İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Said ALİOĞLU
Said ALİOĞLU
28 Haziran 2010

Müslüman ve Devlet -I-

Adı ne olursa olsun en başta Müslümanların işlerinin yürütülmesi bağlamında güç ve şartlar bağlamında kendine has özelliği bulunan bir devlet örgüsüne azami oranda ihtiyacı olacaktır.

28 Haziran 2010 14 dk okuma 3,3B okunma
100%

Her ne kadar yakıcı bir yönü olsa da tarih boyunca insanlar, topluluklar halinde yaşadıklarından dolayı en basitinden, en gelişmişine kadar içerisinde çeşitli kurumlara yer veren, kuvvetler ayrılığı esasına dayanan, ya da dayanmayıp bir tek şahsın, hanedanın, oligarşik yapının, veyahut ta  geniş halk kitlelerinin onayına ve kabulüne dayanıcı temeli olan devlet yapıları oluşturarak kendi iç işleyişinden, dışarı ile olan ilişkilerine, ekonomiden, hukuka kadar hayatın tüm alanlarında var olan sorunlarının çözümü ve aynı zamanda da tüm işlerinin halli için devlete ihtiyaç duymuşlardır dünden bugüne…

İlk insan en başta bir baba ve peygamber idi! Buna bağlı olarak ta ilk insan topluluğu o baba ve peygamberin Allah’tan aldığı kelimelerle(Bakara;2/31) hem İslam inancını ondan öğrenmiş ve hem de yönetim bağlamında yüzlerce yıllık birikime dayandığını bildiğimiz devlet olgusunun temellerini de atmış oldular! O günden bugüne insanlık ailesinin itikad temelli iki ayrı kampa –tevhid ve şirk- ayrılması neticesinde olmazsa, olmaz bir gereklilik olan devlet olgusu da her iki kampın almış olduğu duruma göre zaman içerisinde farklılık arzetti!

Bir yandan kendi meşruiyetini Allah’ın kelamından ve o kelamın adeta ete, kemiğe bürünmüş şekli olan dinden, İslam’dan almaya çalışan, yöneticileri muvahhid insanlar olan hak üzere olan devlet; diğeri ise zulüm temelli, meşruiyetini ise ‘kerameti kendinden menkul’ bir yolla zaten baştan beri uhdesinde bulunduran(!) güçten alan zulüm temelli batıl devlet…  Günümüzdeki modern ve seküler muhayyilenin aksine o dönemlerin tüm devletleri kendi meşruiyetlerini gerek dinden almaya çalışıp, o olguyu kendi iktidar emelleri için kullanan ve gerekse de hiçbir tevile başvurmadan direkt dini/islam’ı referans alıp, onun gereklerini harfiyen olmasa da mümkün mertebe yerine getirmeye çalışan devlet yapısı olarak ikiye ayrılırlar son tahlilde…

Birincileri için Kur’an’da da vurgulandığı gibi Firavun yönetimini tarih boyunca süregelen oligarşik yapılara örnek verebiliriz. Birde şaşkınlıkla  karşılanabilir ama, Yunan site devleti açısından müşrik Yunan muhayyilesinin ürünü olan demokratik devlet olgusunu da örnek olarak verebiliriz. Her ne kadar demokrasi kelime anlamı açısından ‘halkın yönetimi’ manasına geliyorsa da dünden bugüne bu kavramın devlet boyutu pek de halktan yana olmayıp, günümüzde de olduğu gibi sisteme yanaşık düzen durup ondan alabildiğince nemalanan seçkinleri ve seçkinler üzerinden sistem(ler)e kapı kulu olmuş geniş halk kitleleri açısından baktığımızda, bizlere çeşitli yol ve yöntemlerle yutturulmaya çalışılan demokrasinin pek de sağlam temelleri olmadığı –itikadi- ve doğudan batıya hiç de iyi bir sınav vermediği yeni sömürgecilik çağında apaçık ortada durmaktadır! Modern muhayyileye baktığımızda gerek İslam karşıtları ve gerekse de ilahiyat çalışmaları içerisinde mesai harcayan modernist İslamcı tipler İslam’da devletin olmadığını hararetle dile getirip, onu sadece ahlaki umdeler vazeden ve adeta sıradan, hiçbir iddiası olmayan bir temele irca etmeye çalışırlar! Daha da ileri gidip devlet olgunun bir realite olduğunu da yakinen bildiklerinden devleti liberal ve bulundukları ülkelerdeki İslam dışı rejimlerin politikalarına uygunluk zemininde tevhidi yönü olmayan, buna bağlı olarak ta adalet olgusunun seküler zeminlerde kotarılması gerektiğinin üzerinde duruyorlar. Allah’ın ise onları yalanladığı Kur’ an’ın şu ayetiyle sabittir; “Ey iman edenler. Allah’a itaat edin, elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de….”(Nisa;4/59) Kur’an’dan yola çıktığımızda Allah adalet olgusuna sıkça vurgu yapmaktadır.Ör.(En’am;6/152; A’raf;7/29; Nahl; 16/90; Hadid; 57/25) vb… Bu ayetler Müslümanların gerek fert olarak her zaman ve zeminde adalet üzre kalmalarını ve gerekse de toplum olarak  yürütülmesi gereken işlerinin bir sonuca bağlanması sadedinde yol göstermektedir. Ör. Mekke döneminde var olan şirk toplumunda iman etmiş fertlerin adil olmasını salık verdiği gibi(En’am; 6/152); Medine döneminde de Allah’ın Müslümanlara ‘adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emretmesi, kötülüklerden ve zorbalıklardan da sakındırması; (Nahl; 16/90) adalet unsurunu başat bir konuma irca etmektedir. Meseleyi iyi kavramak için şu noktaya dikkat çekmek gerekir; Bir defa Müslümanlar Mekke döneminde maddeten zengin olsalar bile kendi kavimlerinden olan müşriklerin zulmü, baskısı ve ezası arlında yaşıyorlardı. Bu halde bulunan bir insanın gerek kendine ve gerekse de toplumsal bazda yek diğerine yanlış yapması, zulmetmesi akıldan uzak bir şeydir! Ama kendi inancından kaynaklanan bir yönetim altında herkes farkında olsun, ya da olmasın doğru davranabileceği gibi, yanlış davranışlar içerisinde de olabilir…

