl olsa iki ayrı isim de aynı şeyi ifade eder.”[7]
Ø “Hıristiyanlar ilahlığı sadece İsa ve Annesine hasretmekle yanıldılar…”[8]
Ø Yaratıkların sıfatları O’nun için hak olduğu gibi, O’nun sıfatları da yaratıklar için haktır."[9]
Ø "İnsan dediğimiz zaman, bil ki biz onun kendisiyiz. İnsan olmak seni perdelemesin. O sana bir delil vermiştir. Hem hak, hem de halk ol, o zaman Allah ile rahman olursun... Biz, ona bizde görünecek şeyi verdik. O da bize verdi. Böylece iş bize ve ona bölündü."[10]
Ø Ey nefsinde eşyayı yaratan, Sen yarattıklarını benliğinde topluyorsun. Oluşumu tükenmeyenleri Sen de yaratıyorsun, Sen dar ve genişsin."[11]
Allah'ın yaratan ve yaratılan olduğunu, zatının bütün yaratıkların zatı olduğunu ve yaratık çeşitlerinden tükenmeyen şeyleri nefsinde yaratmaya devam ettiğini, hak oluşu itibariyle dar, yani vasıflardan soyut, ama türlü, çok ve tükenmeyen yaratıklar oluşu itibariyle de geniş olduğunu söylemektedir.[12]
O, Kur'an ayetlerini tahrif ederek kafir Hud kavminin sırat-ı müstakim üzere olduklarını, Firavun'un imanı kamil bir mümin olduğu gibi, Nuh kavminin de mümin bir kavim olduğu ve bu imanlarından dolayı Allah onları mükafatlandırıp vahdet deryasına batırdığı, nimetini tatmaları için ilahi sevgi ateşine soktuğu, Hz. Harun'un İsrailoğullarını buzağıya tapmaktan alıkoymakta yanıldığı, çünkü buzağının gerçek mabud veya onun suretlerinden bir suret olduğu, Nuh kavminin Ved, Yeğus, Yeûk, Suva' ve Nesr putlarına tapmayı bırakmamakla isabet ettikleri, çünkü bu putların ilahın birer görünümü oldukları, tatlılık kökünden gelen azabın gerçekte rahmet ve hoş bir şey olduğu, rahmete uğramayan ve rızaya kavuşmayan hiçbir insanın bulunmadığı, birşey var olmadan önce Allah'ın onu bilemeyeceği, çünkü bir şeyin varlığının ilmin varlığı demek olduğu, hatta herşeyin varlığının Allah'ın varlığının tercümesi olduğu ve benzeri İslam dışı şeyleri söylemesine rağmen[13], İbn Arabi bunların hepsini eksiltmeden ve çoğaltmadan doğrudan Rasululah'tan[14], hatta Allah'tan[15] aldığını söylemiş ve Rasulullah'ın bunları insanlara tebliğ etmesini emrettiğini de iddia etmiştir.[16]
İbn Arabî, Hz. Muhammed'in son peygamber olduğu gibi kendisinin de en son ve en büyük veli olduğunu[17], böylece “Hatemu'l-Evliya” bid'atını ortaya atan ve haksız olarak el-Hakîm diye adlandırılan Muhammed ibni Ali et-Tirmizi'nin yolunu izlediğini görüyoruz.[18]
İbn Arabi, bir başka zaman da, dinin naslarının sembolik olduğu, çoğunun gerçekle ilgisinin olmadığı, sadece halkı biraz düzene sokmak için ifade edildiğini söylemekten çekinmiyordu. Ona göre cehennemdeki azap bile sembolikti. Gerçek olsa bile alışılıp, azabı sona erecek olan bir şeydi.[19]
Aynı zamanda İ. Arabi, Kur’an’ın tamamıyla şirkle dolu olduğunu iddia edecek kadar Vahdeti Vücudçudur. Birkaç sözüne bakalım: “Kur’an yaratan-yaratılan ayırımı yapmaktadır. Halbuki Bir’den başkasının varlığını kabul Şirktir.[20] Kendisi 3/ Ali İmran 191 ayetini “ Sen bunları(n hiç birini) anlamsız ve amaçsız yaratmadın…” ayetini de Vahdeti Vücud inancına uymuyor düşüncesiyle reddederek “ Kendisinden başka bir şey yaratmamıştır, eğer Hakk/Tanrı’nın dışında bir şey yaratmışsa batıldır…[21] Bu sözleri Vahiy medresesinin öğrencisi olan ve aklını kullanan bir kimse kesinlikle kabul edemez.
