Özgürlük Söylemlerinin Altında Kalmak
Atılan sloganlara, taşınan pankart ve dövizlere, yazılı ve görsel medyada seslendirilenlere bakıldığında görülecektir ki; yasağa karşı geliştirilen söylemler, her ne kadar yer yer “Din ve inanç özgürlüğü” ifadeleri kullanılıyor olsa da genelde “Din” ağırlıklı değil, bilakis birbirinin mütemmimi olan demokrasi, laiklik ve liberalizm olmak üzre ideolojik ağırlıklıdır.
Liberalizm, siyaset ve ekonomi felsefesine göre devlet, toplum ve bireyler arasında ki ilişkileri hoş görü (tolerans) ve ”bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şeklinde formüle eden; her bireyin inanç, düşünce ve vicdan özgürlüğünün tanınması gerektiği esasına dayanan, kökü ta M.Ö ‘sinde oluşturulmuş ama 1789 Fransız İnsan ve Vatandaş hakları Beyannamesinde yeniden tarifi yapılan bir öğretidir.
Biraz daha açarsak; din, devlet ve diğer kurumların gücünün sınırlandırılması gerektiğini, serbest piyasa ekonomisini, hukukun üstünlüğünü, tüm vatandaşların kanun önünde eşit olduğunu, bireylerin ifade özgürlüğünü ve bireyin kendi inandığı inanç sitemi dışındaki kabullere, ideolojilere ve insanın kendi ahlaki değerlerine ne kadar ters olursa olsun, başka cinsi yönelimlere sahip olan insanlara müdahale edilmemesi gerektiğini savunan felsefi bir öğretidir.
Siyaset tarihçilerine göre bu kavram ve felsefesinin Türkiye’de ilk karşılık bulduğu dönem, Osmanlı ve İngiltere arasında yapılan Serbest Ticaret Antlaşmasının yapıldığı ve batı aydınlanmasının tetiklediği varsayılan Tanzimat fermanının ilan edildiği 18.yüzyıldır.19.yy.da da İttihat ve Terakki partisine muhalefet amacıyla kurulan İtilaf ve Hürriyet Partisinin savunduğu ilkelerde kendini göstermiştir ama o günün koşullarında İ.T.Partisi mensuplarınca oluşturulan sert muhalefet nedeniyle yayılma zemini bulamamıştır.27 Mayıs 1960 darbesinden sonra başlayan ve 12 Eylül 1980 istibdat rejiminden bir şekilde iktidarı devralan T.Özal’ın geliştirdiği siyasetle kendisine meşru bir yer bulan liberalizm, 1990 yıllarda alevlenen “İkinci Cumhuriyet” tartışmalarıyla da yeniden Türk siyasetinde savunulan bir ideoloji olmuştur.
Bu girişten sonra şunu vurgulayalım ki; derdimiz, uzun soluklu bir araştırma gereken liberalizm ve tarihine ilişkin bir bilgi vermek değildir. Aksine, Müslüman kesimin geçmişte İslam düşünce geleneğinden yola çıkarak demokrasi, laisizm, Marksizm vs.nin yanında liberalizme de mesafe koyarken, özgürlük teranesiyle liberal kesimle omuz omuza gelmelerinin gelecekte telafisi mümkün olmayacak sorunlara yol açacağına dikkat çekmektir.. Ve kavramların neşet ettiği yerlere ve özgün olduğu söylenen tanımlarına da atıf yaparak laikliği, demokrasiyi ve liberalizmi, liberal demokrasiyi kullanmaya çalışmalarının; yani aslında birbirinin mütemmimi olan bu kavramlarda içkin olan “özgürlük” söyleminin tartışılmadan önplana çıkarılmasının bir takım bedeller ödenmesine sebep olacağına işaret etmektir. Ki bu özgürlük söylemi müslümanların gündemine daha çok başörtüsüne getirilen yasakla beraber girdi ve şimdilerde de Demokratik ön başlıklı dosyaların içeriğiyle ve darbe dosyalarıyla daha bir yerleşti.