İşte adı ne olursa olsun en başta Müslümanların işlerinin yürütülmesi bağlamında güç ve şartlar bağlamında kendine has özelliği bulunan bir devlet örgüsüne azami oranda ihtiyacı olacaktır. Yine adalet unsurunu ayakta tutabilmek açısından sistem içi araçları sistemin esas boyasına boyanmadan toplumun hayrına kullanma açısından da olaya baktığımızda Yusuf(a)’un yaptığı gibi; Firavun’a yönelik olarak “Beni bu ülkenin hazineleri üzerinde bir yönetici kıl. Çünkü ben iyi bir koruyucuyum ve yönetim işlerini de bilenim.” İfadesi Yusuf(a)’un şahsında ve kişiliğinde günümüzde de bizlere örnek olabilmelidir. Ve  “İşte böylece biz yeryüzünde Yusuf’a güç ve iktidar verdik. Öyle ki orada(Mısır’da) dilediği yerde konakladı. Biz kime dilersek rahmetimizi nasip ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız.” İfadeleri devlet işleyişine vurgu yapmakla birlikte, kendine güven sadedinde adalet olgusunu hak, hukuk bağlamında somutlaştırma girişimi şeklinde okunabilmelidir. Keza bu okuma eylemi tevhidi çerçevede ve ondan devşirilen Kur’ani ilkeler bağlamında hayatta bir yer tutmalıdır.

İçerisinde yaşadığımız modern dönemlerin aksine insanlığın tarihsel diliminin neredeyse yüzde doksanlık bölümünü oluşturan klasik dönemlerde doğudan, batıya, toplumlar kendilerini gerek semavi ve gerekse de gayrı semavi temelleri olsun din olgusuyla, dinsel yaşamla ve dinsel pratiklerle ortaya koymuşlardır. Pagan ve putperest toplumları bile bu olgudan vareste kılamayız. Zira onlar da  kendilerini inandıkları -gökte olana!- ilaha yaklaştırsınlar diye puta, vs. tapmakta idiler.(Yunus;10/18) Bu noktadan hareketle yıllar yılı yapılan arkeolojik kazılardan mütevellit din olgusunun insanlık tarihiyle aynı zaman diliminde başladığını çok rahatlıkla belirtebiliriz. Seküler bakış açısının iddiasına karşıtlık olarak söyler isek eğer; din olgusu insanın yeryüzü yürüyüşünde onunla hep birlikte olmuş, onu yoğurmuş, ona maddi ve manevi planda şekil vermiş ve halen bu işlevine kaldığı yerden devam etmektedir. Keza günümüz algı dünyasında oluşan ideolojilerin de aslında geçmişteki kalıcı izlerin birer devamcısı olan günümüz dinlerinden saymak açısından elimizde çok önemli kriterler mevcuttur. ‘Kim neye inanıyorsa, onun dini odur’ esprisi bu hakikati çok yalın bir şekilde yansıtmaktadır. Ör. Liberalizm, komünizm, faşizm vs.

Yukarıda insanlık yürüyüşünün dinle olduğunu ve yönetim bazında ilk nüvelerinde dinden neş’et ettiğini sarahatle belirtmiştik. Yeryüzünde insanın inşa ettiği ilk yapının –ev veya mabet- Mekke’de bulunan ka’be olduğu bilinen bir gerçektir. İlk temeli aynı zamanda da ilk insan olan Adem(a) tarafından atıldığı ve daha sonra ise o yapının İbrahim(a) ve oğlu İsmail(a)’la birlikte aynı temel üzerinden yükseltildiği Kur’an’ın bizlere bildirdiği yakin bir bilgiye dayanır… Haliyle o yapı ilk mabet, ilk ev aynı zamanda da bir yönetim binasıydı. Buna hayatın bir bütün olduğu ve bölünemezliği gerçeği de eklenince dinin ve onun işlevinin ilk insandan buyana –ideolojileri de dahil edersek- artarak devam ettiğini söyleyebiliriz. Zaten tarihe ve yapıla gelen arkeolojik kazılara göz attığımızda, birde tarihsel, kültürel ve toplumsal temelli okumalarımızı orta yere koyduğumuzda ilk devletlerin birer ‘din devleti’ olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Zira hayatın merkezinde din var ve hayatın kalbi ilahi güce, ya da güçlere(!) yönelik olan ilgiyle atmaktadır hep! Dünya gezegeninde ilk yerleşim birimlerinin ortaya çıktığı Mezopotamya toprakları; Anadolu, Mısır, Orta Asya, İran coğrafyası; Yunan, Çin ve Hindistan gibi bölgelerde neredeyse atılan her adımın, alınıp salınan her nefesin bile dinle bir açıdan ilişkisi söz konusu olmuştur! İşte bu özellikten dolayı geçmişe dönüp baktığımızda en paganından, en Müslüman’ına tüm toplumların yönetim algısında dinin reddedilemez bir yeri olduğu ve yönetim biçiminin de haliyle dini temelleri baz alıcı değişmez bir yönünün olduğu gerçeği kendisini unutturmayacak kadar eski ve antik bir değere sahiptir…

Bu genel çerçeveden baktığımızda insanlığın ilk günlerinden Medine dönemine kadar hak ve batıl temelli devletler toplumsal planda kendi meşruiyetlerini yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi ya dini bir basamak olarak kullanıp, kavramlarının içeriğini boşaltıp fasitlik içre yol aldılar; ya da bizzat başında Hz. Peygamberin bulunduğu Medine devleti, onu takip eden örnek halifeler dönemi, sonra ise yine kendi meşruiyetini dinde bir nevi  klasik dönemin sonu sayılabilecek Fransız ihtilali’nin dünyada yaymaya çalıştığı ‘eşitlik ve özgürlük’ sloganıyla birlikte, yine o mantık üzere neşvünema bulan ulusçuluk vb. akımlar imparatorluklar çağının sonrasında sözde dine dayanmayan yeni devlet olgusunun da habercisi oldular!

