Ortadoğu ve Umre Hâtıralarım -I-
Umre seyahatinden döneli henüz birkaç gün oldu. Heyecanım henüz geçmeden zihnimdeki bazı izlenimlerimi yazıya dökmek gerektiğine inandım. Bizim seyahat niyetimizi ve İlâhî rızâya ne oranda muvâfık davranıp davranmadığımızı her şeyi bilen Rabbimiz biliyor. 16 senedir yurtdışına çıkışı yasaklanan biri olarak Suriye ziyaretinden sonra aynı yıl ikinci yolculuğumuzu Ürdün, Filistin ve Hicaz tarafına yaptık. 14 günlük umre yolculuğundaki bazı izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Benim Gözümle Filistin
"Seyahat", suyun akması gibi, kolayına geldiği şekilde yeryüzünde gezip dolaşmak demektir. Şehirlerden ve beldelerden uzaklara varıncaya kadar istediği yere gitmek ve seyr ü sefer etmektir. Bu sûretle seyahat anlamı içinde serbestçe dolaşmak ve genişçe hareket etmek mânâsı vardır. Kur’an’da seyahat etmek övülmüş (9/Tevbe, 112), gezinin eski kavimlerin âkıbetlerinin görülüp ibret alınması için gerçekleşmesi teşvik edilmiş (3/137; 16/36; 27/69; 29/20; 30/42); gezip de öncekilerin başına gelenleri görmeyip ibret almayanlar kınanmıştır12/109; 22/46; 30/9; 35/44; 40/21, 82; 47/10). Hele bu seyahat, umre ve hac gibi bir ibadete yönelik ise ve tümüyle Allah için olursa…
Umre seyahatinden döneli henüz birkaç gün oldu. Heyecanım henüz geçmeden zihnimdeki bazı izlenimlerimi yazıya dökmek gerektiğine inandım. Bizim seyahat niyetimizi ve İlâhî rızâya ne oranda muvâfık davranıp davranmadığımızı her şeyi bilen Rabbimiz biliyor. 16 senedir yurtdışına çıkışı yasaklanan biri olarak Suriye ziyaretinden sonra aynı yıl ikinci yolculuğumuzu Ürdün, Filistin ve Hicaz tarafına yaptık. 14 günlük umre yolculuğundaki bazı izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Umre ziyaretini yapanlara ısrarla tavsiyem şu: Kudüs’ü, Mescid-i Aksâ’yı ziyaret etmeden diğer kutsal beldelere geçmesinler. Birinci kıbleyi görmeden ikinci kıbleye atlamasınlar. Rasûlullah (s.a.s.) ve ilk müslümanlar, Mescid-i Aksâ'yı İbrâhimî sünnet gereği ilk kıble olarak seçtiler; oraya yönelerek Rablerine kulluklarını yerine getirdiler önce. Biz de ilk önce oraya yönelmeli, sonra Kâbe'ye teveccüh etmeliyiz, tefekkür ve görev bilinciyle. Hem namazdaki "kıyâm"ı, hem de namaz gibi ibâdet olan "kıyâm"ı kıbleler tâyin edecek; biz de kıblelerimize doğru yönelecek, yüzümüzü Aksâ ve Harâm Mescidlerine çevirecek ve oraya doğru "Allahu Ekber!" diyerek kıyâm'a duracağız.
Rasûlullah (s.a.s.) Mescid-i Harâm'dan veya diğer mescidlerden değil; Mescid-i Aksâ'dan çıktı mi'râca. Mescid-i Aksâ'ya ayak basarak yükseldi göklere. Dünya müslümanları olarak biz de namazlarımızın mi'râç olmasını arzu ediyorsak, yahûdilerin ayakları altında alçalmak değil de, göklere ve yücelere doğru yükselmek istiyorsak, Mescid-i Aksâ asansörümüz olmalı.
İyi de, asansörün kapılarını Siyonistler tutmuş. Oradaki insanları aşağıya çekmek için asansörün yukarı çıkaran katlarını iptal ederek sadece aşağılara inilecek hale getirmiş. Kudüs’te yaşayan Müslümanların şehrin belediye otobüsülerine bile alınmadığına, işi acele ise taksi tutmak zorunda olduğuna, parası yoksa şehrin öbür tarafına yaya yürümek zorunda bırakıldığına, Mescid-i Aksâ’ya bile polis kontrollerinden geçerek girebildiğine, Cuma günleri 45 yaşın altında ise bu büyük Mescid’e işgal güçleri tarafından alınmadığına şahit olduk. Bunlar, Filistin’in yüzlerce senedir sakinleri, Mescid-i Aksâ’nın mirasçıları ve koruyucuları idi… Ama, Kudüs bütün Müslümanlarındı, sahip çıkamadık o Hz. Ömer emanetine, yardımcı ve destek olamadık Filistinli kardeşlerimize. Onları fillerle boy ölçüşsün diye önlerine atılan tavşan misali biz bırakmadık mı öylesine... Bu düşüncelerle içim kan ağlıyordu. Bizim anamız bizi oralarda doğurabilirdi. Bunlar da bizim kardeşimizdi, bunlar Filistinli idi ve Mescid-i Aksâ bizim de mescidimizdi, bize de emanet edilmişti. Ama, kendi mahallesindeki küçük mescidlerini işgalden kurtaramayan bizler, nasıl büyük mescidlerimizi, Mescid-i Aksamızı kurtaracaktık? Kendi ülkelerindeki, içlerindeki siyonistlerin ve İslâm düşmanlarının işgalinin farkına bile varmayanlar, uzaktaki işgallere nasıl müdahale edebilecekti? Esas işgal, toprakların işgalinden öte zihinlerin, gönüllerin, okulların, mescidlerin, mahkemelerin, meclislerin işgali idi. Ve bu işgal sadece Filistin’le sınırlı değildi. Biz kendi zincirlerimizi kırmadan başka işgallere dur diyemeyiz, sadece “bir dakika” diyebiliriz. Katillerden özür bile diletemeyiz. Aslında Filistin biziz, biz. Farkında bile değiliz. Filistin aynasında boyumuzun ölçüsünü alıyoruz. Neler çektiklerini gözlerimiz görünce ya ağlamaklı oluyor, ya görmek istemediği için gözler kapanıyordu. Ama, hayat gözleri açmayı, gözü açık yaşamayı öğretiyordu.
Filistinli olmanın zorluklarını iki gün içinde de olsa kısmen yaşadık. Buralardan duyardım bu eşkıya çetesinin ülkesine (nereden ülkesi oluyor? İşgal ettiği Filistin’e) gelen turistlere bile, eğer müslümansa çok kötü davrandığını, gümrük kapılarında zorluk çıkarttığını. Ama bu kadarını da beklemek değil, tahmin etmek bile zor. Vampirler çetesi Siyonist rejimden daha başkasını beklemek de doğru değil zaten. Akrebin sokması kendi yapısı icabı; İsrail’in de zulüm karakteri olmuş. “İsrâil” ismi, aslında “gece yolculuk yapmak” ve “Allah'ın kulu” anlamına gelmektedir. Günümüzdeki Tevrât'tan yola çıkarak İsrâil kelimesine verilen bir başka anlam ise, “savaşan Tanrı” veyahut “Tanrı’ya karşı kuvvetli” demektir. Muharref Tevrat'ta, Hz. Yakub'un Tanrı ile güreşip onu yendiği(!) için bu adı aldığı anlatılmaktadır (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 32/28; 45/9-18; Hoşea 26/5-6). İsrailliler, İsrail kelimesini “Allah’la güreşen, Allah’ın kendisini yenemediği şahıs” olarak anlamlandırmak gibi küstahlık ve cür’et gösterebiliyorlar. Yani, kendilerine Allah tarafından gönderilen hak din İslâm'ı değiştirip yahudileşenlerin, mukaddes kitaplarına ve Allah'a en ağır iftiralar atmasına bir örnek de “İsrâil” kelimesine verdikleri bu anlam olsa gerektir. “İsrâil” kelimesine yakıştırdıkları bu anlamla, kendi soylarını yüceltmek için “tanrı”larını bile küçülttükleri, onu sıradan bir insan gibi gördükleri ve bir peygamberine (onu yenmeye) gücünün yetmediği âciz bir varlık gibi algıladıkları olanca çirkinliğiyle sırıtmaktadır. Kudüs'ü işgal edip o kutsal topraklarda devamlı müslüman kanı akıtan zâlim siyonist rejime ve o topraklara da, bilindiği gibi İsrâil adı uygun görülmüştür. “İsrail, yani Allah’la güreşen ve Allah’ın kendisini yenemediği güç. Allah’ın yenemediğini kim yenebilir?” havalarında küstah, şımarık, azgın ve Allah’ın gazabına uğramış, kaşarlanmış, yoz bir karakter… İşte bu karakteri sadece Kitaptan okumak ve soyut bir varlık gibi algılamanın ötesine geçip onları yakından tanıma fırsatına erişme… Rabbim, Sen bunların işgali, egemenliği, sömürüsü altında yaşamak zorunda kalan Filistinlilere yardım et. Biz iki günlük Filistin ziyaretinde elimize tesbih alıp saymasak da bin bir kere lânet okumak zorunda kaldık, ya onlar ne yapıyorlar?