Herkesin malumudur, geleneksel değerlerin oluşturduğu teslimiyetçi anlayışa rağmen gerçekleşen İslami bilinçlenme, beraberinde imam-hatip okullarından sonra üniversitelerde başörtülü okuyan kesim sayısını artırdı. Önceleri nicelik ve nitelik olarak rahatsız etmeyen bu uygulamanın, sonraki süreçte yaygınlık kazanmasını irticai anlamda rejim düşmanlığıyla ilintilendirip tehlike addeden laik, Kemalist kesim, öteden beri çok tartışılan ama konjoktürel şartların ertelediği kanuni müeyyideleri anında yürürlüğe koyarak tepkisini gösterdi.
Haliyle, bu yasaklar karşısında mağdur olan müslüman kesimler, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen yasalarla kendisini korumaya alan ve bu çerçevede kendisini laik demokratik sistem olarak tanıtan ve yine üstelik bunu darbe ve muhtıralarla pekiştiren TC Devletine karşı hak talebinde bulunmak için eylemler geliştirdiler.
İşte zurnanın zırt dediği yer burasıdır.
Girişte de not düştüğümüz gibi, sözlük anlamlarından ve bu anlamaları pratik etme iddiasına soyunanların ifadelerine göre liberalizm “Din” e karşı rezervi olan, dini yaptırımlara, helal ve haram hükümlerine sınır konulması gerektiğini söyleyen,”öte”yi, ahireti değil, tamamen dünyayı, burayı, an-ı önceleyen bir kabuldür.
Aslında bize göre tevhidi gerçeklikle bağdaşmayan bu kabulü, yani hakikatte vahiyle uzlaşması mümkün olmayan bu öğretideki özgürlük söylemini hak talebi ve yasak karşıtlığı bağlamında gerçekleştirilen eylemlerde kullanmak, ilginçtir, bugünün müslümanı için adeta rutin işlerden olagelmiştir. Atılan sloganlara, taşınan pankart ve dövizlere, yazılı ve görsel medyada seslendirilenlere bakıldığında görülecektir ki; yasağa karşı geliştirilen söylemler, her ne kadar yer yer “Din ve inanç özgürlüğü” ifadeleri kullanılıyor olsa da genelde “Din” ağırlıklı değil, bilakis birbirinin mütemmimi olan demokrasi, laiklik ve liberalizm olmak üzre ideolojik ağırlıklıdır.
Şunu da ilave edelim ki; Dini değil, ideolojik eksenli gelişen tepkilerin sebebi, özellikle Fransa, İngiltere ve ABD gibi devletlerdeki laiklik uygulamasının nasıllığını, güya devlet ve organlarına tersine bir mantıkla öğretmek için biteviye dillerine dolayan akil kabul edilen insanların malum kavramları meşrulaştırmalarından başka bir şey değildir; ki “Dinde zorluk yoktur–2/256” ayeti sanki onların görüşlerini teyit etmek için vahyedilmiş gibidir.
Öte yandan Devlete, TSK’ya, yani sisteme, işleyişe karşı geliştirdikleri tepki nedeniyle hayran olunan yerli liberallerin de yedeğe alınmasının akabinde cemaat ve bireylerinin hak talebine ilişkin söylemlerinin artık din gerçeği yerine, zaten akil adamlarca meşrulaştırılmış seküler/profan çağrışımlar yapan özgürlük söylemlerine dayandırılması kaçınılmaz olmuştur.