Batıda başlayıp doğuyu ve özellikle de İslam dünyasını cenderesi altına almaya çalışan bu mantık sonucunda döneminin kendi öznel şartlarında İslam dünyasının hamisi sayılan Osmanlı devleti –Devlet-i Al-i Osman- tarih sahnesinden silinince döneminin sancısını yaşayan Müslüman alim, entelektüel ve aydınlarının kötü gidişatı en azından durdurmaya yönelik fikri çabaları sonucunda temel iki düşünce ortaya çıkmıştı; Birincisi ‘İslam’ın baştan beri bir iktidar amacı yoktu! Geçmişteki uygulamalar ya nassların farklı şekilde yorumlanmaları, ya da kendi döneminde bir mecburiyete binaen oluşan Medine örneğini ha bire örnek aldığından olacak ki(!)  artık günümüz dünyasında anlam ifade etmiyordu!’ Bu tür düşünceleri savunan aydınlara Mısırlı Ali Abdürrazık ve onu bir çalışması olan ‘İslam’da İktidarın temelleri’ kitabı örnek gösterilebilir. Ki Abdürrazık’ın bu eseri kaleme aldığı tarih Kemalist devrimin beşinci yılına yani 1928 yılına denk düşmekteydi. Ve bu kitap bizzat Mustafa Kemal tarafından Türkçe’ye tercüme ettirilmişti. Diğer cenahta ise ‘İslam Devleti’ kavramını modern zeminlerde İslam ve İslam’dan yola çıkıp en azından Müslüman toplumların yönetebilmesi adına ele alıp çalışan Suriyeli alim M.Reşid Rıza’yı örnek verebiliriz. Bu bağlamda söylersek eğer Birinci Dünya savaşı akabinde İslam dünyasında –Afganistan vs.- işgale uğramamış bir iki belde dışında doğudan batıya koca İslam dünyası savaşın galibi emperyalist güçler tarafından işgal edilmişlerdi. İkinci Dünya savaşı akabinde, klasik sömürgecilik anlayışı sonrası görece özgürlükler döneminde işgal altında bulunan İslam toprakları üzerinde, yeni konjöktüre uygun olan devletler çıkmıştı. Bunların çoğu aynı zamanda kendi potansiyelleri açısından dolayı öngörülen bağımsız birer İslam devleti formatında ortaya çıktılar, ama nihayetinde bir kısmı ise doğu ve batı blokları arasında kendi kamplarına dahil edilerek paylaşıldılar. Ör. Libya Sovyet ağırlıklı bağlantısızlar bloğunda yer aldı, Pakistan ise Nato tarafında yer aldı…

Ama zaman ilerleyince bu ülkelerdeki devletlerin bırakın bir üst kimlik olarak devlet bağlamında adının İslam Devleti olmasını, her ülkenin ve belki de her topluluğun gerçekleştirmesi pek de mümkün olan hakkaniyet temelli bazı toplumsal uygulamaları dahi beceremedikleri görüldü! Ne siyasal katılım anlamında, ne ekonomik paylaşım anlamında ve ne de doğallığı olması gereken kavmi farklılıklar açısından hiç de adil olmayan harcı alem uygulamalar gösterdi ki İslam devleti kavramı olumluluk bağlamında ete kemiğe bürünmeden bir işe yaramayacağı artık ayan beyan ortadaydı! Bu ülkelere hakim olan irade en başta tüm Müslümanların gerek gelenekten sadır olan ve gerekse de çağdaş durumlardan kaynaklanan ferdi ve toplumsal ifsada dur diyemediklerinden dolayı hayatın her alanında iyi bir örneklik sergileyemediklerinden İslam devleti kavramını da iç ettiler! İslam devleti kavramı mükemmeliyet bağlamında dört dörtlük bir içeriğe sahip olmasa da, en azından iyi ve iyiye yakın bir pozisyon içre hayırlı işlevler görebilirdi. Birde buna salt mezhep/çilik bağlamında yirminci yüzyılda yaşanan İran İslam devrimi ve Taliban örneği eklenince, haliyle düşünen beyinler bu kavramlara ve uygulamalara karşı yeni kavramsallaştırmalar peşinde koşmaya başladılar; Adalet devleti vs…

Bu kavramlar İslam devleti adı altında süregelen olumsuz birçok uygulamadan dolayı bizlere haliyle cazip gelebilir. İleriki zamanlarda önerilen bu devlet şekilleri günümüzde olduğu gibi külliyen olumsuz veya olumsuz sonuçlar verebilir mi buna bakmak gerekir. Bu bir! İkincisi ise, görünürlüğü ve elzemliği bir tarafa; dile getirilen bu tür kavramsallaştırmalar Yeni dünya düzeni kabilinden emperyalist irade tarafından İslam dünyasına biçilmek istenen dona baktığımızda adı hakikaten Müslüman dimağa hoş gelen ve sorunların çözümüne yönelik somut adımlarlı da peşinen attıran çabalar yine belirtelim kaynağını İslam dünyasının kendi iç dinamiklerinden mi alıyor, yoksa dinin, dini düşüncenin kullanımına yönelik çabaları ön plana alan profan dinci mahfilerin kendisinden mi kaynaklanıyor?! Sorumuzu ya da şöyle soralım; Kaygısı olan Müslüman fert ve çevrelerin iyi niyetli çabaları Müslüman camiada yer işgal eden bazı hoca efendilerin,  gerek yerelde ve gerekse de küresel bağlamda kendilerine sunulan birtakım dinsel projelerin ortaya konulup yürütülmesi aşamasında ‘iç’ edilebilir mi? Eğer edilebilir yönü var ise İslam devleti kavramına şerh düşmekle birlikte bu konularda da teyakkuz halinde olmak gerekir diye düşünmek gerek… Zira o hoca efendilerin büyük bölümü bir iş kotarmaya çalıştıklarında yerel zeminde bile olsa aliminden, talebesine bu ülkenin Müslüman’ıyla hiç mi hiç istişare nedir etmemişler, danışmamışlardır! Halbuki şura ehli olmak İslami bir şiar değil miydi?! İslam dünyasında ise küresel ağa takılmayan alim, aydın ve entelektüellerle hiç mi hiç istişare nedir edilmemiş, zemin hazırlanmamıştır. Amma bu ülkenin muhafazakår, laik ve seküler yönetici katmanıyla zillet içre görüş alışverişinde bulunulmuş, bazı liberal aydınlarla iç içe olunmuştur maalesef! Ör.Fethullah Gülen’in manevi önderliğinde(!) yerelde Abant Platformu, küreselde ise ‘Dinler Arası Diyalog’ toplantılarında kendi liberal tezlerini ve laikliklerini ‘Ilımlı İslam’ benzeri projeler üzerinden muhafazakår kesimlere dayatmaya çalışan bilumum aydın, entelektüel ve bir kısım da ‘din adamı’ hüviyetinde bulunan gayrı Müslim şahıslarla yıllar yılı yapılan toplantılar, alınan tavsiye merkezli kararlar bilinen yakıcı gerçeklerdendir…

