Tevhidden Bağımsız Adalet Söylemi
Adalet kavramının gündeme daha sıkça gelmesi ve adil bir dünyanın kurulması talebinin yükselmesi tabii ki olumlu ve sevinilecek bir gelişmedir. Lakin, tüm dünyada yükselen bu arayış ve talebe İslam’ın çağrısıyla cevap vermek ve adil bir dünyanın ancak tevhid akidesine teslimiyetle mümkün olacağı hakikatinin şahitliğini yapmakla mükellef olan Müslümanların bunu yapmak yerine, soyut ve seküler adalet söylemine dahil olmaları kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.
Yazıya dört alıntıyla giriş yapmak istiyorum:
"İslam, insanların hangi rejimle yönetildiğiyle değil, dinin o insani, ahlaki değer ve hedeflerinin ne kadar gerçekleştirildiğiyle ilgilenir. Adaleti, dünya nimet ve külfetlerinin doğru paylaşımını sağlayabiliyor, insana insan olarak değer verebiliyor, istişareyi, katılımı, ötekini adam yerine koymayı başarabiliyor musunuz? Esas olan odur."
“Üçüncü cumhuriyetin yeni din-devlet anlayışını “adalet devleti” olarak tanımlıyoruz. Esas itibariyle adalet devleti bu topraklarda yaşanan iki büyük tecrübenin sentezine verdiğimiz yeni isimdir. Tez; din (İslam) devleti, anti-tez; laik devlet, sentez; adalet devletidir. Din devleti birinci kurucu efsanenin, laik devlet ikinci kurucu efsanenin tecrübesidir. Üçüncü kurucu efsanenin tecrübesi ise adalet devleti olacaktır.”
"Devletin imanı adalettir. Adaletli devlet Mü'min devlet olur. Kim yönetirse yönetsin. İster gayri Müslim, ister Müslim yönetsin... Allah adaleti emreder. Dolayısıyla kim olursa olsun, yöneten ne ile yönetiyor olursa olsun. Yönetenin ideolojisi, dini, inancı ne olursa olsun. O tali bir hadisedir. Bir numaralı emir, yöneticinin adil olmasıdır."
“Bizler aşağıda imzası bulunan İslami duyarlılık sahibi kuruluşlar olarak, bu süreci aktif biçimde izliyor ve değerlendiriyoruz. Sistemin anayasal ya da yasal mevzuattan öte adalet eksenli köklü bir inşa sürecine ihtiyacı olduğunu biliyoruz. Bu temel mantıktan hareketle Anayasa'nın çerçevesi hazırlanırken aşağıdaki hususların başta Meclis ve Hükümet olmak üzere tüm kurumlar ve kesimlerce göz önünde bulundurulması gerektiğini ifade ediyoruz.”
Alıntılardan ilki Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun geçenlerde Star Gazetesi’ne verdiği mülakattan, ikincisi İhsan Eliaçık’ın “Ortak İyinin İktidarı: Adalet Devleti” kitabından, üçüncüsü Mustafa İslamoğlu'nun "Adalet Mülkün Telelidir" başlıklı hutbesinden, sonuncusu ise anayasa değişikliği paketiyle ilgili ortak tavır belirleyen İslami hassasiyet sahibi çeşitli kuruluşların konuyla ilgili kamuoyuna deklare ettiği bildirisinden…
Adalet kavramının merkezde olduğu bu tür siyasal söylemler son dönemde daha da sıkça karşımıza çıkmaya başladı. Adaletin hakim kılınması, adil bir dünyanın kurulması, "adalet ortak paydası"nda buluşulması gibi söylemler giderek temel siyasal söylem haline gelmeye başladı.
Adalet kavramının gündeme daha sıkça gelmesi ve adil bir dünyanın kurulması talebinin yükselmesi tabii ki olumlu ve sevinilecek bir gelişmedir. Lakin, tüm dünyada yükselen bu arayış ve talebe İslam’ın çağrısıyla cevap vermek ve adil bir dünyanın ancak tevhid akidesine teslimiyet ve Allah'ın indirdiğiyle hükmetmekle mümkün olacağı hakikatinin şahitliğini yapmakla mükellef olan Müslümanların bunu yapmak yerine, soyut ve seküler adalet söylemine dahil olmaları kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.