Günlerden 28 haziran Salı, hicrî olarak da 26 Receb, yani akşam kandil gecesi diye adlandırılan Miraç gecesi. Sabah 7 civarında Amman’da otelden ayrıldık. Bir saat kadar sonra Filistin sınırına geldik. Saat 8 civarında sınıra yaklaştık. Aslında Filistin’e gidiyoruz. Ama işgal altındaki bir devlete gittiğimizi adım başı İsrail polisi yollarda boy göstererek gözümüze sokuyor. Anlaşılan Filistinliler yerine daha çok İsrail askeri, polisi ve memuru bizimle muhatap olacak. Onların yüzünü görmek zorunda kalacağız. Filistinli olmak bu demekse gerçekten “zor”un ötesinde bir şey. Biz Şam ve Araplarla ilgili çirkin sözü doğrultalım: “Ne İsrail’in şekeri, ne yahudinin yüzü.” Birkaç yerde İsrail askerleri pasaport kontrolü gerekçesiyle otobüsü durdurdu, biraz bekletti, sonra lutfedip yol verdi. Eh, bu kadarsa bir şey değil derken, rehberimiz uyardı: “Durun bakalım, en az 3 saat, belki 4 saat bekletecekler!” İlâve etti: “Hatta duydum ki, bir kafileyi 8 saat bekletmişler…” Biz saatlerimize yeniden bakma ihtiyacı hissettik. “Beş saat bakletseler, miraç gecesi Mescid-i Aksâ’ya yine rahat yetişiriz” diye önceliğimizi Kudüs’e, Aksâ Mescidine veriyorduk. Saat 8,5 civarında gümrüğe girdik. Arabalardan indik, sıcak güneşin altında kuyruğa girip pasaport işlemleri için beklemeye başladık. Anlaşılan o ki, adamlar (ne adamı, adam kim, onlar kim?) bir kişinin pasaport incelemesini yapıp arada bir çay veya sohbet molası veriyorlar. Sıcak güneşin altında bir buçuk saat geçtikten sonra nihayet güneşten kurtulduk, kapalı yerlere girme hakkını kazandık, artık pasaport kontrolüne sıramız geldi. Yahudi kurnazlığı değil, Yahudi fırsatçılığı, hatta Yahudi düşmanlığı denilmeli bu tavra. Hayır, Yahudi değil, Siyonist gıcıklığı. Grubun bir kısmının işlemlerini 2-3 saat içinde de olsa yaptılar, bir kısmının işlemlerini bıraktılar. Eşlerden birinin pasaport işlemleri yapılıyor, diğeri bekletiliyor. Kafilenin dörtte üçünün işlemi 2-3 saat içinde bitti, dörtte biri başlangıç yerinde kaldı. Bizim aileden de bir kişiyi bıraktılar. Bizim işlemlerimizin bitmesi bizi hiç sevindirmedi. Geride kalanların durumu nasıl? Onları niye bıraktılar? İhtiyaçları var mıdır? Lisan da bilmiyorlar, acaba ne durumdalar? Merakı yaşatıyorlar. Psikolojik işkence ödülü var mıdır, bilmiyorum. Varsa bunlardan başkası hak edemez onu. Hiçbir makul sebep olmadığı halde grubun bir kısmı rehin gibi farklı mekânda, diğerleri farklı yerde. Birbirleriyle irtibat imkânı yok. Öğrendik ve gördük ki her kafileye aynı muameleyi yapıyorlar, diğer kafilelerin de başına aynı şeyler gelmiş, daha sonra gelen kafilenin de. Ve rekor kırdık. 8 saat de değil, tam 8,5 saat sonra kalan arkadaşlarımızla buluşup kucaklaştık. Bu arkadaş ve akrabalarımızı beklediğimiz beş-altı saat içinde Siyonist karakteri yakından gözleme imkânım oldu.
Enteresan gelecek bir olayı anlatayım: Pasaport işlemlerinden geçen, yakınlarını bekleyenlerin oluşturduğu çoğu ayakta saatlerce endişeyle bekleyenler içinde, büyükçe bekleme salonundayız. 50 yaşlarında bir İsrailli görevli. Bir koltukta oturuyor. Önünde herhangi bir evrak veya yaptığı bir işi yok. İşi, önüne gelen her basit fırsatta Müslümanlara bağırıp çağırmak. Bir çocuk bir direği mi elledi, birisi kendilerine ait bölgeye mi yaklaştı, biri yere bir şey mi düşürdü, basit bir hata yapan bir şahıs gözlüyor ve kendi dilinden de başkalarının dilinden de değil, uluslar arası hayvan dilinden konuşuyor, hayır anırıyor, havlıyor; gerçekten öyle: Ağzından çıkan bağırtılar şöyle: hoo, ooo, hayyt, yaoo… Aynen böyle. Bu şekilde volümü en yüksek perdeden bağırmalar. İşi-gücü bu. “Bana da bağırır mı?” derken saatler sonra da olsa bir bahane buldu, bana da bağıracak oldu, ben de ona onun diliyle cevap verdim, aynı anlamsız veya ondan öğrendiğim hayvan diliyle heceleri tekrar ettim; o kadar bozuldu ki dili çözüldü, kendi diliyle beni çağırdı, bir şeyler söyledi, ben de kendi dilimle aynı tonda cevaplar verdim, çağırdı, gitmedim. Kendi de bizim bulunduğumuz yere girme cesaretini göstermedi. O bana baktı, ben ona baktım… Ama ne bakıştı onlar… Bakışlarla, gözlerle yapılan savaşı kazandığımı sanıyorum. Sabah gelmişiz gümrüğe, ama öğle namazının vakti girdi, ilerliyor. Sordum. Yüzlerce kişinin bekletildiği salonda bir mescid yok. Bir kenarda kılarım dedim, gittim lavaboya. Abdest alırken bir İsrailli görevli geldi. İbranice “burada abdest almak yasak!” dedi. Nereden mi anladım? İşaret dilinden, tavrından. Ben de kendi dilimle en az onun sesinin yüksekliği kadar bağırarak cevapladım: “Hayvan herifler, siz nasıl Allah’a inanıyorsunuz? Namaz için yer ayırmadığınız yetmiyor gibi, abdesti de mi yasaklıyorsunuz?” Görevli şahıs, dilimi mi anladı, benim bağırmama mı tepki verdi, bilmiyorum, ama hemen arkadaşlarını çağırdı, beş-on saniye içinde 4-5 kişi oldular, benim abdestime engel olmak isteseler de, ben abdestimi aldım, onlarla da benzer şekilde kendi dillerimizle atışmış olduk. Tabii, bütün bunlar sınırda ve onların egemenlik alanında olduğu için kapı dışarı edilme riskini de her an yaşamış oldum. Hayır, bin kez hayır! Bunlar Yahudi de olamazlar, Tevrat ehli değil bunlar. Bunlar basbayağı hayvandan aşağı müşrikler…
(İnşaallah devam edecek)
Yorumlar 24
Hocam hoş geldiniz. Rabbim Umre ibâdetinizi bereketli ve mebrur kılsın.
"Ben de kendi dilimle en az onun sesinin yüksekliği kadar bağırarak cevapladım: Hayvan herifler, siz nasıl Allah’a inanıyorsunuz? Namaz için yer ayırmadığınız yetmiyor gibi, abdesti de mi yasaklıyorsunuz?”
Tepkiniz çok yerinde olmuş, lakin sözlerinizle “iltifat” etmişsiniz hocam, bu “belhum adal” vasıflılara! Hayvanların ne namaza ne de abdeste düşmanlığı söz konusudur zira...
Ahmet Kalkan Hocam Allah sizden razı olsun.Ümmetin cesur yüzünü bir kere daha gördü Siyonist Hayvanlar.Ümmetin öncüleri işte bunu yapabilmelidir.Siyonist Hayvanlar sonlarının geldiğinden emin olmalıdır...Rabbim yapmış olduğunuz Umre İbadetinizi kabul ve makbul eylesin hocam..
degerli hocam Allah kabul eylesin ve bizlere de nasip etsin
aralarında bir anlaşma olmamasına rağmen müslümanlar olarak genel kabul gören görüş odurki
işgal altındaki mescidi aksa içerisindeki “ur’u” temizleyip atmadıkça, müslümanlar bu konuda bir somut çözüm üretmedikçe kudüs özgürleşmedikçe orayı ziyaret doğru değildir
orayı ziyaret etmek için gerekli izinlerin ve kontrollerin “siyonun çocukları” gasıp siyonist terörist çete olan israil tarafından yapıldığını bilmek gerekiyor.
bu konuda ahmet hocamın ne düşündüğünü merak ediyorum bizleri bu konuda aydınlatsa memnun olacağımı belirtir, kendilerini allaha emanet ediyorum.
selam ve dua ile
RABBİM KABUL ETSİN.RABBİM BİZLERE KUDÜSÜN VE TÜM İSLAM COĞRAFYASININ İZZETLİ VE BAĞIMSIZ GÜNLERİNİ GÖRMEYİ NASİP EYLESİN
Bu aciz kalışımızı umarım Allah affeder.
