Mursi’ye Yakışan, Mısır’ın Sarayı mı Zindanı mı?
İhvan yöneticileri ve Muhammed Mursi halen ölçülerinin Kur’an, rehberlerinin Allah Rasulü olduğunu ifade etmekte ve İslami hedeflerden şaşmadıklarını deklare etmektedirler. O halde onlara yakışan usülde de İslami hedeflere uygun Kur’ani-Nebevi çizgiyi takip etmeleridir. İhvan’ın içinden çıkmış bir öncü olarak Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler kitabında bu konuda temel ilkelerin altını bir kere daha çizmiş bulunmaktadır. Mısır’ın Müslümanları (ve tabii ki Türkiye’nin ve ümmetin diğer bölgelerinin Müslümanları) açısından bu ilkeleri hatırlamak bugün için çok elzemdir.
Bundan 10 yıl önce "Mısır'daki mevcut Firavuni düzenin başına bir Müslümanın gelmesi doğru mudur?" diye bir soru sorulsaydı, Türkiye'de tevhidi uyanış bakiyesi çevrelerin vereceği cevap "Tabii ki hayır, Müslümanlar bâtıl sistemleri yönetmeye değil yıkmaya taliptirler" şeklinde olurdu. Bâtıl bir sistemi peyderpey içten dönüştürme gibi bir yaklaşımın ise, daha başından bâtıla karşı akidevi duruşun terk edilmesi ve bâtılla ilkesel uzlaşmaya mahkûm olunmasını beraberinde getireceği ifade edilirdi.Aradan geçen 10 yıllık süreç, Türkiyeli Müslümanların çoğunluğunun 30-40 yıllık bilinçlenme sürecinde edindikleri temel kimi tevhidi kabullerden uzaklaşarak, mevcut bâtıl sistemlerin inkılaba uğratılması yerine, onlar bünyesinde merhaleci bir değişimi esas alan Muhafazakâr-Milli Görüşçü hareket stratejisine yaklaştı.Yıllarca Kur'an'ın İslami mücadele konusunda vazettiği en temel ölçülerden biri olan "cahiliyeden ilkesel kopuş" yükümlülüğünü (1) adeta sloganlaştırarak savunan kimi çevreler bile, bu süreçte makas değiştirerek cahiliye bünyesiyle sınırlı değişim stratejilerinin destekçileri durumuna düştüler. Sistem içi aktörlerin sistem içi mücadeleleri konusunda tutum belirlerken, cahiliyeyi kökten reddeden akidevi duruşu değişmez temel konum edinmesi ve bu duruşu bozmadan olup bitene müdahil olması gereken Müslümanların çoğu, ne yazık ki kendilerini sistem içi mücadele içerisinde konumlandırarak ufuklarını sistem içi mücadele ile daraltmış oldu.Bu sebeple "Mısır'ın cumhurbaşkanlığı sarayındansa hapishaneleri Mursi'ye yakışmaktadır" şeklinde bir yaklaşım bu çevrelerde muhtemelen şaşırtıcı, hatta saçma bir yaklaşım olarak algılanacaktır. Bu böyledir, güneşi unutmuş ve karanlığı kaçınılmaz ve değiştirilmez yerleşik durum olarak algılaya gelmiş insanlara siz güneşten, güneşin doğacağından söz ettiğinizde saçmalamış olursunuz!Elinde Kur'an gibi bir inkılab kitabı ve önünde Allah Rasulü'nün (s) güzel örnekliği bulunan Müslümanların, ufuklarını bâtıl sistemlerle ve onların iç sorunları ve çekişmeleriyle daraltması hiç akıl kârı bir tutum olabilir mi?