Nefes Almanın Ölüm Olduğu Yer: Halepçe
Bunca acıdan sonra asıl sormamız gereken sorumuza gelelim. Saddam’a diktatör ve kasap demek bugün dünyanın en kolay işidir. Peki ya Saddam’a silah verip destekleyen demokratik ABD ve işbirlikçi devletlere ne demeliyiz?
“Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” (Şuara Suresi: 227)
İçerisinde yaşadığımız dünyanın tarihi unutulmaz zulümlerle doludur. İnsanlığın ilahi değerlerden soyutlanarak işlediği öyle büyük zulümler vardır ki anılması, görülmesi, hissedilmesi bile nice kereler insanların ne hale geldiği gösterir. Rabbine karşı düşünsel ve inanç boyutuyla, şirk esaslarıyla zülüm işleyen insan, tarihsel süreçte bu zulümlerini insanlar üzerine çeşitli çıkarlar veya keyfi isteklerden dolayı yönlendirmişlerdir. Peygamberler ve ashaplarına yapılan zulüm başta olmak üzere, Nemrut’ların Firavun’ların, Haman’ların zulümleri eski zamanda olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir. Günümüz gelişen teknolojiyle birlikte sonuçları yüz binleri aşan ve etkileri asırlarca süren unutulmaz insanlık suçları küresel ve çağdaş firavunlar tarafından yapılmaktadır. Süt emen, emekleyen, “anne” demeye yeni yeni başlamış yavrudan, dizlerinde yürüyecek derman kalmamış yaşlılara kadar, ahırlardaki hayvanlardan sürünerek yürüyen karıncalara kadar bütün canlılar yok ediliyor. Zalimler öldürmekten, kan dökmekten, topluca katletmekten, köy ve kentleri kabristana çevirmekten zevk duyuyor. Her gün yeni katliamlara şahit olup güne başlıyoruz, yeni katliamlara şahit olarak günü tamamlıyoruz. İnsanlarımız, kardeşlerimiz üçer beşer fazla tepki toplamadan öldürülüyor. Masum insanlar tankların, uçakların veya zehirli bombaların ateşinde yanarak can veriyor. İnsanla birlikte kültür, doğa, hayat, tarih katlediliyor. Zihinler kirletiliyor, bir neslin ruh dünyası tarumar ediliyor. Hümanizm, demokrasi, insan hakları kavramlarının en zirve yaptığı dönemlerde bile dünyanın gözlerinin önünde büyük katliamlar yapılıyor. ABD ve müttefiklerinin Müslüman Ortadoğu’da yaptığı katliamlar, Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombaları, İsrail’in, Filistinlilere uyguladığı katliamlar, Rusların Çeçenistan’a uyguladığı tecritler, batının katliam tarihine sorgusuz ve hesapsız geçiyor. Bu katliam sayfaları kapkara bir leke olarak insanlık tarihinde yerini alıyor.
Yaşadığımız ve şahit olduğumuz bunca katliamda üzücü olan ise, bu arşı inleten katliamların insanlığın vicdanında yeterince yankı bulmuyor olmasıdır. İşlenen vahşetler, katliamcı zihniyetler tarafından tez elden ya gizleniyor ya da örtbas ediliyor. Yakın tarihimizde üstü örtülmek istenen ama hala tüm acılar gibi yüreklerimizde sıcaklığını kaybetmeyen katliamdan biri de Halepçe’dir. Halepçe katliamı, ‘uzaktakiler’ veya “birileri” için olmuş ve bitmiş bir hadise olabilir. Halepçe, Zihnimizde birkaç kelime; Irak, Saddam, kimyasal gaz, Kürtler ve bir fotoğraf karesi: Bebeğinin üzerine kapanmış bir baba… Ömer Havar… İnce bir yürek sızısı… Hepsi bu kadar mı? İstedik ki ‘bu kadar’ olmasın. Asırlar öncesinden değil, 1988’de; dünyanın öte ucunda değil, burnumuzun dibinde yaşanmış bu faciayı tarihte kalmasın diyorum. Bir duvar dibinde ölmüş kız çocuğunda kendi kızımızı görebiliyorsak, bebeği bir yana, kendi bir yana düşmüş annelerde annemizi hissediyorsak o zaman bu yaşanılan acıları anlayabiliriz… Unutmayabiliriz…
Aslında katliamın hemen ardından çekilen fotoğraflar söylenmesi gereken birçok şeyi söylüyor. Üç yaşında var yok bir çocuk, kapı eşiğinde, ayakları dışarıda, başı içeride kalakalmış, bahçede, ablası, ağabeyi, annesi… Duvar diplerinde, caddelerde, dağlara doğru uzanan yollarda, mağara kovuklarında, sığınaklarda, su birikintilerinde cansız yere düşmüş 6330 bin Halepçeli… Kimi toprakla buluşamadı, kimi de üst üste yığılıp greyderlerle toprağa gömülen binlerce cesetten biri oldu. Bir zamanlar 87 bin kişinin yaşadığı ve "şairler diyarı" olarak bilinen Halepçe, “gökten ölümün yağdığı yer” olarak anıldı. Gerçekten de o gün Halepçe'nin üzerine gökten ölüm yağmıştı. Halepçe’de yapılan Hiroşima’da yapılan katliamla aynı olduğu için “Orta Doğu’nun Hiroşiması” olarak tanımlandı ve Irak Temyiz Mahkemesi, Halepçe’de, 16 Mart 1988’de maruz kaldığı kimyasal saldırıyı “soykırım” olduğu resmen kabul edildi.
Her şeyden habersizdi Halepçeliler. Ne olup bittiğini anlayacak fırsatları bile olmamış, hatta korkamamışlardı bile. Her ne kadar Enfal Operasyonları’nı yaşamış olsalar da, bir saldırı bekleseler de toptan katledilmeyi beklemiyorlardı bir 16 Mart günü… Öğleye doğru geldi uçaklar, rüzgârın yönüne doğru bıraktılar gazları. Öyle ki öncesinde rüzgârın nereden estiğini bile ölçmüştü, Saddam’ın faşist askerleri... MİG 23’tü bombaları atan. Sovyet yapımıydı bu uçaklar. Gazları ise Avrupa’nın demokratik(!) ülkeleri vermişti. Önce helikopterler geldi, sonra uçaklar... Bir bir atıldı bombalar... Karardı Halepçe. Kara bir duman çöktü üstüne. Ve bu dumanı soluyan herkes öldü... Nefes almanın ölüme döndüğü yer oldu Halepçe… Sonra insanlık öldü Halepçe’de...
Halepçe; 87.000 nüfusun çoğu Kürtlerdir Irak-İran savaşı sırasında Saddam yönetimindeki iktidar tarafından gerçekleştirilen ve zehirli gaz bombardımanı sonrası çoğu çocuk ve kadın olan 6.357 kişi zehirlenerek ya da yanarak öldüğü 14.765 kişi ağır derecede yaralandığı yerdir. Dünya sağlık örgütünün (WHO) raporuna göre bu kimyasal saldırı, günümüze kadar 43.753 kişinin ölümüne, 61.200 kişinin de sakat kalmasına sebep olmuştur. Ancak Irak savaşından sonra bölgeye giren yabancılar tarafından bu rakamın daha da büyük olduğu tespit edilmiştir. Süleymaniye Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Fuat Baban 7 Aralık 2002 tarihli “The Sydney Morning Herald” gazetesinde yayımlanan makalesinde, Halepçe'de özürlü doğum oranının Hiroşima ve Nagasiden 4-5 kat fazla olduğunu belirtmektedir. Sivil halka karşı bu tür ve bu büyüklükte bir bombalama, o zamana kadar Ortadoğu'da hiçbir yerde gerçekleştirilmemişti. Uzmanların açıklamalarına göre; Halepçe'de 12 kimyasaldan oluşan bir kokteyl kullanıldı. Bir kimyasal silah olan “koktey”in içinde; deriye, gözlere, boğaza ve akciğere büyük zarar veren Hardal gazı da bulunuyordu. İnsanların maruz kaldığı kimyasal silahlar, deri ve göze zarar veriyor, su ve yiyeceklere kolayca karışıyor ve solunum sistemini de bozuyordu. Uzmanlar Hardal gazının etkilerini şu şekilde açıklıyor: "Nagazaki ve Hiroşima'da iyonlaşan atomların tersine Hardal gazı gelecekteki nesil için de inanılmaz zararlar taşıyor. 10 yıl sonra bile insanlar çeşitli acılar çekiyor, özellikle uzun vadede DNA üzerinde yaptığı zarar var."
Hayvanlar üzerinde dahi kullanılması yasak olan kimyasal silahlar Nagazaki ve Hiroşima‘dan sonra en yaygın biçimiyle ilk kez Kürtler üzerinde denendi. Kendilerini Demokrasi ve insan hakları "savunucusu" olarak gören batılı ülkeler, dönemin faşist Irak devletine sattıkları Hardal, Tabun ve Sarin gibi her türlü canlıyı yok edici kimyasal gazlarla iki gün boyunca Halepçe bombalanmış, çoğu çocuk, kadın ve yaşlı insan katledilmiş, 15 binden fazla insan da ömür boyu çeşitli hastalıkları taşıyacak şekilde yaralanmıştır. Katliamın ardından canını kurtarabilen yüz binlerce Kürt insan, Türkiye, Suriye ve İran sınırına yığılmış, günlerce sınırda aç ve susuz bekletildikten sonra içeri alınarak mülteci statüsünde konumlandırılmışlardır. Göç edenler gittikleri yerlerde de çok ciddi sıkıntılar yaşamışlardır. Örneğin bu katliamdan kaçan bazı Kürtler güneydoğuya sığındı. Türkiye, Mardin'in ve Diyarbakır'ın bazı ilçelerinde kamplar kurdu ancak sığınma hakkı alamayan Kürtlerin bu kamplarda -çoğu çocuk olmak üzere- 280’ni öldü. Gazeteci Günay Aslan durumu 1989 yılında Mardin Kızıltepe'deki kampı gezdikten sonra şöyle belirtmektedir:
“Kızıltepe'deki Kürt kampından içeri adımınızı atar atmaz, yolunuzu kesen Kürt kadınlarının "me bibin! me laskın!..." (bizi götürün, bizi kurtarın) diye yankılanan feryatlarını duyacaksınız. Benizleri soluk, alabildiğine zayıf çocuklar, halsizlikten ağlayamayan bebekler göreceksiniz. Şaşırmayın… Günde bir somun ekmek, ayda 200 gram et, 15 günde bir, bir kilo bulgur sığınmacıların başlıca yiyecekleri. Verilen yiyecekler büyüklerin açlıktan ölmemelerine yeterken çocukların yaşamasına yetmiyor. Diyarbakır kampında bir yılda tam 280 çocuk, yetersiz beslenmeden ölmüş. Dünya aleme ilan edilerek hazırlanan kocaman kamplarda sığınmacılar için bütün yapılanlar üç-beş tuvalet ve yetersiz içme suyu ambarları.”Halepçe acısının yanında ideolojilerin haksız tartışmalarıyla da anılmıştır. Kürt milliyetçilerine göre Halepçe sadece Kürt olunduğu için soykırıma maruz bırakılmışken bazı İslami çevrelere göre ise bölgenin İslami duyarlılığındaki gelişmişlik olayın nedeni olarak kabul edilmiş ve Kürt unsuru görülmemiştir. Zira bu bölgede İslami grupların etkinlikleri oldukça fazlaydı. Örneğin Irak Kürdistan’ının en güçlü İslami hareketi, Şeyh Osman Halebcevi liderliğindeki “el-Hareke’ül İslamiyye fi-Kürdistani’l Irak” Halepçe’de oldukça güçlüydü. Aslında her iki yaklaşımda indirgemeci bir yaklaşımdır. Halepçe’deki siviller ne sadece Kürt oldukları için ne de İslami hareketlere verdikleri destekten ötürü katledilmişlerdir. Belki bu kimliklerinin bileşkesinden ötürü ölümlere duçar edilmişlerdir. Zira her iki kimlik de kendi içlerinde iktidara karşı bir muhalifliği ihtiva ediyordu. Her iki kimlikte Saddam için birer tehditti.