Ülkemizdeki Müslümanları temel bakış açılarından yola çıkarak üç kısma ayırdığımızda karşımıza; Gelenekçiler, modernistler ve ıslah projelerini Kur’ani bakış açısınca uygulamaya çalışan Müslümanlar olarak çıkar! Bu üç Müslüman kesimi hayata, olaylara ve olgulara bakışları açısından ele alıp değerlendirdiğimizde; gelenekçi çevrelerin Selefi, Sünni ve tasavvufçu olmalarına bakılmaksızın, gelenekçilikleri artarak süregelen problemlere ciddi anlamda kavi çözümler üretemeseler bile en azından antiemperyalist bir yapı içerisinde oldukları görülür! Ör.Bazı Selefi, tasavvuf ehli gruplar ve Sünni kesimler… Bunlar bir nevi Emevi vb. uygulamaların çağdaş bir iz düşümü olarak gelenekle, yirminci yüzyılın o hengameli şartlarında kotarılmak istenen bir dille hilafet modelinden yola çıkarak İslam devleti savunusu yaparlar ve hem de bu devlet şeklinin gerçekliğin ta kendisi olduğunu üzerine basa, basa vurgularlar…

Nedense ‘anti emperyalist’ duruşları olmadığı söylenen modernist kesimi oluşturan Müslümanların başta sosyal, siyasal vb. konuları ele alışlarındaki handikaplarını bir tarafa bırakır isek, kafa patlatırcasına yüzlerce yıldır o gelenekçi kesimlerin dini totaliter bir tarzda algıladıklarını, onun kaynaklarını çoğu zaman kaynakların hilafına yorumladıkları ve geldikleri sonuç açısından da İslam dünyasını gerilettikleri, duraksattıkları eleştirisi haklılık içerir.  Bu kesimdeki aydın ve entelektüel beyinler yine haklı olarak İslam devleti adı altında biriken yanlışlardan yola çıkarak bu kavramın dışında başka kavramlar ve yorumları baz almaya çalışıyorlar!

Ama bunlarda sonuçta meramı ifade etmekle birlikte ürkek bir tarzda yeni kavramsallaştırma ameliyesi içerisinde bulunuyorlar hep! Burada en büyük handikap bir nevi çalıyı dolaşarak Müslümanlara sunulmak istenen yolların, yöntemlerin ve tarzların son raddede bir işe yarayıp yarayamayacağı kaygısıdır! Zira bu teklifler izafi ortamlarda neşvünema bulmakta ve postmodern algılarla beslenmektedir. Haliyle ontolojik anlamda var olan eksikliklerden dolayı da görünürde de sadra şifa olmamaktadır! Zira bu minvalde içinin doldurulamadığına şahitlik ettiğimiz adalet devleti, post teokratik devlet vs. bu kavramsallaştırmaya yakın, devlet modellerini içeren kavramlar, kelimenin tam anlamıyla ‘iki ucu keskin’ bir nesneye benzemektedir. Onu alıp kullanmak, kullanmak ve kullandırtmak isteyenden ziyade, onu kullanmak zorunda kalan kitlelerden ne götürüp ne götürmeyeceği söz konusudur, haliyle…

Keza Şii İmamet teorisinde öne sürülen imametin ve dolayısıyla da siyaset ve yönetim kaynağının bizzat Allah olduğu handikabı gibi, ona benzer bir bağlamda hilafetinde salt bir yönetim yönü es geçilerek Kur’anlaştırıldığı gerçeği nasıl alakasız bir şeyse ve ondan dolayı da ona karşı çıkmamız gerekiyorsa; teknik anlamının maslahat içre öne çıkarılması hakikatini de aşıcı bir tonda bizleri seküler düşünüşe zorlayıcı, dönüştürücü ve değiştirici gizli bir yönü söz konusu varsa ise eğer demokrasi olgusuna da aynı minvalde karşı çıkmamız gerekir!

Bazı teknik ve maslahat açısından olmak dışında her iki kesim dışında bir noktada kendini konumlandırmaya çalışan ve İslamcı dünya görüşüne sahip ıslah çizgisindeki Müslümanlar daha dünyada ciddi bir örnekliğinin vuku bulmadığı dönemlerin şartlarında geçmiş bazı ‘iyi’ uygulamalara atıfta bulunma yoluyla ve Osmanlı sonrası gelinen sonuç itibarıyla, yine iyi niyetlerle oluşturulmaya çalışılan ‘İslam devleti’ kavramından yola çıkarak bir noktaya gelmiş idiler. Amma bu kesimin uzun bir dönem ilgi alanında olan ‘İran İslam devrimi’ örneğinin başta Şii dini otoritelerin değiştirilmesi dahi teklif edilemez bir tarzda kendi yapıları üzerine titremeleri, Şiiliği ve Caferiliği mezhepçilik bağlamında ‘la yü’sel’ olarak telakki etmeleri sonucunda ve sair yerlerde –Afganistan vb.- hemen her konuda ıslahı ele alıp değerlendireceklerine, eski usul yol ve yöntemleri icra etmeleri bu kesim tarafından bir kırılma olarak değerlendirilmiştir. Devletin tek görevi vardı; ayağının tozuyla yasaları yürürlüğe koyup infaza girişmekti!!! İşte bu anlayış İslam devleti kavramını sakatlayan bir yöne sahipti… Yazımızın bütünlüğünde de belirttiğimiz gibi devlet kavramı yakıcı bir yöne tekabül etmekle birlikte insanlık tarihiyle yaşıttır. İşte bu yaşıtlık ete kemiğe bürünmüş bir yapı olarak devleti çoğu zaman azmanlaştırmış, onu frenlemeyi ve içeriğini yerine göre hafifletmeyi ve yerine göre de soyutlaştırmayı belki de hak edecek bir konuma itmiştir. Burada hayatın öznesi olan insan yerine göre dine olduğu gibi, devlet gibi konulara da rengini vermeye çalışmıştır. İşte mutluluk ve mutsuzlukta  bu öznellikle hep alakalı olagelmiştir! Ama ne olursa olsun, yakıcı ve sıkıcı da olsa devletten vazgeçemeyeceğimizde ortadadır! Ne demişler; Ya devlet başa, ya kuzgun leşe…”