Allah umrenizi kabul etsin.Allah razı olsun.İnşallah izlenimlerinizden faydalanacağız.
aşağıda daha önce yazdığım fakat cevap alamadığım bir sual sordum, şayet bizlere bir cevap verebilirseniz çok memnun kalacağım.
tekrar selam ediyor sizleri allaha emanet ediyorum s.a
EDİTÖRÜN NOTU: Abdullah kardeş Ahmed hocamız şu an İstanbul dışında ve sanırız bu sebeple bilgisayara biraz uzak. Döndüğü zaman sorunuza cevap ver4ecektir inşaallah.
Ahmed hocam Allah kabul etsin Rabbim yar ve yardımcınız olsun bizide güçlü destekçiler eylesin inş.
Rabbim ibadet ve zeyaretlerinizi islami mücadele istikametinde atımış hayırlı ve salih ameller sededinde değerlendirir inşaalah hocam. Hoşgeldiniz! Attığınız bu küçük ve bir o kadar anlamlı adımların devamını okuyacağımız yazılarınızı merakla bekliyoruz.
“Ne İsrail’in şekeri, ne yahudinin yüzü.”
Abdullah Soran kardeşe: Ahmed hocam şehir dışında olduğundan cevabı gecikecek gibi görünüyor. Bu arada bizler konuyla ilgili fikirlerimizi serdederek konuyu tartışabiliriz. Şahsen, Kudüs eski Müftüsü İkrime Sabri’nin, Müslümanları Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmeye teşvik eden yaklaşımını benimsiyorum. Zira siyonist işgal rejiminin amacı zaten Kudüs’ü İslamsızlaştırmak, Müslümasızlaştırmatır. Dünya Müslümanları Kudüs’ü ziyaret ederek hem ilk kıbleleri olan bu mukaddes beldeyi sahiplendiklerini göstermekte ve hem de her geçen gün daha da derinleştirilen siyonist işgale karşı direnen Kudüslü Müslümanlara moral destek vermiş olmaktadırlar. Kudüs’e girmek için siyonist rejimden izin almak bu gayri meşru rejimi meşrulaştırmak değildir, zira ortada fiili bir işgal vardır ve Kudüs’e girmenin şimdilik başka bir yolu yoktur. İnanın Kudüs’e gitmeme gibi bir karar ve yönelim siyonist işgalciyi ziyadesiyle memnun edecektir. Zaten oraya ziyaret gerçekleştiren Müslümanlara yaptıkları gâvur eziyeti de bunun açık göstergesidir.
s.a
Değerli şükrü hocama selamlarımı iletiyor katkılarınızdan faydalanmaya çalıştığımı ifade etmek istiyorum.
Bu vesile ile şunu ifade etmekte fayda vardır
kanaatimce bu tür durumlarda bizler topyekün ümmet olarak bireysel ziyaretlerden kaçınılması gerektiğini düşünüyorum.
Tüm enerjinin bu tarz ziyaretler yerine işgal edilen yerin imkanlar dahilinde seferber edilerek islama kazandırılması ameliyesi olması gerekmektedir.
Hele hele kutsal olması durumu dahada hayati kılmaktadır.
Bu ve buna benzer konularda duygusal olmamalıyız. reçetelerimizdede duygusallık olmamalı.
şahsen ahmet beyin yazılarını takibediyorum. faydalanıyorum, rabbim ecirlerini versin.
sadece ahmet hocama ait bir özellik olsa gerek yazılarında bazen “islami magazin” türünden cümleler okumaktayım. bunun bir kabahat olmadığını tabiki ifade etmeliyim ama şunuda vurgulamakta yarar görüyorumki ilim kokan yazılarda, insanları heyecanlandıran makale yazı konferans ve ultimatomlarda bu tarz ayrıntı ve “islami magazin” türünden ifadeler olmaz. Bu tarz yazılar genellikle orta derecede yeralır.
Ahmet hocamın kaleme aldığı yazılar elbette hayati ve bir o kadar önemli kendileri muhtemelen makale veya yazıyı bü türden espiri, latife, şaka ve türetmece gibi şeylerin yazıyı süslediğini düşününerek ele almaktadır ama bence tam tersidir.
ilmi yazılarda bunlara yer verilmemeli, dikkatleri güleceğimiz esprilere değil hayat verecek şeylere yöneltmek gerektiğini hatırlatmak istiyorum.
Ayrıca ifade etmeliyimki esprilerin yeraldığı bol bol şaka ve güldürmecelerin olduğu durumlarda elbette olacaktır.
eğer bu özelliklerin ikisi bir insanda var ise ilmi tarafını sürekli kullanmalı diğer özelliği bulmanın çok sıkıntısını çekeceğimizi düşünmüyorum.
fakat ilmi yazıların olmaması ciddi bir sıkıntı olduğunu belirtmek istiyorum.
özellikle referandum sürecinde gerek ahmet hocam, gerekse mehmet pamak hocam ve siz değerli şükrü hocam çok ciddi bir görev üstlenmiş muvahhid müslümanların duygularına tercüman olmuştunuz.
“mevzi kazananlar” kervanına katılmamaları bizleri oldukça heyecanlandırdı. mehmet pamak hocamın 9 bölümden oluşan yazılarını, tevhidi duyarlılık çağrısını çok çok önemsemiş ve diğer “mevzi sahiplerinin” ne kötü ölçüp biçtiklerine tanık olmuştuk. artık onların bizde bırakmış olduğu izlenimler bir hayalkırıklığı oluşturmuş esen rüzgara karşı yürüyemeyeceklerini peşinen bir caba gütmeden teslim etmişlerdi dönüştürmek üzere yola çıkanların yolun engebeli ve zor olması karşısında kendilerinin dönüşmesi oldukça manidar olmuştur.bundan böyle onlara duyduğumuz sevgi normal bir müslümana gösterdiğimiz sevginin çokta fevkinde olmayacaktır. Zira herkese hak ettiği kadar ilgi ve sevgi göstermek gerek
Bu konularda siz değerli islam ve hayat yazarlarının konuya ilşkin katkı sunan ve adlarını tek tek sayamadığım tüm kardeşlerimin üzerlerimizde hakları / haklarınız olduğunu düşünüyorum.
tamda burada bu fırsatı yakalamışken teşekkür ve duamı burada tüm katkı sunmuş müslüman kardeşlerime iletmek istiyorum. Gerçektende çok çok önemli bir sorumluluk üstlenmiş muvahhid Müslümanlara moral vermişlerdir.
Bu duygularla tekrar tekrar sizleri ve bu sitenin müdavimleri olan ziyaretçilerini selamlıyor
Allahuazimuşşana emanet ediyorum
wesselemualeyküm
Allah yardımcınız olsun, örnekleri çoğaltsın...
Abdullah Soran kardeşime
Saygılı bir dil kullanmaya gayret ettiğiniz halde, kendi doğrularınızda hayli ısrarcı olduğunuz, yer yer haksız ithamlarda bulunduğunuz ve “Soran”dan ziyade “Sorgulayan” ismini hak eden yazınız için yine de teşekkür ediyorum. “Aralarında bir anlaşma olmamasına rağmen Müslümanlar olarak genel kabul gören görüş odur ki, işgal altındaki Mescid-i Aksâ içerisindeki “ur”u temizleyip atmadıkça, Müslümanlar bu konuda bir somut çözüm üretmedikçe, Kudüs özgürleşmedikçe orayı ziyaret doğru değildir.” Bu, doğruluğu tartışılacak hükmü vurgulayan, Ş. Hüseyinoğlu’nun cevabına rağmen görüşünde ısrar eden ve bazı eleştiriler içeren yazınız ve “bu konuda Ahmed Hocamın ne düşündüğünü merak ediyorum, bizleri bu konuda aydınlatsa memnu olacağım” demeniz üzerine cevap verme zarureti hâsıl oldu. (Gerçi, hükmü vermiş, aydınlanma değil, aydınlatmaya çalışan bir üslûpla şahsî görüş ve yorumlarınızda ısrarcı olmuşsunuz, ama yine de cevap istiyorsunuz. Önemli değil; bazı sorular öğrenmek için, bazı sorular öğretmek için, bazı sorular da bilgiçlik taslamak ve hatta ukalâlık için sorulur.) Bu yazınız, eleştiriniz ve sorunuz vesilesiyle şunları belirtmek istiyorum:
1- Birbirimize emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yapmalı, hakkı tavsiye etmeliyiz. Bu konuda çocuk babasına, kadın kocasına, talebe hocasına da ihtiyaç varsa, usûlüne ve şartlarına riayet ederek bu görevi yerine getirir. Bu, onların hem hakkı ve hem görevidir. Ama, burada dikkat edilecek hususların başında; neyin ma’ruf, neyin münker olduğunun belirgin olması gerekir. Kişi, bazen ihtilaflı konulardan bir tarafı tek hak görüş olarak zanneder ve görüşe sahip olmadığı için muhatabını kıyasıya eleştirir. Tartışma ortamı oluşturur. Helâlı haram olarak, haramı helal olarak sunar. Halk tabiriyle “kaş yaparken göz çıkarır”. O yüzden birbirimizi öncelikle şirkten sakındırmak ve tevhide davet etmek, sonra haramlardan nehyedip farzlara çağırmak, ihtilaflı konuları kesin ve mutlak doğrular gibi değerlendirmemek gerekir. Ayrıca, bu ihtilaflı konuyu irdelemek, ümmete ne kazandırır, ne kaybettirir, onu düşünmek gerekiyor. Ben bir fesat işlemediğimi, bir harama girmediğimi, tam tersine ciddi oranda faydalandığımı, o insanları yakînen görüp hakka’l-yakîn bazı şeylere şahit olduğumu düşünüyorum. Sinemaya veya maça giden bir genci bile kolay kolay eleştiremeyen veya gidilmemesi gereken bazı yerlere gitmemezlik yapamayan kimseler, bir müslümanı Kudüs’e gittiği için eleştirirken dikkat etmeli (Bu son cümlem genel, Soran’ın şahsını tanımadığım için onu ne kadar bağlar, bilmiyorum).