Aklını Vahiy/Kur’an dışında kimseye veya başka bir düşünceye teslim etmeyen ve delilsiz konuşmayanlara selam olsun. 10/ Tevbe 100: ... (Allah) pisliği (rezilliği) aklını kullanmayanlara verir. (Ayrıca bkz. 31/ Lukman 20-21)[22]
“Tasavvufçuların dinlerin birliği konusunda ördükleri hurafeleri yine kendi sözlerinden sergilemeye çalışacağız. İbn Arabi şöyle demektedir:"Bugüne kadar, dini dinime yakın olmadığı için arkadaşıma karşı çıkıyordum. Ama bugün kalbim artık her şekli kabul eder oldu. Ceylanların çayırı, rahiplerin manastırı, putların barınağı, tavaf edenin kabesi, Tevrat'ın sayfaları ve Kur'an'ın musfahı oldu. Süvariler ne tarafa yönelirse yönelsin, ben sevgi dinine inanıyorum. Din, benim dinim ve imanımdır."[23]( Fususu'l-Hikem Bâlî Şerhi, 191, hicri 1309 baskı.)
İbn Arabi, taraftarlarını muayyen bir dine bağlı kalmaktan ve onun dışında kalan dinleri kabul etmemekten sakındırmakta ve şöyle demektedir:
"Sakın sakın, muayyen bir kayıtla kayıtlı kalıp onun dışındakileri reddetme. Böyle yaparsan, çok çok hayırdan mahrum kalırsın. Hatta işi olduğu gibi anlamaktan yoksun olursun. Onun yerine bütün inançlar için nefsinde heyûlî[24] ol. Zira Allah, nesiller arasından sadece bir nesille (yahut zamanlardan sadece bir zamanla) sınırlanmayacak kadar büyüktür. Hepsi de isabet etmiş ve her isabet eden mükafatını almıştır. Mükafat alan herkes de mutludur, her mutludan da Allah razıdır."[25]( Fususu'l-Hikem Bâlî Şerhi, 191, hicri 1309 baskı.)
Bu mitolojik din ister istemez ahirette azabın inkar edilmesini gerektirecektir. Çünkü İbn Arabi'nin dininde insanlar hangi şeye taparsa tapsın, aynı zamanda hakka tapmış olurlar. Çünkü müşrik ve muvahhid olarak insanların taptıkları şeyler zaten Allah'ın kendisidir. Tanrının kendi kendine azap etmesi de mümkün değildir. Onun için İbn Arabi şöyle demektedir:
"Va'dinde (sözünde) doğru tek (Allah'tan) başka kimse kalmadı, Hakk'ın vaidi (tehdidi)ni de gözetleyen bir göz yoktur.[26]( Va'd'dan maksadı ahiretteki nimettir. Vaidden maksadı da ahiretteki azaptır. Buradan hareketle müşrikler için bile ahirette azabın tatlı olacağını söylemektedir.)
Bedbahtlık yurduna (cehenneme) girseler bile onda bir lezzet ve farklı bir nimet içindedirler.
Ebedi cennetlerin nimeti. Emir birdir, ama tecelli esnasında aralarında farklılık meydana gelir.
Tadının lezzetinden azap diye adlandırılır, halbuki bu onun kabuğu gibidir ve kabuk koruyucudur."[27] (Fususu'l-Hikem, Dr. Afifi tahkiki, 1/94. İbn Arabi’nin dinleri aynı gören anlayışı için ayrıca bakınız, Dr. Abdulkadir Mahmud, el-Felsefetu’s-Sufiyye fi’l-İslam, 516-522.)
Bu şekilde İbn Arabi, korkunç çelişkiler içine dalmaktadır. Rabbin, kulun bizzat kendisi ve imanın da küfür ile şirkin tıpkısı olduğunu söyler. Böyle olunca va'd ile va'idin (mükafat ile tehdidin) aynı şey olduğuna inanmaktan ne alıkoyacaktır? Cennet nimetleri ve kevserinin cehennem azabı ve irinleriyle aynı olduğuna inanmaktan alıkoyacak nedir? Böyle olunca, onu alıkoyacak elbette birşey olmaz. Onun için gördüğünüz şekilde bunu sarahaten bütün insanlara ilan etmektedir.
