RAMAZAN AYINI KUR'ANİ BİR İNKILABIN VESİLESİ KILMALIYIZ

Mehmet PAMAK


Her Ramazan ayında aynı iç burukluğunu yaşıyoruz. Yüreklerimiz kan ağlıyor. İslam coğrafyasının pek çok bölgesi, İslam düşmanlarının saldırı ve sömürüsüne muhatap bulunmakta. Her tarafta kan ve gözyaşı var. Müslüman halklar işgaller, istilalar, işkenceler, tecavüzler, katliamlar ve soykırımlarla yok edilmeye, zora ya da gönüllülüğe dayalı değişik adlardaki projelerle dönüştürülmeye, kendisi olmaktan çıkarılmaya çalışılıyor. 

Ümmetimizin hali… 

Bu Ramazan ayında da, Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da, Pakistan, Çeçenistan’da, Libya’da, Suriye’de, Yemen’de, Bahreyn’de ve daha bir çok bölgede, Batı medeniyetinin (!) vahşeti ya bizzat kendilerince, ya da işbirlikçi despot yönetimlerce tüm azgınlığı ile devam ettiriliyor. ABD-İsrail-İngiltere çetesi, mazlum Müslüman halkların üzerine gökyüzünden bomba yağdırıyor, insafsız/insansız uçaklarıyla katliamlar yapıyorlar. Çocuklar, kadınlar, erkekler, yaşlılar ayrım yapılmadan katliam, işkence ve tecavüzlerin ve bu katil bombaların hedefi kılınıyor. İsrail’in katil, terörist askerleri, Filistinli çocukların üzerine tanklarla saldırıyor, cesetlerine silahlarındaki bütün mermileri boşaltarak, insanlık tarihinin en vahşi ve en alçak sayfalarını yazıyorlar.

İşgal, sömürü ve katliama muhatap mazlum Müslüman halkların çocukları, bizim çocuklarımız gibi gülüp oynayamıyorlar. Karınlarını sağlıklı yiyeceklerle doyuramıyor, eğitim göremiyor, ilaç ve doktor bulamıyorlar. Milyonlarca mazlum insan mülteci kamplarında. On yıllardır yokluk ve yoksulluk içinde. Üstelik, bunca yıllar can güvenliğinden yoksun bir biçimde yaşıyorlar, aslında yaşamıyor tam anlamıyla sürünüyorlar. Kaynakları sömürülmüş, yüz milyonları aşan çok sayıda mazlum Müslüman insan, tek dişi kalmış canavar olan Batı medeniyetinin dayattığı bu zulümler altında açlığa, sefalete, kan ve gözyaşına mahkum edilmiş bulunuyorlar.  

Bizler buralarda mükemmel donatılmış iftar sofralarında iftarımızı açarken, bizi yönetenlerin de desteği ile işgal altındaki kardeşlerimiz iftar açacak kadar güvenli ortamlara bile sahip olamıyorlar. Oralarda, son derece yoksul iftar sofraları bombalarla kana bulanıyor. İftar sofralarında kan, gözyaşı ve acı var. İftarlarını bombalar eşliğinde ve sefalet şartlarında açıyorlar.

Küresel emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileri, İslam’ı ve Müslüman halkları  tehdit ve düşman ilan ederek saldırılarını vahşi katliamlarla sürdürmekteler.  

Bir yandan İslam’ı ve Müslüman halkları özgün paradigmasından, temel ilkelerinden, değerlerinden ve kaynağından koparmaya çalışıyorlar. İslam’ı Kitap eksenli olmaktan çıkararak, hayata müdahale iddiasını  kaybetmiş, vicdanlara hapsedilmiş, küresel şirk sistemine eklemlenmiş, sömürücü vahşi kapitalizmle uzlaşmış bir din haline getirmeyi, tıpkı Hıristiyanlık gibi tevhid dini olmaktan çıkarıp “Protestanlaştırmayı” hedefliyorlar. Böylece, ABD öncülüğündeki sömürgeciler, bir yandan dayattıkları bu tür projelerle Müslüman halkları kendi modern sapkın değerleri istikametinde dönüştürüp, emperyalizme uyumlu kılmaya çalışıyorlar. Diğer yandan da, Kur’an’a ve sahih sünnete dayalı sahih din anlayışını öne çıkararak emperyalizmin bu oyunlarını ve sömürü projelerini bozmaya çalışan az sayıda direnişçi Müslümanları “terörist” diye damgalayıp asimetrik silah güçleriyle yok etmeye çalışıyorlar. Tevhidi ümmet olma vasfımızı yitirdiğimiz için bu saldırılara cevap veremiyoruz. Allah’ın yardımını celp edecek hali kazanamadığımız için bu vahşi saldırıları durdurup, püskürtemiyoruz. İlk muhataplarını inşa ederek, onlara izzet kazandıran, galibiyet getiren Kur’an, bugün bizde aynı sonucu doğurmuyor, onlarda meydana getirdiği büyük inkılabı bizde meydana getirmiyor. 