İhvan ve Muhammed Mursi'nin gayelerinin, Mısır'ı ve dünyayı gül bahçesine dönüştürmek olduğunu biliyoruz tabii ki. Ancak mesele gayeyle usulün örtüşüp örtüşmemesinde. Gül bahçesi kurmayı hedeflemek güzel de, onu bataklığın üstüne kurmaya kalkışmak akıllıca bir yaklaşım mı? Kur'ani öğretiye ve Nebevi örnekliğe uygun mu böyle bir yaklaşım? Hangi Peygamber (s) bataklığın üstüne gül bahçesi kurmaya kalkıştı?Tüm Peygamberlerin (s) mücadele sünnetinde gördüğümüz üzere İslam'ın değişmez usulü önce bâtılı ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Hafriyat çalışması yapmadan bina inşa etmeye koyulmak akıllıca bir iş değildir. Mısır'ın, Türkiye'nin ve ümmet coğrafyasının diğer bölgelerinin Müslümanlarının yeniden kavramaları gereken en temel toplumsal/siyasal dönüşüm ilkesi bu olsa gerektir. Bâtılın köhne binasının üstünde hakkı ikame etmeye kalkışmak ilkesel açıdan da yanlıştır, reel politik açıdan bakıldığında da sonu selamete çıkmayacak bir yaklaşımdır. Çünkü bâtılın üstüne bina edilecek "hak", hiçbir zaman hakkın kendisi olamayacaktır, bâtılla bulanmış bir sentez olmaya mahkum olacaktır."Batı Putunu, Müslümanlar İlkelerini Yiyor" başlıklı makalede de anlatmaya çalıştığımız gibi, mevcut Mısır rejimi İslam'ın ölçülerine göre gayri İslami bir rejimdir, cahili bir yapı ve işleyişe sahiptir. Askeri, idari ve yargı bürokrasisiyle ABD'ye bağlı ve bağımlıdır ve Camp David anlaşmasıyla da siyonist işgal rejimini ilk tanımış Arap rejimi durumundadır. Temel nitelikleri itibariyle cahili bir siyasal yapıyı ifade eden Mısır rejimi karşısında Müslümanların takınması gereken tutumun esası akidevi red temelinde olmalıdır. Bir Müslümanın, Âlemlerin Rabbi'ni ölçü, Rasulü'nü önder kabul etmeyen, Âlemlerin Rabbi, Rasulü ve Mü'minler dışında velayet bağları kuran bir siyasal yapının başında bulunması asla meşru (şer'i ölçülere uygun) bir durum değildir. Bu büyük bir bid'attır. Müslümanların bu konudaki yanlış yönelimlerinden bir an önce vazgeçmesi, Rasullerin sünnetine tâbi olarak, cahiliye gemilerini tamir çabaları yerine, hakkın gemisini inşa yoluna koyulmaları gerekir.İhvan yöneticileri ve Muhammed Mursi halen ölçülerinin Kur'an, rehberlerinin Allah Rasulü olduğunu ifade etmekte ve İslami hedeflerden şaşmadıklarını deklare etmektedirler. O halde onlara yakışan usülde de İslami hedeflere uygun Kur'ani-Nebevi çizgiyi takip etmeleridir. İhvan'ın içinden çıkmış bir öncü olarak Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler kitabında bu konuda temel ilkelerin altını bir kere daha çizmiş bulunmaktadır. Mısır'ın Müslümanları (ve tabii ki Türkiye'nin ve ümmetin diğer bölgelerinin Müslümanları) açısından bu ilkeleri hatırlamak bugün için çok elzemdir.Bir Müslümanın cahili bir siyasal yapının başında bulunmasındansa onun zindanlarında bulunması evladır. Çünkü cahiliye ile İslam ve cahiliye taraftarlarıyla Müslümanlar arasında asla telif edilemeyecek olan bir ayrılık, bir ayrışma vardır. Hakla bâtıl insanlığın ilk dönemlerinden bu yana mücadele halindedir ve bu mücadele hiç bitmeyecektir. Önemli olan hakla bâtılın birbirinden kesin hatlarla ayrıştırılması ve herkesin tercihini buna göre yapmasıdır.Hz. Peygamber'in (s), Yesrib'e hicret etmek için orada İslam'ın iktidarının şartlarının hazırlanmasını beklemesi ve Hz. Yusuf'un (s) zindandan çıkmak için masumiyetinin tescil edilmesi şartını ifade etmesi, bugünün Müslümanları olarak bizlerin üzerinde