Halepçe katliamı bölgede ve dünyada çok şeyi değiştirdi. Bir kere Saddam rejiminin nasıl bir rejim olduğunu, ne kadar acımasız olduğunu, orada neler yaptığını ve neler yapabileceğini tüm dünyaya gösterdi. İkincisi, Halepçe katliamı milyonlarca Kürt’ün, Saddam zulmünden neler çektiğini gösterdi. Halepçe katliamı Kürtlerin mücadelelerinin ne kadar haklı nedenlere dayandığını da dünya kamuoyunda gösterdi ve Kürt diye bir halk olduğunu bilmeyenler, öğrendi. Halepçe katliamı Saddam’ın da sonunu getirdi. Biraz geç oldu ama sonuçta oldu. Halepçe katliamı, kimyasal silahların kullanımını da Birleşmiş Milletler’in gündeminde taşıdı. Kimyasal silahlar BM'de sorgulandı. Aynı zamanda kimyasal silah yapan ülkeler de teşhir edildi fakat hiçbir şey yapılmadı.
Yaşayanların Gözünde Halepçe
Halepçe de hazır bulunan ve katliama tanık olan Sabah Gazetesi muhabiri “Ramazan Öztürk” şöyle anlatıyor: “Halepçe, İnab, Dûceyde kasabalarıyla çevre köylerde yaşayan insanların tamamı ölüyor. Biz 21 Mart günü oraya vardık. Dört gün geçmişti aradan ve aynı vahşet gözleniyordu. Bütün sokaklar, caddeler insan ve hayvan cesetleriyle doluydu. Gördüğümüz bütün insan cesetleri kadın, genç kız, çocuk ve bebeler ile yaşlılardı. En katı insan bile dayanamaz. Ben tarif edemiyorum. Katliam demek, facia demek hafif geliyor. Vahşet. Vahşet de hafif geliyor. Dûceyde ve İnab’da gördüklerimizin de Halepçe’den hiçbir farkı yok. Her yer darmadağın, taş üzerinde taş kalmamış. İnab köyü de öyle. Bir tepenin eteğinde kurulu İnab’da yaşayan yüzlerce insan, Irak uçaklarının bombalarından kaçmak için çocukların alıp yollara düşmüşken gafil avlanmışlar. Şehrin içine doğru ilerledikçe, felaketin boyutu daha iyi anlaşılıyordu. Sokaklar cesetlerle doluydu. Etrafta dayanılmaz, tarifi mümkün olmayan ağır bir koku vardı. Körpecik bedenlerden bazılarının derileri kavrulmuş, bazıları mosmor kesilmişti. Cesetlerin çoğu kadın, çocuk ve yaşlı insanlara aitti. Aralarında genç kızlar da vardı. Bazı bebekler, annelerinin kucağından fırlamış yerde sere serpe yatıyorlardı. Kimi evinin avlusunda kurulmuş sofra başında; kimi kapının eşiğinde; kimi bebeğini emzirirken; kimi oyun oynarken yenik düşmüştü zehirli ölüme. Dere kenarlarında, köyün çıkışındaki yolda, ağaç diplerinde, yerde yatan yüzlerce ceset. Hayvanlar da kaçamamış, çoğu olduğu yerde ölmüş. Köyün hemen yanındaki tepenin ardında ise, insan cesetlerinden oluşmuş bir başka tepecik. Tüylerimiz ürperiyor. Fotoğrafları çekerken ağlıyordum. Allah bir daha bana böyle bir sahne göstermesin."
Güneş gazetesinden “Faruk Ölçücü” ise vahşeti şöyle dile getiriyordu: "Etrafta hardal gazının yakarak öldürdüğü kadın ve çocuk cesetlerinin resimlerini çekerken, kusmamak için kendimi güç tutuyordum. Halepçe’nin bütün sokakları, Irak uçaklarının attığı kimyasal bombaların etkisiyle katledilmiş Kürt kadın ve çocukların cesetleriyle doluydu. Atılan sinir ve siyanit gazlarının etkisiyle iç solunum sistemleri tahrib olan bu zavallı insanlar boğularak ölmüşlerdi. Dış görünümlerinde hiçbir şey olmayan bu insanlar, sokaklarda uyur gibi yatıyorlardı. Koca kasabada, hayvan dahil hiç kimse kalmamıştı. Atılan kimyasal bombalar, düştüğü yerlerden uzak noktalara, rüzgârın etkisiyle gaz bulutu şeklinde evlerin içindeki odalarda saklanmış insanların da boğularak ölmesine neden olmuştu. Keşke ben de ölseydim."
O günlerde alana giden ilk İsveçli gazeteci Stefan Hjerten’in açıklamaları da unutulamaz. Stefan Halepçe’yi şöyle anlatıyordu: “Tek kelime ile büyük bir vahşetti! Halepçe’de korkunç bir savaş alanı görüntüsü vardı. Her taraf cesetlerle doluydu. Çocuklar, kadınlar sanki ölmemişler gibi, avlularda, masalarının başında, çocuklar evlerinde oyuncakları ile sessizce derin bir uykuya dalmış gibiydiler… Görüntü gerçekten korkunçtu. Ama duygularla hareket etmeden ve hızlı bir şekilde olayı belgelemek gerekiyordu... İran bölgede gaz maskeleri dağıtmıştı. Ama ölenlerin hiç birinde gaz maskesi yoktu. Öyle görünüyor ki, zehir saçan bombalardan kurtulmak inancıyla, halk panik içinde evlerine kaçmış, kapılarını kilitlemiş ve kurtulacaklarını hesap etmişler. Ama yayılan zehirli gaz hiç birinin kurtulmasına imkân tanımamıştı. Halepçe’deki manzarayı ifade etmek çok zor. Korkunçtu…”
Ayşe Nine’nin Gördüğü Halepçe
Katliamdan sağ kurtulmayı başaran ancak ailesinden 7 kişiyi kurban veren Ayşe nine, o günü hatırladığında gözyaşlarına hâkim olamıyor. Ayşe nine, o günü şöyle anlatıyor: 'Bombalama olduğu gün eşim ve çocuklarımla birlikte evdeydik. Bombalama başladığında eşim çocukları yanına alarak üst mahallede bulunan kardeşinin evine gitti. Ben evde tek kaldım. Bombalamanın şiddeti artınca evden çıkamadım. Bombalama akşama kadar sürdü. Eşimi ve çocukları merak ettiğim için onların yanına gitmek istedim. Gittiğimde herkesin yerlerde yatan cansız bedenini gördüm. Seslendim ama kimseden ses çıkmıyordu. Çocukları aramaya başladım. İki oğlumun banyoda cansız bedenlerine rastladım önce. Sonra evin diğer odalarına baktığımda kızlarımın birbirlerine sarılarak can verdiğini gördüm. O gün tüm ailemi kaybetmiştim. Katliamda ailemden 7 kişi olmak üzere tam 30 akrabamı kaybetmiştim.
Ayşe nine de gazdan etkilendiğini, her tarafının yanmış olduğunu söyledi. Gözlerinin görmediğini belirten Ayşe nine, şöyle devam ediyor: 'Kimyasal gazdan bende etkilenmiştim. Her tarafım yanmış ve gözlerim görmüyordu. Önce İran'ın Kırmanşah hastanesine gittim ama orada tedavi olamadım. Beni Tahran'a sevk ettiler. Tahran'da 50 gün boyunca sırt üstü yarı baygın olarak kaldım. Vücudumun çeşitli yerlerinde hala yanık izleri var ve gözlerim iyi görmüyor. Katliamın üzerinden onca yıl geçmesine rağmen çocuklarımın cansız bedenleri hala gözümün önünde, onları asla unutmadım. Katliam öncesi çocuklarımı kucaklıyor onları öpüyor onlara sarılıyordum ama 16 Mart Katliamı tüm sevdiklerimi benden aldı. Herkesi toplu halde gömdükleri için onların şuan hangi mezarda olduklarını bile bilmiyorum. Mezar taşlarını okşayamıyorum, mezarları başında dualar okuyamıyorum. Ama onlar hala evimde, yanımda. Onları asla unutmayacağım. Saddam çok annenin gözyaşı dökmesine ve binlerce kişinin ölümünden sorumludur. Allah dualarımızı kabul ederek onu cezalandırıyor.'
Katliam sonrası herhangi bir yerden yardım alamadıklarını da anlatan Ayşe Ali, 'Katliamdan sonra hiç kimseden yardım almadık. Ayda verdikleri beş kilo pirinç dışında bize yardım yapılmadı. Bize yardım elini kimse uzatmadı. Ne Birleşmiş Milletler, ne de başkalarından yardım almadık. Katliam öncesinde eşimin emeklilik maaşı vardı. Ondan sonra o öldü diye maaşı da kestiler. Şuan ben tek başıma bir kadın olarak hiç kimsenin yardımı olmadan yaşamaya çalışıyorum.Cebrail Ömer Mecit’in Gördüğü Halepçe
Katliamda aile ve akrabalarından toplam 33 kişiyi kaybeden Cebrail Ömer Mecit’te trajediyi şöyle anlatıyor. “Halepçe Katliamı'nda 4 erkek kardeşimi ve 3 kız kardeşimle birlikte ailemden 33 kişiyi kaybettim. Katliam öncesi peşmergeler şehre girmişti. Bize Halepçe'yi özgürleştirdiklerini söylemişlerdi. Halkta büyük sevinç vardı. Ama bu sevinç uzun sürmedi. 16 Mart günü bombardıman başladı. Kardeşlerimin hepsi bizim ötemizde olan kız kardeşimin evine gittiler. Ben ve bir erkek kardeşim evde kaldık. Daha sonra ben dışarı çıkarak, Halepçe kaymakamlığına gidip durumu sormak istedim. Konuşma esnasında bombardıman yeniden başladı. Hemen bize yakın olan caminin bodrum katına indik. Bombardıman süresince ben ve kardeşim Halil camide kaldık. Saat 17.00'ye geliyordu. Ben kardeşime 'Halil sen evet git ve herkesi al, bir yolunu bulup buradan gideceğiz' dedim.
