İlah Devlet mi, Kul Devlet mi?
Her devlet organizasyonunun, insanlar arasındaki içtimai, siyasi, iktisadi, askeri itaat ilişkilerini düzenleyen ölçü, değer yargısı ve kuralları var olduğuna göre, demek ki her devletin mutlaka bir dini var demektir. Daha doğrusu bir dini (ölçü ve kurallar manzumesi) olması, devlet olmanın temelidir, olmazsa olmazıdır.
Yıllardır Türkiye’de tanıklık ettiğimiz son derece anlamsız bir tartışma var, “devletin dini olur mu olmaz mı” şeklinde.
Aslında bu tartışmayı yapanlar, daha doğrusu “devletin dini olmaz, fertlerin dini olur” şeklinde tezler öne sürenler, din mefhumundan da devlet mefhumundan da bîhaber olduklarını, açıkça ifade etmek gerekirse cehaletlerini ortaya koymuş oluyorlar.
Din, insanların fert ve topluluk hayatını tanzim için belirlenmiş (hak veya bâtıl) ölçü ve kurallar/hükümler bütünü demek olduğuna, neticede fert ve toplum hayatında itaat ilişkilerini belirleyen kurallar anlamına geldiğine ve devlet mefhumu da insanlar arasındaki itaat ilişkilerini düzenleyen en üst siyasi organizasyon demek olduğuna göre, “dinsiz bir devlet” tezinin hiçbir anlamı yoktur.
Her devlet organizasyonunun, insanlar arasındaki içtimai, siyasi, iktisadi, askeri itaat ilişkilerini düzenleyen ölçü, değer yargısı ve kuralları var olduğuna göre, demek ki her devletin mutlaka bir dini var demektir. Daha doğrusu bir dini (ölçü ve kurallar manzumesi) olması, devlet olmanın temelidir, olmazsa olmazıdır.
Burada mesele, bu dinin, yaratmanın olduğu gibi emretmenin de kendisine has olduğu[1] Âlemlerin Rabbi’nin dini mi (yegâne hak din olan İslam[2] mı), yoksa bâtıl bir din/ideoloji mi olduğudur.
Meselenin bir başka boyutu da, devlet organizasyonunun hak veya bâtıl bir dine mi tâbi olduğu, yoksa kendisini bizatihi din belirleyici (şâri/ilah) konumunda mı gördüğüdür. İslami ıstılahla ifade edecek olursak, rablik ve ilahlık iddiasındaki bir devlet organizasyonu niteliğine haiz olup olmamasıdır.
İslam’ın öğreti ve ölçülerine göre ise devlet organizasyonunun olması gereken niteliği, “kul devlet” olmaktır. Kul devlet, yani Allah’ın ölçü ve hükümleri üzere organize edilip o ölçüler üzere işleyen, Allah’a itaat bilinci üzere yönetilen devlet… Kısacası Allah’a, O’nun ölçü ve hükümlerine itaat tavrı üzere işleyen devlet…
Kadim dönem cahiliyesi devlet organizasyonları (siyasi otoriteler), daha ziyade bâtıl dinleri esas alan devlet niteliği taşıyordu. Daha ziyade de kişi merkezli (merkezinde tüm yetkileri elinde bulunduran bir mutlak yöneticinin / kralın olduğu) yönetim mahiyetindeki devlet organizasyonları söz konusuydu ve o yöneticinin tâbi olduğu bâtıl/muharref din üzere bir yönetim icra ediliyordu.
Yusuf (a.s.)’ın kendisinden Mısır idaresini devraldığı Melik’in kanunlarının Kur’an’da “din” kavramıyla ifade edilmesi[3] bunun en açık misalidir.
Bunun yanında cahiliye dönemi Mekke’sinde (Darun Nedve Meclisi örneğinde) olduğu gibi, oligarşik niteliğe sahip yönetimler de söz konusuydu ve kral merkezli yönetimler misali mevcut muharref/bâtıl din anlayışına tâbi bir devlet işleyişi söz konusuydu.
Tüm bunların yanında, kadim dönemlerde Firavun örneğinde olduğu gibi bizatihi “ilah devlet” iddiasında olan otoritelerin varlığı da söz konusuydu. Firavun, alenen rablik (her şeyin sahibi ve mutlak hükümranı olma / mülkiyet) iddiasında bulunuyordu:
“Ve dedi ki: Ben sizin en yüce rabbinizim.” (Nâziât, 79/24)
Modern seküler/laik devlet organizasyonlarının, bu anlamda Mısır Firavunlarının halefi durumunda olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür. Zira modern ulus-devlet formu, tam anlamıyla “ilah devlet” niteliğine sahiptir.