İlk Kur’an Nesli ile Bugünkü Müslümanlar Arasındaki Temel fark 

Peygamber (s) ve beraberindeki müminlerin Medine’deki sayısı başlangıçta 1000-1500 civarında idi. Bin civarındaki sayısıyla o ilk Kur’an nesli de aynı Kur’an’ı okuyor ve aynı Ramazan orucunu tutuyordu. Bugün bizler dünya nüfusu içinde Müslüman olarak nitelenen yaklaşık l milyar 500 milyon insanız. Büyük kısmımız Ramazan’da oruç tutuyor, önemli bir kısmımız da evinde aynı Kur’an’ı bulunduruyor, yaklaşık dörtte birimiz de yüzeysel de olsa aynı Kur’an’ı okuyoruz. O ilk nesil aynı değerlerle, aynı din ve aynı Kur’an’la, büyük bir güç ve enerji ürettiler. İnsanlığı aydınlatacak, insanlığı adalete ve insanlık onuruna kavuşturacak görkemli ve güzel bir örneklik oluşturdular. Neden o bir avuç insanın sahip oldukları ve okudukları Kur’an, tuttukları oruç ve diğer ibadetler, onların bütün dünya insanlığına mesajı taşıyacak ve milyonlarca insanın Müslümanlaşmasına sebep olacak derecede muhteşem bir örneklik ve şahidlik oluşturmalarını sağlıyor ve onlara bu derece güç ve izzet kazandırıyor da, bu gün aynı Kitap, aynı değerler ve aynı ibadetler, çok büyük sayılara ulaşan bizi bu büyük zulümden ve zilletten bir türlü kurtaramıyor? İşte bu hususu sorgulamalıyız. Halimizi gözden geçirmeli, ilk Kur’an neslinde olup da biz de olmayanı bulup ortaya çıkarmalıyız. Kendimizi, ümmetimizi, Kur’an, din ve ibadet algı ve anlayışlarımızı ıslah etmeliyiz. 

O gün ile bugün, o ilk nesil ile bizler arasındaki temel fark, beslendiğimiz kaynak ve sahip olduğumuz imanla ilgili olup, o günden bu güne çok büyük sapmalar meydana gelmiştir. Onları Kur’an inşa ediyordu, oruç ve tüm ibadetler de Kur’an’da yer alan Allah’ın birer emri olarak algılanıyor, böylece anlam kazanıyor, ihlasla ve büyük fedakârlıklarla gereği yapılıyordu. Bütün bunlar, dosdoğru istikamette ve gerçek anlamlarıyla algılanıp yaşandığı için de, ilk nesil üzerinde fonksiyonlarını yerine getiriyor, onları dönüştürüp yeniden inşa ediyor, arındırıyor, tezkiye ediyordu. Bu bakış açısıyla Kur’an, onların iç dünyalarını kulluk ekseninde düzenliyor, adanmışlık ruhu oluşturuyor, şahsiyet ve onur kazandırıyordu. Sonraki asırlarda giderek Kur’an, ya raflara kaldırıldı ya da ölülere okunan hayattan kopuk bir kitap haline dönüştürüldü. İbadetler anlam ve eksen kaybına uğradı. Ramazan içi boş bir forma, folklorik bir örf ve âdete ya da perhiz ve diyete indirgenerek anlam ve istikamet kaybına uğradı. Kur’an ayı Ramazan giderek Kur’an’dan kopuk, kerameti kendinden menkul bağımsız bir kutsallığa yükseltildi. Anlam ve eksen kaybı sonucunda içi boşaltılmış bir forma indirgendiği halde Kur’an’dan çok önemli bir konuma getirildi. İçi boşaltılmış ve şeklen sürdürülen ibadetler ile anlamak için okunmayan, belirleyici olmaktan çıkarılmış hayat kitabımız Kur’an, doğal olarak insanlar üzerinde meydana getirmesi gereken tesiri yapamaz, insanları ve toplumları yönlendiremez oldu.  