Halil korktuğu için o sıra kentten kaçışmaya başlayan halkın peşine düşerek şehirden çıkmış. Ben camiden çıktım ve hemen kız kardeşimin evine doğru koşmaya başladım. Eve doğru giderken her sokakta yüzlerce insanın yerlerde ölü olarak yattığını gördüm. Bunların hepsi tanıdığımız akraba, aile dostu ve komşularımızdı. Ben kız kardeşimin evine varmadan önce tanıdığım bir arkadaşımın evini gördüm ve bakmak istedim. Kapıyı açtığımda yaklaşık 35 kişinin üst üste yığılmış cansız bedenini gördüm. O zaman ne yapacağımı bilmiyordum çok şaşkın ve çaresizdim. Dışarı çıkmak istedim ve kapıya doğru yürümeye başladığım sırada arkadan bir elin ayaklarımı tuttuğumu fark ettim. Önce çok korktum. Dönüp baktığımda yaşlı bir kadının takatsiz bedeni yerde yatıyordu. Hemen onu aldım dışarı çıkardım ve kendisine gelebilmesi için onu biraz sarstım. Ondan sonra İran askerleri onu aldı. Askerler yaralıları topluyordu.
Bana 'sende bizimle gel' dediler. Ben onlara kız kardeşimin evine gitmem gerek diyerek eve doğru yol almaya başladım. Kız kardeşimin evine vardığımda ve avlu kapısını açtığımda, yerlerde cansız bedenlerin yatığını gördüm. Bodrum katında çocukların ölü bedenlerini gördüm. Herkes üst üste yığılmıştı. Bedenleri yanmıştı adeta. Kimyasal gazın etkisiyle durmadan kusuyordum. Birkaç gün aradan sonra onları gömmek istedim ve evin avlusunda bir çukur açarak 8 kişiyi gömdüm. Ondan sonra evin üstüne çıkarak bağırdım, saatlerce ağladım. O gün orada ölmemem büyük bir tesadüftü.'Pexşan Faik Arif’in Gördüğü Halepçe
Halepçe Katliamı'nda annesi, babası, 6 kız kardeşi ve iki erkek kardeşini yitiren Pexşan Faik Arif, yaşadığı acı dolu günleri 'Terk edilmiştik' diye özetliyor. Arif konuşmasını şöyle sürdürüyor: 'Katliamdan bir gün önce babamın evine gitmiştim. Babamın evinde sığınak olduğundan çok sayıda kişi gelmişti. Ben anneme bu kalabalığın normal olmadığını ve bugün peşmergelerin şehri terk ettiğini söyledim. Ayrıca anneme buradan gidelim dedim. Annem biz bu kadar insanı bırakıp bir yere gidemeyiz dedi. O gün ailemi son görüşümdü. Onlarla son bir kez konuşacağım ve onları bir daha hiç görmeyeceğimi bilmiyordum. Ertesi gün sabah saat beşte babamın evinden ayrılarak evime gittim.
Ayın 16'sında ise öğle saatlerine kadar bir şey yoktu. Sokaklarda insanlar normal yaşamını sürdürüyordu. Evimiz biraz şehrin dışında dağın yamacında olduğu için olup bitenleri çok net görebiliyorduk. Öğleye doğru şehirden gelen bir akrabamız durumların iyi olmadığını ve İslami güçlerin şehrin boşaltılması gerektiğini söylediklerini aktardı. Ondan sonra her geçen dakika durumlar daha da ciddileşti ve uçaklar gelmeye başladı. Adeta bir savaş alanıymış gibi insanlar kaçıyordu. O an yanımda eşim ve iki akrabamız vardı. Hepimiz çok tedirgindik ve ne yapacağımızı bilmiyorduk. O sırada uçaklardan bomba sesleri gelmeye başladı.
'Hayat zehirlenmişti' Bombalamaların ardından her şeyin zehirlendiğini anlatan Arif: Halepçe kırmızı bir duman bulutu altında kaldı. Artık biz de fazla bir şey göremiyorduk. Uçakların saldırısıyla bizde kendimizi daha iyi koruyabileceğimiz bir yere attık ama benim aklım ailemdeydi. Daha ne yapacağımızı düşüyorduk ki, evimizin önüne bir bombanın düştüğünü gördük. Üzerimize taş toprak düşmeye başladı. Ondan sonra uçakların yoğun bombardımanı başladı. Saatlerce öyle kaldık. Saat 17.00'ye geliyordu. Eşim yiyecek getirmek için şehre gidip geldi ama eli boş döndü. Her yerde kimyasal gaz kullanıldığı için yiyecek, su hepsi zehirlenmişti. İkinci sefer bende eşimle gittim. Şehre girdiğimizde ortalığa çok kötü bir koku sinmişti. Yanık et kokusundan başım döndü. Halepçe'ye baktığımızda sanki bu şehirde insanlar yaşamıyor hiç bir şeyden ses yok ne bir insan ne bir hayvan hiçbir hareketlilik yoktu. Aradan bir saat geçtikten sonra insanlar sığınaklardan çıkarak şehri terk etmeye başladı. Yerlerde ölülerin cansız bedeni ve canını kurtarmak isteyen kadın, çocuk, ihtiyarların kaçışmaları ve gözyaşları vardı. İnsanların yanmış bedeni kadınların çocuklarına sarılarak can verdiği ve daha kundaktaki çocuğun yanmış bedenini gördüğümde midem bulandı ve kustum. Kadınların çocukların korku çığlıkları hala kulağımda çınlıyor. O gün hiç unutmadığım bir an vardı. Ben ve eşim eve geri gitmek için ölülerin üst üste yığıldığı sokakta ilerliyorduk. Sokak başında yaşlı bir kadın çocuklarının cansız bedenine sarılmış ağlıyordu. Zifiri karanlıkta bizi gördüğünde bizi peşmerge sanıp, 'Ne istediniz bizden, neden bunu yaptınız, bu çocukların ne günahı neydi? Tüm bunlar sizin suçunuz, neden halkı önceden uyarmadınız' diyerek hıçkırıkla ağlıyordu. Yaşlı kadının durumunu gördüğümde çok duygulanmıştım. Benimde tüm ailem kayıptı onlardan haber almamıştım daha. İlk olarak sığınakları var diye aileme bir şey olduğunu sanmıyordum. Ama maalesef annem, babam ve kardeşlerimi kaybetmiştim.'Zehra’nın Gördüğü Halepçe
Zehra Abdülkadir Muhammed isimli bir kadının yaşadıkları kıyamet sahnelerini anlatmaya yetiyor. Iraklı peşmergeler İranlı askerlerle beraber Irak'a karşı savaştıklarından ve Irak askerleri geri çekilmek zorunda kaldığından, Zehra ve ailesi Halepçe'deki evlerinin sığınağında bir Irak saldırısı tedirginliğinde yaşamaktadır. O sırada Zehra 16, kız kardeşi ise 15 yaşındadır. Saat 11'i gösterdiğinde, Batılı devletlerin sömürü valisi Saddam'ın ordusu, Halepçe üzerine napalm yağdırır. İnsanlığın öldüğü an, saat 14'e kadar devam eder. Zehra yukarı kattaki mutfağa çıkarak ailesi için yemek hazırlamaya başlar. Sonrasını bizzat Halepçe kokan ağzından dinleyelim Zehra'nın: "Bombalama sonunda ses değişti. Artık ses eskisi kadar yüksek değildi. Sanki patlamaksızın düşen metal parçaları gibiydi. Bu sessizliğe bir anlam veremedik." Zehra'nın kardeşi Muhammed: "Bir helikopter kasabaya geri geldi ve askerler beyaz kağıt parçaları fırlattılar." Muhammed, askerlerin rüzgârın hızını ve yönünü ölçtüklerini anlamıştır. O sırada yiyecekleri toplayan Zehra, rüzgârın evin içine taşıdığı garip kokular duyar. Tekrar nefeslerimizi tutup Zehra'yı dinleyelim: "Başlangıçta çöp gibi kötü bir kokuydu. Sonra elma kokusu gibi güzel bir kokuya dönüştü. Ardından yumurta gibi koktu." Aşağıya inmeden önce evlerindeki kuş kafesine bakar, kuşun ölmekte olduğunu görür. Pencereden dışarı baktığında gördüğü manzara dizlerini kırar: "Çok sessizdi, ama hayvanlar ölüyordu. Koyunlar ve keçiler ölüyordu." Zehra sığınağa döner: "Herkese yanlış giden bir şeyler olduğunu söyledim. Havada ters giden bir şeyler vardı." Bombardımandan kaçmak için sığınağa saklanan ev halkı telaşlanmış, ancak sığınağı terk edememiştir. Zehra: "Rahatsızlanmaya başlasak da saklanmaya devam etmeye karar verdik. Gözlerimde çok şiddetli bir acı hissettim. Kız kardeşim yüzüme yaklaştı ve 'gözlerin kıpkırmızı' dedi. Sonra çocuklar kusmaya başladılar. Çok fazla acı çekiyorlar ve sürekli ağlıyorlardı. Annem ağlıyordu. Sonra yaşlılar kusmaya başladı." Her sığınağın bir gaz odasına dönüşeceğini anlayan Irak Napalm (Hava) Kuvvetleri, Halepçe'de kimyasal silah kullanmıştı. Zehra: "Havada kimyasal maddeler olduğunu anlamıştık. Gözlerimiz gittikçe kızarıyordu ve bazılarımızın gözleri yaşarıyordu. Kaçmaya karar verdik. İneğimiz bir köşede yatıyordu. Koşuyormuş gibi hızlı hızlı nefes alıyordu. Sonbahardaymışız gibi ağaçların yeni açan yaprakları dökülüyordu. Keklik ölmüştü. Papatyalar kurumuştu. Etrafta yere çöken duman bulutları vardı." Aile rüzgârın yönüne bakar ve tersi yöne koşmaya başlar. Koşmak gittikçe zorlaşıyor diyor Zehra: "Çocuklar yürüyemiyorlardı, çünkü rahatsızdılar. Kusmaktan bitkin düşmüşlerdi. Onları kollarımızda taşıdık." Tabi şehrin diğer kısımlarında yaşayan ailelerin farkı yoktur Zehra'nın ailesinden.
Geçen zaman Zehra ve ailesinin yaralarını daha da derinleştirmiştir. Kışa dönmüştür Halepçe, karanlığa bürünmüştür dünya. Zehra ve ailesinin diğer fertleri kör olmuşlardır. Zehra, annesinin İran'da gömülenler arasında olduğunu İranlıların hazırladığı bir fotoğraf albümünden öğrenebilmiştir. Kardeşlerinden beşi ölmüştür. Zehra'nın bir çocuğu olmuş, fakat kalbindeki delikten dolayı üç aylıkken çocuğu kaybetmiştir. Emperyalistlerin maşası Saddam'ın Halepçe'de Kürdistan'ın kalbine karşı gerçekleştirdiği bu katliam, binlerce insanın hayatını Zehra'nınkine benzer acılarla karartmıştır.