2- Kur’an’da Allah’ın kesin ifadelerle yasaklamadığı hususlarla ilgili yasak koyuyorsak, bunun bizim hakkımız olup olmadığını değerlendirip böyle farklı yorumlanabilecek konularda üslûbumuza çok dikkat etmek, karşı tarafı suçlayıcı bir dil kullanmamak gerekir. Konumuzla bağlantılı işlersek; Kur’an, genel olarak seyahati, yeryüzünde gezmeyi; ibret alıp ders çıkartma ve İlâhî ölçülere bağlı kalma şartıyla tavsiye ve emreder. İşgal altındaki bir yere seyahat edilmesini yasaklayan bir âyet de olmadığına göre, bu gerekçe ile bir ziyaret İslâmî açıdan yasaklanamaz, böyle bir amelde bulunan bir kimse suçlanamaz. Kaldı ki; içlerinden biri de Mescid-i Aksâ olan üç mescide özel ziyaret yapmak helâldir (Müslim, Hacc 74, hadis no: 1338; Buhârî, Salâtu Mescid-i Mekke 1, 6; Savm 67; Ebû Dâvud, Menâsik, hadis no: 2033; Tirmizî, Salât 243, hadis no: 326). Evet, bir kimsenin Selimiye Camiini ziyaret etmek için baka bir yerleşim yerinden Edirne’ye gitmesi, ya da Eyüp Camiini veya Sultanahmet’i ziyaret etmek için İstanbul’a gitmesi caiz görülmez. Fakat, yeryüzünde namaz kılmak ve ziyaret etmek maksadıyla yolculuğa çıkılabilecek üç mescid vardır. “Üç mescidden baka bir yere (ibâdet ve ziyaret etmek için) özel olarak yolculuk yapılmaz. Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ ve Benim mescidim (Mescid-i Nebî).” (Buhârî, Fedâilu’s-Salât -Salâtu Mescid-i Mekke- 1, 6; Savm 67; Müslim, Hacc 74, hadis no: 1338; Ebû Dâvud, Menâsik, hadis no: 2033; Tirmizî, Salât 243, hadis no: 326). Kutsal olan sadece Mescid-i Aksâ değildir. O Mescidin etrafı da mübarek kılınmıştır (Bkz. 17/İsrâ, 1). Mescid-i Aksâ’nın bugünkü konumu, Müslümanların imanlarının varlığını ve varsa kalitesini gösteren bir boy aynası, bir göstergedir.
Böyle bir konumu olan Mescid-i Aksâ’nın ziyaret edilmesi, hangi nassa uyularak yapılmaktadır?
3- “Aralarında bir anlaşma olmamasına rağmen Müslümanlar olarak genel kabul gören görüş odur ki, işgal altındaki Mescid-i Aksâ içerisindeki “ur”u temizleyip atmadıkça, Müslümanlar bu konuda bir somut çözüm üretmedikçe, Kudüs özgürleşmedikçe orayı ziyaret doğru değildir.” Abdullah Soran kardeşimiz böyle diyor. Bu iddialı ifadenin doğru olmadığını düşünüyorum. Müslümanlar arasında genel kabul gördüğünü nereden çıkarıyorsunuz? Müslümanların ancak % 1’i civarında kişiler ziyaret ediyor, demek ki, Müslümanların geneli bunu câiz görmüyor şeklinde düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Müslümanların çoğu orası ile ilgili görev ve emanet bilincine sahip değil, orayı unuttu, oraları başka ülke kabul ediyor, umreciler ve hacılar bile orayı ziyaret etmeyi düşünmüyor. Doğru, ama bunun sebebi, ancak ihmal veya gafletle açıklanacak bir tavırdır. Türkiye dışında Karadavi, burada da Varol dışında bu tezi savunan önemli şahısları bilmiyorum. Bu ve bunlar gibi birkaç zât, ziyaretçilerin bazı yanlışlarından yola çıkarak Kudüs ziyaretini eleştirmiş, gidilmemesi gerektiği kanaatini gündeme getirmiştir. Bu görüşe sahip olanlar “Müslümanların geneli” değil, birkaç ilim adamı ve yazardan ibarettir. Onlar da Kudüs’ü ziyaret eden bazı Müslümanların Yahudileri aziz kılacak davranışları yüzünden bu eleştirileri yapmış ve o tür insanların ziyaretini uygun görmemiş olmalılar. Böyle yanlışlardan uzak ve nice maslahatlar bulunan ziyaretleri ümmetin geneli ya da onların temsilcisi âlimlerin geneli e-leş-tir-mez. Biz İsrail’e değil, Filistin’e, (Rabbim kabul etsin, sırf O’nun rızası için) Mescid-i Aksâmızı ziyarete gittik. Giderken pasaportlarımıza giriş-çıkış mührü vurdurmadık. İsrail’e tek kuruş para bırakmadık; onların otellerinde kalmadık, aç kaldık ama lokantalarından yemek yemedik, marketlerinden en küçük bir alışveriş yapmadık.
Biz, etrafını Allah’ın bereketlendirip mübarek kıldığı yerlerde mânen bereketlendik. Bu ziyaretin bana kazandırdığı çok şeyler var. Soran kardeşim varsın evinde otursun, sormayan kardeşlerime ısrarla tavsiye ediyorum. Ziyaret eden açısından büyük faydalar olduğunu bizzat yaşayarak biliyorum. Filistin halkı için de bu tür ziyaretlerin çok faydalı olduğunu biliyorum. Bilseniz, bu tür ziyaretlerden onlar ne kadar memnun oluyor, moral buluyor, yalnız bırakılmadıklarını, Mescid-i Aksâ’nın ve kendilerinin ilgisiz ve sahipsiz olmadığını anlıyorlar. İsrail ise rahatsız oluyor ziyaretimizden. Yazımda da anlattığım gibi, alabildiğine zorluk çıkarıyorlar. Gelmemizi istemiyorlar. Eğer Kudüs’e Müslümanlar hiç gitmeyince, kimse ziyaret etmeyince İsrail pes edecek ve Kudüs’ü işgalden vazgeçecekse, Soran’dan önce cevap veren gümrük kapılarına dikilir, kimseyi Kudüs’e göndermez. Hatta bu ziyaretlerden yararlanıyor, memnun oluyorsa, Filistinliler de zarar görüyorsa ya da daha önemlisi İslâm böyle emrediyorsa, Filistin’e kimseyi göndermeyelim, oraya gidecekleri Avrupa ve Amerika’ya yönlendirelim.
İnsan eleştirmek istiyorsa, eleştirecek şeyleri bulmakta hiç zorlanmıyor, yazarların morallerini bozmak isterse, aşağıda örneklerini göstereceğimiz gibi, çok kolay buluyor. Ama, benim moralim bunlardan hiç etkilenmiyor. “Cevap vermeye değer mi?” diye düşünüyorum. Kendime kalsa hakaret ve yersiz ithamlar içeren ve ismini gizleyen yazıları önemseyip cevap verme durumunda olmayacağım. Ama ortalama okuyucunun aklı karışacak. Cevap verememiş ve isnatları kabul etmiş sayacak. Ama, kendim için ciddi mânâda vakit kaybı sayıyorum.
4- “Kanaatimce bu tür durumlarda bizler topyekün ümmet olarak bireysel ziyaretlerden kaçınılması gerektiğini düşünüyorum.” diyorsunuz. Eyvallah, siz öyle düşünün, başkaları da farklı düşünsün. “Tüm enerjinin bu tarz ziyaretler yerine işgal edilen yerin imkânlar dahilinde seferber edilerek İslâm’a kazandırılması ameliyesi olması gerekmektedir.” Eğer tüm enerjisini bu tarz ziyaretlere ayıran varsa, bu eleştiriniz haklı olur. Sadece iki gününü orada geçirenlerin bu eleştiri kapsamına girmemesi gerekir.