durup düşünmemiz gereken hususlardır. Bu iki örnek, bize İslam'ın iktidar iddiasını hatırlattığı gibi, bu iddianın kuvveden fiile dönüştürülmesi sürecinde takip edilecek usül konusunda da ipuçları vermektedir.Bâtılın zail ve hakkın hakim olmasının şartları oluşmadan iktidar olmaya çalışmak, hem muktedir olamamayı, hem de aralarının mutlak olarak ayrıştırılması gereken hakla bâtılın birbirine bulandırılması sonucunu doğurur, kaçınılmaz olarak. Hz. Yusuf gibi "dilediği gibi hareket etme" (2), yani muktedir olma gibi bir konuma kavuşmadan iktidar olmak ilkesel olarak da, reel politik olarak da doğru bir tercih değildir. Muhammed Mursi'yi devirmek için Mısır'da suni olarak oluşturulan benzin kuyrukları ve elektrik kesintileri, muktedir olmadan iktidar olmanın acı örnekleri olarak tarihe yazılmıştır.Netice olarak Mısırlı Müslümanlara, Firavun düzeninin zindanlarında olmaktan ötürü ye'se düşmemelerini, bu bâtıl düzenin makam koltuklarının değil, onlardansa zindanlarının kendilerine yakıştığını ifade etmek istiyoruz.
Dipnotlar:
1- Bkz: Müzzemmil, 73/10
2- Bkz: Yusuf, 12/56
Yorumlar 12
Önemli uyarılar...
MISIR ÖZELİNDE YAŞANMIŞLIKLARDAN DERSLER ÇIKARILMALIDIR... dikkate alınması elzem bir makaledir.
Ş.Hüseyinoğlu kardeşime dua ile Allah,a emanet olun.
Şükrü ve M. Can kardeşim, İhvan’ın öncüleri zindana hiç yabancı değiller ve birçoğunun ikinci adresleri/ikametgahı zindanlar ve işkence hanelerdir, şuanda da ailecek ya katledilmekte ya da mahpus edilmekteler, sarayın şaşasını tercih edenler olsalardı bunlar başlarına gelmezdi/getirilmezdi diye düşünmekteyim. Makalenin içeriği doğru uyarıları ve duruş tavsiyeleri barındırsa da başlığı daha farklı konulabilirdi. Büyük bir imtihandan geçen İhvan’a ve Mısırlı kardeşlerimize yönelik dualarla yoğrulan hak/doğru tavsiyelerin/uyarıların yapılması kardeşlik sorumluluğudur. selamlar.
Sa;
Kardeş Allah için size bir uyarıda bulunmak isterim;
82 Yıllık bir İslami mücadeleyi Müslüman Kardeşlerin son geldiği nokta itibariyle nasıl değerlendirmeliyiz. Biliyorsunuz Müslüman Kardeşler buraya gelene kadar bir çok seçime girdi. Ancak toplumsal alanda hiç bir yeri boş bırakmadı. Yapıp ettiklerini biriktirerek İslami kimlikleriyle buraya kadar geldiler. Mursi’nin açıklamalarını demokratik bulup desteklemeyenler Müslümanlar öldürülmeye başlayınca hemencecik sokaklara dökülüp. İhvana selam direnişe devam sloganları attılar. Mursi açıklamalarını değiştirmediğine göre ki içeride olduğu için açıklama yapma imkanı yoktu. Bu kardeşlerin kafasına saksı mı düştü de. “Defol Sisi seninleyiz Mursi” sloganları atılıyor.
Ayrıca ne demek saray mı zindan mı? Siz İslami duruşunuzu değiştirmeden devam ederseniz size sarayda yakışır zindan da.
Ayrıca İslam yıkma üzerine değil ıslah ve ihya üzerinedir.
Mesela gelenekte ihtiyar-yaşlılar içeri girince küçükler kalkar saygı gösterirler bu güzel bir gelenek bunu ihya ederiz. Fahşayı da ıslah ederiz.
“Onların girdiği yerden girin” ayeti var olan geleneği devam ettiriyor yani ihya ediyor. Ama evlere arkadan girmeyi yasaklayarak bu adeti ıslah ediyor.