Not: Yukarıda da görüldüğü gibi kadim bir konu olan devlet olgusunu irdelemeye çalıştık. Serimizin ikinci bölümünde ise ilgilisince önerilen kavram ve kavramları incelemeye; Üçüncü bölümde ise kendi düşüncemizi yansıtıcı bir tarzda ‘Müslüman Devlet’ kavramını irdelemeye çalışacağız, inşallah… 

Paylaş X Facebook

Yorumlar 13

O Orhan Albayrak 01 Ocak 2012

İslamı devlet olgusundan müslümanlarıda devlet fikrinden alıkoymak isteyen kimseler bu yazıyı dikkatli okusunlar.eline saglık kardeşim güzel bir çalışma olmuş..

M mehmet maksut 01 Ocak 2012

bıraye eziz xweda jı te razi be...
Allah razı olsun abi ihtiyaç hissedilen bir konuya yönelmeniz faydalı olmuştur.inşallah bizlere yaralı oldugu gibi diger okuyan kardeşlerimede faydalı olmuştur...devamını metanetle bekliyor hayır dualarımı sizlere ve tüm yüregi yanık kardeşlerime sunuyorum.
lı ser rıya berxwedana islamiyeda jı wera sebre dıxazım

S Said Alioğlu 01 Ocak 2012

Orhan kardeşim ilginiz için teşekkürlerimi sunar, selam ederim.
Sizinde belirtmiş olduğunzu gibi hayatın her alanını kapsayan İslam’ın mutlaka devlet olgusuyla ilişkisi reddedilmesi mümkün olmayan bir ilişkidir.Bu böyle olunca Müslümanların da mutlaka bir devlet fikri söz konusudur! Her iki durumda işin aksini düşünmek akla ziyandır bir defa! Bazılarını ileri sürdüğü gibi İslam ne diye hep ahlaki ilkeler öne sürsün. Onun böyle bir mecburiyeti mi var?!
ASnlaşılan o ki o kişilere göre mümkün ise dinle bir ilişki olmasın, eğer olmak zorunda kalınır ise onun dolayısıyla Kur’an’ın yapktırımları da içeren yasaları olmasın. Varsa sa sümen altı edilsin, ne zaman zora ve skıntıya düşer isek, motive olalım diye onu ahlaki ilkelerini alalım kendi sistemlerimizi, sistemimizi tahkim edelmim. Eee, ne hani bu çabanın bile bir yaptırımı yok u sdanki? Allah ahirette bu zillet içre iş kotarmanın hesabını o kişilerden ve toplumlardan sormayacak mı?' diye düşünüyorlar! Eğer böyle düşünüyor iseler Müslüman olmalarına gerek yok! Neden yorulsunlar ki zevat-ı kiram?!!! Yok eğer öyle düşünmülmüuyorsa; mezhepçiliğe bulaşmadan Kur’an’da vazzedilen gerek ahlaki , gerek toplumsal ve gerekse de şer’i ölçüler baz alınıp zihnimizin aldığım oranda İslam’a uygun bişr devlet modeli oluşturabiliriz. İçeriği Kur’ani olduktan sonra onun adı bize kalmıştır. İslam devleti, Müslüman devler vs. Bunun aksini düşünmek ise yan kendine güvenmemek, ya başka zeminlerde yer bulmak, ya da bir türlü var olan kafa karışıklığından kurtulamamakdır, işin sonuucu! Aklen ve kalben ilkelere uygun cevlet talebi bulunan tüm Müslümanlara selam olsun!

S Said Alioğlu 01 Ocak 2012

Kekémim Maksut xweda(Allah) ji tere ji razi be! jı tera teşekkurek ki mezin... say u ameléte bıra pır be! Bı sılav u germ. xaşi da biminé...

A aydın aydın 01 Ocak 2012

İbn-i Miskeveyh döneminde dahi “devlet” sorgulanmıştır...Devletin islami bir temeli olup-olmadığı sorulmuş ve “Devlet,”din’e hizmet“ amacıyla olursa meşrudur.Aksi halde eşkiyalıktır.” denilmiştir. (İbn-i Miskeveyh..Ahlakı olgunlaştırma..Kültür Bakanlığı yayını)

Dikkat edilmeli ki,müslümanlar,devleti,“hak devlet” veya “batıl devlet” şeklinde değil,neye yaradığı konusunda tartışmışlardır.

Ve,bendeniz,samimi kanaatim olarak söylüyorum. (kanaat üstüne döktüreceğinizi biliyorum ama özellikle kanaat diyorum.)..Her hangi bir “devlet” -Ben Hakkım- dediği anda meşruiyetini yitirmiş demektir...Çünkü,Allah Teala’ın kasdına ipotek koymaya kalkmakta ve bizzat kendisi ilahlık makamına oturmaktadır.

Din’i,Allah Teala,“halk”a emanet etmiştir.Devlet,halkın,dinine hizmet etme aracıdır.Din’in sahibi,Hakk ve dolayısıyla Halk’tır...Devlet,halkı denetlemez..Halk,devleti denetler..“Ben hakk’ım” iddiası ile hüküm süren devlet,halkın yargılamasından ve denetiminden dokunulmaz olur.Çünkü,halk,fert olarak insandır ve insan olarak “hakk”ı yargılamak fiilen mümkün değildir.

Din’in sahibinin halk olduğu,uygulamalar ile sabittir.Cenab-ı Hakk..“Kur’an-ı ben koruyacağım” buyuruyor...Bu koruma,halk ile ve halkın muhafızlığı iledir.Kur’an ezberleyene “hafız” denilmesi bu sebeple..Ve her beldede -mutlaka- bir “hafız” bulunmasının itikaden farz-ı kifaye olması da yine bu sebepledir...Belde ahalisi,Kur’an-ı korumakla mükelleftir ve eğer koruma refleksleri yoksa,itikaden ve hükmen kafirdirler...