Şimdi Allah için söyleyiniz, din ve ahlakı öldürme açısından bundan daha tehlikeli ne olabilir? Salih amel ve kötü amel bir olduktan ve faziletle rezalet, hayır ile şer, Allah'a itaat ederek iyilik yapan ile putperestlik veya inkar içinde kötülük yapanların sonucu aynı olduktan sonra, din ve ahlak için bundan daha tehlikeli bir zarar olabilir mi? İnsanlık bu tasavvufa inanacak olursa, söyler misiniz, sonu ne olur?[28]
Son olarak şunu söyleyebiliriz ki bu yazıda yoğunlaştığımız İbni Arabinin çarpık din anlayışı onunla sınırlı değildir. Kültürümüzde çok büyük alim olarak bilinen Mevlana denilen tasavvufçuların mevlası Celaleddin-i Rumi, Beyazid-i Bistami, Abdulkerim el cili, Hallacı Mansur, İ.Rabbani ve günümüzde yaşayan birçok kişi bu inanca çok sıkı bağlıdır. Bu konuda geniş, aydınlatıcı ve kuran ve sünnet merkezli bilgi için şu eserlerin okunması büyük bir öneme haizdir.
Ø Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk - Prof.Dr. Abdülaziz Bayındır- Süleymaniye vakfı yay.
Ø Tarikatta Rabıta – Nakşibendi şeyhi İken Kur’an’a yönelip şeyhliği terkeden Ferid Aydın - Süleymaniye Vakfı Yay.
Ø Vahiyden Kültüre- Celaleddin Vatandaş- Pınar yay.
Ø Tasavvuf ve İslam- Prof.Dr. İbrahim Sarmış- Ekin Yay.
Ø Tasavvuf ve İslam- Ercümend Özkan- Anlam Yay.
Allah bizi şirkten ve aklımızı, vahyin öngördüğü ve vurguladığı şekilde kullanmamaktan muhafaza etsin.
DİPNOTLAR
1- Tasavvuf yolunu takip edenler
2- İbn Arabi, a.g.e., 83.
3- İbn Arabi, a.g.e., 84.
4- İbn Arabi, a.g.e., 111.
5- İbn Arabi, a.g.e., 143.
6- İbn Arabi, Futuhat 2A 11
7- İbn Arabi, Futuhat 2B 405, İbn Arabi, Fusus, s.139, açıklama için bkz. Vahiyden Kültüre, s.199, Celaleddin Vatandaş- Pınar Yay.
8- İktibas Der., Sayı: 104-S. 26
9- İbn Arabi, Fususu’l-Hikem, 80.
10- İbn Arabi, a.g.e., 143.
11- İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, 88, Afifi neşri.
12- Yine ona atfedilen kaynaklarını bulamadığım sözler:
"Arif, Hakk’ı her şeyde gören, belki herşeyin kendisi olarak görendir,”
“Allah’ın rablık, ilahlık, yaratma, rızık verme ve diğer bütün sıfatları yaratıklar için de haktır.”
“Emir O’ndan sana olduğu gibi, senden de O’nadır.”
“O bana hamd eder, ben O’na hamd ederim. O bana ibadet eder, ben O’na ibadet ederim.”
“O bütün kâinattır. O, vücudum, vücudu ile kaim olan tektir.”
13- Bkz. İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, Nuh, Harun, Musa, Muhammed gibi Fas’lar.
14- Fususu'l-Hikem, 1/47, Afifi Tahkiki, Beyrut 1980.
15- A.g.e., 1/48-56, Afifi tahkiki.
16- A.g.e., 1/47, Afifi tahkiki.
17- İbn Arabi hatemu'l-evliya (en son veli) olduğuna göre, ondan sonra veli kalmamış demektir. O zaman tasavvufçuların evliya ilan ettikleri bu kadar kişinin veliliği yalan mı olmaktadır?!
18- Tasavvuf ve İslam s.96- Prof.Dr. İbrahim Sarmış- Ekin yay.
19- İbn Arabi, Futuhat 2A 168, Fusus 324, Açıklama için Sarmış, a.g.e., s.208.
20- Nicholson, 74 ve Vahiyden Kültüre, 194- 201- Pınar yay.