Müslüman kardeşler İslami bir kimliğe sahiptir. Sadece bugün değil dünde öyleydi. İktidara geldikleri zamanda öyleydi. Mursi’nin seyyid kutup’un şiiri eşliğindeki konuşmasını youtube dan dinleyebilirsiniz kardeş
Allah’a emanet olun
"...Her şeyden önce Tevhidî düşünce mensubu Müslümanlar olarak tağutu reddetmek, tağuta karşı çıkıp onu yıkıp devirmek göreviyle, tağuttan kaçmayı, tağuta hiç görünmemeyi, tağutla hiç burun buruna gelip onunla muhatap olmamayı birbirine karıştırıyoruz. Böyle yapmakla tağutu reddettiğimizi zannederek bununla avunuyoruz.
Unutmayalım ki tarih boyunca tağut hiçbir zaman köylerde, mahallelerde, ücra köşelerde olmamıştır. Tağut her zaman ülkelerin merkezlerinde olmuştur. Nitekim peygamberler de aynı şekilde ülkelerin merkezlerine, bizzat tağutların üzerlerine gönderilmişlerdir. Daha somut bir şekilde gösterecek olursak, Darunnedve nasıl ki Arap dünyasının merkezi olan Mekke“de idiyse, onun mukabili ve alternatifi olan Darulerkam da aynı şekilde Mekke”deydi. Yani Tevhid ve Tağut kapışması ülkenin merkezinde cereyan ediyordu.
Böyle olunca, her hangi bir ülkenin ücra köşelerindeki bir takım İslami dersleri ve benzer çalışmaları Tevhid-Tağut savaşın merkezleri olarak gösteremeyiz. Öncelikle tağutlar neredelerse bizler de oralarda olmalıyız.
Köyde veya mahallede çocuğunu okula göndermemek, gönderenleri şirkle ve tağutu benimsemekle itham etmek, dört yılda bir oy kullanmamak ve kullananları küfürle itham etmek tağutu reddetmek midir, yoksa tağuta hiç görünmemek, tağuttan kaçmak, tağutla hiç muhatap olmamak mıdır?
Meydanlarını Peygamber Sevdalılarıyla doldurduğumuz kentlerin yönetimini Peygamber Düşmanlarına bırakmanın ne anlama geldiğini düşünmeli değil miyiz, asıl bunun hesabını Allah Teâla"ya nasıl vereceğimizi düşünmeli değil miyiz?
İsteyerek veya istemeyerek Peygamber Sevdalılarından alınan vergilerle büyük oranda Peygamber Düşmanlığının finanse edildiğinin, İslam"la savaşıldığının hesabını nasıl vereceğimizi düşünmemiz gerekmez mi?
Özellikle Peygamber Sevdalılarının meydanlarını doldurduğu kent merkezlerinde yüzlerce, binlerce gökdelenlerin yükseldiğini görmüyor musunuz? Bunların her bir dairesinden alınan en az beş on bin liranın hangi rakamlara ulaştığını ve bunların nerelere aktarıldığını hiç düşünüyor musunuz?
Peygamber düşmanlarının ellerinde bulunan belediyelerle, belediyeler bünyesinde kurulan kültür merkezleri ve derneklerle ne gibi yozlaşmaların, ahlaksızlıkların ve İslam düşmanlıklarının yürütüldüğünü görmüyor musunuz, biliyor musunuz?
Bugün yaşadığımız kentleri veya ülkenin tamamını Müşrik Mekke kabul ederek ona göre hareket edecek olursak sayısız yanlışa imza atmış oluruz. O zaman bize sormazlar mı, sizin Medineniz neresidir diye? Yani siz de bir gün buradan sürüleceksiniz, bir başka memlekete hicrete zorlanacaksınız, orası tamamen sizin Medine"niz olacak ve daha sonra oradan gelip burayı fethedeceksiniz öyle mi” demezler mi?