Evet,hiç bir amel,insanı kafir etmez..Ama,İnsanların,Kur’an-ı koruma görevlerini bırakmaları..hepsini birden kafir eder...Yani,halkın,dine sahipliği bu kadar ağır ve bu kadar belirleyicidir.

Buna rağmen,halkın gücünü sıfırlamak ve halkta ayakta durması gereken gücü,“Ben devletim” diyen bir takım zevata havale etmek,nasıl bir bakış açısıdır..gerçekten,bence,izahı çok güç bir “akıl tutulması” meselesidir.

Herkeslere selamlar.

O Orhan Albayrak 01 Ocak 2012

Aydın Kardeşe..Anlaşılan o ki samimi duygular içinde bu yorumları yapmışsınız.Ancak samimiyet salt olarak bizleri dogruya ulaştırmıyor.Herkesin fikri sorgulanmalıdır bütün insanlar hata yapabilir.Onun için ölçümüz Kuran’ın kendisi olursa sorunlar çözülür.İslam ın bir çok rüknü varki bunlar iktidar ve güç olmadan uygulanmaz.Yıllardır müslümanlar devlet fikrinden adım adım uzaklaştırılıyor yada birileri buna payanda oluyor.Fikirler ileri sürülürken dikkatli olmak gerekir.Şimdi siz iktidar sahibi olsanız içki haram zina haram deseniz ilahlıkmı taslamış olursunuz yoksa Rabbimizin emirlerine aracılık mı etmiş olursunuz.Lütfen yazdıklarınızı gözden geçirin ve dikkatli okuyunçünkü yazınız baştan sona kadar Kuran’ın perspektifine aykırı. selam ile...

S Salih Can 01 Ocak 2012

Orhan Albayrak kardeşimiz olaya gayet İslami hassasiyet içerisinde kur’ani perspektife vurgu yaparak ve aynı zamanda da Kur’an’ın gönderiliş gayesini teyit edici ve genele -Müslümanlara- teşmil hukuki temeller bağlamında bir yapının, yani devlet aygıtının olmazsa olmaz bir gereklilik olduğunu belirtiyor! Sanrım bu konuda Aydın Aydın arkadaşın bir itirazı yoktur! O arkadaş gerek geleneksel dönemlere ait bilgileri de aktararak ve günümüzü de işin içerisine katarak bir nevi siyaset ve devlet felsefesi yapmaktadır. Zaten hiçbir konunun kavramsal temeli oluşturulmadan, felsefesi yapılmadan, kritiği söz konusu olmadan nasıl temellenebilir ki?! Amenna! Ama görebildiğim kadarıyla ‘Müslüman ve Devlet-1’ adlı yazıda zaten bunu yapmaktadır. Başka bir şey mi yapmakta ki?!!! Bence hayır! Ama nedense yorumcu arkadaşımız bir iki önemli sözden sonra “Kanaat üstüne döktüreceğinizi biliyorum ama özellikle kanaat diyorum” diyerek maksadının üzüm yemek olmadığını ortaya koyuyor! Ben feraset sahibi bir Müslüman olarak kendince yazıyı kaleme alan kişiyi ve belki de bir çevreyi ‘insanları sık boğaz eden ceberrut bir ilah adına totaliterliği ortaya koyucu’ bir konuma irca etmek istemektedir! Ama işin böyle olmadığı d insaf ehli tarafından apaçık bir şekilde bilinmektedir.
Allah(c) bizlere ‘Müslüman’ ismini layık görüp vermişse, bizim de neden başta teşri alanında olmak üzere bizleriilgilendiren konuların sonuca bağlanması açısından bir devletimiz olmasın? Bu bir. İkincisi ise Ku’an’ın ifadesiyle yer yüzünde verile gelen mücadelenin adı ‘hak-batıl mücadeelesi’ ise; Müslümanın olması gereken devletinin kaide ve kuralları İslam’a; Kur’an’a uygun olmasın?! Tabii bir engel mi var yoksa! Ya da bu engel rasyonel temelli çağdaş batı düşüncesinin kendisini merkeze alcı yönünü ihtiva eden bir özelliğe mi havidir? Havi oduğu kendini orta yere koysa bile bu fasit düşünceye bir Msülüman kapılmak zorunda mıdır? Kapılmak ne anlama gelir; Zaruretten midir, faydacılıktan mıdır, veyahut ta rasyonelizmin artık bazı zihinlerde geçerli olacak temellenmesinden midir? Acaba hangisi; berikisi, ortadaki yada sondaki midir? Zaten bu sorulara verilecek olan cevaplar bazı nüans farklılıklarına karşın aslında modernizmden beslenen post modern süreçlerde kendini bayağı ele vermeketedir! Rasyonel düşünmek kaygıdan kurtulmayı, kafa ve onu bseleyen gönül karışıklığını bahane kılarak batı/l sularda sahil-i selamete ulaşmayı öngörür son raddede! Bir Msülüman bu sularda kulaç atmayı düşünebilir mi sahiden?! Artık bundan sonrası kıyl u kaldir! Selam olsun hakka tabi olan Mümin Müslümanlara!

A aydın aydın 01 Ocak 2012

Her zaman ensesine vurulabilen “halk”ı başıbozuk görüp de..Hiç bir zaman sorgulanamayacak bir takım “yetkili” kişileri “masum” gördüğünüz sürece,söylediklerimin bir anlamı olmaz.

Dikkat ederseniz..“Kemalist”ler de aynı yol üstündeler...“Halk cahildir....Elbette devletten daha iyi bilemezler.Devlet ise biziz.”

Herkeslere selamlar.

Herkeslere selamlar.

A aydın aydın 01 Ocak 2012

Salih Can kardeş de “etiket”lemiş...İslamilik,gelenekcilik ve benzeri etiketler...“Müslüman” olmak “kendimiz” için yetiyor da,başka müslümanları tanımlamak için “sıfat” kelimelere de muhtacız.

Yazarın kendisi de,devleti yönetecek ve “teşri” makamında oturacak kişilerin “insan” olduğunu unutuyor ama “alim” dediği “bir takım” kişilerin “insan” olduğunu hemen hatırlayıveriyor.