Şimdi burada durup sormak gerekmektedir: Kendi inanç ve eylemleri için özgürlük söylemlerini kullanarak uygulama serbestiyeti isteyen müslümanlar, hani olur ya, yarın sürecin müslümanların lehine tersine dönmesi halinde, olası yasaklar karşısında özgürlük talebinden bulunan insanlara aynı serbestiyeti tanıyacaklar mıdır? Yani içki, kumar, faiz ve zinaya; cadde ve sokaklara taşan karşılıklı rızaya dayalı ahlaksızlıklara, çıplaklığa, genelevlerine, randevu evlerine, meyhanelere, içki türü şeylerin üretilmesine ve onların açıktan satılmasına; televizyon ekranlarındaki ahlaksızlığa, yazarken hicap ettiğim porno, erotik film gösteren sinema salonlarına, eşcinselliğe, açıkta işini yapan transseksüellere ve daha bir dolu haram fiillere yasak koyup, aksine davranılması halinde müeyyide uygulayacaklar mıdır?
Yoksa bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar mı diyeceklerdir?
Demeye çalıştığımız şudur ki, müslümanlar eğer bugün kendilerine reva görülen yasaklar karşısında hak talebinde bulunurken hala “ey özgürlük” türkülerini çığırmaya devam edeceklerse, yarın tersine bir durumda aynı tepkilere nasıl bir refleks geliştirmeleri gerektiği hususunu da şimdiden eni-konu düşünmek zorundadırlar. Aksi halde ve kanaatimize göre müslümanlar “Din”e özgü mesajlarda güvenililirlik ilkelerine zarar verecekleri gibi özgürlük söylemlerinin de altında kalacaklardır.
Yasaklara karşı mücadele geliştirmek, hak talebinde bulunmak elbette liberalizmin, şunun bunun öngördüğü özgürlükler bağlamında ele alınabilir ama Din gerçekliği, beşeri kabullere biçimlenmiş yasalara ve ideolojilere yaslanarak rejimlerden hak talebinde bulunmayı kendisine zul addeder.. Din emr-i bil maruf nehy-i anil münker esasına bağlıdır,yani iyiliği emir,kötülükten men etme ilke ve görevinin yerine getirilmesini icbar eder, tavsiye bile etmez.
Ve Müslümanlar tebliğ görevlerini yerine getirirken amir pozisyonundadırlar, yalvarıcı, ricacı, minnetçi değillerdir.
Son olarak: Rahmetli Ercüment Özkan’ın, sağlığında yasaklara karşı geliştirilen tepkilerin demokrasi eksenli dile getirilmesine eleştiri getirdiğini, örneğin; “başörtüsü, tesettür demokratik bir hak değildir, İslami bir vecibedir” diyerek hak talep etmenin usuli çerçevesini çizmeye çalıştığını İslam düşüncesine katkısına hürmeten hatırlatalım...
(Not: Bu Yazı İktibas Dergisi'nin Mart sayısında yayınlanmıştır)
Yorumlar 8
MAKSATINI AŞAN BİR İFADE;ALTINDA KALMA...
İnsanların yaşam şekilleri üzerinde ki islamın bir tasallutu olduğuna inanmıyorum.İslam toplumun ruhsal ve bedensel sağlığını öncelleyen kurallar belirlemiş, bu kurallarda fıtri olanla çatıştığını düşünmüyorum.Yazarın endişelerini belli bir ölçekte bende taşıyorum.Ama bu bizim gelecek tasavvurumuzla birebir alakalıdır.Vahyin salt algısının ötesinde fıkhetme becerisini kullanmak gerekir.Bu noktada yazar makalesinin son paragrafından önce ki sorular manüpüle amaçlı niyeti’özgürlük teranesi' diye isimlendirdiği eylemleri mahkum etmektir.Maksatı üzüm yemek değildir.
Emri bil maruf,neyhyi anil münker esası bir ümmet topluluğunda anlam kazanan ve organize bir yapının siyaset ilkesidir.Amir olmadığın yerde amirlik taslamak havanda su döğmektir.
Rahmetli Özkan’ın tesbiti kişinin durduğu ve kendini tanımladığı yerle alakalıdır.Başörtüsü İslami kimliğin ilanı olarak bir müslüman için vahyin sorumluluğu,Demokrat biri için demokratik Hak,Liberal biri için Özgürlük çercevesindedir.