Aynı noktadan hareket eden bazı kardeşlerimiz Mekke“nin ilk yıllarındaki müşriklerin tekliflerini ve Allah Rasûlü”nün (s.a.v) onlara verdiği cevabı hatırlatarak şu anda yapılanın yanlış olduğunu ileri sürmektedirler:
“Eğer maksadın reislikse seni başımıza reis yapalım, zenginleşmekse seni Mekke“nin en zengini yapalım, seni Mekke”nin en güzel ve soylu kadınlarıyla evlendirelim” teklifleri karşısında Rasûlullah (s.a.v): “Bir elime Ay“ı bir elime Güneş”i koysanız bu davadan vazgeçmem” cevabı gibi de bugün siyasetten uzak durulması gerektiğini savunmaktadırlar.
Söyleyin Allah aşkına, şu anda bize böyle teklifler mi yapılıyor. “Aman siyasetten uzak durun da, reislik mi istiyorsunuz, zenginlik ve ekonomik güç mü istiyorsunuz, her ne istiyorsanız verelim” mi deniliyor? Hatta bunun tam tersi olmuyor mu? Siyasi hareket kararı alındıktan sonra başlatılan iftira ve karalama kampanyalarını görmüyor musunuz? Hele bir de bir parti kurulsun, bir seçime girilsin, seyredin siz asıl o zaman başınıza gelecek olanları!
Yani demek istediğimiz odur ki, şu anda yaşadığım bu ülke ve bu kentler ne Mekke“dir, ne Medine”dir. Buralar biz Müslümanların ellerinden okus fokuslarla, dipçiklerle, darbelerle ve bir takım şeytani yöntemlerle gasp edilmiş öz topraklarımızdır." Mehmed GÖKTAŞ, Doğru haber, 31 Ağustos 2012 Cuma
El insaf sayın Tuncel,bu nasıl bir çıkarım ve DARUN’NEDVE,DURUL’ERKAM,benzetmesidir Allah aşkına...
" Nitekim peygamberler de aynı şekilde ülkelerin merkezlerine, bizzat tağutların üzerlerine gönderilmişlerdir. Daha somut bir şekilde gösterecek olursak, Darunnedve nasıl ki Arap dünyasının merkezi olan Mekke“de idiyse, onun mukabili ve alternatifi olan Darulerkam da aynı şekilde Mekke”deydi."...
Diyerek BU GÜNKÜ Tağuti sistemin İLAH lık ve Rab lik iddiasında bulunduğu Anayasasıyla izne tabi olmuş,Partileşme yolunun,Darun’nedve imiş gibi gösterip,köylü,kentli ayrımı yaparak bu batıl yolun meşru olabileceğine göstermeye çalışabilirsiniz..İzzetli Tevhidi duruşun yol ve yöntemini,metodunu Allah (c.c)Kur’an da açıkça beyan ederek,geçmiş peygamber kıssalarında yaşanmışlıklardan örneklendirerek,bizlere ayrıntılı olarak anlatması neyi ifade ediyor.Resulünün pratikliğin de,Kendisinin razı olacağı“Hak” ve tek yolu bizlere göstermesi yetmiyor mu’da?.Allah’ın yardımından uzak,batıl yol ve yöntemlere tevessül ediveriyoruz.Dikkat edelim şeytan aleyhillane bâtıla“hak”,bulayarak bu yolu bizlere süslü göstermiş olacaktır.
"Söyleyin Allah aşkına, şu anda bize böyle teklifler mi yapılıyor. “Aman siyasetten uzak durun da, reislik mi istiyorsunuz, zenginlik ve ekonomik güç mü istiyorsunuz, her ne istiyorsanız verelim” mi deniliyor?"...
Diyerek çarpık bir benzetme ile tevil etmektesiniz..Böylesi tekliflere gerek bırakmayacak kadar heyecanlı ve hevesli o malum Peygamber sevdalısı guruplar her ne yolla olursa olsun,hemen sonuca ulaşalım diyeceklerine Peygamberi metodu da önemseyip,nebevi yol ve yönteme sevdalansalardı var olan DURUL’ERKAM lara sım sıkı sarılacak,yarınlar için hazırlamış ve nebevi metod,la tek başımıza kalmak pahasına,Rabbin razı ve hoşnut olduğu bir yol ve yöntemle neticesi her halukar da hayr olan,Rabbin takdiriyle karşılaşılacaktır.Tek başlarına yada ailesinden başka takipçileri olmayan peygamber örnekleri Kur’an da bolca vardır.Sonuçlara hemen ulaşmaya endeksli gurup ve yapılar,Gönüllü talip oldukları bu batıl yola davet için,partilerini kurmuş ve kendilerine tabi olan yığınları da bu vebale ortak etmektedirler.