“Bu tarz ziyaretler yerine işgal edilen yerin imkânlar dahilinde seferber edilerek İslâm’a kazandırılması ameliyesi olması gerekmektedir.” diyorsunuz. Ben de bu cümlenin başını şöyle değiştirerek onaylıyorum: “Bu tarz ziyaretlerin amacı, işgal edilen…” ve amacımızın ne olduğunu C. Hak daha iyi biliyor. Bu kadar aramızda farklılık olsun. Birbirimize küçük çaplı farklı bakışlarımızdan dolayı hoşgörü ile bakmayı bilelim. Ben, zaten fiilen bu konudaki görüşümü belirtmiş oldum. Caiz görmesem ne işim var Kudüs’te? Sonra, aziz kardeşim, hüsn-i zan diye bir şeyi kimlere karşı kullanacağız? Kesin haram olmayan konularda gelin birbirimizin aleyhinde bulunmayalım. Ben hasbel kader kendisine hoca denilen, iyi-kötü bir yazar olarak tanınan kendi çapında bir çevresi olan bir “ağabey” konumunda isem, İsrail’i yerinde tanımam, Filistin’li Müslümanların çektiklerini yerinde gözlememin kendime ve Müslümanlara faydası olacağı (en azından faydası olma ihtimali) gözden niye uzak tutuluyor? Bana böyle bir hakkı kâfirler bile verirken, İsrail bile benim Mescid-i Aksâ’yı ziyaretime (birçok zorluk çıkarmasına rağmen) kesin yasak koymaz iken, hangi hakla bir mü’minin hakkı engellenmeye kalkılacak? Arz Allah’ın ve orada gezmeyi Allah, kullarına izin vermiş; bazı arz parçasının Allah’tan başka Rabbi mi var ki, o izin vermeyecek?
5- Ben İspanya’ya gitse idim, Endülüs hâtıralarımı yazsaydım, aynı eleştiriyi yapacak mıydınız? Veya Paris’e seyahat etseydim… Konu, “işgal edilen yerlerin ziyaret edilmesinin yasak olması” ise… bu yasağı kim koymuş? Hangi naslardan yola çıkarak ve uygulanabilirliğini ve tüm seyahatleri yasakladığını unutarak… İşgal altında olmayan hangi ülke var ki, oraya gidelim? Kendi doğduğumuz ülkede de yaşamamız da yasak kapsamına girmez mi veya başka ülkelerde yaşayanların buraları görmeye gelmeleri de aynı haram kapsamına mı girer? İşgal gerekçesini haram olmanın illeti sayarsak, nice müslümanın “Suudi Amerika” dediği “Suudi Arabistan”ın işgal altında olmadığını iddia edebilir miyiz? Öyleyse Kudüs ziyaretini yasakladığımız gibi umreyi ve haccı da yasaklamak gerekmez mi? “Toprakları veya yönetimleri, maddi veya manevî yönden işgal altındaki Ortadoğu ülkelerinin hiçbirine mü’minler hiçbir şekilde gitmesinler, Avrupa ve Amerika’ya gitsinler” mi diyeceğiz? Kur’an’ın yasaklamadığı bir şeyi, bir kimsenin kendi şahsına bile haram kılması, sevap değil, kınanan bir şeydir (Bkz. Tahrim sûresi, ilk âyet)
6- “Bu gibi konularda duygusal olmamayı, reçetelerimizin de duygusal olmamasını” tavsiye ediyorsunuz. Duygusal olmaktan kasıt, hevâ (kötü arzular) ile bağlantılı ise, diyeceğimiz bir şey yok. Ama sevgili kardeşim, biz Mescid-i Aksâ ziyaretinde, buna benzer kutsal yerler olan diğer iki Peygamber’in inşâ ettiği mescidlerin ziyaretinde duygusal olmayacağız, duygulanmayacağız da, Allah’ın nimet olarak verdiği duygularımızı nerede kullanacağız? Kalbi taşlaşmış Yahudi bile Mescid-i Aksâ duvarında duygulanıp ağlar, orayı ağlama duvarı yapar da, bizim oralarda bile gözlerimizden yaş akıtmamız, yani duygusallığımız eleştirilir? Müslümana göre duygusal olmak, işin içine duygularını katmak, hislenmek, gönül penceresinden bakmak, basar yerine basiretini de kullanmak, iki gözle değil gönül gözlerini de katarak dört gözle bakmak, gözyaşı akıtmak, yapılan işi, sadece kalıpla değil, aynı zamanda kalple, sadece bedenle değil, ruhla da yerine getirmek, mekanik bir tavırdan çıkıp işe gönlü katmak, yaptığı işi takvâ ile icrâ etmek demektir. İbâdetlerimizde yeterince duygusal olamadığımız, huşû denen gönülle o ameli yapamadığımız eleştirilmeli bence, duygusal olmak değil. Reçetelerimize de güzel duygularımızı yeterince katabilmek, kuru akılla yetinmemek gerek. Aklı terk etmek ne kadar suç ise, aklın kalple/gönülle bağlantısını koparmak da o kadar yanlıştır. Kur’an, niye: “Onların kalpleri vardır, onunla akletmezler, anlamazlar.” der de, aklın yerini kafa olarak göstermez? Gönülle, imanla, sevgi ile yapılmayan akıl yürütme, kâfirin de yaptığı şeydir. İş, gönülle aklı birleştirmekte, duygu ile düşüncelerimiz arasında bağ ve vahdet oluşturmaktadır. Kapitalizm ve şirk sistemi, kalple akıl arasını ayırdı, birlik ve bütünlüğü iç dünyamızda bile sildi. Kur’an yine oruç gibi temel ibâdetleri “umulur ki böylece takvâ sahibi olursunuz” (2/Bakara, 185) diye duygusal bir hedef gösterir. Daha Kur’an’ın başında Kitabımızın ancak muttakîlere hidayet oldu vurgulanır. Böyleyken nasıl duyguların kutsalla bağı eleştirilir? Duygularımızı İslâm’ın kutsallarından tatmin etmezsek, duygular başka tatmin yolları arayacak, gerekirse başka kutsallar üretip onunla duygulanacaktır.
7- “Sadece Ahmed hocama ait bir özellik olsa gerek, yazılarında bazen “İslâmî magazin” türünden cümleler okumaktayım.” Böyle bir şey yapıyorsam, Allah’a sığınırım, Allah’ın beni affetmesini talep ederim, böyle bir şey yapmıyorsam Abdullah Soran kardeşimin affını isterim. Ne demek “İslâmî magazin”? İslâm, Allah’ın eksiksiz dinidir. Hiçbir beşerin beşerî problemi, İslâmî olmaz, olamaz. Magazin kelimesi ile İslâmî kelimesini yan yana getirmek bile başlı başına aziz İslâm’a hakaret olur. Magazin’in özellikle televizyon ve boyalı basında ahlâksızlıkta en azgın kadın ve erkeklerin kimin elinin kimin cebinde olduğu konusunda her türlü çirkinliklerin gündemleştirilmesi şeklinde algılandığı mâlumdur. Böylesi rezilce bir yaşantının İslâmîsi mi olur ve benim yazdıklarım bu tür “magazin”le nasıl bağdaştırılabilir? Saygılı ve beni az-çok okuyup sevdiği anlaşılan bir arkadaş böyle derse, düşmana hiç ihtiyaç yok demektir, böyle dostlar yeter. Binlerce insanın okuduğu bir yerde sevdiğimiz ve eserlerinden faydalandığını söylediğimiz bir yazara böyle “iftira” sayılacak çirkin bir isnatta bulunursak, düşmanların malzeme aramasına gerek kalmaz. Yapmayın kardeşim, böyle uydurma isnatları gündeme getirirken Allah’tan korkun. “İslâmî magazin” tabirinin her şeyden önce Allah’ın dinini tahkir etmek demek olduğunu, “İslâmî terör” tabiri kadar çirkin olduğunu bilmek için çok akıllı olmaya gerek yok. Keşke beni hiç okumasa idiniz, sevmese idiniz, benden yararlanmasa idiniz de böyle bir isnatta da bulunmasa idiniz.
Soran (ve Sorgulayan) kardeşim, benim ilmî yazılarımda, makalelerimde İslâmî magazin (?) türünden espri, latife, şaka ve türetmece (?) gibi şeylere çokça yer verdiğimi, bunların yazıyı süslemek yerine tam tersini yaptığını belirtiyor. Gerçekten böyle midir yazılarım, buna okuyucular karar versin. Ama Abdullah kardeşime hatırlatayım ki, her yiğidin bir yoğurt yeme şekli olduğu gibi, her yazarın da kendine ait bir üslûbu vardır. Ben, bu isnadı hak etmediğimi düşünüyorum. Bir mü’min, bir mü’min ağabeyini kamuoyuna açık bir yerde eleştirirken, “nasıl olsa tak isimle yazıyorum, kim beni tanıyacak, istediğimi yazarım” anlayışı ile değil, hak ve adalet ölçüleri içinde eleştirmeli. Kudüs’e gitmem büyük vebal, yetmiyor, bu yazıyla alâkası olmadığı halde “İslâmî magazin” gibi bir yafta, yetmedi, şaka ve türetmeceler türettiğimi, bunların dozunu kaçırdığım konusundaki kendi hevâî düşüncelerini doğru bir hüküm gibi suçlayıcı tarzda gündeme getirmesi, insafla, kardeşlik hukukuyla, adaletle, objektiflikle bağdaşmaz diye düşünüyorum. Bundan sonra benzeri ispatsız suçlamalar yapmaması şartı ile hakkımı helal ediyorum. Bu İslâmî magazin, gereksiz şaka ve türetmecelerle ilgili diğer okuyucularımdan da önemli sayıda benzer şekilde düşünen varsa, bu üslûbumu gözden geçirmeye söz veriyorum. Yok, okuyucularımın çoğu böyle düşünmüyorsa, Soran kardeşimin şâz kalan şahsî bakış ve yorumu der, geçerim; ama bana üslûp dersi verenin kendi üslûbuna öncelikle dikkat etmesi gerektiğini de hatırlatırım. Şükrü kardeşimizin ben İstanbul’da olmadığım ve bulunduğum yerde internet imkânım bulunmadığı için cevap verdiği halde hâlâ ısrarla Kudüs’e gitmenin ne büyük yanlış olduğunu anlatmaya çalışması ve isnat ettiği hususlar, (her ne kadar yazının sonlarında fikir yönüyle bizden yararlandığını söylese bile) üzüm yemek mi, bağcı dövmek mi istediği sorusunu akla getiriyor.
Soran (ve itham eden) kardeşime, okuyan kardeşlerime selam ve sevgiler…
Ahmed Kalkan
çok değerli ahmet hocam
allahın selamı ve rahmeti sizlerin bizlerin ve tüm müminlerin üzerine olsun.
benim asıl üzerinde durduğum konu “israilin işgal ettiği toprakların ziyaret edilmesi” olup diğer hususları gündeme getirilmiş fuzuli bir konu olduğunu anladım. ve bu konuda hata yaptığımı anlamış bulunmaktayım aslında birazda sevgiden olduğunu düşünüyorum.
g.antep’e yolculuk esnasında yazdığım bu yorumumn benimde keşke yazmasaydım dediğim kısımları olmuştur bundan dolayı ahmet hocamdan özür diliyor helallik istiyorum.
ben ahmet hocamı o kadar hidetlendirecek bir şey söylediğimi düşünmüyorum.
ayrıca ben asli ismim abdullah olarak ceyhanın bir köyünden yazıyorum benim için olmadık sözler sarfetmesine gerek yoktu halbuki.
ahmet kalkan hocamın üzerimde hakkı olduğunu düşünerek hakkımı helal ediyorum.
ama o kadar büyük tepki çekecek şeyler kabilinden sözler yok yorumum arasında.
islami magazinden kastım şudur: “şu kişi öyle yaptı” “böyle oturdum böyle kalktım” “kadın elini uzattı ben şöyle dedim” konu ile alakası olmakla birlikte ayrıntılara girip olayı esprize etmek etmek.
tamamen bu anlamda kullandım ne var bunda.
örneğin seyyid kutubu ele alalım mevdudi nasrallah halid meşal malkom v.s bir olayı ele alış tarzları bu şekile değil anlamında kullanmak istedim, aynı zamanda bunun bir kabahat olmadığınıda vurguladım.
devrimci muvahhid insanlar davetçi müslümanların konuyu ele alış biçimleri farklıdır anlamında kullandım bilmem anlatabildimmi.
ayrıca okuyucularıma soracam kabul ederlerse böyle bir şey varsa uslubumu değişirim dediniz bence buda yanlış.
vesselam
Kur’an’da bahsi geçmeyen miraç olayına inanmak ne derece mümkündür?Çünkü bu olay göklerde gerçekleştiğine göre gaybi bir olaydır.Dolayısıyla da imanın konusudur.Fakat Kur’an’ın dışında gayb haberi olmadığına inanan birisi olarak İsra olayıyla beraber Miraç olayının da aynı derecede doğru kabul edilmesi ne derece doğru olabilir? Ahmet Hocama sormak isterdim.
EDİTÖRÜN NOTU: Abdullah Soran kardeşim, sizin yorumlarınızı engellediğimiz yok. Site editörü olarak 3 gündür şehir dışında olduğumdan yourmları ancak onaylayabildim. Bir hafta kadar daha internete birkaç günde bir ulaşma imkânına sahip olduğumu, bundan ötürü yorum yazan kardeşlerin, onay gecikince alınmamalarını rica ediyorum.
Nice dostluklar, tartışma ve dargınlıktan sonra başlar veya pekişir. Mü’minler, bir taraftan kendilerini savunmalı, bir taraftan da kardeşliklerini perçinlemelidir.
Selam ve sevgilerimi sunuyorum.
selam muvahhid kulların üzerine olsun
öncelikle moderatör kardeşimin açıklamasından sonra kendileri için( birkaç gün geçtiği halde mesajımın yayınlanmamasından dolayı) bende “mesajımı yayınlamıyorlar” düşüncesi hasıl olmuştu bu konuda yanılmışım. çok değerli moderatör kerdeşten özrümü kabul etmesini rica ediyorum.
tabi ben yazar olmadığım için espri yapabilirim :) zira yazarlık anlamında bir iddiam yok, bundan dolayı ahmet beyin aşağıdaki ifadelerine bakınca “ahh Ahmet hocam ah dikkatten kaçırdığınız çook şey var, zaman zaman demokratik düşüncenin rüzgarlarının sehven buralardada estiğini görmekteyiz” diye demeden edemiyorum
ne demek “okuyucularımın çoğu böyle düşünmüyorsa” bu nasıl bir yaklaşımdırki, bir hareket adamına bu şekilde bir ölçü yakışırmı? bir tek insan bile tüm dünyaya muhalefet etse ama söylediği hakikat ise İslami hukuka daha uygunsa tümünün söylediğini geçersiz kılar.
Değerli gayretkar ve içi kıpır kıpır olan Ahmet hocamın şu üzerinde düşünülmeden sarfedilmiş ifadelerine bakın
“okuyucularımın çoğu böyle düşünmüyorsa, Soran kardeşimin şâz kalan şahsî bakış ve yorumu der, geçerim; ama bana üslûp dersi verenin kendi üslûbuna öncelikle dikkat etmesi gerektiğini de hatırlatırım.”
Ben burada demokratik bir yaklaşım tarzının olduğunu üzerinde düşünülmeden sarfedilmiş sözler olduğunu bununla birlikte bilinçli olmadığını düşünüyorum.
Ama kavramlar hakkında 10 cilt eser veren büyük bir çaba gayret ve oldukça önemli sayılabilecek düzeyde mesai alan bir eser yazarının, ilim meraklısının bu hatalara düşmesi kabul edilir değildir. yanılıyorsam lütfen düzeltin.
sakın Ahmet hocalar bunu kendilerine bir hakaret küçümseme olarak görmesinler
lütfen bunları hakkı ve sabrı tavsiye babından saymalarını rica ediyorum.
Gerçekten bu çok önemli eleştrileri dikkate almalarını “bundan nasıl faydalanırım bunun ne kadarı doğrudur” diye hesabederdim. Ve bana önem veren biri olduğunu düşünerek ne zaman yeni bir mesaj gelse heyecanlanır “bu gün hangi zaafımdan kurtulacam” diye sevinirdim.
Şahsen Ahmet hocamdan defalarca kat daha zayıf biri olarak kendimi yeterli görmüyorum benimde eksikliklerim ve zaaflarımın olduğunu sizden on kat fazla zayıf olduğumu hatırlatmak istiyorum, ama bu tavsiyelerimide Ahmet hocamın kaleminden okuyucularına ve kendileri ile beraber bu yola başkoyanlara söylemesini bekliyorum.
okuyucuya cevap yetiştirip yazar olmadığı halde okuyucularının sözlerini tefsir edecek üste çıkmanın gayretini değil.
Unutulmamalıdırki..
Biz ümmet olarak Ömerler (r.a) hutbe irad ettikleri sırada kalkıp “ben birgün yanlış yaparsam naparsınız” diyen halifelere bile “Allaha yemin olsunki seni kılıçlarımızla düzeltiriz” şeklinde cevap verebilen bir ümmetiz bu anlamda her bir Müslüman liderini, ağabeyini ,ağasını paşasını, yol gösterenini, yada kendini çok büyük iddiaya sahip sayan insanları denetleyen çıtayı her daim yükselten ve Allahın dinini hakim kılma mücadelesi veren bir nefer olmalısı gerektiği düşüncesindeyim.
Doğrusunu söylemek gerekirse bundan böye yazmamaya gayret edecem, özellikle Ahmet hocam müsaade etmedikçe, özel olarak burada müsaade etmetikçe kendilerine dönük bir eleştri yapmayacağımı tüm kardeşlerimin huzurunda belirtmek istiyorum. Ancak kendileri “hayır bu eleştrilerden kendime düşeni aldım ve hepimiz zayıf kullar olarak bizleri eleştrecek insanlar yetiştirmeliyiz” derlerse hak ve adalet çerçevesinde dilimiz döndüğünce eleştirmeye sevdiğimiz insanların doğru görmediğimiz hasletlerini ve hareketlerini eleştirmeye/düzeltmeye devam edeceğim kendimide unutmayacağı tabi.
Çünkü bizler dünyaya/kainata adalet dağıtmakla mükellefiz bırakın bir eleştiye tahammül yada tahammülsüzlüğü
ahmet beyin yukarıda iktibas etmiş olduğum o paragrafında islam hukuku açısından bakıldığında hareket açısından yöntem açısından bakıldığında bir çok sıkıntılı ibarelerin olduğunu islamı ve islamı hayata hakim kılmak isteyen davetçi ve tebliğ ile yönetim konularını mütalaa etmiş bu konuda kafa yormuş ilim sahibi insanlar bu türden ifadeler baktıklarında epey şaşıracakları konusunda sizleri temin ederim.
Bu duygu ve düşüncelerle “zarureten” kırıcı birkaç ifade kullanmış olmamdan ötürü haklarını helal etmelerini istiyorum.
Alllaha emanet olunuz.
Yazınızın devamını merakla bekliyoruz. Selam ile...