Sayın Özkan’ın Şeriat partisi diye bilinen parti teşebbüsüde 'İZİN ALMA’bağlamında muracaat etmeside ayrı bir ironi olarak hatırımızda durmaktadır.Allahın dinini siyasal ve sosyal anlamda ilan etmek için REJİMDEN izin istenmektedir.Bu da dolaylı tanımayı beraberinde getirir.
Müslümanlarıın siyaset üretmedeki alternatiflerini kullanmakta ki çabalarının özgürlüklerin çizgisini daha ileriye taşınması noktasıda ısrarcı olmalılar.
Bu zihniyet Amerika’da zencilere özgürlüğü savunmanın bile kimliksizlik olacağını ve bu özgürlüğün kazanılması için çaba harcamayı 'yalvarıcı,minnetçi,(ricacı değil)arzeden olarak niteleyecektir.
Kendini tekrardan ibaret olan bir zihniyetin siyaset üretememedeki kabızlığını anlaması geç olacaktır.Türkiye islami düşüncesinde bir km taşına saplanıp patinaj çekmeye devam ediyor. Ha bire gaza basarken çok fazla motor gürltüsü var ama gidilen hiç yol yok farediyormusunuz?
ey özgürlük türküsünü zevkle söylemeye devam etmekte bir beis görmüyorum.
tüm peygamberler aynı zamanda insanları özgürleştirecek bir davetin tebliğcileridir...
özgürlük kavramına bu kadar takıntılı olmak da iyi değil...
zurnanın zırt dediği de yok. üstelik yazının soruna doğru durup sorulan sorular ise maalesef ajitasyondan öteye geçememiş.
* * *
“devlet”e tebliğ mi yapacaksınız yani? buyrun, “amir” pozisyonunda tavsiye etmeye bile gerek duymadan, özgürlük türküsü filan da çığırmadan üstelik, devlete başörtüsü yasağını kaldırmasını emredin.
biz sonuna kadar destek vereceğiz, tüm samimiyetimle söz veriyorum.
Özgürlük kavramı, yıllardır Müslümanlar arasında tartışılan bir konu. Şahsen özgürlük kavramının kategorik olarak mahkûm edilmesinin de, bunun aksi olarak bayraklaştırılmasının da doğru olmadığı kanaatindeyim. Bunu söyleyerek arayı bulmaya çalıştığım sanılmasın. Her iki halde de kantarın topuzunun kaçtığını ve Müslümanların uç söylemlere savrulduğunu düşünüyorum.
Yeryüzünden fitnenin (küfür, şirk, tuğyan) kaldırılıp dinin (hükmün)yalnız Allah’ın olması mücadelesi çerçevesinde toplumların ve fertlerin kendi seçimlerini yapmaları noktasında özgürlüğe vurgu yapmak ayrıdır, özgürlük mefhumunu bayraklaştırmak, özgürlük söylemlerini mücadelenin merkezine yerleştirmek ayrıdır.
Bu ikinci tutumun İslami bir tutum olmadığını ve Mustafa kardeşimizin dile getirdiği sorun ve sonuçlara açık olduğunu düşünüyorum.
Müslümanların en temel yükümlülüğünün emr-i bil maruf, nehy-i anil munker olduğunu unutmamak gerekir.
türkiye’de özgürlük kavramının bu kadar ön plana çıkması yasakların ağırlığıyla doğru orantılı... nereniz acıyorsa en çok oranızdan şikayet edersiniz. en temel tercihlerinize dahi hak verilmez ve sosyal hayatta kimliğinizle varolmanız engellenirken özgürlük kavramının bu kadar merkeze çekilmesi bence anlaşılır bir durum. kavram bu kadar sembolleştiyse kendisinden ziyade yokluğundan olsa gerek.
yazının temel problemine gelince... salt islami kavramlara sarılmanın ve kavramların içeriğini hakkıyla doldurmanın yeterli olacağı iddiası tartışmaya açık. ben bu tür kavramsal kargaşaları halledince mücadele pratiğinin de ortaya çıkmış sayılacağına dair fikirlerin, iyi niyetli fakat beyhude olduğunu düşünüyorum.