Şükrü Kardeşim verilen tepkilerden makalenizin ne kadar önemli ve yerinde uyarılar içerdiğini ilk paragrafındaki dikkat çeken şu ifadelerinizle geldiğimiz noktayı çok güzel ifade etmektesiniz.
“Bundan 10 yıl önce ”Mısır’daki mevcut Firavuni düzenin başına bir Müslümanın gelmesi doğru mudur?“ diye bir soru sorulsaydı, Türkiye’de tevhidi uyanış bakiyesi çevrelerin vereceği cevap ”Tabii ki hayır, Müslümanlar bâtıl sistemleri yönetmeye değil yıkmaya taliptirler" şeklinde olurdu. Bâtıl bir sistemi peyderpey içten dönüştürme gibi bir yaklaşımın ise, daha başından bâtıla karşı akidevi duruşun terk edilmesi ve bâtılla ilkesel uzlaşmaya mahkûm olunmasını beraberinde getireceği ifade edilirdi."
Başka söze gerek bırakmayan bu tespit ve ifadelerinizin,resmini yorumlardan da okumaktayız maalesef..
...Alttaki paragraf’daki tespit ve ifadeniz ise hiç aklımızdan çıkarmamız gereken temel ilkelerimiz olmalıdır.İslam coğrafyalarında yaşanmakta olan zulümlerin sebep ve sonuçları bakımından dersler çıkarılması gerektiren ve hedefe ulaşmanın meşruiyetini Kur’an ve Resulün örnekliğinden alınmasını zorunlu kılması bakımından hayati öneme sahiptir.
"Hakla bâtıl insanlığın ilk dönemlerinden bu yana mücadele halindedir ve bu mücadele hiç bitmeyecektir. Önemli olan hakla bâtılın birbirinden kesin hatlarla ayrıştırılması ve herkesin tercihini buna göre yapmasıdır."
Bu tespit ve teşhisinizin önemi bakımından küçük bir alıntıyla,katkıda bulunmak isterim.
"Binlerce yıllık insanlık tarihinde Allah (c.c.) aynı Rab,İslam aynı İslam,İlahi davet aynı davet,Sünnetullah aynı Sünnetullah ve İlahi hükümlere yaklaşım açısından şeytan aynı şeytan,kafirler aynı kafir,müşrikler aynı müşrik olmasına rağmen Müslümanlar aynı Müslüman değildir günümüzde!.Daha açık ifadeyle Müslümanlardan veya “Müslümanım” diyenlerden başka hiç kimse değişmedi ve hiç kimse değişmiyor bu alemde!.Tabi ki her toplumda olduğu gibi Müslüman toplumlardaki durumların değişimi de,öncelikle nefislerde olanın değişiminden kaynaklandı insanlık tarihinde!."
Allah yar ve yardımcımız olsun..
Mehmed Can ve Kemal Songür ağabeyler ve yazıya yorumlarıyla katkıda bulunan diğer kardeşlere öncelikle ilgileri için teşekkür ediyorum.
Kemal ağabeyin başlık eleştirisiyle ilgili şunu söyleyebilirim: Başlık, İhvan’ı ve yöneticilerini tahfif etmek gibi bir yaklaşım asla içermiyor. İhvan yöneticileri ve Muhammed Mursi’nin makam sevdası veya saray şaşaası gibi bir yaklaşımları tabii ki asla olamaz. Burada saray ifadesiyle, özelde “cumhurbaşkanlığı sarayı”nı ve genelde Mısır iktidarını kastetmeye çalıştım ve bir Müslüman için İslam dışı bir rejimin sarayındansa zindanının evla olduğunu ifade etmek istedim.