Yozlaşma Sonucu Ortaya Çıkan Yanlış Ramazan ve Oruç algısı 

Büyük bozulma süreci sonunda bugün gelinen noktada, pek çok ibadetin içinin boşaltılması  ve anlamını yitirmesi gibi, oruç da böylesine bir eksen kaymasına ve anlam kaybına uğramıştır. Muhafaza edilen form ise, yanlış zeminlerde, yanlış istikametlerde, yanlış tezahürlerle ve kulluk bütününden soyutlanan bağımsızlıkla ortaya konulmaya başlanmıştır. Halbuki oruç; Kur’an’ın ortaya koyduğu hayat tarzının içinde, ibadetler bütünün parçası olarak bir yer işgal etmekte ve böyle anlam kazanmaktadır. Ancak bu muhteşem kulluk bütününün içinde insanı arındırma, tekâmül ettirme, olgunlaştırma ve Allah’ın rızasını kazandırma fonksiyonunu ifa edebilmektedir. Kur’an’la ilişki doğru ve sağlam değilse oruç dahil bütün ibadetler, insanın tekâmülüne katkısı olmayan formel uygulamalardan öte geçemeyecektir. Kur’an’la bağını sürdüren ve ibadetler içindeki anlamlı yerini koruyan oruç, insana kendini ve Rabbini bilmenin, sorumluluklarının farkına varmanın önünü ve imkânlarını açar. İbadetler bütününden ve Kur’an’dan soyutlanmış oruç ise, anlamını ve işlevini yitirerek, içi boş bir forma dönüşmektedir.  

İşte bu sebeple oruç; ibadet, itikaf, arınma ve infakı da içine alan sosyal boyutunu giderek kaybetmiş, nefsî, siyasi, ticari şov ve reklam aracı haline getirilerek, lüks otellerde gösterişe dayalı iftarlar yaygınlaşmıştır. Fakir ve muhtaçlar yerine, kalbur üstü tabakaya verilen iftarlar, kimileri açısından güç ve gövde gösterisine dönüşmüş bulunuyor. İftar çadırları da çoğu kez bir politik istismar ve siyasi propaganda vesilesi kılınmakta, halkın sefilliğini giderecek projeler üretmesi gerekenler, iftar çadırlarıyla sanki suçlarını örtmeye çalışmaktadırlar. Halbuki, sadaka ve infakta gözetilmesi gereken incelikle bağdaşmayan kaba bir yöntemle, halka açıktan, medyatik ortamlarda propaganda ederek verilen iftarlar ve dağıtılan yardımlar, hem gösterişe imkân verdiği için Ramazan ve Kur’an’ın ruh ve manasına aykırı düşmekte, hem de fakir insanların rencide edilmesi bakımından da ahlâkilik boyutunda zaafa yol açmakta ve faziletli davranış olmaktan uzaklaşmaktadır. 

Sonuçta, dini bir vecibe ve ibadet boyutu ikinci plana atılan oruç, folklorlaştırma ve eğlence eğilimli bid’atlarla dejenere edilmektedir. Ramazan ayında kurulan sergiler, çadırlarda icra edilen eğlence programları, kahvehanelerde ve evlerde oynanan bir nevi kumar olan tombala oyunları, havai fişek gösterileri ve müzik programları gibi pek çok, oyun ve eğlence ağırlıklı etkinlikler, Ramazan’ı giderek temel ekseninden daha fazla uzaklaştırmaktadır. Böylece, Kur’an, ibadet, rahmet ve arınma ayı olan Ramazan, tıpkı taklit edilen Batı’nın paskalya ve karnavallarını andıran bir festival boyutuna sürüklenmektedir. Bu durum, birey ve toplumun giderek daha fazla çürüyüp çözülmesine, dünyevileşip yaratılış gayesinden uzaklaşmasına yol açmaktadır. Sonuçta bu dünyevileşme, birey ve toplumun, fıtri değerlerini koruyup vahiyle bütünleştirerek yüceltmesine ve kendini olumlu istikamette tekamül ettirmesine engel olmaktadır. 