21- Bkz. Cerrahoğlu 2/9
22- Ayrıca Vahdeti Vücud inancının Hıristiyanlığın temel düşüncesi olduğunu görmek için bkz. 10/ Yuhanna 38 ve açıklama için: Kur’an Işığında doğru bildiğimiz yanlışlar, 23-28 Prof.Dr. Abdülaziz Bayındır- Süleymaniye vakfı yay.
23- İbn Arabi, Zehairu'l-Ahlak Şerhu Tercümani'l-Eşvak, 39, Beyrut 1312 h. Ayrıca bkz. Dr. Kemal Muhammed İsa, Nazarat fi Mutekadat-i İbn Arabi, 48-51. Daru'l-Muctema.
24- Fususu'l-Hikem Bâlî Şerhi, 191, hicri 1309 baskı.
25- Fususu'l-Hikem Bâlî Şerhi, 191, hicri 1309 baskı.
26- Va'd'dan maksadı ahiretteki nimettir. Vaidden maksadı da ahiretteki azaptır. Buradan hareketle müşrikler için bile ahirette azabın tatlı olacağını söylemektedir.
27- Fususu'l-Hikem, Dr. Afifi tahkiki, 1/94. İbn Arabi’nin dinleri aynı gören anlayışı için ayrıca bakınız, Dr. Abdulkadir Mahmud, el-Felsefetu’s-Sufiyye fi’l-İslam, 516-522.
28- Bkz. Sarmış a.g.e. "Dinlerin Birliği" kısmı
Yorumlar 14
bir gün diyanet satış büfesinden bir kitap aldım. oradaki görevli arkadaş da ne bilsin bana iyi niyetle ibn-i arabi’nin “şeytanın hileleri” adlı bir kitapçığını hediye etti.
gülümsedim.
kim, hangi hileleri yapıyor*
ahmet örs, şeytanın hileleri kitabında ne kötülük gördünüz de, bu denli dışlıyorsunuz, yok mu sizden başka müslüman?
“put” diyor arabi, “zaten vahdet-i vücut inancı gereği allah’tan bir parçadır, doalyısıyla ona tapan allah’a tapmış olur”
kimin hilesi bu şimdi?
Alper Can kardeşim üstteki yazıyı okursanız sanırım M.Arabi adlı kişinin eserini daha iyi anlarsınız.
Vahiyden habersiz ya da vahye sırtını dönmüş bir aklın ürettiği bir düşünce sistemidir bu. Değerlndirmeleriniz güzel ve yerinde olmuş Süleyman kardeşim, Allah razı olsun.
İbnü’l-Arabî ontolojisinin temel dayanaklarını ‘gizli hazine’, ‘kendini bilmek’, ve âlemlerin yaratılmasındaki gaye gibi daha çok Hz. Peygamber’e izafe sözler oluşturur. Tecelli, tecelligâh, ayna, güneş, gölge… gibi metaforlarla kurulan bu ontolojide; bazı analojiler yardımıyla oluş, varoluş ve Allah, insan, hayvan, tabiat ilişkisi temellendirilir. Zaten edebiyatı da derinden etkileyen İbnü’l- Arabî’nin kurduğu bu sembolik dünyadır. Herkesin uykuda olduğunu, ancak öldüğünde uyanılacağını bildiren bir hadîs dolayımıyla kurulan dünya anlayışına göre; âlem vehimden ibarettir ve Hakk’ın tecellisinden başka bir şey değildir. İbnü’l- Arabî için, insanın Rabb’ini bilmesi şarttır; çünkü O, bilinmek istemiştir. Ancak o, burada imanî açıdan oldukça problemli olan bir ayrıma gider: “Burada önemli olan, İbnü’l-Arabî’nin terminolojisindeki Rabb kelimesinin, kendini belirli bir İsim aracılığıyla izhâr eden Hakk anlamında olmasıdır. Bu, her türlü kayıttan ve bağıntıdan münezzeh olan Zât’a delâlet etmektedir.” Ona göre; “Hakk, ancak tecellîlerinin büründüğü sûretlerde bilinebilir. Aynı keyfiyet, biraz değişik bir biçimde, insanın Hakk’ı ancak O, ‘Allah’ mertebesine nüzûl ettiği vakit bilmesinin mümkün olduğunu söylemekle de ifade edilebilir.” Hakk’ın, ancak Allah mertebesine nüzûluyla bilinebileceğini söyleyen İbnü’l-Arabî’ye göre bunun başkaca yolu yoktur.