Halbuki,bir “insan”lık sıralaması yapılsa,alimler,yöneticilerden her zaman daha fazla insandır...Normal insan,zaten,daha fazla insan..Bunda şüphe yok...

“İnsan” derken,kendine yontmayan...Sadece “Allah ve Resulü”nden gelene “iman” etmiş her hangi bir insanı söylemiş oluyoruz...Dünya yansa da,namazından çıkmayan..Orucundan kaçmayan...Devletinin,kendi dinine hizmetinden kıvanç ve sorumluluk duyan..her hangi bir “müslüman”dan bahs ediyoruz.

Bu insanların..Milyonlarca insanın,taleplerini görmezden gelip de güç ve irade ve dolayısıyla da “teşri”i,bir takım “güçlü” kimselere havale etmek mi “İslami” devlet anlayışı?

1450 yıllık bir zamanı yok saymak mı,“islami” hsassasiyet oluyor?

Hani,biz,“tevatür”en inanıyorduk?

İslam dünyasının bindörtüzelli yıllık geçmişinde gördüğümüz hangi “devlet” bizim için daha islami ve hangileri daha “gayri islami”dirler?

Bu soru veya benzerlerinin cevabı verilemiyor veya verildiğinde bu cevap kabul görmüyorsa,bunun sebebi..belirli bir “rükun” olarak,“devlet”in olmayışıdır.

Hatırladığım kadarıyla,birinci mesajımın en başında devlet’in,İslam bakımından “bid’at” olduğunu söylemiştim..Bu kısım,ya silindi veya bendeniz gönderirken bir hata oldu veya ben yazdığımı sandığım halde yazmadım...Ama,mesajımın düşünce aşamasında devlet’in bid’at olduğunu söyleme fikrim vardı.Ve,gerçekten “devlet” islam nokta-ı nazarından “bid’at”tir...Bu da,devlet’in zaten “islami”ın esasına ait bir kavram olmadığını izaha yeter.

“Tevatür” konusuna yine dönelim:..Devlet,varoluş olarak “Osmanlı” ile devam etti...Osmanlı,altıyüzyıl,çeşitli dönüşümler yaşadı ve sonunda “Meşrutiyet” ve en sonunda da “parlementerizm”le son buldu...

Bundan,şunu anlamamız gerekiyor:..Bu gün kuracağımız hiçbir devlet,Osmanlı’dan daha fazla (En azından niyet olarak) İslamilik iddiasında bulunamaz...Buna rağmen,Osmanlı,“parlamento=Meclis=Millet Meclisi” seçeneğine geçmiştir.Bu geçişe,ilmi ve siyasi anlamda her hangi bir muhalefet olmamıştır.

Bunun sebebi ne olabilir?

Soruyu sorup-bırakmak gerekiyor ama kısa da olsa bir şeyler daha sorayım.

-“Osmanlı yaptıysa doğru yapmıştır”dan dolayı mı sorgulama olmamıştır?..Yoksa,“Osmanlı zaten islam değil..Neresine muhalefet edelim ki?” mi denilmiştir..Yoksa...Kur’an’a bakmayı bilen hiç kimse olmadığı için kimse sorgulamayı da akıl etmemiştir mi diyeceğiz?

Herkeslere selamlar.

S Salih Can 01 Ocak 2012

Üzerime vazife olmnadığı halde Aydın Aydın kardeşin yapmaya çalıştığı derin eleştiriye ben kendi yanımdam kendi adına bir şeyler söylemeye çalıştım. Amacım bu meseleyi ortadan kesip atmak değildi. Orhan Albayrak’ın da yapmaya çalıştığı gibi beğendiği ve önemsediği bir yazıyı sahiplenmek gibi benim yaptığımda yanlışlarına şerh düşömekle birlikle bir kaygıdan mütevellid bir meramı dile getirmekti;
Bir gerekliğile vurgu yapmaktı. Ama her nedense Aydın Aydın kardeşimi?! Bende merak ettim, Aydın kardeşi de temin ederek tüm samimiyetimle söylemem gerekirse!
Yazıdaki önemli vurgulara katılan bir Müslüman olarak halkı cahil görüldüğünü, ensesine vurulması gerektiğini vs. nasıl izah edebilirler. Birde kalkıp Kemalistlerle eş tutulmamız sağlıklı bir aklın ürünü olmasa gerek!

Bizden de herkes(ler)e selamlar!

Ö Özcan GÜLTEKİN 01 Ocak 2012

Devletin lüzumatı üzerinde tartışmayı abesle iştigal olarak görenlerdenim.Onun için olmalımı? olmamalımısı yoktur şayet insan sosyal bir varlıksa ve sosyal ilişkiler ağı bir zaruretse ve insan adl ile mukellefse ki öyle...
hal böyle olunca devletin öncelikler sıralamasındaki yeri hususunda düşüncelerinizi merakla soruyorum... Bir diğer husus nerede, ne zaman başlar bu lüzumat...Hesap yalnızca Allah’adır, sorumluluk ise ferdi...
Selam ve dua ile...

S Sait Alioğlu 01 Ocak 2012

"Her zaman ensesine vurulabilen 'halk’ı başıbozuk görüp te..Hiç bir zaman sorgulanamayacak bir takım ‘yetkili’ kişileri ‘masum’ gördüğünzü sürece, söyledikelrimin bir anlamı olmaz.
Dikat ederseniz 'Kemalist’ler de aynı yol üstündeler... 'Halk cahildir... Elbette devletten daha iyi bilemezler. Devlet ise biziz."