Kur’an ve Sünnete Uygun Doğru Ramazan ve Oruç Algısı 

Aslında gerçek oruç; yemek, içmek, cinsellik vb nefsi arzularımıza, temel ve vazgeçilmez ihtiyaçlarımıza karşı, Allah’a teslimiyetimizin bir gereği olarak ve sadece O’nun emri sebebiyle, kendi irademizle mukavemet etme eylemidir. Evet oruç; yaratıcımızla, insanlarla ve nefsimizle olan ilişkilerimizde ortaya çıkan olumsuzluklardan arınma duygularımızı ve çabalarımızı  güçlendiren, sorumluluklarımızı hatırlatıp yeniden kuşanmamıza vesile olan tevhidi bir eylemdir. Özümüzde tevhidi bir inkılabı  gerçekleştirmenin, birey ve toplumun öz dönüşümüne ivme kazandırmanın güçlü bir vesilesidir. Zaaflardan arınmanın, Rabbimiz için mahrumiyetleri ve güçlükleri göğüsleyebilmenin ve zorluklara mukavemet gösterebilmenin eğitimidir. Tevhidi hayatın, kulluk bütünü  içindeki anlamlı ve doğru yerinde duran oruç; şüphesiz ki, arınmaya yönelen nefisleri; deruni bir tefekkürle, özlerindekini tevhid istikametinde değiştirmesinin, itikâf sırrıyla kendini sorgulayıp, iç dünyasını yeniden dizayn etmesinin zeminine ve tezkiye, tekâmül, olgunlaşma atmosferine kavuşturur. İnsanın bedenine ve duygularına birtakım yasaklar getiren oruç, değerlendirmesini bilenler açısından da, akleden kalbi devreye sokmanın imkânlarını oluşturan, tefekkür, tekâmül ve derinleşmenin kapılarını ardına kadar açan bir fonksiyona sahiptir. Ancak Ramazan’ın bu fonksiyonlarını icra edip, bizi arındırabilmesi ve iç tekâmülümüze katkıda bulunabilmesinin, ancak, onu vahyin öngördüğü yere oturtmakla mümkün olabilecek bir sonuç olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.  

Rasulullah (s)’ın örnekliğinde ve Kur’an’ın bütünlüğü içinde sunulan bu doğru Ramazan ve oruç algısından sapılarak ortaya çıkmış ve salt, aç kalmaya indirgenmiş yanlış Ramazan ve oruç algı ve anlayışı ise, bu olumlulukları sağlamak ve toplumun çürümesini durdurup, ıslah edici bir fonksiyon görmek bir yana, çürüme ve çözülmeyi artırıcı katkılarda bulunmaktadır. Böyle yanlış bir Ramazan anlayışı, imanlarda ortaya çıkan büyük zaafları giderememekte, ahlakta ve şahsiyetlerde meydana gelen bozulmayı tedavi etme fonksiyonunu ifa edememektedir. Çünkü Kur’an’dan soyutlanmış bir Ramazan’ın ya da bir ibadetin, insanı doğru istikamette arındırıp, inşa etmesi imkansızdır.  

Orucun, insanın iradesini güçlendirerek, nefsin arzu ve isteklerini, Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde denetim altına almasına katkı  sunarak, insanın tekâmülüne yardımcı olmak gibi önemli bir işlevini yerine getirmesi, ancak Kur’an’a dayalı bir ibadet anlayışıyla mümkün olabilir. İbadetlerimiz, tabiri caizse ahiret hayatımıza yönelik en önemli yatırımlarımız olup, bu imtihan dünyasında arınarak, korunarak, tekâmül ederek ve yücelerek Rabbimize dönüşümüze vesile olmaktadırlar. Yani, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın, ibadetlerimize de, bu minval üzere orucumuza da ihtiyacı yoktur. Tüm bunlara gerçekten ihtiyacı olan biz insanlarız, sürekli kirlenmeye açık olan nefsimiz ve arınmaya muhtaç olan ruhumuzdur. Oruç da dahil bütün ibadetlerimiz, bir yandan imanımızın davranışlarımız ve ahlakımız üzerindeki tezahürleri, ürünleri olarak ortaya çıkarken, diğer yandan da imanımızı besleyen, güçlendiren bir fonksiyon ifa etmektedirler. Oruç da bu anlamdaki katkılarıyla iman ve iradeyi güçlendirici, Allah’a, insanlara ve nefsimize karşı sorumluluk bilincini temin edici bir işleve sahip bulunmaktadır.            