Modern Dönem: “Tanrı İnsan”, “Tanrı Devlet”
“Tanrı’nın ölümü”nü ve “Tanrı merkezli din mefhumunun sonu”nu ilan eden modern tuğyan, hümanizm ve pozitivizmle insanı ve insan aklını -yaratılış ve dolayısıyla sınırlılık ve muhtaçlık bağlamından kopararak- mutlaklaştırmış, insanı kendi kendisinin rabbi/ilahı ilan ederek insanlık tarihinin gördüğü en ileri düzeyde bir müstağnilik ve müstekbirliği üretmiştir.
Buna göre insanoğlu, bir yol göstericiye muhtaç değildir. İnsan aklı, doğrunun ve yanlışın bizatihi ölçüsüdür. Pozitivizm ve hümanizm, bu zeminde “tanrı insan” ve “tanrı devlet” formunu üretmiştir. Bugünün modern insanı ve devletinin formu tam olarak budur.
Pozitivizm ve hümanizmin sosyal ve siyasal alandaki neticeleri olan sekülerizm ve laisizm, söz konusu “tanrı insan” ve “tanrı devlet” formunun ideolojik boyutuna tekabül ediyordu. Artık “Tanrı” ve onun dini yoktu, zira insan ve devlet artık bizatihi tanrıydı ve bu “tanrı insan” ve onun teşkil ettiği “tanrı devlet”, doğruyla yanlışın bizatihi ölçüsüydü!
Modern ulus-devletler, epistemolojik temelde bâtıl batının pozitivizm ve hümanizmini ve ideolojik temelde de onlara dayalı sekülerizm ve laisizmini esas aldıkları için, her biri bir “tanrı devlet” organizasyonu durumundadırlar. İslami ıstılah ile ifade edecek olursak, “ilah devlet” niteliğine haizdirler.
Belki Firavunlar gibi kavli olarak rab ve ilah olduklarını dillendiriyor olmasalar da, ideolojik formatları, her şeyi belirleme ve tanzim etme, doğrunun ve yanlışın bizatihi ölçüsü olma, yasal olan-yasal olmayan şeklinde “helal-haramı” belirleme, neyin ve kimin makbul veya merdut olduğunu belirleme iddialarıyla, kısacası hal diliyle aleni şekilde rablik ve ilahlık iddiasında bulunmakta, insanlardan mutlak bağlılık ve itaat bekleme, “lâ yus’el olma” yönüyle de tam anlamıyla bir “ilah devlet” formuna tekabül etmektedir.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral’ın, Süleymancılara yönelik operasyon konusundaki yorumlarından dolayı sert bir şekilde hedef aldığı Furkan Vakfı başkanı Alpaslan Kuytul’la ilgili Twitter paylaşımında yer alan “devletten büyük hiçbir gücün olmadığı ve son sözü devletin söyleyeceği” yolundaki ifadeler, tam anlamıyla “ilah devlet” formuna karşılık gelmektedir ve 28 Şubatçıların devlet tanımıyla tıpatıp aynıdır. Hakka tâbi olma bilinci üzere hareket eden ve halkın taleplerine kulak veren değil, hakkı ve halkı kendisine tâbi kılma iddiasındaki "ilah devlet" anlayışı…
Şayet bu ülkedeki az sayıdaki müstesna Müslüman ve İslami çevre dışında, Müslümanlar Müslüman olarak, İslami kesimler de İslami kesimler olarak kalmış olsaydı, şu son 24 yıllık AKP sürecinde tam anlamıyla bir istikamet krizi süreciyle İslami kimlik, şahsiyet ve iddialar terk edilip laik-kapitalist NATO'cu bir iktidarın destekçisi olma zilletine düşülmemiş olsaydı, iktidara şu sözü güçlü olarak söyleme imkânımız olurdu:
Hakka tâbi olan ve halka hesap veren bir devlet anlayışı yerine, hakka ve halka tahakküm etmeye çalışan, hakkın ve halkın kendisine tâbi olmakla ilzam edildiği, hakka sınır çizen ve halka hesap soran "ilah devlet" anlayışı bir çıkmaz sokaktır. Mütekebbirlik ve müstekbirce bir yaklaşımdır. Devlet mefhumunu ilahlaştıran bir anlayışla, ilk ve ana ukdesi Allah'tan başka ilah tanımama olan İslam'a aidiyet iddiasının bir arada bulunması imkânı yoktur.