Mehmet Denizer kardeşimizin eleştirisine karşılık, bu sitede birkaç yıl önce yayınlanmış olan “Putların Hakkı Islah Edilmek Değil Devirilmektir” başlıklı yazımı hatırlatmak isterim. Ayrıca inşaallah bir sonraki yazımda bu konuyu açacağımı ifade etmek isterim. Bu arada biz Müslümanların sarayda (iktidarda) olamayacaklarını değil, İslam’ın hakim olmadığı bir vasatta sarayda olmamaları gerektiğini ifade ediyoruz. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret (ve tabii ki onunla eşzamanlı iktidar sürecini) sürecini ve Hz. Yusuf’un Mısır’daki iktidar sürecini de bunun için örnek verdik.
İbrahim Tuncel kardeşimizin paylaştığı Mehmed Göktaş’ın yazısının da, tam da yazının altında ilan ettiğim bir sonraki yazının konusuna denk geldiğini belirteyim. Sadece şunu söylemekle yetineyim ki, çoğu Müslümanın bugün içerisine düştüğü en büyük yanılgı, İslam’ın öğreti ve pratiklerinin merkezinde yer alan egemenlik mefhumunu, egemenliğin bölünmez, paylaşılmaz yapısını dikkate almadan düşünce ve pratikler üretmeye yönelmeleridir. bir yerde ya bâtıl egemendir ya da hak, bunun ortası yoktur, olmaz. Temel iddiası egemenlik olan bir dinin mensuplarının bugün ufuklarını mevcut egemenlik ilişkileri bünyesinde var olabilme mücadelesiyle sınırlamakta olması, öncelikle çözülmesi gereken sorunumuzdur. Bugün yerel yönetimlerde iktidar olunca oralarda İslam’ın hakimiyetinin tesis edileceği iddia edilebiliyorsa buyurulsun tağutla öyle mücadele edilsin! Ancak bunun mümkün olmadığını, yerel yönetimlerin mevcut egemenlik ilişkilerine bağımlı olduğunu görmek zor olmasa gerek.
ilke ile başarı karıştırılınca ortaya ‘ortaya karışık’ türünden haller çıkıyor.. değişimin bu kadarısı değişim olgusuna ters! ya da biz mi değişimi anlayamadık!
Güneş balçıkla sıvanmaz. Allah razı olsun
..."Müslüman Kardeşler’in Mısır’da iktidarın ana ortağı olduğunu düşünelim. On yıl içinde Suriye’de, Sudan’da, Ürdün’de ve daha birçok ülkede, Müslüman Kardeşler gibi İslami eğilimli yapılar iktidara yürüyecektir. Böyle bir çevrede İsrail kendini nasıl hissedecektir. Mesele budur."... ibrahim karagül, yenişafak
Yaşadığımız apartman dahil bütün alanlarda -sokak, köy, mahalle, şehir, belediye, yönetim, siyaset, ticaret, vatandaşlık vs.- başımızı kuma gömerek tağutu reddettiğimizi sanmamalıyız. Bu alanlarda zaten varız. Çünkü bu toplumda yaşayıyoruz. Egemenlik paylaşılmaz diyerek zaten yaşadığımız hayatın içindeyken dışında olduğumuzu iddia edemeyiz. Gerçekten kimlik taşımayan, kayıtsız küreksiz, şehir dışında yaşıyorsak o zaman sistemden uzağız egemenliği paylaşmıyoruz demektir. bu da bu alanları tağutlara terk etmek demektir. sadece kendimizi kandırmış oluruz. Bu gün yukarıda saydığımız alanlarda ister istemez zaten var olanlar neden belediye, siyaset, yönetim vs. falan deyince sanki sistemi benimsemiş gibi düşünüyorlar. Oralardaki en azından belli bir yere kadar mücadele veriyorlar. Üzerinde bulundukları zemin zaten islami olmadığını cümle alem biliyor. sanki bu alanlarda yer almayınca üzerinde yaşadığımız -mesela siz islami bir yönetimin egemen olduğu bir zeminde mi yaşamış oluyorsunuz? halbuki hayır her iki durumda da üzerinde yaşanılan zemin aynıdır. tek fark siz kendinizi başka yerde sanıyorsunuz- zemin islamın egemen olduğu bir zemine mi dönüşüyor? Bu alanlarda yer alanlar tağutu kabul ediyor savruluyor vs. anlamına gelebilir mi? Aynı zeminde yaşadığımız halde siz gözlerinizi kapayarak kendinizi başka zeminde hayal ediyorsunuz. Bu mu tevhidi bilinç ve mücadele? Daha çok okumamız lazım ayetleri... yinde kardeşim teşekkür ederim hassasiyetiniz ve duyarlılığınız için...