Çağrı… 

Daha fazla geç kalmadan, hiç değilse bu Ramazan’dan itibaren, hep birlikte ilk Kur’an neslindeki doğru Kur’an, Ramazan, ibadet ve oruç algısını yakalamaya çalışalım. Allah’ı razı edecek söz, fiil ve salih amellerle dolu bir hayatı, ahiret eksenli bir hayat tasavvuru içinde kurup yaşamaya gayret edelim. Dünyevileşmeye kapılarımızı kapatıp, Kur’an ayı Ramazan’dan başlayarak, bütün hayat alanlarımızı vahyin şahidi haline dönüştürerek, hayatımızı ibadet kılmaya yönelelim. 

Ortadoğu’nun, İslam coğrafyasının, işgale, zulme, katliama, sömürüye muhatap olmuş, Kur’an’dan uzak kaldığı, Peygamber’in güzel örnekliğini terk ettiği için zillete sürüklenmiş tüm halkları/kavimleri, tüm kavimlerin Müslümanları geliniz, Allah’ın ipine, Kur’an’a topluca sarılalım. 

Her Ramazan’ı, diriliş, uyanış, ıslah ve direniş için yeni bir başlangıç vesilesi kılalım. Her Ramazan, yeni bir ivme kazandırsın, Kur’an’da dirilişimize! 

Öyle bir sarılalım ki Allah’ın ipine, hidayet rehberimiz Kur’an’a; Ramazan’ı bin aydan daha hayırlı kıldığı gibi, hayırlı, verimli, anlamlı, değerli ve güzel kılsın hayatımızı… 

Öylesine sarılalım ki ilahi nur olan Kur’an’a; karanlıklardan, kötülüklerden arındırarak, binlerce aydan daha bereketli, daha nitelikli ve daha aydınlık kılsın kısacık ömrümüzü… 

Öylesine bir ihlas ve can feda bir fedakârlıkla sarılalım ki Furkan’a; batıldan Hakka döndürsün yüzümüzü, şirkten, ifsaddan arındırsın kalplerimizi… 

Kur’an’la öylesine aydınlansın, öylesine bereketlensin ki hayatımız; tüm dünya insanlığını aydınlatacak mesajın ışıkları yayılsın güzel örnekliğimizden, vahye şahitliğimizden/ şehitliğimizden. Yaşayan Kur’an haline gelsin şahsiyetlerimiz… 

Öylesine sarılalım ki Kur’an’a ve Resulullah’a; Kur’an’ın aydınlık mesajını karartmaya, bulandırmaya fırsat bulamasın muharref gelenek ve modern kirlenme… 

Öylesine sarılalım ki Kur’an’a ve sahih sünnete, geleneksel ve modern cahiliyenin bid’atleri, hurafeleri karışamasın Allah’ın arı duru tevhid dinine… 

Kur’an ayı Ramazan’da, Kur’an, ibadet ve oruç algılarımızı Peygamber’in (s) ve ilk neslin örnekliğine öylesine uygun ve uyumlu kılalım ki, Kur’an ve ibadetlerimiz bütünlük içinde inkılaba uğratsın şahsiyetimizi, hayatımızı, ahlakımızı… 

Peygamber’imizin (s) ve ilk neslin güzel örnekliğini öylesine kuşanalım ki, iman kardeşliği ve ümmet bilinci ile Kur’ani infak, paylaşma, dayanışma ruhu kuşatsın bizi ve Ensar olma duyarlılığıyla yöneltsin mazlum Müslüman kardeşlerimizin yardımlarına… 

Rabbimiz yardımcımız olsun, vaat ettiği mübarek yardımına müstahak olacak ve rızasını  kazandıracak çabalar göstermeyi hepimize nasip etsin. 
 

Not: Bu yazı, yazarın Ramazan ve Kur’an adlı kitabından derlenmiştir

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN