İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Ahmet ÖRS
Ahmet ÖRS
05 Nisan 2008

Paradigmanın İflası ve Alternatifler

Paradigma iflas ederken yerine neyin ikame edileceği önemli. Çok basitinden bir örnekle, Kopenhag kriterleri yerine Mekke kriterlerini dillendiremeyenler elbette paradigmanın bırakacağı boşluğu dolduramazlar. Kur’an nesli, çağlar üstü bir proje hem, hem de her an sorumluluğu omuzlarımız üzerinde duran bir yükümlülük. Yani durmak yok, boşluk bırakmamalı.

05 Nisan 2008 3 dk okuma 4,8B okunma
100%
          Bizdeki egemen paradigma nev-i şahsına münhasır bir özelliğe sahip: Dünyadan bir şey almayan, dünyaya hiçbir şey vermeyen. Dünyadan bir şey almadığı bütün zamanlar için geçerli değil elbette. 1925ler’den 40lar’a kadar alacağını almış. Hitler’in, Mussolini’nin, Stalin’in faşizan anlayışlarından fazlasıyla etkilenmiş. Paradoksal bir şekilde “cumhur”la ilişkisini ona ait olma değil de onu şekillendirme mantığıyla kurgulamış. Yani alacağını o zamanlarda almış, orada öylece kalakalmış.
      Aldığı şeylerin niteliğini tartışmak abesle iştigalden öte bir şey değil. Ya verdikleri nedir? Alacağı bunlar olanın insanlığa verebileceği bir şeyi olabilir mi?
      Bu anlayışın tek bir boyutu var: Bizden başkası olmasın. Bizden başkasının memlekete dönük bir düşüncesi oluşmasın. Bizden başkasının sesi çıkmasın. Ya da ne halleri varsa görsünler.
      Paradigma içine kapanmada ısrarcı. Dünya yansa umurunda değil. Sınırların ötesini bırakın Çankaya köşkünün bahçesini bile merak etmeyecek neredeyse. Politika, atılım anladığı kelimelerden değil. Nasıl bir mantıktır, izah etmek mümkün değil.
      Halkın değerleriyle barışık olmak elbette böyle bir sistem için mevzubahis olamaz. O zaman halkı ve değerlerini kendileri için problem olarak gördüklerinde dönüştürmek, olmazsa yok saymak en temel refleksleri olacaktır. Halkın inançları, ekonomik sıkıntıları, küresel ilişkiler… Bunlardan hiçbiri onların umurunda olmaz. Olmadığını defalarca kanıtladılar. Darbeler tarihine döndü tarihleri, yasaklar tarihine, yolsuzluklar tarihine…
     Sanki son birkaç yılda sermayeyi tüketmenin hırçınlığı içindeler. Bağırıp çağırıyorlar. Geçen yılki mitingler, yaygaralar neydi öyle! Ama baktılar ki o da tutmadı, muhtıralar sonuç vermedi. Sıra geldi yargı darbesine. Onlar olmazsa, bu! Bizde seçenek tükenmez mantığı işte.
     Düzmece iddialarla yıllarca halkı zapt u rapt altına almak, demoklesin kılıcını tepelerinde sallandırmak temel davranışlarıydı, onu devam ettireceklerini sanıyorlar. Ama artık içerde ve dışarıda durum vaziyetler değişti, köprülerin altından çook sular aktı. Belki birkaç adım yine istedikleri olabilir ama kapalılıkları geleceği görmelerini engellediğinden kapalı gözlerle iflaslarını en son kendileri fark edecekler.
     İçerde ve dışarıda yalnızlaştılar. Yirminci yüzyılın başında batının adamıydılar, pozitivizmden beslenen anlayışların sınırsız etkisindeydiler. Etkilendikleri hareketler neredyse Hristiyanlıkta eridiler ama bunlar aynı yerde kapalı devre dolaşıp duruyorlar. Hayatın anlamından bir kelime bile kapamamak ne büyük bir trajedi… Dışarısı aldı başını yürüdü, içerisi eski çekingen günlerinden uzakta. Tabiî ki artık hiçbir şey eskisi değil. Eskisi gibi olanlar sadece kendileri.
    Dışarıda eski dostlar yeni yönelimdeler, ortaklıkta zafiyetler oluştu. Onlara da ulusalcı refleksler gösteriyorlar. Bir paradoks da burada: Hem batılı anlayışların referansıyla hayat kur, hem de onlara meydan oku, onları düşman olarak gör, hem de halkın inançlarını yasakla. Yani tam bir ortada kalma durumu.
    Başörtüsü üzerinden yaşanılan hesaplaşma ülkeyi herkesin özeleştiri yapması gereken bir noktaya taşıdı. İktidar partisinin korkak tutumu beş yıl bekleme sonucunu doğurdu ama derin güçler yüz beş yıl da beklense müsamahasız davranılacağını göstermiş oldular. Burada müslümanlar için alınması gereken dersler var tabiatiyle. Kararlı olunmadıkça, sahih bir inanç çizgisi tutturulmadıkça asla hiçbir şey istediğimiz gibi olmayacak.
    Küresel güçlere bel bağlayanlar içerdekiler karşısında onları yanlarına müttefik olarak alanlar şunu bilmeli ki stratejik olarak sizden yana duranlar asla sizin gibi inanmadıklarından dostunuz olmazlar. Gün gelir “kırk satır-kırk katır” kapanına düşülür. En iyisi her şeye en baştan başlamak.
    Paradigma iflas ederken yerine neyin ikame edileceği önemli. Çok basitinden bir örnekle, Kopenhag kriterleri yerine Mekke kriterlerini dillendiremeyenler elbette paradigmanın bırakacağı boşluğu dolduramazlar.
    Kur’an nesli, çağlar üstü bir proje hem, hem de her an sorumluluğu omuzlarımız üzerinde duran bir yükümlülük. Yani durmak yok, boşluk bırakmamalı.
    Siyasi gündemle ilgilenmek kulluğun bir gereği kuşkusuz ancak içerde sahih adımlar atılmadan, olgunlaştırıcı süreçlere emek verilmeden hengâme içerisinde kaybolabileceğimizi görebilmeliyiz. Birikim şart: Düşüncenin ve inancın derinleştirilmesi ve nicelik meselesine de artık farklı bakılması gerekiyor.
    Slogan olarak anlaşılmadan söyleyelim: Beşeri hiçbir ideoloji insanlık için nihâî bir çare olamaz, ilelebet varlığını sürdüremez. Ama unutulmamalı ki bunu Rabbimiz bir imtihan alanı olarak bizim ellerimize havale etmiştir.
Paylaş X Facebook

Yorumlar 8

M mustafa kıyak 01 Ocak 2012

Hallkına bu kadar düşman olan bir sistem yeryüzünde hiç bir yerde yok. Ve bu sistem artık iflas etmiştir. “Mekke Kriterleri”ni hayatın hiç bir aşamasında görmek istemeyenlere azap yaklaştıkça yaklaşıyor. Allahın yardımı ayakları üzerinde sabit durup “Mekke Kriterleri”nden taviz vermeyenler ile “Yoldaki İşaretleri” görebilenlerle olsun.

M Miyasoğlunun eleştirisi 01 Ocak 2012

Ahmet Örs kardeşimizin bu önemli yazısını paylaştığımız “Hakkı Tavsiye” mail grubunda Mustafa Miyasoğlu beyin yazıya yönelik bir eleştirisi olmuştu. Söz konusu eleştiriyi, Ahmet Örs kardeşimizin cevaplaması ve böylece bu konuda sağlıklı bir tartışma zemini oluşması gayesiyle buraya almakta fayda görüyoruz:

SAYIN AHMET ÖRS,
PARADİGMANIN İFLASI VE HAKKI TAVSİYE KONUSUNDA SÖYLEYECEKLERİMİ ŞÖYLE EZETLEMEK İSTERİM:
“MEKKE KRİTERLERİ” İFADESİ YANLIŞTIR, AYNEN “KUR’AN ANAYASADIR” SÖZÜ GİBİ...
BELLİ Kİ HUKUK İLE DİN ARASINDAKİ FARKLARI BİLMİYORSUNUZ YAHUT DA BENİM GİBİ HUKUKÇU DEĞİLSİNİZ.
BİR ŞEYİN DİNDEKİ YERİ BAŞKADIR, ELBETTE O YER EVRENSELDİR VE HUKUK KRİTERLERİYLE KARŞILAŞTIRILAMAZ. SİZ EĞER MEDENİ BİR KRİTERDEN SÖZ EDECEKSENİZ, MEDİNE KRİTERLERİ VEYA İSTANBUL KRİTERLERİ DEMELİSİNİZ Kİ, MAKSADINIZ ANLAŞILSIN... BİR DE KONUNUN HUKUKÎ BOYUTU VARSA, O KONUYU MUTLAKA DİNLE KARIŞTIRMAYIN. ÇÜNKÜ BİR HUKUKÇU MÜSLÜMANSA İSLÂMÎ AÇIDAN BAKAR, BUNA AYRICA İSLÂMÎ KAVRAMLARI KARIŞTIRMANIN BİR MANASI YOKTUR. ÇÜNKÜ DİN VE HUKUK HER ZAMAN KENDİ ALANLARINDA KONUŞULMALIDIR. FIKIH İSE UZMANLIK İSTEYEN BİR KONUDUR VE İYİ BİLMEK GEREK.
BİZ ELBETTE LAİK KRİTERLERE TÂBİ DEĞİLİZ, AMA KİLİSE BABALARI GİBİ DE HER FİKRİMİZİ DİNLE VE KUTSAL KİTABIMIZ KUR’AN’LA İLİŞKİLENDİREREK KUTSALLAŞTIRMAK HAKKINA DA SAHİP DEĞİLİZ... BU ÇOK ÖNEMLİ.
SELAMLAR.
MUSTAFA MİYASOĞLU

A Ahmet Örs 01 Ocak 2012

Seyyid Kutup’un ısrarla üzerinde durduğu gibi müslümanlar için her şeyin temelinde akidemiz yer almalıdır. Hukuk ve din ayrımını yapmanızı tam bir talihsizlik olarak değerlendiriyorum. Kafalarımızdaki farkedemediğimiz laik ayrımlardan kurtulabilmeliyiz. Mekke kriterleri ile Kopenhag kriterleri vahyî olanla insani olanın mukayesesidir ve bunlardan herhangi birini seçmek -sonuçlarını hesap etmek kaydıyla- insanların tercihine kalmıştır.
Fıkıh bilmek, onda uzman olmak laf kalabaalığından başka bir şey değildir. Kur’an’ı rehber edinen insanlar için Rabbimizin ayetleri temel yol göstericidir. Paradigma iflas ederken yerine geçecek olan önemlidir. Baskıcı düzenler giderken yerine hümanist anlayışlar mı egemen olacak yoksa Kur’an’ın aydınlığı mı? Bu soruya verilecek cevap önemlidir ve bu cevap için ne yaptığımızla imtihan olunuyoruz. Selamlar...

M mustafa kıyak 01 Ocak 2012

“ÇÜNKÜ DİN VE HUKUK HER ZAMAN KENDİ ALANLARINDA KONUŞULMALIDIR.” anlayışına ben de Ahmet Abi gibi kesinlikle katılmıyorum. Bunlar bir müslüman için seküler ve tehlikeli yaklaşımlar. Hayatımızın her alanına (Siyasi, toplumsal, hukuki) Allahın dini müdahale etmelidir. Bu bir düşünce bulanıklığının ürünü. Selametle...

A Ahmet R. TURAN 01 Ocak 2012

Bir konunun pratiği başkadır, teorisi başka. Bu yazıda ifade edilen hususlar teorik açıdan önemli olabilir, ama pratik açıdan pek bir öneme haiz değildir. İslam’dan söz ediyoruz, ama hangi İslam’dan? Dünyada İslam’ı çok farklı açıdan yorumlayan o kadar millet var ki... Herkes kendi açısından cennete koşuyor(!) Önemli olan, dini sık sık gündeme getirmek, her yazımızda dinden bahsetmekse hiç olmazsa olayın sadece ahlak boyutunda kalalım. Geriye kalan teferruattır. Şimdi bu yorumu da yanlış anlayanlar çıkacaktır. Geriye kalan teferruat, derken öncelikleri kastediyorum. Nitekim Mekke döneminde indirilen ayetlerle diğerleri bu farkı ortaya koyuyor. Bize iş “yapan insan” lazım. Dinin temel prensiplerine aykırı olmayan işleri yapacak güzel ahlak sahibi insanlar... Akif’in dediği gibi: “Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile... Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile...” İşten kaçmayan, güzel ahlak sahibi, dürüst insanlar olduğumuzda Allah zaten bize göklerin kapılarını açacak, gönlümüzü feraha kavuşturacak ve dinimizi eski haşmetli günlerine kavuşturacaktır. Fazla büyük düşünmeye gerek yoktur. Sokaktaki adam, adam gibi olduğunda... Saygılarımla...

İ İlyas 01 Ocak 2012

Sayın Miyasoğlu;
Eleştirnizde hem haklı olarak “kilisenin Tanrı adına söz söyleyebilecek yegane otorite olmasına” karşı çıkacaksınız, hem de arkasından fıkıh hakkında söz söyleyebilmek için “din adamları sınıfı”ndan olmayı şart koşacaksınız. Bu çelişkiyi anlayabilmiş değilim.

C cengiz sırtıkara 01 Ocak 2012

Paradigma zaten iflas etmişt. Ama şu son süreçte ortaya çıkan tablo, Kemalizme iman edenlerinde paradigmanın iflasını ilan etmesinden başka birşey değil. İflas er yada geç gerçekleşecekti. önemli olan yerine neyin geleceği, ifsadın farklı bir kurgusu mu? yoksa vahiy mi? Vahyi ikame etmeyi , yeryüzünü ıslah etmeyi Rabbim mü’minlerlin eliyle gerçekleştirmek ister.
Mekke kriterleri, Mekke deki ilk nüve olmadan da Medine olmuyor. Allah korusun sonra ifsadı yayan yerlerin kriterlerine meylederizde kaybedenlerden oluruz.

H halit alper şimşek 01 Ocak 2012

Paradoksal bir şekilde “cumhur”la ilişkisini ona ait olma değil de onu şekillendirme mantığıyla kurgulamış. Yani alacağını o zamanlarda almış, orada öylece kalakalmış.
Çok doğru bir ifadeyi burada belirtmişsin. Türk millet mefkuresinde devlet demek millet demektir. Millet senin anan babandır onlar millete rağmen milleti aşağılayarak bir düzeni tesis etmenin çabasını hiç bırakmadılar.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Ahmet ÖRS — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.