Yukarıda alıntıladığımız yorum Aydın Aydın adlı bir yorumcu kardeşimize ait.
Dikkat eder iseniz o kardeşimiz ya bilerek ya da teknik hatalardan dolayı iafedelerinde bazı yanlışlara düşmüş! ‘Düşmüş!’ diyorum zira bu teknik ynlışlık adı altında kendine göre bir şeyi de dikte ettirmeye çalışıyor bizlere...
“...gördüğünüz sürece, söylediklerimiz bir anlamı olmaz...” Hal bu ki ‘söylediklerinizin bir anlamı olmaz’ dese mesele anlaşılmış olacak tarafımızca.
Demek ki o kardeşimiz kendini, düşüncesini ve var ise düşünsel, ideolojik, sosyal, siyasal ve kültürel çevresini merkeze alıp bize, size, onlara yol göstermeye, aleme nizamat vermeye çalışıyor. Yok eğer o cümle zuhul eseri olarak ekrana düşmüşse mesele yok! Ama zuhul eseri olmadığı da satır aralarında görünen ifadede şekillerinden nasıl da belli oluyor!
Eskiden gazetecilik dilinde ‘haber kutsal, yorum hürdür’ denirdi! Bizde kendi, haddimize uygunluk içerisinde kimseden izin, mizin almadan bir konuda, ya da çeşitli konularda kendi düşüncelerimizi kaleme almaya çalışıyoruz! Aslında yi de ediyoruz, bir açıdan! Öncelikle kendimizi, bilincimizi inşa ediyor, yakın çevremzide bulunan kardeşlerimize, dostlarımıza, arkadaşlarımıza, ya da öteelerde bulunan Allah’ın bazı kullarına mesajımızın ulaşmasını sağlıyoruz. Böyle davranmak içerisinde hakaret, böbürlenme ve kibir olmadı oranda makbuldür. Böyle davranmak en başta herkes(leri)n de hakkıdır!
Ama burada göze çarpan iki aydı durum söz konusu; 1)Bizler elimize geeçen vesilelerle Allah’ın kullarına ulaşma yoluyla onlara bir şeyler anlatma sevdasındayız! 2)Şartlı bakmış olmaktan Allah’a sığınarak söylemek gerekirse, o arkadaş(lar)ımız yanılmıyorsak işin içerisine birazcık sekülerlik katarak ilerlemeci bir bakış açısıyla aydınlanmacı bir yolu işaret ediyorlar, ya da yine İslami kaygılarla Allah’tan gelen her şeyi sadece bir tek biz biliriz düşüncesiyle halkı, bir açıdan da bizleri -biz de halkın parçasıyız da- hak yoluna çağırıyorlar! Umut edilr ki hak yoldalar ama, o yolu bizlere kapadıklarından haliyle bizlerde cahil, mahil kalıyoruz!
Dikkat edersek Bizler Kemalistlerle aynı yol üzerindeymişi,z yahu! Yalanın belgesi mi olur! Kelimeleri kavramları kafana göre kullan, kendine göre tutmazsa bile bir usul belirle, sonra iser saldır. Bizimkisi laf salatası, ekndsinin ki se hakikatin ta kendisi! Kendisini tanımadığımız için(!) Kemalist refleksleri var mı bilmeyiz, ama bizde Kemalist, falan , filan değiliz! Ucuz suçlamalar karın doyurmuyor, kaliteli beslenmek lazım değil mi ki?!
Bunca tiyatral sahnelere itibar etmemeliyiz! Eleştiri yapılırken bile bin okuyup, on bin düşünüp, bir kez yazmak daha akıllıca olur!
Yanılıyor ve sürç-ü lisan ediyor isek affola!

Selamlar.

A aydın aydın 01 Ocak 2012

Ne dediğimiz veya ne demek istediğimizle ilgilenilmeyip de,demediklerim üzerinden ve sözlerimdeki bir takım şekiller üzerine yorum yapmak ve üstelik de bu yorumda da hiç bir şey dememiş olmak..Kolay bir mesele değil...Tebrik edelim...

Ama..Bu vesile ile....Taa..Endülüs alimlerinden birisi olan ve İbn-i Arabi’ye de bir bakıma hocalık eden bir alimi hatırlamış olduk...Şöyle diyor,rahmetli İbn-i Meysere...“Şekilci alimden daha şerlisini görmedim.”

Şekilcilik...Yüzyıllar boyunca,müslümanların en büyük sorunu olmuş ve olagelmiştir.Mesela,günümüzde,en şekilci insanlar en “ehl-i sünnetci” insanlardır...Çevrenize bakın,bunları bolca görürsünüz...Kendi,dar algılamasına,yükleyecek bir “isim” bulmuştur ve bu isme “uygunluk” ile kendini en haklı konuma yükseltmektedir..Ama,ne yazık ki,haklı tek yanı bile yoktur...Misal..İhlas Yayınlar ve Işıkçılar...

Onlardan daha şekilci kim varsa başa onlar geçer..Yoksa,en başta onlar gelir..Sonra da,sonrakiler..Ve istisnasız,hemen hemen her “hizip” bu sıralamanın içinde yerini alır..Sonda veya sondan bir öncekinde de olsa,kendine bu sıralama içinde mutlaka bir yer bulur.

Yazarımızın yorumnu bile,bu yazı altında yazdıklarımın ne kadar haklı olduğunu isbata yeter...Aklınca,kendisi “hakk”ı söylüyor...Kasdetmese de bize de batıl olmak veya kendi hevasından konuşmak kalıyor...Olsun..Önemli değil ama...“söylediklerimin anlamı olmaz” sözümüz bir önceki mesajımızla bağlantılı olduğundan özellikle öyle söylenmiştir...Yani,zuhul falan yoktur.Söz söylenecekse,buna göre söylenmeliydi.

Yazarın iyi niyetinden şüphemiz yoktur.Amna,iyi niyet her şeyi izah etmiyor...Mademki,konu başlığı kendisine aittir..Bu konuda gelebilecek en rijit sorulara da açık ve cevap verebilir olmalıdır...Benim sorum ve sorunum ve itirazım anlaşılmadıysa,“Salih Can”ın sorusu ortadadır.

Ben,sadece bir sorumu tekrar edeyim...1450 yıllık bir İslam eğemenliği döneminde,hangi “devlet” “islami devlet”tir?..Ve bu devlet,islami olmasına rağmen ne hakla yıkılmıştır?

Ve bu kadar milyar müslüman,nasıl oluyor da bri tane bile bir “islami devlet” kuramamış oluyor...Faraza,kurulduğu iddia edilse,o devlet,kaç günlüğüne “islami” olabilecek ve kalabilecektir...İçimizden birileri bu devleti de “şekil” bakımından “gayri islami” hale getiremeyecekler mi sanıyorsunuz?

Herkeslere selamlar.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Said ALİOĞLU — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.