Kimisinin vücudunda yara olarak taşıdığı, kimisinin fotoğraf karelerine nakşettiği, kiminin ise kalemine yaktığı bu katliamın üzerinden yıllar geçti. Tam 24 yıl bu yara ile yaşadı bir toplum. Gaza dönüşen zalim insan eli yedi bin insanın hayatını soldurdu. Binlercesi ölü yaşamaya mahkûm edildi. Sabırlı olan Yüce Allah'ın zalim ele tanıdığı süre doldu. Hiç kimseye yaptıkları yanında kar kalmayacağı gerçeği bir kez daha tecelli etti. Bir zamanlar hiçbir sınır ve hukuk tanımayan Saddam, kendisini besleyip büyütenler tarafından avlandı. Saddam'ı besleyip Halepçe'nin üzerine salanlar, kendileri bu katliamlarda birinci derece sorumlu değillermiş gibi davrandılar. İnsanlığın gözünde kendilerini paklamaya çalıştılar. Saddam'ı idam ettiler, bu katliamdan arınacaklarını sandılar. Peki kan ve gözyaşı üzerine medeniyet inşa eden ABD ve Batı emperyalizmi, bu ölümler üzerine saltanat kuran Batılı liderler… Onlar ne zaman çıkacak vicdanlarımızdan, onlar ne zaman kurtulacak beddualarımızdan, onlar ne zaman bulacaklar Allah'ın zulmedenler için hazırlamış olduğu çetin azabı? Kurtulamayacaklar… Bunlar, bizden kurtulsalar da kendi vicdanlarından kurtulamayacaklar. Kendi vicdanlarından kurtulsalar da Allah'ın azabından kurtulamayacaklar. Allah'ın bu dünyadaki azabından kurtulsalar da ahiretteki cehennem ateşinden kurtulamayacaklar...
Ve Halepçe katliamı bitmedi! Halepçe defteri kapanmadı bir türlü. Ölüm tacirleri yeni Halepçeler üretti geçen zaman içinde. İşgal etmeden, öldürmeden, yıkmadan, yakmadan yaşayamıyor Yeni Dünya Düzeni. Neredeyse tüm Müslüman şehirleri Halepçe şimdi. Bütün Ortadoğu şehirleri Halepçe olma yolunda. Bütün yüreklerimiz Halepçe'ye çevrilmiş. Yine çocuklar vuruluyor çöp bidonlarında ekmek kırıntıları yolunda. Yine anneler vuruluyor, karınlarında bebekleriyle. Yine babalar vuruluyor, ekmek kuyruklarında…
Peki, Kürtlere yönelik olan bitenler sadece, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen Halepçe Katliamı’yla mı sınırlıydı? Ne yazık ki, çok sayıda insan bunu böyle biliyor. Ancak bir bütün olarak o dönem Kürtlerin yaşadıkları incelendiğinde karşımıza Halepçe’deki tablodan çok daha korkunç bir durum ortaya çıkıyor. Halepçe Katliamı’nın da dâhil olduğu soykırım planı kapsamında 182 bin insan katledilmiş, milyonlarcası yerinden yurdundan edilmiş, onbinlercesi sakat bırakılmış, onbinlercesi aç ve bakımsız kamplarda cezalandırılmıştı. Halepçe’de yaklaşık altı bin insan fareler gibi zehirle katledildi. Vucudu kaskatı kesilerek, ağzında köpüklerle belediye tarafından öldürülen sokak köpekleri kadar bile önemsenmedi bu katliamda öldürülenler. Halepçe Katliamında zehirlenerek öldürülenler sadece insanlar değildi. Hayvanlar da zehirlenerek öldürülmüştü. Ama ortada Hayvan Hakları Savunucuları yoktu. Doğa da katledilmişti ama Çevre Gönüllüleri yoktu ortalıkta. Yıllar önce acıyı bizzat yaşamış bir abimiz şöyle diyordu bize: “Bir köpek kadar değer görmek isterim. Ama bir köpek kadar değerimiz yokmuş demek.”
Halepçe Katliamı’nın yıldönümü vesilesiyle bir bütün olarak bu tabloya bakmanın unutulmak istenilen hakikatleri görme noktasında yararlı olacağını düşünüyorum.
Soykırımın “Ganimet” İlan Edildiği Harekat: “Enfal”
Enfal Operasyonu, 1968-1988 tarihleri arasında coğrafi olarak altı ayrı Kürt bölgesinde yürütülen ve toplam sayısı sekiz olan eşgüdümlü bir askeri saldırıya verilen addır. Kürtlere karşı uygulanan Enfal harekâtı, Baas rejiminin iktidarı ele geçirmesinden itibaren uygulamaya konulan bir Araplaştırma politikasıdır. Bu harekâtın temel mantığı şöyledir: Toplu olarak yaşayan Kürtler bulunduğu bölgelerden zorla alınarak, Arapların yaşadığı yerlere yerleştirilecek ve burada asimile edilecek. Bu politikaya karşı direnenler ise yok edilecek. Bu amaçla başlayan uygulamalar yaklaşık 15 yıldan fazla sürdü. Tabii İran-Irak Savaşı, Bağdat yönetimine, Kürtleri dize getirmeyi amaçlayan çabalarını doruğa tırmandırmak için ele geçirdiği fırsatı kamufle edebileceği elverişli bir ortam da hazırladı. Trajik olan ise, böyle bir göçertme ve katliam operasyonuna Kuran’da geçen bir sure adının verilmiş olmasıdır. “Enfal” ganimet anlamına gelmektedir. Saddam bu dini terimi kullanarak kendisini İslam’ın temsilcisi, katlettiği masum halkı ise kafir olarak mallarını ganimet olarak nitelendirmiştir.
Enfal Operasyonu, kendisine Güney Kürdistan’da Saddam’ın yetkileri verilen Ali Hasan el-Mecit tarafından yürütülmüş ve Kürtler tarafından kendisine “Kimyasal Ali” lakabı takılmıştır. Enfal Operasyonu boyunca binlerce köy tahrip edilmiştir. Enfal Operasyonu’nda öldürülen Kürtlerin sayısına dair muhtelif açıklamalar yapılmakla birlikte bu sayının en az 100.000 olduğu bilinmektedir. Kürt kaynaklarına göre operasyon sırasında ölenlerin sayısı 180.000’dir. İngiliz sivil toplum kuruluşu Leverhulme Trust’a bağlı olarak faaliyet gösteren “Uluslararası Soykırım Araştırmaları Merkezi” nezdinde çalışan Süleymaniyeli Dr. Hardi Choman’ın tezine göre, 1968’den Halepçe’ye kadar Kürtler bilinçli bir şekilde yok edildi. Bu sürede 180 bin Kürt öldürüldü. 60 bin çocuk yetim, 35 bin kadın da dul kaldı. Operasyonlardan sorumlu “Kimyasal Ali” mahkeme sırasında: “Nereden çıkıyor bu abartılmış 180 bin rakamı? 100 binden fazla olmamıştır!” diyerek 100 bin insanın hayatının ne kadar basit olduğunu ifade ediyordu…
Enfal Harekatı sırasında uygulanan soykırım planı, Nazilerin Yahudilere karşı uyguladığı soykırım uygulamalarıyla birçok benzerlik arz ediyor. Raul Hilberg’in deşifre ettiği Nazi soykırımı projesinin ‘dağınık bir grubu imha etme’ yöntemi Saddam rejimi tarafından kusursuzca uygulandı. Nazi soykırım planına göre, önce bir grup, yani kurbanlar tanımlanmalı, ondan sonra dağınık oldukları için bir araya getirilmeli, son olarak da ortadan kaldırma işlemi uygulanmalı. Saddam rejimi de, yaptığı nüfus sayımıyla önce kurbanlarını tanımladı (ne kadar olduklarını, nerelerde yaşadıkları, eğilimlerinin ne olduğu vb). Bu bölgelerin tamamı zaten ‘yasak bölgeler’ ilan edilerek zaten hedef haline getirilmişti. Sonra ise daha çok kırsal kesimde köylerde yaşayan Kürtlerin toplanması işlemi hayata geçirildi. Çocuk, kadın, yaşlı demeden on binlerce insan kamplara getirildi. Daha sonra ise sistematik bir şekilde bu insanlar toplu mezarların bulunduğu yerlere götürüldü ve infaz edilerek cesetlerinin üstü örtüldü. Kamplarda tutulanların büyük çoğunluğu ise bakımsızlıktan ve açlıktan yaşamını yitirdi. Enfal kurbanlarının çoğunun, özellikle erkeklerin ve erkek çocukların cesetleri bulunamamıştır. Saddam’ın 2003′te devrilmesinden sonra Irak’ta Kürtlere ve Şiilere ait çok sayıda toplu mezar ortaya çıkarıldı. Ancak hala on binlerce insanın gömülü bulunduğu toplu mezarların çoğunluğu bilinmiyor. “Irak’ta Soykırım–Kürtlere Karşı Enfal Harekâtı’ kitabında Enfal’de katledilen Kürtlerin gömüldüğü bazı toplu mezarlar hakkında şu bilgi veriliyor: ‘Üç büyük toplu mezarın yeri kurtulanların tanıklığıyla belirlenmiştir. Bunlardan biri, Fırat’ın kuzey kıyılarında, Ramadi kentine yakın ve İran-Irak savaşının ilk aşamalarında zorla yerlerinden edilen İranlı Kürtlerin yerleştirildiği bir kompleksin bitişiğindedir. Bir diğeri Musul’un güneyinde bir arkeolojik kent olan El Hadhar yakınlarındadır. Üçüncü ise Samawa kasabasının dışındaki çöldedir.