Şükrü kardeşim Allah razı olsun.Yeryüzündeki tüm sorunların müslümanları ilgilendirmesi hatta müslümanları kuşatması,müslümanlara ilkeleri gereği bu sorunlara vahyin perspektifinden yaklaşma zorunluluğunu,sorumluluğunu ve ciddiyetini bereberinde getiriyor.burada dikkat edilmesi gereken bir nüans söz konusu.müslümanlar düşünsel ve siyasal tüm yaklaşımlarında kesinlikle ilke esaslı hareket etmek zorundadır.verdiğiniz kıssa örnekleri bu anlamda çok önemli.Mısır,suriye,türkiye neresi olursa olsun müslümanlar Yusuf(as)'ın ilkeli duruşunu,Musa(as)'ın çetin mücadelesini,İbrahim(as)'ın cesaretini her dönem ve koşulda düşünerek vahye uygun bir yöntem geliştirmek zorundadır.yıllardır yöntem tartışmaları yaşıyoruz.bu tartışmalar elbette önemli.ancak hala yerinde sayarak,bu tartışmaları kendi savrulmuşluğunu meşrulaştırmak için yapanların olduğunu görmek ve sessiz kalmadan uyarmak gerekiyor.farklı sitelerde aynı düşünceyi savunuyor oluşumuz güzel.ancak farklı sitelerde aynı yanlışı bir virüs gibi taşıyarak,yanlış yorumunu ısrarla savunuyor olanları görmekte üzücü.farklı düşünmek zenginliktir kolaycılığı ile konuya yaklaşmak müslümanca bir yaklaşım olamaz..vahiy esaslı,ilke esaslı düşünmenin müslümanlar açısından ne derece kesinlik ve netlik gerektirdiğini hepimiz biliyoruz.vahyin esas alındığı bir düşünce ve yöntem noktasında aynı şeyleri düşünmenin zenginlik olduğunu unutmayalım.birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye ederek...
İNANÇ - METOD BÖLÜNMEZİ
Tevhid istikametini, gündem üzerinden hatırlatan bu yazınız için teşekkür ederiz Sn.Hüseyinoğlu.
Size “Saray mı, zindan mı?” sorusunu sorduran küresel şartları, müslümanlar olarak iyi analiz edebilmeliyiz.
Tevhid inancı ve bu inancı temsildeki istikrar; tıpkı tevhidin bölünmezliği gibi, inanç ve metodun bölünmezliği gerçeğini de akıllardan çıkarmamayı zorunlu kılıyor.
Dikkat edilmesi gerekir ki, demokrasi artık İslam üzerinden yerleştirilmeye, sevdirilmeye, savunulmaya çalışılıyor. Müslümanların, grupların ve alimlerin elleri ve dilleri ile yaygınlaştırılıyor.
Bugün Türkiyeli Müslümanlar da dahil hemen her coğrafya da gördüğümüz, demokrasiye meyleden bu tanıdık tablo, yılladır bu uğurda verilen batıl çabaların sonucudur.
Metod konusunda Sn.Arat’ın dedikleri çok mühimdir. Fakat ben bir çelişkiye dikkatleri çekmek istiyorum.
Mısır’ın Tevhid hakimiyetine dayanan, İslam ile yönetilmesi talebiyle Türkiye’deki meydanları yüksek bir hassasiyetle dolduran(böyle bir protest mantığı savunan) Türkiyeli müslümanlar; Türkiye’deki yönetim şekli ve sistemi için, hangi meydanı tutuyorlar? Var mı böyle bir şey?
Selamlar.