Hermetik teolojideki Yüce İlah, Yaratıcı Fail İlah ayrımı; İbnü’l-Arabî’nin Hakk’ın Allah mertebesine nüzûlü olarak tanımladığıyla örtüşür. Zira yüce ilah; eksik, noksan, kusurlu olanlarla kesinlikle ilişkiye girmez. O her şeyden uzaktır, münezzehtir ve bilinemez. Yüce ilahtan aldığı emirlerle âlemi yaratan ve çekip çeviren yaratıcı fail ilah ise sürekli olarak âlemde tecelli eder. Kâinatı ve kâinattaki sistemi düşünmekle onu tanımak mümkündür. Câbirî, Hermesçiliğin evren tasavvurunun; evrenin birliği, parçalarının irtibâtı ve evrenin parçaları arasındaki çekme-itme etkileşimi temelleri üzerine kurulu olduğunu söyler. Bu bakımdan fail ilahı bilmek için insanın kendini bilmesi en kestirme ve garantili yoldur; hatta Hermesçiliğin bu tasavvur ve ilkelerini en güzel özetleyen deyim, “Hermetik edebiyatta gerçekten pek yaygın olarak kullanılan ‘Evren insana, insan da küçük bir evrene benzer’ deyimidir. Hermesçiliğin bu deyimi, evrenin parçaları arasındaki bağıntının insan bedeninin uzuvları arasındaki bağıntıya benzer olduğunu ortaya koymaktadır.” Bütün varlık mertebelerinin birbirlerini etkiledikleri âlem tasavvurunda insan, bedeni nedeniyle değerli tabiatını kısmen veya tamamen kaybedebilir. Çünkü beden dünyaya yani maddî âleme ait süflî bir yanı temsil eder. Bu itibarla insan nefsini aslına, ilâhî aslına döndürmek mecburiyetindedir. Ancak, aslına dönüş ‘yükseliş’le olasıdır; yükselmek, maddî olandan uzaklaşmak anlamına geldiği için arınabilmenin başka yolu yoktur. “Öyleyse nefis, maddeden sıyrılmalı ve bütün dikkatini benliğinin derinlikleri üzerinde yoğunlaştırmalıdır. Çünkü Allah, orada hazırdır. Hermes’in Cratére’de tesbit ettiği şekliyle arınmanın özü budur: Evrensel akıl (Akl-ı küllî) tarafından vaftiz edildikten (baptéme) sonra yine o akıl vasıtasıyla irfana (gnose) ortak olur. Evrensel akıl bizim anlayışlarımızı ıslah edip bizi yeni yeteneklerle beslemeyi üstlenmiştir. Şu halde insan, nefsini bilmek suretiyle Allah’ı bilir.”
İlk dönem kelâmî okulların, özellikle Mutezile’nin âlemler arasındaki ittisali yıkmak, koparmak üzere giriştikleri şedît mücadeleyi anımsamalıyız. Onlara göre, her şey ancak Allah’ın varetmesiyle mevcuda gelmiştir ve yaratma daimî olduğu için mevcuda gelmeye devam etmektedir. Yaratıcıyla yaratılmış arasındaki münasebet bir ittisal ilişkisi olmayıp infisal ilişkisidir ve herhangi bir kudret sahibi, fail, tasarrufta bulunan aracı yoktur. Yaratılmışların hiçbiri tanrısal nitelikler taşımaz. Peygamberler dahi beşerdir, insan tabiatındadır. Kur’an’da bu durum birçok âyette defalarca vurgulanmaktadır. Peygamberlerin diğer insanlara göre farkı vahiy almasıdır: “De ki: ‘Elbet ben de sizin gibi ölümlü bir insanım: Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor” (Kehf 18/110).*
İnsana, içine döndükçe, nefsiyle mücahede ettikçe arınıp yüceleceğini fısıldayan edebiyat anlayışı zamanla öylesine yüksek makamlara varır ki; artık orada insan ne cennete taliptir, ne cennetin neşesine; onun ruhu, Allah’la hemhal olmadan sükûn bulamaz olur. Çünkü yükselmenin; yükseldikçe ulvîleşmenin sonu yoktur, Attar’ın isimlendirmesiyle geçilen her ‘vadi’ ona hep daha fazlasını vaat eder ve nefs gittikçe lâtifleşir. Kemâl ancak fenâ ile mümkün olacağı için onun altındaki her mertebe gözden düşer; Simurg’dan başkasını göz görmez olur. Başka bir yazının konusu olmakla birlikte değinmekte yarar vardır: Fenânın cazibesiyle başlayan seyirde Allah’la insan arasındaki ilişkinin biçimi de değişir. Rabb-kul ilişkisi giderek Mâşuk-âşık ilişkisine doğru evrilir ve buradan da bir ‘aşk edebiyatı’, ‘aşk sanatı’, ‘aşk medeniyeti’ fikirleri filizlenir.