Gelin nasuh tevbe ile tevbe edin ve gücün hukukunu dayatan, gücü, her şeyin ve herkesin kendisine tâbi olup boyun eğmesi gereken bir ilahlık vasfıyla tanımlayan yaklaşım yerine, yegâne hak ilah olan Âlemlerin Rabbi'nin hükümlerini, bu hükümlere dayalı adalet öğretisini, kısacası hakkı, ona dayalı hukuku ve hukukun gücünü esas alan tevhidi yaklaşıma yönelin.
Üç form: “İlah devlet”, “kutsal devlet”, “kul devlet”
Yeryüzünde adalet ve merhameti sağlayacak yegâne devlet formu, İslam’ın öngördüğü “kul devlet” formudur. Yani, Âlemlerin Rabbi’nin ölçü ve hükümlerine ittiba ve itaat bilinci üzere organize olan ve bu bilinç üzere yönetilen devlet…
İslam’ın “kul devlet”i, hâşâ “ilah devlet” iddiasına kalkışmak bir yana “kutsal devlet” olma iddiasında bile değildir. Devlet neticede beşeri bir formdur, beşeri bir organizasyondur ve İslam’da beşeri hiçbir formun kutsiyeti söz konusu değildir.
Dolayısıyla hiçbir devlet kutsal değildir. Bu, İslam devleti (kul devlet) formu için de geçerlidir. Rasulullah (a.s.)’ın Medine’de kurduğu devlet de kutsal devlet değildi, kul devlet idi.
Kutsal olan devlet değil, Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın tevhid ve adalet eksenli ölçüleridir, ilkeleridir. Allah’ın ölçülerini, ahkâmını kutsal bilerek devleti o ölçülere tâbi kılma çabası İslam devleti mefhumunu doğururken, devleti kutsallaştırmanın siyaset bilimindeki karşılığı ise, teokrasidir.
Teokrasi, yani ya Katolik devlet formunda olduğu gibi “Tanrı’nın iktidarı, Tanrı adına yönetim” ya da modern ulus-devlet formunda olduğu gibi “tanrı insan” / “tanrı devlet” yönetimi…
Katolik devlet formunda da modern ulus-devlet formunda da devlet kutsaldır, zira birinde “Tanrı” adına kurulmuş ve işlemektedir, diğerinde ise bizatihi tanrı durumundadır.
"Kutsal devlet" anlayışı, uğrunda her şeyin feda edilebileceği bir algıyı da beraberinde getirmektedir. Kutsallık payesi verilmesiyle, devlet insanlar için var olan bir araç olmaktan çıkmakta, insanların kendisi için var olduğuna inanılan bir amaç haline gelmektedir. Bu durumda devlet adalete tâbi olacağı yerde, adalet devlete tâbi kılınmaktadır. Zira "kutsal olan devlettir" ve "devletin bekası her değerin üstündedir".
Bu durumda temel ölçü “Her şey devlet içindir ve devlete göredir” şeklinde teşekkül etmektedir.
İşte, Rabbani ölçü ve hükümler yerine, o ölçü ve hükümlere tâbi olması gereken devletin kutsal görülmeye başlanması, işleyişi bu şekilde ters yüz etmektedir. Rabbimizin En’âm sûresi 151, Mâide sûresi 32, İsrâ sûresi 33 ve sair ayetlerde muhterem ve dokunulmaz kıldığı masum insanlar, tarihin birçok kesitinde kutsal görülen devletlerin bekası adına kurban edilebilmiş, böylece asıl kutsal olan Rabbimizin ölçüleri alenen çiğnenmiştir.
Üstelik bu yapılırken, Allah’ın ayetleri de istismar edilebilmiş, Rabbimizin hayat menbaı ayetleri İslam dışı uygulamalara payanda kılınabilmiştir. Osmanlı’daki meşum “kardeş katli/siyaseten katl” uygulamasının, Bakara Sûresi 191 ve 217. ayetlere dayandırılmaya çalışılması gibi.