Enfal operasyonları ve bu bağlamda gerçekleştirilen Halepçe soykırımı sadece ölü sayısı ile alakalı bir sonuç doğurmamıştır. Göç eden veya başka ülkelere sığınmacı olarak giden 110 bin sığınmacıdan kala kala 30 bin kişi kalmıştır. Öldürülenlerin yanı sıra özellikle kadın ve çocukların toplama kamplarındaki ölümüne yaşamları, on binlerce kayıp vakaları, darmadağın olmuş binlerce aile ve belki de en acısı Saddam Hüseyin tarafından Arap ülkelerinin yöneticilerine hediye olarak sunulan genç Kürt kızlarının akıbetleridir. Birçok genç Kürt kızı Arap ülkelerinde fuhuş çetelerine satılmıştı. Ne de olsa Kürtlere yönelik yapılan operasyonların adı “Enfal yani ganimet”ti ve ölen Kürtlerden geriye kalan kadınlar da Saddam iktidarının ganimetleri olarak cariye niyetine aşağılıkça satılıvermişlerdi. Kürtlerin namus mefhumuna verdikleri değerin bilincinde olan Saddam Hüseyin psikolojik bir savaşın malzemesi olarak Kürt kadınlarını kullanmıştı. Kürt insanının acılarını ölümlerden daha çok işte bu kahpelikler ziyadeleştirmişti… Ganimet! olarak isimlendirdikleri harekattan onlara kundaktaki bebeklerin donmuş bedenleri, çocuklarımızın, kadınlarımızın, analarımızın, eline sapan bile almamış gençlerimizin, acıları ve ağıtları kaldı…
Bunca acıdan sonra asıl sormamız gereken sorumuza gelelim. Saddam'a diktatör ve kasap demek bugün dünyanın en kolay işidir. Peki ya Saddam’a silah verip destekleyen demokratik ABD ve işbirlikçi devletlere ne demeliyiz? Saddam’a dediklerimizi neden Saddam’ı besleyen güçlere diyemiyoruz. Her ne kadar bu katliamın baş sorumlularından birisi Saddam Hüseyin olsa da, bu kimyasal silahların ABD, Fransa, Almanya patentli olduğu daha sonra açığa çıkmamış mıydı? Bugün Saddam artık yok. Fakat başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde savaşlar ve katliamlar hala devam ediyor. Bu durum, toplu katliamlar, savaşlar, işkenceler ve tecavüzler gibi insanlık suçlarının; bir ülkeye, bir iktidara ya da bir döneme özgü olmadığını gösteriyor. Ülkeler arasındaki silahlanma yarışı bütün hızıyla devam ediyor. Dünya kaynaklarının önemli bir bölümü silahlanma ve savaşlara ayrılıyor. Barış talepleri ve çabaları ne yazık ki etkili olmuyor. Farklı renklerin, dillerin ve kültürlerin bir arada ve barış içerisinde yaşamasına olanak sağlayacak adaletli İslami toplum ve dünya düzeni özlemleri sürüyor. Katliamın üzerinden 24 yıl geçti; ama bugün sokakta kimi çevirseniz, hangi kapıyı tıklatsanız bir kıyamet anına şahit olmuş korkulu gözler, kederle gölgelenmiş yüzler görürsünüz. Bir gün içinde can vermiş beş bin kişinin acısı nasıl unutulur ki!
Halepçe ve Müslümanlar
Mısırlı yazar Fehmi Şinnavi’nin “Ümmetin Yetimleri” olarak ifade ettiği mazlum Müslüman Kürt halkı, Irak Baas rejiminin hegemonyasında Halepçe’de, ümmetin suskunluğu altında özgürlüğün baharını yaşamak isterken, gökten yağdırılan kimyasal bombalarla kadını-erkeği, genci yaşlısı ile soykırıma uğratılırken binlerce Müslüman -kimi isteksizlikten kimi imkânsızlıktan- dayanılmaz mazlumiyeti suskun suskun izlemekle yetinmişti… O dönemde Halepçelilerin bir sitemi vardı. “Biz Müslüman Kürtler” diyorlar, “İslam şemsiyesinin altına sığınmıştık. İslam selamdan gelir; ama maalesef Müslüman kardeşlerimiz bizi sahiplenmediler. Peygamberimiz, müminin bir beden gibi olduğunu, o bedenin bir uzvu acıdığında diğer uzuvların da feryat etmesi gerektiğini söyler; ama biz öyle bir şey görmedik. Ne Halepçe hakkında yapılmış İslami bir konferansa şahit olduk ne de meşhur bir din adamının bizimle ilgili bir konuşmasına.” Cevap veremediğimiz Haklı bir nidaydı…
Bugün bile dünyadaki birçok dilde yayın yapan Müslüman basın organlarının kaç tanesi Halepçe’yi hakkıyla gündeme taşıyor? Kaç kişi katliamın yıldönümünde hatırlıyor? Kaç tanesi sessizce öldürülen insanların mazlumiyetini insanlığa duyurmayı vazife biliyor? Var olduğu söylenilen Bir buçuk milyarlık Müslüman nüfus içinde kaç kişi Halepçe’nin acısını yüreğinde ve vicdanında hissediyor. Kaç kişi Halepçe’nin yok edildiği günü acı bir gün olarak niteleyip eşine, evladına ve yakınlarına Halepçe’yi anlatıp acısına ortak oluyor. Veya kaç adil Müslüman Filistin’de, Afganistan’da, Irak’ta, Çeçenistan’da yaşanılan acıyla Halepçe’nin acısını aynı hissetmiştir… Ey Arap, Türk, Kürd ve Fars halkları… Hangileriniz Halepçe’nin acısını hakkıyla yüreklerinizde taşıyorsunuz. Hangileriniz Halepçe çocuklarına bir selam, bir başsağlığı veya acılarını paylaştığınızı ifade ettiğiniz bir iki satır yazdınız? Hangileriniz bir iki günlük kazancınızı yuvaları yıkılmış Halepçe’ye feda ettiniz. Hangileriniz gazetelerinizde, dergilerinizde, televizyonlarınızda, okullarınızda, iş yerlerinizde, toplantılarınızda, camilerinizde ve ailelerinizde Halepçe’yi gündeme getirip acılarını paylaştınız? Halepçe halkı Kürd olduğu için mi duyarsızlıklar? Kürd olduğu için mi vicdanlarınızı harekete geçiremiyor? Kürd olduğu için mi yüreklerinizi yakamıyor? Ey Kürdler adına mücadele ettiğini iddia eden zalimler! Halepçe Müslüman olduğu için mi gündeme getirmiyor, acılarını paylaşmıyor ve sahiplenmiyorsunuz???
Her şeye rağmen Müslüman Kürt halkı, Müslümanların sıkıntılarını İslam’a mal ederek kendilerini İslam’dan uzaklaştırmak isteyen her türlü ırkçı ve batıl siyasal ve düşünsel yapılardan uzak kalmalıdır. Denize düşen yılana sarılır düşüncesiyle hareket etmemelidir. Denizde de olsa zulümler içerisinde de olsa kurtuluşu yılan gibi batıl düşüncelerde değil hakkın ipine İslam’a sarılarak aramalıdır. Kürt Halkı’nın düşünce dünyasının en temel referansı İslam olmalıdır. Bu İslam, ağaların, sahte şeyhlerin, ulusalcıların pasifize eden İslam’ı değil; sahih, tevhidi, ınkilabi ve ümmetçi İslam’dan başkası olmamalıdır. En doğru düşünce İslam’dır. En doğru yol İslam’ın yoludur. En güzel düzen İslam’ın düzenidir. Kürt Halkı’na düşen, onca zulme rağmen diğer batıl düşüncelerin gerçek yüzünü bilip en güzel düşünceye (İslam’a) sımsıkı sarılmalı, bu en güzel yolu takip etmeli ve bu güzellikler üzerinden en güzel düzeni kendi ülkesinde ortaya çıkarmalıdır. Kürt Halkı’nı da tüm mazlum halkları da selamete çıkaracak yol budur. Kürt Halkı’nı, İslam ümmetini ve bütün insanlığı ayağa kaldıracak tek yoldur İslam. 21. yüzyılda Kürt Halkı, her şeyden önce kendisini dışarıya bağlı/ dışarıya bağımlı bir hale getiren geçmişin zihniyetinden bir an evvel kendini bu sahih İslam anlayışı ile kurtarabilmelidir.
Bütün mazlumlar ile beraber, Halepçeli mazlumları da rahmetle anıyor, zulmün biteceği, adaletin geleceği “O” günü hasretle bekliyoruz… Allah ‘mutlak adalet’ nurunu tamamlayacaktır. Boynuzlu, boynuzsuzdan hakkını alacaktır. Bizler bu şiarı ve imanı taşımaktayız. Yeryüzüne varis kılınmışların katilleri ve zalimleri yargılayıp mahkûm edecekleri bir günü yaşamayacağımıza inanıyorum.
Yorumlar 28
Ey Halepçem seni düşlerken üzerime gelen bombalarla uyandım,
Sana meftum bir düşüm vardı adına halepçe demiştim ismi olmayan bir çğrafyanın adına halepçe demek çığlık demekmiş,ağıt demekmiş,
Zalimin vahşice kimyasallarıyla yok edilmekmiş.
Ben bilmiyordum ey Halepçe seni yalnız bırakmak seni zalime terk eden Ümmet in nasılda perişan olmuşluğunu tüm değerlerini ve güçleriyle beraber zalimlere hediye etiklerini bilememiştim
Ey isimsiz coğrafyamın mazlum diyarı biliyormusun
Senden sonra ne Halepçeler yaşadık,
senden sonra ne mazlumlar torağa gödük
Senden sonra Bu Ümmetin imtihanları hiç eksik olmadı senden sonra şehirlerimiz hep virane olup çığlıklarımıza karıştı
We ey halepçe yaralı yüreğimizle Ümmetin dağınık ve perişan haliyle sana selam gönderiyoruz o gün sana sahip çıkmayan Ümmet bugün bir daha mazlum bir daha perişan ve dağınıklığın gölgesinde kalmış
yaşanılan bu trajedi olay gerçekten çok üzücü mutlaka yüce allah bu katlıamı ve insanları böyle zor,ve ölüme terk ettikleri için karşılığını verecektir.
Yüce allah adaletlidir inşallah böle acıları gelecek kuşaktaki insanlar yaşamaz
Allah razı olsun..
halepçe katliamı tarihin yakın dönemleri içerisinde yapılmış olan en büyük zülmü olmsasına ragmen en az anılan ve hatırlanan zülümlerden biridir. ve yıllardır batıl kürt ulusal hareketine malzeme olarak kullanılmıştır. Müslümanların bu katliama duyarsız kalmasında kürt ulusal hareketinin bu meseleyi sahiplenmesi etki etmiştir. bu durumda müslümanlar için dogru bir yaklaşım degildir. eger bu meseleyi müslümanlar yeterince sahiplenmiş olsalardı bugün bu çografyada yıllardan beri islamla anılan Kürd toplumu bugün ulusalcı solcuların vicdanlarına terkedilmezdi... yanış insanlar meseleyi ele alıyor diye mazlum insanaların acılarını sıkıntılarını görmemek veya ıskalamanın müslümanca bir tutum olmadıgını düşünüyorum.
bu minvalde başta kürdistan bölgesinde yaşayan müslümanlar olarak bu meslede islami dili ve tavrı ortaya koymanın gerekliliği elzemdir. lakin bölge müslümanlarının bu meseleyi ele alırken dikkat etmeleri gereken şey yaşadıkları mazlumiyetin yarattıgı trajik duygusunda kalmadan sağlam ve sahih islami ve ümmeti çizgisini istikrarlı bir şekilde sürdürmesidir. kendisini bir başkasının rakibi veya alternatifi degil sadece ve sadece islamın temsilcisi olarak ortaya koymalıdır. içerisinde bulundugu ulusun ve halkın sıkıntılarını ve acılarını hissetmeli, dilini kullanmalı kültürünü yaşamalı lakin bu durum hiçbir zaman ulusalcı çizgileri beslememelidir. sahih ve ümmet algısına zarar vermemelidir...
degerli kardeşim sizin bu konudaki duruşunuzu ve samimiyetinizi tebrik ediyorum... yukarıda belirtmiş oldugum şeylerle yazınıza bir katkıda bulunmak ve meseleyi daha anlamlı kılmak için aktarıyorum. yoksa sizin şahsınızla veya içerisinde bulundugunuz camiaayla alakalı olmadıgını ifade ediyor saygılarımı sunuyorum... yazı sonundaki temenninize yürekten katılıyorum.