bu bağlamda Arabi’nin ekol olarrak benimsediği dil ve uslup insan merkezli evren; insan merkezli Allah ilişkisiyle doğan din tasavvurundan da oldukça etkilenmiştir.
Erdem Bey, yorumunuzda yazara yönelik ihtihza içeren ifadeler kullanmanızdan dolayı, yorumunuzu yayınlayamıyoruz. Lütfen yorumlarımızda sadece eleştirilerimizi ifade etmeye çalışalım. Allah’a emanet olun.
Müslümanları Tevhid ve Kur’an dan uzaklaştıran tasavvufun iç yüzünü insanlara anlattığınız için teşekkür ediyoruz.
Kur’an insanları aydınlatırken ,tasavvuf insanları uyuşturuyor.Kur’an-ı Kerim’den uzaklaşan insanlar malesef tasavvuf hurafeleriyle şeytanın oyuncağı durumuna gelmişlerdir.
Kur’an Tevhid’i öğretiyor. Tasavvuf ise malesef şirk öğretisiyle insanları uyuşturuyor.
Demekki tasavvuf afyonmuş.
düşüncelerinize katılmıyorum çok yüzeysel ve ezberci bir çalışma olmuş ,çalışmanız özden ziyade kabuğu andırmış yazık.....
EDİTÖRÜN NOTU:
Değerli okuyucumuz, yorumunuzun son bölümünde yazara yönelik hakaret derecesinde haksız ithamlar söz konusu olduğu için yorumunuzu onaylayamıyoruz. Yalnızca fikrinizi ve eleştirinizi dile getirdiğiniz yorum yazarsanız onaylanacatır.
arkadaşlar samimiyetle söylüyorum yeryüzünde inanıyorum diyorsanız isimleri ve müşrikleri gündeme getirmeyin kuran bedel ister kuran la bu isimlerin ne alakası var kuran okuyan nın rabbi tektir bunların değerleri
bitmez yedekleri çoktur vaktinizi boşa harcamayın sadece ve sadece kuranla ayakta durabilenlere ne mutlu
onlar hiç bir zaman mahzun olmayacaklar
ONLARA HİÇ BİR ŞEY ANLATAMASSIN KARDEŞİM.
Arkadaşlar ilimler içinde ilimler var.Şüphesizki bizim anladığımız veya bildiğimizi zannettiğimiz ilim, çok az bir şeydir.Çünkü, ayeti kerimede “Size ilimden pek az bir şey verilmiştir.”buyruluyor.Mesela Hızır as’la Musa as’ın arkadaşlıklarında geçen çocuğun başını koparma hadisesini kim olsa itiraz eder.Ama Hazreti Allah bu ilmi doğruladı.Durum bu iken anlamıyoruz diye herşeyi inkar etmek edep dışılık ve aceleciliktir.Belki bizim bildiğmiz gibi değildir.Bu kapıyı açık bulundurmak lazım bence.Ölçülü olmak lazım.
Muhyiddini Arabi hazretlerine selam olsun.Tüm düşüncelerine katılıyorum.Değerlidir.Allah ona değer vermiştir.Aynı zamanda seviyoruz.
Allah’ın kime değer verdiğini Kur’an acikliyor: Hucurat 13: Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdâr olandır.
Ayrıca Allah’ın ona değer verdiği hakkındaki dedili nedir. Delilden kasıt tabiki Kuran ve Sunnettir. Onlarla celişkiye fazlasiyla dusen ilahlik taslayan İbni Arabi, Mevlahum Celaleddin Rumi, İmam Rabbani gibilerin ayetlere muhalifli yazida ve dipnottaki kaynaklarda aciklanmistir.