Yazının başında paylaştığımız üç paragrafın ortak noktasını, tevhid (Yüce Allah’ın hükümranlığı) ön şartından bağımsızlaştırılmış bir adalet söylemi şeklinde özetlemek mümkün. İslami siyaset perspektifini çoktan terk etmiş ve “ortak iyi” kavramsallaştırmasıyla içi boşaltılıp sekülerleştirilmiş bir adalet anlayışını temel yaklaşım olarak belirlemiş bulunan İhsan Eliaçık ve “devlet dini”nin inşa ve ihyası için vücuda getirilmiş olan Diyanet kurumunun mevcut başkanı Ali Bardakoğlu açısından bu tür bir söylem yadırgatıcı görülmeyebilir. Oysa aynı şeyi, yayınladıkları bildiride adalet kavramını benzer bir çerçevede kullanmış bulunan İslami hassasiyet sahibi kuruluşlar için söylemek mümkün değildir.
Bildiride imzası bulunan kuruluşların, İhsan Eliaçık örneğinde olduğu gibi tevhid akidesinden bağımsızlaştırılıp sekülarize edilmiş bir adalet anlayışını savunacak noktada bulunmadıklarının farkındayız. Ne var ki, kamuoyuyla paylaşılan bildiriden alıntıladığımız cümle tam da bu tür bir yaklaşımı ifade etmektedir. Mevcut sistemin adalet ekseninde yeniden inşası iddiası başka nasıl anlaşılabilir ki? Dolayısıyla bizim eleştirimiz, karakolda doğru söylenip mahkemede şaşılmasınadır.
Tevhid, şirk, ilah, rabb, ibadet, din gibi temel İslami kavramlar çerçevesinde şekillenen İslami uyanış sürecinin hülasası olan kuruluşlar, anayasa gibi doğrudan sistemin makro işleyişi ve egemenlik ilişkilerinin söz konusu olduğu bir meselede yayınladıkları bildiride tevhidden ve şirkten bir kelime olsun söz etme gereği duymadan “sistemin adalet ekseninde köklü bir inşaya ihtiyacı olduğundan” söz ediyorlarsa birilerinin buna itiraz etmesi kadar doğal bir tepki olamaz. Meydanlardaki “Tevhid, Direniş, Adalet” sloganları, salonlarda yerini farklı söylemlere bırakıyorsa, burada bir problem var demektir ve bu problemin gündem edilmesi ve onarılması gerekmektedir.
Adalet, insanlığın ortak özlemi olsa bile ortak paydası değildir. Zira adaletin kaynağı ancak ve ancak yüce Allah, imkânı ve güvencesi de insanlar için bildirilmiş olan hayat kaynağı Rabbani hükümlerdir. Adaletin önkoşulu tevhid akidesidir. “Hüküm yalnız Allah’ındır” akidesine dayanmayan her türlü adalet söylem ve arayışı neticede bir aldanıştan başka bir şey değildir. Yeryüzünde adaletin hakim kılınması, insanların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeleri ve Allah’ın hükümranlığına boyun eğmeleri ön şartına bağlıdır. “İslam, insanların hangi rejimle yönetildiğiyle değil, adaletin sağlanıp sağlanmamasıyla ilgilenir” söylemi, adalet kavramını Allah’sızlaştırmak, anlamsızlaştırmak ve işlevleşsizleştirmekten başka bir anlam taşımaz.