Zalimlerin zalimlikleri anlatıldığı sürece onlara sevgi ve merhamet beslenmesinin önüne geçilebilir.Büyük şeytan abd ve onun yaltakçıları on yıllardır özelde İslam coğrafyasına,genelde ise tüm mazlum milletlere zulmü reva görmekte.İnsanoğlu unutmaya yatkın yapısıyla anında zalime merhamet ve sevgi besleyebiliyor batıya, batılılaşmaya öyküne biliyor.
Halepçede katliyam yapan zalim Saddam’ın ordusu mazlumlara reva gördüğünün aynısını yaşadı,abd ve yaltakçılarının bombalarıyla yok oldular Saddam’ın ölümü ise sefil ve rezil.
Ektiğini biçme misali... Hatırlatmanız bu açıdan önemli.
Allah razı olsun.
24 yıldır değişen birşey yok.Baas zihniyeti bugünde devam ediyor insanlığın canını okumaya, Zulmün eli değişiyor sadece.
em
ji
bir
nakin!...
Kafirler için yeryüzünün her yeri halepçe..o yüzden cehennem ateşinin odunları olacaklar.Yıllar önce o fotoğrafı ilk gördüğümde bundan sonrası için “her gün aşure,her yer kerbela”demiştim...kafirler heryeri halepçeye çevirdiler..müslümanlar içinse kerbela tarihte kaldı..sorumluluğumuzu hatırlatan bir yazı..
Allah razı olsun!
Yakındığımız her türlü toplumsal kirlenme önce zihinlerde ve vicdanlarda başlar. bir daha böyle bir olay yaşanmaması için öncelikle zihinlerimizi ve vicdanlarımızı her türlü işgalden temizlememiz gerekir...
Sal 1988 bû. 16’ê Meha Adarê bû. Kulîlka nuh vekirî bû. Hîna zarok, ji nav nîvîna derneketbûn. Dayîka taştê amade nekirî bû. Bav û bira li dûrbûn. Yên ku komkûjîya me Kurd’an duxwestin, balafir û çekên kîmyasalê amade kiribûn.
Em Musluman bûn, em Kurd bûn. Hinekan em nedixwestin. Bi ajotin û bi talana nikarîbûn em biqedandana. Emperyalîstên cîhanê civînek çekurbûn. Daxwazîya wan, tunekirina me bû û fermana komkujiya me dan. Bi operasyona Enfal 182 hezar Kurd hatin kuştin.
Ne Zarok, ne ciwan û ne jî pîr tu kes nehîştin. Qet kesi kuştuna me nedît. yên ku kuştuna me dîtin jî ji wan deng derneket.
Qet Kes ji mere negirîya. Ji Hawarên mere bersîv hew bêdengî bû. Çekên kîmyasalan berneda ku qêrîna me derkeve û hemû cîhan tu dibêjî qey kûr û ker bû.
Ewrûpa, Emerîka, Turk, Faris û Ereban duxwestin ku em li ser sînga cîhanê windabin. Axa me, welatê me, dîroka me, vêna me, bi kurtasî hemû hebûna me ji destê me girtin.
Qetla muslumanan hew ne bi destê Rejîma Baasê, bi destê Rejîma Kemalîstan; wek Qiyama Şêx Seîd, Nêwala qesaba, Sî û Sê Gulle û Çukurca û her wusa Rejima Esad û Dewleta Faris jî li dijî Kurdan qetlîam kirin.
Daxwaza me ewe ku careke din ne Kurdên cihane û ne jî mirovên cihanê maşalê qet komkujîyek wusa ( wek Helepçe) nebînin. Helepçe û serpêhatîyên wekî Helepçeyê li ser me hemûyan ferze ku em her daîm bînin bi bîranîn..
Divê hemû musluman tu carî komkujîyên wek helpçeyê ji bîr nekin. Ne hew helepçe li çar alîyê cîhanê bûyerên ku dibin em li ber wan hemûyan berpirsyarin.
Ey Xwedayê Teala em zanin dengê me tê te. Mazlumetîya me bide qedandin û me bike warisê mulkê Fîrewnan.
Bi silav u rêzên ji dil…
Özgürlük Yolu
Elma kokusunu sever misiniz? Ya da şöyle sorayım.Hiç elma yerken aslında boğazınızda bir yanma hissettiniz mi?...Hayır mı? O halde size bir olay anlatayım..
...
Bundan tam 23 yıl önce,16 Mart 1988 sabahı,elma kokusuyla uyandı Halepçeliler.Sevinçle mutfağa yöneldiler önce.Kokunun mutfaktan gelmediğini görünce camlarını açtılar.Baktılar ki koku dışarıdan daha çok hissediliyor,hemen dışarı akın ettiler merak ve heyecanla.Çıktıklarında gördüler ki herkes aynı merak ve heyecanla dışarı çıkmış.Hızlı hızlı yürümeye başladılar;kokunun kaynağını aramaya başladılar.Gittikçe şiddetlendi elma kokusu.Ama bir yandan da derilerinde bir yanma hissettiler sanki.Aldırmadılar ve yürümeye devam ettiler.Bu sefer daha hızlı…koşmaya başladı birçoğu.Ancak zamanla o yanma gittikçe şiddetlendi.Koşuyorlardı;ama yanıyorlardı da.Bu sefer de dönüp eve doğru koşmaya başladılar.Yanma iyice artıyordu.Zamanla derilerinin morarmaya ve büzülmeye başladığını gördüler korkuyla.Bir an önce suya ulaşmalılardı. Kendilerini can havliyle suya attıklarında ise bedenleri kavruldu bu sefer,asit dolu bir havuza girmişler gibi.Artık ölmüşlerdi,ölümün nereden geldiğini anlayamadan.Yanarak ölmüşlerdi,üstelik ateşsiz ve dumansızdı bu yanma…çığlıklarla…bağırışlarla…çağırışlarla…Bir avuç kül oluvermişlerdi aniden,ne olduğunu anlayamadan…
“Saçlarım tutuştu önce
Gözlerim yandı,kavruldu
Bir avuç kül oluverdim
Külüm havaya savruldu.”
Kimyasal zehir öyle bir şeydir ki;vücudunuza temas ettiği anda yakar sizi,nefes almak için çırpınırsınız;alamaz sınız.Deriniz büzülüp çürür.Yavaş yavaş,acı çeke çeke ölürsünüz.Öyle ki başınıza silahvurularak öldürülmeyi buna tercih edebilirsiniz.
Bu zehir de elma kokuluydu.Güzel kokulu zehir…Zekice planlanmış bir katliamdı.Hedeflerin de çocuklar vardı,geleceği hedeflemişlerdi..
En çok da çocuklar öldü Halepçe’de.Tıpkı diğer katliamlardaki gibi.Yıllar sonra ülkelerine “demokrasi” getirecek olan o uzak memleketteki adamlar,kendi memleketlerindeki o “diktatör”e hediye etmişlerdi bu elma kokulu zehri.Ölmeden önce,ölürken,yanarken Halepçelilerin attıkları çığlıkları duyamadılar o “özgürlükçü ve demokrat” adamlar.Çünkü o sırada başka ülkelerde başka hayatları mahvetmekle meşgullerdi.Başka soykırım planları vardı.
Onlardı zaten,Hiroşima’da küçük gözlü onlarca küçük çocukları yakan.Onlardı Vietnam’da yüzlercesini.,binlercesini katleden.Onlardı Ruanda’da 100 gün içinde 800 bin kişinin katledilmesini sessizce destekleyen.Duyamadılar o çığlıkları…
Şimdi Halepçeli çocuklar el ele tutuşmuş Hiroşimalı,Ruandalı, Vietnamlı kardeşleriyle dünyaya barış mesajı veriyorlar,insanlığa sesleniyorlar:
“Çalıyorum kapınızı
Teyze,amca bir imza ver
Çocuklar ölmesin
Şeker de yiyebilsinler...
Halepçedeki acımızı yorumlarıyla paylaşan tüm kardeşlerimden Allah razı olsun diyorum. Hassasiyetlerinden dolayı dualarımı sunuyorum
AX HELEPÇE
Çum bajarê Helepçê, min dît reşî û wêran
Goristana şehîdan, agir ber dide dilan
Ber âbîda şehîdan, min guhê xwe da axê
Tev lanetê dixweynin, li vê dewr û li çaxê
Ji xeybê rabu perde, eyan bu ev zulimat
Hewara zav û zêçan, ji Erşê Âla dihat
Pêçek hemêza dê de, bê can ketiye erdê
Kezeb li min peritî, ev çi derde ya Xwedê
Di hemêza bavê da, du sê mehî pêçekek
Di nav milê bavê da, can dikşîne sebîyek
Keç û bûk û xort û dê, mane bê ruh û nefes
Dikin axîn û nalîn, nayê hewarê tu kes
Ewrekî reş xwe berda, kete nava Helepçê
Jorda agir dibare, mirin ji her alî tê
Meh ji mehan Edare, li her alî bihare,
Herkes bi kêf û şahî, Helepçe zarê zar e.
Ev çi qehr û qotike, çiye ev êş û ev jan
Ya Rebb ma çare nîne. Tune ji me ra derman
Ew derguşên zarukan, ji wan ra bune tabut
Bibînin berhemên xwe, ey xwînxwar û ey taxut
Binêr li medenyetê, tev kor û kerr û lal in.
Bi Seddamê xwînxwar ra, destbirak û heval in.
Ey serok û serweran, ey giregirê cîhan,
Ma berdêla petrolê, dibe bi hezaran can.
Gelî şêx û sofîyan, gelî mu’mîn û murşîd
Ka mu’mîn tev birabun, min dengê we nebihîsd
Hûn di xewa şêrîn da, dibînin xewn û xeyal
Binêr li lodên laşan, bese ev rewş û ev hal
Bi hezaran kurd mirin, hûn bê doz û bê rewşin
Ev ne dîne ey birak, çima hûn awa tewşin.
Bese ey milleta kurd, bese ev xwîn û birîn
Ji bin axê derkeve, ka edî xwe raweşîn
Îro reş girêbidin, ji bo Helepçê bigrîn,
Bes nîşanê me nede, van rojên bi derd û xwîn.
Ey şehîdê bajaran, Helepça bi derd û kul
Tu car qet ji bîr nabî, kula te ketiye dil
Heta bajom ez ‘emir, Li ser dunya derewîn
Bi şev û roj binalim, ji bo te tim bikim şîn.