Oysa olması gereken; İslam dışı, yanlış bir uygulamayı devam ettirebilmek için masum canlara kıymayı kanunlaştırmak ve üstelik Allah’ın ayetlerini de buna payanda kılmak değil, emaneti ehline vermeyi ve şûrayı esas alan bir düzen kurmak olmalıydı.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İslam'ın ölçülerini, ahkâmını referans alan bir devlet bile kutsal değildir. Kutsal olan onun referanslarıdır. Devlet, o referanslara tâbi olduğu oranda İslamidir, meşrudur.
Şimdilerde Türkiye'de ise, İslam'ın şiarları İslam bütününden koparılıp araçsallaştırılarak laik bir düzene (yani seküler “ilah devlet” formuna) "kutsal devlet" zırhı giydirilmeye çalışılmaktadır. İşbu “kutsal devlet” kültü, giderek kendi değer yargılarını da üretmektedir. “Kutsal devlet” kültü, beraberinde bu “kutsalı” her türlü değerin üzerinde görmeyi ve onun adına her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu işlemeyi getirmektedir.
Bu coğrafyada bir asra yaklaşan Kemalist seküler kutsallaştırma ve putlaştırma dayatması halen tüm belirleyiciliği ve etkinliğiyle sürerken, şimdi bunun yanına bir de, İslam’ın şiarları araçsallaştırılarak laik düzene ve yöneticilerine dini bir misyon ve kutsallık atfedilmekte olması düşündürücüdür.
Bu kendinden menkul kutsallaştırma süreci, kaçınılmaz olarak baskı ve dayatma süreçlerini de beraberinde getirmektedir, getirecektir.
Biz Müslümanız, elhamdulillah. Bizim devlet veya hükümet diye bir ilahımız yoktur. Bizim yegâne ilahımız (tüm tasarruflarına boyun eğeceğimiz, kendisine karşı mutlak itaat bilinç ve tavrı üzere olacağımız merci) Âlemlerin Rabbi Allah'tır.
CHP ve rejimi, bir asır önce bu memlekette tam anlamıyla ilahlık iddiasıyla (“ilah parti”, “ilah devlet” olarak) kuruldu ve her şeye ben karar veririm, her şeyi ben belirledim, doğrunun-yanlışın ölçüsü benim, benim ak dediğim ak, kara dediğim karadır yaklaşımıyla hareket etti.
24 yıl önce iktidara gelirken “devleti sınırlandırma”, “sivil alanı güçlendirme” gibi iddialara sahip olan AKP de bugün, CHP’ye benzer bir yaklaşımla hareket etmektedir. Neyin hangi tarihte doğru, hangi tarih itibariyle yanlış olduğunu, kim ve kimlerin ne zaman suçlu, ne zaman masum, neyin ne zaman makbul ne zaman merdut olduğunu ben belirlerim havasındadır.
Kimin, kimlerin makbul Müslüman olduğunu, kimin makbul olmadığını ben belirlerim havası, hakeza. Uzun bir süredir parti ve hükümet olarak sağa sola ayar vermek, muhalif çevreleri hizaya çekmek için kullandıkları "FETÖ'yle bağlantılı olmak" ithamları, bu ilahlık iddiasının en bariz misallerinden biridir.
Fetullahçılar dinler arası diyalog, Abant toplantıları (Mehmet Durmuş ağabeyin isabetli tabiriyle Abant konsilleri) gibi zırvalarla Allah'a ve dinine karşı suç işlerken onlarla birlikte kol kola olanların, onlarla iktidar paylaşımı noktasında bir noktadan sonra anlaşmazlığa ve ayrılığa düştükten sonra "FETÖ" diye diledikleri herkesi onunla dövecekleri bir sopa edinmeleri memleket adına dramatiktir.
Evet, doğru ve yanlışı belirleyen yegâne merci (yegâne ilah) olan Âlemlerin Rabbi Allah'ın ölçülerine ve öğretilerine teslim olmak yerine, doğru ve yanlışı, neyin ve kimin ne zaman makbul ne zaman merdut olduğunu belirleyen merci olma iddiası, İslami ıstılaha göre ilahlık iddiasına kalkışmaktır.
Fert ve topluluklara olduğu gibi, parti, hükümet ve devlet gibi siyasi organizasyonlara da düşen, Âlemlerin Rabbi’ne, O’nun ölçü ve hükümlerine ittiba ve itaat tavrı üzere olmaya gayret etmek, kulluk bilinciyle hareket etmektir.
Yeryüzünde adaletin, merhametin, meveddetin, uhuvvetin, saadet ve izzetin tesisi, âhirette de cennetin temini için başka da bir yol yoktur.
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