Adaleti, insanlığın ortak paydası olarak kavramsallaştıran ve buradan yola çıkarak “din devleti”ne karşı “adalet devleti” şeklinde bir formülasyon ortaya atan İhsan Eliaçık’ın, bu tezine referans olarak ileri sürdüğü Menide Sözleşmesi’nin 42. maddesinde yer alan “taraflar arasında ortaya çıkacak anlaşmazlıkların Allah’a ve Rasulü’ne götürülmesi gerektiği” kaydı, yüce Allah’tan ve O’nun Rasulü aracılığıyla bildirdiği ölçülerden bağımsız bir adalet arayışının dayanaksızlığını göstermeye yeterlidir.
Bu dayanaksız, aldatıcı adalet kavrayış ve söyleminin, İslami hassasiyet sahibi çeşitli kuruluşların anayasa paketiyle ilgili bildirisinde de karşımıza çıkması düşündürücü olmuştur. Müslümanların, kamuoyu önünde verdikleri mesajlara azami dikkat etmek zorunluluğu vardır. Altına imza atılan her metin ve kamuoyuyla paylaşılan her söylem, bağlayıcılık vasfı kazanır. Kamuoyuyla paylaşılan söylemlere dikkat edilmediği takdirde, bu yazıda gündem etmeye çalıştığımız örnekte olduğu gibi, temel kavramlar konusunda bile İslami siyaset perspektifinin uzağına düşülmesi kaçınılmaz olur.
Yorumlar 7
Degerli kardeşim adaleti tevhid merkezinden ele almanız gerçekten yerinde olmuş .Maalesef yaşadıgımız süreç içerisinde temel dinamikleri göz ardı edip bir şeyler arzulayan insanların hali hasta olup hastalıklarını kabul etmeyenlerin hali gibi olmuş.
Sizi tevhidi duruş ve hassasiyetinizden dolayı tebrik ediyorum. bir çok insanın rahatsız oldugu fakat abidir, liderdir, emek vermiştir, öyle dememiştir tarzı söyleme kapılmadan hak ölçüler içerisinde uyarılarınızı yapmanız inşallah faydalı olacaktır.
Bu uyarıları yaptıgımız halde kendilerini degrlendirmeyen insanların sorunu bence reel politik söylemlere kendilerini çok kaptırmaktan kaynaklanıyor. Bakalım nerelere varacak bu süreç.
En çok tuhafıma giden şey dünya islami hareketlerini incelemiş ve süreç içerisinde yapıların nerelere dogru evrildiklerini bilen ve inceleyen bazı yapıların da bu söylemlere imza atmasıdır
Adelet arama ve adalet istemin altında yatan şeytani hileller aslında toplumun
bu kavramın gerçeklğine bakışta yerini tespit edip onagöre şekil almayı hedeflemekteler.
çünkü gerçek adeletin hakkın lütfu olan kuran olduğunu herkes biliyor lakin onu itipte yerine getirmeye çalıştıkları ve uyguladıkları antiadelet sistemini ne yazıkki adı müslümanlar bile benimsemiştir.
Güneşi gecenin zifiri karanlığında aramaya çalışmak ne derece doğruysa kitabullahı kenara itipte beşeri kaynaklardan hak ve adalet arayanların söylemi bizi ilğilendirmemeli hatta onları gündemimize bile almamalıyız.sistemin belgamı tabiki belgamca demecler vereçek normaldır da bizler doğru olduğuna inandığımız ve tasdik ettiğimiz ilahi adeletin neresindeyiz yaşayan ve yaşatamakla mükellef olanlar olarak......
sevgili kardeşim değerli yazınız için Rabbim sizden razı olsun.
Sevgili Hüseyinoğlu kardeşim ''Müslümanların, kamuoyu önünde verdikleri mesajlara azami dikkat etmek zorunluluğu vardır.'' demişsin. Gerçekten sorun masum bir dikkatsizlik değil bunu sende biliyorsun. Mesele gerçekten kırılmanın yaşandığı andır ki birdenbire olmuş bir şey de değildir bu. Tercihler süreç ilerledikçe daha bir netleşiyor ve keskinleşiyor. Yani bahsettiğin islami kuruluşlar ne yaptıklarını bilerek yapıyorlar maalesef.
Son zamanlarda her alanda kendisini gösteren bizde medeniyiz tavrının en açık örneği.Yada kopleksin.İnancımızın temelleriyle bagdaşmayan taraf olma bilincini(Allah Taraftarı)tamamen örseleyen adete hümamist yapıya entegre olan bu tutumu kabullenmek mümkün değil.
Kardeşimizden Allah razı olsun. Müslümanların siyasi gündemlerini belirlemede özellikle son zamanlarda yaşanan, kökü derinlerde bir sapmaya dikkat çekmiş. Daha çok konuşulacağına ve tartışılacağına inandığım bu yaklaşım biçimini eleştirisel bir bakış açısıyla net bir şekilde gündemine aldığı için basiretli kardeşime teşekkür ederim.
Geçenlerde özgün duruş gazetesinde Anadolu platformu adıyla bir araya gelen 30 a yakın islami dernek ve vakfın demokratik açılım ile ilgili raporunu okuyunca acaba ben mi yanlış düşünüyorum yoksa müslüman abilerim mi değişti diye düşünürken sizin yazınıza şahit oldum. Ve evet çok şükür ki daha hakkı ve hakikatı tevhidden bağımsız bir şekilde değerlendirmeyen insanlar var dedim. raporda en çok dikkatimi çeken -ve bu açılımı,islamın şirke bulaşan herşeyi reddeden düsturuna binaen- üzerime alındığım şu bölümü gerçekten ilgi çekiciydi. şöyle ki: " “Ne olursa olsun Müslümanlar, yaşadıkları toplumu ilgilendiren her konuya olduğu gibi, Yeni Anayasa ve demokratik açılım konusunda da bütün entelektüel birikimlerini harekete geçirerek müdahil olmak durumundadırlar. Yoksa her şeye itiraz eden ve hiçbir sorunun çözümüne katkı vermeyen hareketler, ne toplumsal taban bulabilir ne de marjinal olmaktan kurtulabilirler. Müslümanların mevcut iktidara ve onun her tavrına angaje olmaları ne kadar sağlıksız bir tavır ise, iktidarın doğru yaptığı icraatlara sırf muhalefet olsun diye karşı çıkmak da aynı derecede sağlıksız bir politik tavırdır. Müslüman’a düşen, sürece insani ve İslami katkı yapacağına inandığı düşüncelerini bir araya getirerek güçlü bir argümanla kamuoyuna sunmak ve değişim isteyen güçlere destek olmaktır. Aksi halde olan biteni Ergenekoncu zihniyetin inisiyatifine bırakmanın sorumluluğunu kimse üstlenemez. Demokratik açılım ve Yeni Anayasa tartışmaları sürecinde Müslümanların başka toplumsal gruplarla erdem temelinde birlikte hareket etmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Üstelik bu tavrın dini olarak temellendirilmesi de zor değildir.”
Evet ben sırf muhalefet yapan biriyim ve ben marjinalim ve ben değişim isteyen güçlere destek olmamaktayım.ve ben demokrat değilim ve ben hamd olsun safımı belli etmişim. şirke ve tağuti düzene eklemlenen bu anlayışlar elbetteki beni üzmekte ve kullandığımız dilin sekülerleştiğine dahada yakından tanık olmaktayım. Allah ayaklarımzı kaydırmasın.
Muhteremler ve sayın yazar ! Artık hoşgörü veya hümanizm duygusunu rafa kaldırma vaktidir, safiyeti harcamamak adına ! Şu : Bahsini ettiğiniz veya daha çok edeceğiniz bu gibi fikirler bir projedir, ve aklı başında, kitap yalayıp yutmuş ( ne demekse ?) insanların dediği hususlardır. Modernizm, en çok dindarları vurmuştur, bu gözbağcılar yüzünden. Herkes bilinçli yapıyor. Ama biz hala “dikkat edelim, biraz saygı” vs gibi vakit kaybı laflarla karşılarsak bunları; daha çok kaybederiz !