Ey şehîdê bajaran, ey kulîlka kurdîstan
Li cem Rebbê alemîn, bi text û tac û erqan
Ji Uhud ra buy bira, Kerbela ra hevalî
Cîranê pêxemberî, bê pirs û bê sewalî
FİKRÎ AMEDÎ
http://fikriamedi.blogspot.com/
öncelikle bu konuya hassas bir şekilde değinen MEHMET MAKSUT KARDEŞİME(ABİME) çok teşekkür ediyorum. YÜCE RABBİMDEN çalışmaları için dua ediyor ve çalışmalarının devamını diliyorum.
16 Mart 1988 günü Halepçe’de bir katliam yaşandı. Diktatör Saddam bu katliamı klasik silahlarla gerçekleşmedi. Halepçe halkı üzerine rüzgârın yönüne doğru kimyasal ve biyolojik silahlar kullanıldı. Bu katliamda 7000’e yakın Halepçe halkı katledildi. Bu katliam insanlık tarihinin utanç sayfasına Halepçe katliamı olarak geçti. Halepçe sokaklarında zehirli öldürülmüş yedi bin civarında yaşlı, genç, kadın, erkek ve çaresiz çocukların fotoğraflarıyla insanlık irkildi. Ne yazık ki bu katliama ne uluslar arası insan hakları kuruluşları ve de dünya kamuoyu yeterli tepkiyi göstermedi.
öldürülen yaşlı, genç, kadın, erkek ve çaresiz çocuklar yetmiyormuş gibi saddan köpeği genç kızları arap pazarlarında fuhşiyata sürükledi. Genç kızları sattı. Bütün bu olaylara karşı tüm ortadoğu ve kendini medeniyet abidesi sanan batıda sessiz kaldı.
Öncelikle bir İNSAN olarak Savaş katliam ve işgallerle hayır diyorum.
Biyolojik, kimyasal ve nükleer silahların üretimi, bulundurulması ve kullanılması yasaklansın diyorum.
YÜCE RABBİM bu insanlık dışı olayların elbet hakkını soracaktır.
ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM..
MEHMET MAKSUT kardeşime(abime) şöyle bir sorum olacak:
ben türkiyede yaşayan biri olarak şunu merak ediyorum
HALEPÇE KATLİAMINDA TÜRKİYE’NİN ROLÜ NEYDİ? ETKİSİ NEYDİ?
degerli kardeşim Ömer Karataş
aşagıda dile getirmiş oldugunuz temennilerinize bizlerde katılıyoruz. maalesef ulusculuk zihniyetin ve emperyalist projelerin bir ürünü olarak bugün yaşadıgımız ortadogu çografyasının tarihine binlerce acı kazınmaktadır. önce bu halkların bilinc ve direniş ruhunu aldılar sonrada canlarını almaya başladılar. batı ve sistemleri halkın bilincini ve direniş ruhunu aldıktan sonra canlarını alma işini kolay gerçekleştirdi. ve halen de gerçekleştirmektedir. dolayısıyla canlarımızı ve kanlarımızı batıdan azade kılmak için tekrardan direnç ve bilinç kaynagı olan vahye dönmekten ve bu kitabı bir diriliş ve direniş rehberi olarak okumaktan ve yaşamaktan başka çözüm yolumuz yoktur.
Allah kendi kitabında müslümanlardan adil olmalarını istediği gibi adaleti de ayakta tutmalarını istemektedir. yani adil olmak yetmemekte bir de adaleti ayakta tutmak lazımdır. adaletinde yegane kaynagı beşeri ideolojiler degil rabbimizin buyruklarıdır. ama maalesef tarihsel süreçte adil olması gereken müslümanlarda kendi zülümlerine islamı ve degerleri karıştırabilmişlerdir. her ne olursa olsun bizler şunu biliyoruz ki islam zülmün ve zalimin rengine, diline, cinsine, ırkına, bölgesine, mezhebine, devletine, bireylerine, azlığına çokluğuna bakmaz. adil şahitler olarak böyle davranmak bizim için bir görevdir. bu görevimizi yapmak ve genelde bölgemizde ulus zihniyetlerin etkisinde kalan kürtlere yönelik mazlumiyeti bir nebze olsun ele almaya çalıştık. her ne kadar birileri her ne zaman kürt, kürdistan, kürtçe kavramlarını kullandıgımız anda bizi kürtçülükle itham etse de biz Allaha hamdolsun bundan azadeyiz.
bu girişten sonra sizin sormuş oldugunuz sorunuza gelecek olursak; degerli kardeşim türkiye ister kabul edilsin ister edilmesin ortadoguda ABD ve natonun gerçekleştirmiş oldugu zülümlerden dolaylı veya direk olarak ortaktır. daha iki önce afganistanda bir askeri uçak düşmüş ve bazı askerler hayatını kaybetmiştir. bin beşyüze yakın askeri onlarca aracıyla türkiye natonun safında müslümanlara karşı savaşmaktadır. peki ne işi var bu uçakların ve askerlerin orada. katil natonun ordusu içinde her halde mücahitlere ve halka gül dagıtmak için gitmemiştirler oraya. ABD nin müttefiği olarak natonun komutasında orada onlar zülme ve zalimlere destek olmaktadırlar. ırakta başlayan işgalde de türkiyenin ve akp nin rolu büyük olmuştur. incirlik üstünden yapılan sevkiyatlarla ABD orada 1,5 milyon insanın canına kıymıştır. ve günümüzde malatya kürecikteki nato füze kalkanının kurulması, konya da ABD askeri tatbikatların yapılıyor olması türkiyenin katillerle arasının nasılda iyi oldugunu görmemiz noktasında güzel örneklerdir.
degerli kardeşim
1990 de türkiyede bir kürt realitesi kabul edilmediği dönemlerdi. ve bu halka yönelik baskıların yogun oldugu bir devrede kürtler türkiye için bir düşman ve tehdit olarak görülüyordu. bu durum ülke siyasetlerine de yansıyordu. halepçe katliamı oldugu zaman aradan çok kısa bir süre sonra turgut özal ıraka bir ziyaret gerçekleştiriyor. ve o ziyaret sırasında saddamı onure eder tarzda hiç bu meseleyi diline getirmeden elini sıkıyor. bazı görüşmeler yapıp geliyor. evet türkiye devlet olarak saddamın halepçe de uyguladıgı zülme aracılık etmiştir. bugün ortadoguda yapılan zülümlere aracı oldugu gibi. nasıl mı? türkiye bölge için bir üs konumundadır. dolayısıyla ortadoguya yönelik operasyonlarda türkiye olmadan ABD operasyon yapamaz. bunu söylerken türkiyenin güçünden dolayı yapaz demiyorum. stratejik konumundan dolayı yapamaz olarak degerlendiriyorum. halepçe katliamının yapıldıgı günlerde 17 Nisan 1988 tarihli Hürriyet gazetesinin birinci sayfadan manşeti şöyleydi: “Katliama Alet Olduk”. Çetin Yetkin ve Şevket Okant imzalı haberde, Halepçe’de kullanılan kimyasal maddelerin Türkiye üzerinden Irak’a yollandığı kanıtlanıyordu. Gemiler dolusu kimyasal madde Mersin’e Avrupa ülkelerinden getiriliyor ve limana indiriliyordu. Bazen fıçılar, bazen de torbalar içinde getirilen bu maddeler, bir başka torbanın içine konuluyor, üzerine de bir Türk firmasına ait etiket yapıştırıldıktan sonra TIR’lara yüklenerek Irak’’a gönderiliyordu. Hürriyet’in haberinde, bu maddelerin hangi Avrupa ülkelerinden nasıl geldiği de açıklığa kavuşturuluyordu. Buna göre, Irak’ın kimyasal yapımında kullandığı maddeler, başta İsviçre, Belçika ve Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde üretiliyor, deniz yoluyla Türkiye’ye, Mersin Limanı’na indiriliyordu. Ondan sonra Türk firmaları tarafından etiketlenerek Irak’a gönderiliyordu. Böylelikle de “döviz” kazanılmış oluyordu.
Irak’a bu şekilde kimyasal maddeler satan Türk şirketlerinden biri ONAK, diğeri de PENTA idi. Merkezi İstanbul’un Gayrettepe semtinde bulunan ONAK, sözkonusu satış işlemini “Turo - 87585” sayılı ve 25 Kasım 1987 günkü “İhrâcatı Teşvik Belgesi” kapsamında yapıyordu. Yani açıkça resmî bir onay hatta teşvik sözkonusu idi. Merkezi İstanbul’un Elmadağ semtinde bulunan PENTA firmasının ortağı Faruk Erkoç, satışla ilgili olarak sorulan soruya verdiği cevapta, “siz bana Irak’tan gelseniz, bugün isteseniz, ben bu malları size satarım, bayılırım satışa” diyordu.
Halepçe katliamı çağdaş dünya, ve insanlık için bir yüz karasıdır. ABD ve AB çıkarları için bu katliama göz yummuş bu katliamda kulanılan gazları menfaatleri karşılığında Saddam’a vermişlerdir.
Yıldırım Türker 2003-03-17 Radikal
Hürriyet Gazetesi, 17 Nisan 1988
inşallah sorunuza cevap vermiş oluruz... bu vesileyle tüm mazlumların acısını, rengine, diline, dinine, ırkına vs bakmadan paylaşıyoruz. yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnızca Allahın oluncaya kadar çalışmayı şiar bilmeliyiz diyorum.
selametle...
s.a.
Katliamın vebali ABD, Almanya, Fransa, Türkiye, Irak vs gibi ülkelerin hükümet ve yetkililerinemi ait sadece, elbette hayır.
Asıl mesuliyet beğenmediğimiz tagutun hatalarını düzeltmekle meşgul olan alimlere ait değilmi? Yönetici alim olmadığı için zaten sapık bir yoldadır, bilmezki. Tagutu ortadan kaldırmak destek vermemek dururken, tagutun hatalarını düzeltmeye çalışan alimler nasıl hesap verecek.
Bugün ırak savaşıyla ilgili akp’ye akıl veren hiç bir tane alim olmadı? alimlerin aklıyla akp yi destekleyen hiçbir topluluk yokmuydu.
Irakın talan edilmesi yok edilmesi sırasında küfre destek olan hükümetlerin durumu neyse, o günlerde yaşayan hükümet ve toplumun görüşleri aynıydı.
Vatan, devlet, bayrak, ulus anlayışındaki sakat anlayışlar halen değişmedi ve sistem mustafa karataş, m.islamoğlu, ali bulaç, hayrettin karamanın ve abddekinin vs.. elinde olduğu sürecede değişmeyecekde,
bizler asıl isyanımızı bunlara yapmalıyız.
selam Aleykum
Halepçe katliamı tarihi süreç içerisinde gerçekleşmiş ibredle üzerinde durulması gereken bir insanlık kıyımıdır, bir insani vahşettir. gerçekten de halepçe ve halepçe gibi dunya coğrafyasında yaşanılan bu gibi trajik olaylar unutulmaya yüz tutmuştur ne yazık ki. Bu olayı gundeminize aldığınız ve gündemimize taşıdığınız için ALLAH RAZI olsun.