Abdullah Soran kardeşime
Ahmed KALKAN
Abdullah Soran kardeşime selâm ve sevgilerimi sunuyorum. Önceki yazılarından daha kibar ve saygılı bir üslûp kullanmaya dikkat etmiş, sağolsun. Böylesi, eleştiri ahlâkına uymaya çalışan, bir yanlışı somut örnek vererek tashih etmeye gayret eden bir eleştiriye can kurban. “Doğrusunu söylemek gerekirse bundan böye yazmamaya gayret edecem, özellikle Ahmet hocam müsaade etmedikçe, özel olarak burada müsaade etmetikçe kendilerine dönük bir eleştri yapmayacağımı tüm kardeşlerimin huzurunda belirtmek istiyorum.” diyor Soran kardeşim. Hayır, yaz, eleştir kardeşim, ne demek müsaade? Müsaade gerekmez, ama özel olarak istediğine göre; özel olarak burada ve özel olarak sana saygıyla, memnuniyetle müsaade ediyorum. Eleştiriye müsaade etmeyen kendine yazık eder. Aynaya kızıp, aynanın gösterdiğine bakmayan ve kendi üzerindeki düzeltilecek şeyleri görmeyen kimse acınacak kimsedir. Kardeşimi kırmamaktan ziyade, doğruluğuna inandığım için Soran’ın sözlerini tekrar edeyim: “Hepimiz zayıf kullar olarak bizleri eleştrecek insanlar yetiştirmeliyiz” diyorum. Siz, hak ve adalet çerçevesinde dilinizin döndüğünce eleştirmeye, sevdiğiniz insanların doğru görmediğiniz hasletlerini ve hareketlerini eleştirmeye/düzeltmeye devam edin. Elbette, bizler dünyaya/kâinata adalet dağıtmakla mükellefiz bırakın bir eleştiye tahammül ya da tahammülsüzlüğü.” (“kâinata adalet dağıtmakla mükellef olduğumuz” ifadesinin doğru olmadığını düşünüyor ve bu abartılı ifadeye katılmıyorum, ama) yine eyvallah. Üslûp konusuna ve benim cevabımdaki sertliğe gelince… Benim ölçüm, herkesin üslûbuna göre cevap vermektir. Sert üslûba aynı sertlikle cevap vermek, tatlı ve saygılı üslûba karşı daha fazla saygılı olmaya çalışmak gerektiğine inanırım. Hak edene hak ettiğini vermektir adâlet. Ben de âdil olmaya çalışırım. Şahsım hakkında ithamlarda bulunup beni sert şekilde eleştiren veya suçlayanlara cevap verip vermemekte hep tereddüt etmişimdir. Kamuya açık siteler, forum köşeleri şahsî müdafaalar için kullanılmamalı, gündem sadece tebliğ içerikli olmalı. Ama, Hz. Ali’nin dediği gibi; kişi haksızlığa uğradığında kendini savunmazsa, hem hakka-hakikate ve hem de kendi izzetine zarar vermiş olacağı için hakkı savunmak adına cevap verme ihtiyacı hissettim, hissediyorum.
Eleştiriler yazarlar için en önemli besleyici gıdalardır. Boylarının ölçüsünü alacakları boy aynasıdır. Aynaya kızılmaz, tam tersine kusurlarımızı gösterip düzeltmemize sebep olduğu için biz de aynaya kızıp kirletmeyiz, çamur atmayaz; teşekkür kabilinden, varsa aynanın üzerindeki tozu, kiri biz temizler, onu düzeltiriz. Ama, bir de konkav ve konveks (çukur ve tümsek) aynalar vardır, bizi olduğumuzdan çok daha çirkin gösterebilirler. Olduğumuzdan şişman, iri veya zayıf, küçük… Ben, bizi küçük gösteren aynalardan daha çok, büyük gösteren aynaların bizim açımızdan daha riskli olduğunu düşünürüm. O aynalara da kızmak doğru değildir, gülüp geçersiniz. Bilirsiniz ki, o çukur veya tümsek ayna gerçeği yansıtmıyor. Ama ayna çukur olduğu halde, onda yansıyan sizin yanlış görüntünüzü herkese objektif görüntü olarak tek doğru görüntü olarak sunar ve bunda iddialı olursa, o aynaya haddini bildirmek ve iftira cezası vermek gerekir.
Gelelim Abdullah kardeşimin “dikkatten kaçırdığım çook şey olduğunu” delillendirmek açısından sözlerine ve “demokratik rüzgârlarının sehven de olsa, yazımda estiğini” ifade etmesine sebep olan cümleme… Yine Abdullah kardeşimin üslûbuyla aktarayım: “ne demek ‘okuyucularımın çoğu böyle düşünmüyorsa’ bu nasıl bir yaklaşımdır ki, bir hareket adamına bu şekilde bir ölçü yakışırmı? bir tek insan bile tüm dünyaya muhalefet etse ama söylediği hakikat ise İslami hukuka daha uygunsa tümünün söylediğini geçersiz kılar. Ben burada demokratik bir yaklaşım tarzının olduğunu üzerinde düşünülmeden sarfedilmiş sözler olduğunu bununla birlikte bilinçli olmadığını düşünüyorum.”
Bu vesileyle İslâm’da şâz kalan görüş ve cumhur, cumhur-ı ulemâ kavramlarını, istişarede daha çok “çoğunluğun görüşü”ne uyulması gerektiği gibi konuları gündeme getirme fırsatı verdiği için bir teşekkür daha edeyim.
Elbette, bütün insanlar yanılabilir ve bir tek kişi doğruya isabet edebilir. Ama, konu dâvâ adamı, muvahhid müslümanların tümünün veya çoğunun yanılıp bir Abdullah kardeşin isabet etmesi gibi bir durum ise, bunun çok ciddi delilleri olması gerekir. Yani, böyle bir ihtimal, yüzde 1’den fazla değildir. Bakın ihtimal hesabını da yine % 1 gibi rakamlarla verdim, % 99 ihtimalin daha önemli olduğunu söyledim. Bu da mı demokrasi ile izah edilecek? Benim demokrasi konusundaki hassasiyetimi dost-düşman herkesin bildiğini sanıyorum. Demokrasi, câhil çoğunluğun âlim azınlığa galip getirilmesi demektir. Demokrasi inancına göre: İman etmese bile çoğunluğun görüşü, sağlam iman sahibi muvahhid mü’minler azınlıkta ise onlara tercih edilir. Yani, hakikati, hükmü, tercih edilecek hususu iman, ilim, takvâ ve benzeri erdemler yönüyle ne olursa olsun kaliteye bakılmadan parmak hesabının, oy sayısının fazlalığının esas alınması, belirleyici olmasıdır. Esas sakat olan budur. İslâm’da ise; iman etmiş, muttakî âlimlerin görüşleri arasında, ya da dinin özünü kavramış Kur’an’ı ölçü kabul eden şuurlu mü’minler arasında çoğunluğun görüşü önemlidir.
Sözlükte, umumdan ayrılan, tek başına kalan, eşi olmayan, kural dışı demek olan şâz kelimesi, daha çok hadis ve fıkıh ilminde kullanılır. Cumhura veya icma’ya muhalefete şâz denilir. Cumhûr: Çoğunluk, ekseriyet, umûmî olan gibi anlamlara gelen cumhûr kelimesi, genellikle İslâm bilginlerinin büyük bir çoğunluğunu ve genel temâyülünü yansıtmak için ve “cumhûr-i ulemâ” veya cumhûr-i fukahâ” şeklinde kullanılır. Fukahâ: Fakihler demektir. Yani, bilenler, anlayanlar, bir şeyi şuurlu bir şekilde kavrayanlar, bir şeyin künhüne muttalî olanlar demektir. Fakîhlerin, yani dinin özünü bilen, dinde kavrayış sahibi kimselerin cumhûru, yani çoğunluğu, fıkıhta ve takip edilecek görüş ve amellerde önemli bir husustur. Meselâ, dört mezhepten üçü bir mesele hakkında aynı görüşte olduğu zaman bunlar için “cumhûr-i fukahâ” veya “cumhûr” adı verilir. Ve ulemâ, cumhurun görüşüne tâbi olmayı tercih eder ve o görüşe muhalif olan görüş sahibine “şâzz” der. Şâz kalan görüş, genellikle itibar görmeyen görüştür. Yine, sevâd-ı a’zam diye benzer bir terim vardır. Sevâd-ı a’zam: İnsanların ekseriyeti demektir. Daha çok mü’minlerin çoğunluğu kast edilir. Onların nakle ve akla ters düşmeyen görüşü ve uygulayışı. Bunun demokrasi ile zerre kadar alâkası yoktur.
İcmâ da: Âlimlerin bir konuda ittifak etmeleri demektir. Fıkıh usûlünde, Hz. Peygamber’in vefatından sonra herhangi bir devirde âlimlerin, dinî bir meselenin hükmü hakkında ittifak etmeleri anlamına gelir.
İslâm’daki istişâre sistemi çoğunluk veya azınlık farkı gözetilmeksizin, imkân dâhilinde herkesin görüşünü almayı gerektirmekte; bunun yanında görüşler içinde tercihe şayan olanın parmak hesabıyla değil, derin ve tarafsız aklî araştırma neticesi tesbit edilmiş olanın tatbik mecbûriyetini içermektedir. Bununla birlikte, istişarede çoğunluğun görüşü, aksi delillerle çürütülmediği müddetçe tercih edilen görüştür. Hz. Peygamber’in çoğunluğun görüşüne uyduğu da olmuştur (Bazı önemli istişarelerde çoğunluğun görüşünü tercih etmiştir). Meselâ Uhud’da Medine’nin dışına çıkmanın aleyhinde olduğu halde, ekseriyetin isteği üzerine şehir dışında savaşmıştır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/351; Abdülkerim Zeydan, İslâm’da Ferd ve Devlet, İstanbul 1978, s. 103-104; Mefâil Hızlı, Saffet Köse, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 230-231) Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer için: “Siz bir danışmada oy birliğine varırsanız, ben size aykırı hareket etmem.” demiştir. (Ahmed bin Hanbel, 5/227)
Muvahhid mü’minlerin yolunu terk edip tek başına farklı bir yol seçmek, doğru değildir: “Kendisine doğru yol açıkça belli olduktan sonra, Peygamber’den ayrılıp mü’minlerin yolundan başkasına uyan kimseyi, yöneldiğine döndürürüz ve onu cehenneme yaslandırırırız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir.” (4/Nisâ, 115). Bu âyete göre mü’minlerin yolundan başkasına uymak caiz değildir. Çünkü böyle yapanlar, Peygamber’den ayrılmış olup Allah onları cehenneme yaslandıracaktır. Bir kimse mü’minler topluluğundan ayrılır ve onların görüşlerinin zıddını ileri sürerse, elbette onların yollarına uymuş olur. Meselâ mü’minle cemaati: “Bu helâldir” derse, aynı şey için “bu haramdır” diyenler, cemaate uymamış olurlar (İmam Şâfiî, er-Risâle, s. 472; Gazâli, el-Mustasfâ, I/175; Şamil İslam Ans. C. 3, s. 83) Bir meselede ferdî görüşler yanılabilirse de cemaatin görüşü asla yanılmaz: “Ümmetim dalâlet üzere birleşmez.” (İbn Mâce, Fiten 8) buyurur Allah rasûlü. Başka bir hadis rivâyeti de şöyledir: “Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned I/379) “Allah, ümmetimi dalalet üzere birleştirmez. Allah’ın eli cemaat üzerinedir.” (Tirmizî, Fiten 7, hadis no: 2168). Öyle ise gerek ferdî ve gerekse içtimâî meselelerde mümkün mertebe çok kimsenin görüşlerine dayanıp kaynaşmalı, müşterek nokta bulunmalı ve buna da uyulmalıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisinden sonra gerek ilmî ve gerek içtimâî vaziyeti ne olursa olsun herkesin mutlaka istişâre ile hareket etmesi gereğini ifade eden bir beyânı Hz. Ali’nin bir sorusu üzerine varid olmuştur. Aslı uzun olan mezkûr rivâyette Hz. Ali, Hz. Peygamber’e sorar: "Ey Allah’ın Rasûlü, hakkında Kur’an’da âyet gelmemiş, sizin sünnetinizde de bir benzeri hükme bağlanmamış (hakkında emir veya yasak beyan edilmemiş) bir hâdise ortaya çıkarsa, ne yapmamızı irşad buyurursunuz?“ Rasûlullah’ın cevabı şudur: ”Onu (fukahâ) ve mü’minlerden âbid olanlar arasında istişâre edin. Fakat asla husûsî bir kimsenin re’yi ile hükme bağlamayın..." (Heysemî, a.g.e. I/180)
İstişarede Kararın Alınması: İstişârenin mühim bir safhası, müzakere edilen mevzû üzerine değişik görüşler serdedildikten sonra kararın alınması safhasıdır. Hz. Peygamber’in sünnetinde bunun çeşitli şekillerde yapıldığı görülür: Görüşlerden birinin tercih edilip seçilmesi, Kararı Tehir Etmek, İcbârî Karar gibi. Peygamberimiz’in sünnetinde karar alma çeşitlerinin başında çoğunluğun görüşü gelir. Ekseriyetin Re’yi (Çoğunluğun Görüşü): Uhud Harbi için yapılan istişârede karar böyle alınmıştır. Başta Hz. Peygamber (s.a.s.) olmak üzere yaşlılar düşmanın şehir içinde karşılanması fikrinde idiler. Ancak, çoğunluğu teşkil eden gençler bunu tezlil edici bularak erkekçe meydanda savaşmayı istiyorlar ve bunda ısrar ediyorlardı. Hz. Peygamber: “Öyleyse siz bilirsiniz” diyerek kabul etti (Heysemî, Mecmeu’z Zevâid, c. 6, s. 107).
Mü’minler herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; önce o mesele ile ilgili kat’i nass bulunup bulunmadığını araştırmak mecburiyetindedirler. Eğer kat’i nass mevcut ise, işittik ve itaat ettik demeleri farzdır. Eğer kat’i nass mevcut değil ise, ilim ve takva sahibi kardeşleriyle müşâvere etmeleri gerekir. Zira Hz. Said b. Müseyyeb (ra)'dan rivâyet edildiğine göre; Hz. Ali (ra)'nın “Kat’i nass bulunnıayan meselelerde nasıl hareket edeceklerine” dair suali üzerine Resûl-i Ekrem (sav)'in: “Mü’minlerden ilim ve takva sahibi olanları toplayıp istişâre ediniz. Bir kişinin reyine göre hükmetmeyiniz.” (İbn-i Abdi’I-Berr, Câmiû’I-Beyani’l-İlm, Kahire 1349, II/59; Ayrıca el-Alûsî, a.g.e., VII/530; Sîret Ansiklopedisi, İst. 1988, İnkılâb Yay., I/384) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla hakkında kat’i nass bulunmayan meselelerde; ilim, ihtisas ve takva sahibi mü’minlerle müşavere etmek ve şûrâ yoluyla meseleleri çözmek bir vecibedir. (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Yayınları: c. 16, s. 124-166).
Mevdudi, istişare ve çoğunluğun görüşüne uymak konusunda şöyle der:
Ehl-i rey, yani, “şûrâ” mensupları, bir konuda ittifak ile ve çoğunlukla karar alırlarsa, o karar itirazsız kabul edilmelidir. Çünkü, her şahıs veya grup kendi bildiğini okursa, istişârenin bir anlamı olmaz. Çünkü her şahıs veya grup kendi bildiğini okursa şayet, istişarenin bir anlamı olmaz. Nitekim Allah, sadece “Onların işleri aralarında istişâre iledir”, demekle kalmamış ve “Yapacağın işler hakkında onlarla istişâre et” diye emretmiştir. Bu, “Onlara sadece danışın” demek değildi, aksine “Onlarla istişâre ettikten sonra, ittifak ve çoğunlukla alınan karara uyun” demektir. Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, c. 5, s. 247, Şûrâ, 38’in tefsiri)
İslâm’da aranan nitelikli çoğunluk ile demokraside aranan nitelik gözetilmeksizin çoğunluk birbirine karıştırılmamalı. Tümüyle hak olan Kur’an, Sünnet gibi kaynakların hükümleri veya ona ters düşmeyen şuurlu muvahhid mü’minlerin cumhurunun görüşünün tercih edilmesi gerektiği İslâmî görüştür, bunu tümüyle bâtıl din olan parmak hesabıyla doğruların tespit edileceği şeytanî görüş olan demokrasi ile benzetmemeli. Benim muvahhid mü’minlerin yazı yazdığı ve muvahhid mü’minlerin okuyup yorumladığı bir sitedeki nitelikli çoğunluk hakkında söylediklerimi “demokrasi rüzgârlarına kapılmak” olarak kesin bir dille suçlamak ne kadar doğrudur, yine bu sitede bu yazıları okuyanların çoğunluğu karar versin. Ben kaliteli mü’minlerin hakemliğine râzıyım. (Yine mi, demokrasi rüzgârına kapıldım?)
Selâm, sevgi ve dualarımla aziz kardeşim Abdullah.
selamaleyküm
çok değerli ahmet hocam
söylediklerimize tahammül ettiğiniz için özelliklede zaman ayırıp dipnotlardan anlaşıldığına göre baya bir vakit ayırıp önemsediğiniz için rabbim o zor günde yardımcınız olsun hepimizin yar ve yardımcısı olsun inşallah, ayaklarımızı sabit kılsın,
söylediklerinizden istifade etmeye çalışacağımı bildirir, tüm kardeşlere selam ve kalbi duygularımı bu aziz mubarek arınma ayında cenabı haktan dilerim
Esselamu Aleykum;
Değerli hocam , ilmi makalelerinizdeki uslubunuzu çok akıcı ve anlaşılır bulduğumu ;“islami magazin” ,“şaka içeriği yoğun” vb. şekilde nitelendirilebilecek “gayriciddi” bir unsur göremediğimi belirtmek isterim. Yerinde kullandığınız nükte ve ironi sanatları ise yazılarınız içinde tabiri caizse sırıtmamakta ve kesinlikle yazıdan kopmaya sebep olmamaktadır. Bunları yazarken size olan sevgim bir yana ,haddim olmayarak (merakınız üzere) objektif bir değerlendirme yaptığımı söyleyebilirim.Vesselam...