Herkes zalim faşist saddamı suçladı saddamdan daha zalim olan batıyı amarikayı ikinci üçüncü plana attı,
halbuki saddamla birlikte zulümde yarış halinde olan hepsidir suçlu olanlar.
Saddam ve amarika halepçede halkını kürt oldukları içim değil müslüman oldukları için bombalamışlardır.
bu zulmü kürt meselesine indirgenmesi beni rahatsız ediyor.
zulüm müslüman kardeşlerimize yapılmıştır.
amarikanın saddamı asmasındaki amaç ise cezalandırma degil,beraber işledikleri zulmü ifşa etmesin diye susturmasıdır.
Saddamın amarika eli ile asılmasını hiçbir zaman onaylamadım,çünkü katil katile ceza kesemez.
zalim saddam mazlum mağdur olan müslümanlar eliyle cezalandırılmalıydı.
iranda saddamın idamına adeta bayram yaptı,halbuki saddamın amarika tarafından idam edilmesine ilk iran karşı olmalıydı.
halepçede vahşice katledilen müslüman kardeşlerime Allahtan rahmet diliyorum
Halepçe kıyımı,katliamı çilekar ümmetin gönlündeki derin yara...aklıma asahab ı uhdud geldi. hendeklere atılarak yakılan mü minler rabbim Allah tır demeleri büyük suç sayılan ve ataşe layık görülen insanlar. zalimler de ateş çukurnun kenrına oturup izliyorlardı.bu olayda hendekleri kazıp mü minleri yakan Saddam gözükse de aslında islam coğrafyasında ki ateş çukurlarının asıl müsebbibi israil ve abd...onlar beyaz saraylarından zevkle izliyorlar tutuşturdukları coğrafya da insanların cayır cayır yanışlarını. bence birinci planda onların durumu ortaya çıkarılmalı. yoksa kuklaya bakarsak perde arkasındaki esas aktörü göremeyiz.saddam ipleri Abd ve İsrailin elinde olan bir kukla idi.
Salih as kavminden 9 kişilik çeteden bahsedilir.Organize fesad şebekesidir bunlar . rabbim bunları zikreder kur an da .müminler böyle organize çeteleri tanısınlar.onlara karşı uyanık olsunlar.Abd ve onun yandaşları da böyle.organize suç şebekesi. mü minlere saldırırken bunlar teröristtir naraları atıyorlar. asıl terörist kendileri. Fir avun Musa as için( ve ente minelkÂfiriin) sen kafir(nankör)lerdensin diyordu. kendisi tescilli kafir olduğu halde kendi suçu örtmek için diyor bunu. aynı şeyi Abd yapıyor.
Rabbim bize basiret versin.Versin de birbirimizle uğraşmayı bırakıp gerçek düşmanı bilmeyi ona tvır almayı nasib etsin.
agabeyim mehmeti bu duyarlılıgından dolayı kutluyorum. kendisinin bu anlamda adil bir şahitlik gerçekleştirdiğine inandıgın ender insanlardan birisidir. bu konuları islami duyarlılıgından dolayı ele aldıgına hiçbir şüphem yoktur de yoktur. aşagıda yorum yapan i. metin abimin degerlendirmesinin dogru olmadıgını düşünüyorum. saddam sadece müslüman oldukları için vurmuş olsaydı diğer bölgelerde farklı etnik kavimlerden de müslümanlar vardı. onlara pek fazla birşey yapmadı. yani saddamın halepçe katliamındaki rölünde sadece kürt unsurunu öne sürmek nasıl ki yanlışsa bu olayda bu unsuru görmemekte yanlıştır. zaten mehmed abimin ifade ettiği gibi kürt unsuru da müslüman unsuruda saddam için tehditti. evet halepçe katliamında üç kimlik önemliydi. müslümanlık, kürt unsuru ve kürdistandaki melle osmanın kürdistan islami hareketinin yogunluğu ve bunun getirdiği İran islam inkılabına destegidir.
yorumunuzun diger bölümüne bizde katılıyoruz. bu işi müslümanlar yapmalıydı.
Fıratım Mustafa demirin akrabalarındansın
galiba.
Soruyu şöyle sorayım,siyanist israil gazzeyi ırkından dolayımı dininden dolayımı,
yani arap olduğu içinmi müslüman oldukları içinmi bombalıyor
Amed aldanması
Müslüman Kürt kardeşlerimizden bazılarının Diyarıbekir’in İslam döneminde aldığı bu ismi yerine, Romalıların kullandığı Amed ismini tercih edebiliyor olmasını anlamak çok zor ve hele tasvip etmek mümkün değil.
İ.metin ve murad abime
İ.metin abi dediğiniz şahsı tanımıyorum. ve böyle bir baglantıyı neden sordugunuzu anlamış degilim. ben sadece bu site de mehmet abiyi tanırım. onunla kürt meslesi üzerine tanışmıştım. hamdolsun bu konudaki islami ve adil duyarlılıgı sayesinde kürtçü, ırkçı kanallardan uzaklaştım. islamı anlamaya çalışıyorum. sorununza gelince siyonist israille bu meseleyi aynı kefeye koyar gibi kıyas etmenizi de anlamış degilim. ilişkiyi kuramadım. yeryüzünde zülümler sadece bir eksenden kaynaklanarak yapılımıyor. bu zülümler bazen ırklardan dolayı bazen renklerden dolayı bazen dillerden dolayı bazen de dinlerden dolayı bazen de keyfilikten dolayı zorlama bahanelerle üretilerek yapılır. siyonist israilin gazzeye yönelik saldırıları din ve direniş ekesenli olup ırksal bir durum degildir. lakin kürtlerin yaşadıgı zülümlerde yukarıda yaşadıgımız birkaç husus vardır. evet kürtler saddam ve tc içerisinde cumhuriyetten beri hem ırklarından hem direnişci din algılarından( şeyh said) hemde ırklarından dolayı zülüm görmüşlerdir. tabi kürtlerin de yanlışlıkları da olmuştur. ama hiç kimse meseleyi indirgemeci yaklaşamaz. hele müslümanlar hiç ykalaşmamalıdır. kürtlere yönelik yapılan bu soykırımlarda ırk ve kavim unsurunu görmemek veya ortadan kaldırmak allahın ayetleri olan kavimleri dogru okumamak olarak degerlendirilmelidir.
Murad kardeşim amed aldanması diye birşey yoktur. amed ismi romalılardan kalma bir isim lendirme de degildir. amed ismi adını Med halkından alır. medlerde köken olarak mezopotamyada yaşamış kürtlerdir. hz ömer döneminde bekr ibni vail tarafından amed alınınca buraya diyar-ı bekr anlamında diyarbekir adı veriliyor. ben amed ismini kullanırken eski çagları ve ruhu kast edtmiyorum. ama şunu da göz ardı etmemeliyiz bu topraklara yüzyıllardan beri bu isim verilmiş ve aslına uygun kullanılmıştır. yine de hatırlatmanız için teşekkürler murad kardeş
halepçe katliamı kürt ve islam ümmetinin kalbinde açılmış derin bir yaradır.o yaranın izleri yıllar geçmesine rağmen henüz kapanmamıştır ve belki birkaç asır daha kapanmayacaktır.zaten şu anda islam ümmetinin yüreğindeki yaralar kapanmadan zalim batı diktası ve onun emperyalist uşakları müslümanların yüreğinde yeni yaralar açıyor.bu yaralar normal sıradan yaralar değil. öyle yaralar açıyorki o yaralar kişiden çocuğuna torununa ve belkide birkaç nesil sonraki torununa miras kalıyor.
yüce rabbim inşallah nurunu bizim elimizle tamamlar ve islam ümmetinin ve insanlık tarihindeki bu katliam yaralarını kapattırır.
degerli kardeşim ahmet
eger samimi olur ve rabbimizin istediği şekilde fedakarlık ve kardeşlik ruhunu yakalayabilirsek, Kuranı içselleştirip hayatımıza hakkıyla tatbik edersek inşallah bu zalimler bertaraf edilecektir. fitne kalmayıncaya ve din halis olarak Allahın oluncaya kadar mücadeleye devam aziz kekom
degerli hocamın yüreğinden damlayan uzunca yazılmış son şiirinden bir demetin bu yazının altına yakışacagını umarak alıntıyorum
GULDEXUN
seni bana hatırlatmayan bir yer bulsaydım
orayı yurt edinecektim guldexun...
tüm aramalar sonucu gördüm ki
her yer bana seni hatırlatıyor guldexun!!!
direniş dolu umudlarını bize rezan kılan kardeşim Allah sizlerden razı olsun. Yıllarca zulüm altında inleyen bu mazlum halk mazlumiyetini ifade edemeyecek kadar mazlum duruma düşürülmüştür. bu mazlumiyeti istismar eden pkk, hpg, pjak gibi yapılar çıkmış ve bu insanlara zulümler yapmışlardır. iki ateş arasında kalan bu halkın yıllarca yaşadıgı tecrit ve asimilasyon politikaları bir neslin ruh dünyasını tarumar etmiştir.
onca sıkıntıya ragmen bu halk islamı gelenekselde olsa yaşayan en iyi halktır. dini duyarlılıkları onca zulme ragmen bertaraf edilememiştir. müslümanların bu anlamdaki gayretlerinin daha da artırılması lazımdır. adil bir şekilde bu halka el uzatılmalı.
bu anlamda sizleri hayırla selamlıyor yazılarınızın devamını bekliyoruz. fazlaca yazılara ara vermemenizin okuyucu için iyi olacagını hatırlatarak Allaha emanet ediyorum
maksut abim günümüz tasavvufcuları İMAN VE AMEL İ farklı görerek FARKLI TERAZİLERDE değeğrlerdiriyorlar.. iman ve amelin bütün olarak değerlerdirilmesi gerekmiyor mu?
selam ile..
Degerli kardeşim Mehmet Sucu
günümüzde bize anlamlı bir bütün olarak sunulan yüce islamın degerlerini sürekli parçalayan zihniyetlerin niyeti islama zarar vermektir. müslümanların zihin ve hayatlarını parçalamaktadır. İman ve amel ayrı olmadıgı gibi din ile siyaset, kuran ile anayasa tevhid ile ahlakta ayrılamaz. bu minvalde size aşagıdaki linkteki yazıyı okumanızı tavsiye ederim:
http://www.islamvehayat.com/5125_Kur%E2%80%99an%E2%80%99in-anlam-dunyasinda-iman---amel-butunlugu-.html
Selam ve saygılarımı sunarım. Rabbimden niyazım sizin gibi gençlerin ilim ve amelle donanıp bu misyonun öncüsü olmanızıdır.
Maksut abem çok teşekkür ederim
Allah razı olsun..
selam ile..