ıstılahı düzeltmenin gerekliliğinin, pratik sorunların önünde engelmiş gibi sunulmasını da zaman kaybı olarak görüyorum.
bugün geldiğimiz noktada soyut kavramlarla, pratikte hiçbir işe yaramayan bir ilkesellikle ve hareket esnekliği sağlamayan katı söylemlerle alınabilecek bir yol kalmadığı daha net görülmektedir. zaten yazar da bu konuda herhangi bir teklifte bulunuyor değil...
ayrıca bazı şeyleri unuttuğumuz da yok. yani kim ilke deyince tevhidi bir kenara bırakalım dedi ya da hak ve özgürlük mücadelesi deyince “emr-i bil maruf, nehy-i anil munker” sorumluluğunu inkar etti ki?
sorun bu sorumlulukların hayata ne şekilde geçirileceğine ilişkindir, yani bir retorik tartışması değil bizatihi tevhidi bir siyasal düşünce ve hareket fıkhının türkiye şartlarını gözeterek her boyutuyla ortaya koyulması ve bunun pratiklerinin tecrübe edilmedisidir...
bugüne kadar çok şey söylendi, birçok tecrübe edinildi ama 28 şubat süreci sonrası gelişen gizli yenilmiş psikolojisinden artık sıyrılmanın da vakti geldi, geçiyor.
iyi bir durumda değiliz, imkanlarımız kısıtlı, sayımız az, sorumluluklarımız çok ve rüzgar islami bir siyasal mücadele için tersten esiyor.
peki halin böyle oluşu kader mi? değil. ayrıca bu durumun değişmesi de sanıldığı gibi önce toplumun değişmesine bağlı değil. tek tek bizim değişmemize de bağlı değil. dolayısıyla çok müstesna öncü şahsiyetlerin geliştirilmesiyle birlikte ortaya örnek bir mücadele pratiğinin çıkabileceğini düşünmek yanıltıcı bir fikir olsa gerek. burada kişileri ya da nesli değil mücadelenin kendisini merkeze almamız gerekiyor. tabi bu da ayrı bir tartışma konusu.
KÜÇÜK BİR KATKI
Özgürlük tartışması bizi bir yerlere götürmeli, bir netice hasıl etmekle de sonuçlanmalı. Nihayetinde insanlar, kavramlarla düşünür; eşyayı, olayları, hayatı ve insanlığı kavramlarla değerlendirir ve sonuçta bir taraf, bir duruş, bir tarz oluşturur. Bu da giderek siyasi ve toplumsal bir muhalefete dönüşür.
Burada muhalefet iki türlü konuşlanır;
mevcut sistem ve toplumsallık içinde kendilerine tanınan haklarla ilgili bir alan genişletmesi, grupsal ve kimliksel yaşam tarzlarının ve faaliyetlerinin daha özgürce yapılması için yapılan muhalefet biçimi. Bu muhalefet tarzı sisteme, kurucu iradeye ve meşruiyete dair itirazı olmayan noktada bir muhalefettir. Eksiklerin ve yanlışların düzeltilmesi, daha huzurlu, daha müreffeh ve daha iyi bir yaşamın sağlanması, insanların ve grupların uzlaşı içinde hakkettikleri bir düzende ama birlikte paylaşacağı bir toplumsallığı ön görür. İnsanların inançlarından, etnik ya da kültürel kimliklerinden, cinsi tercihlerinden dolayı baskı altında kalmadığı bir toplum talep ederler...
Diğeri; esasa yönelik olarak sistemin kendisine, kurucu iradesine, onun kendini meşru kıldığı referansına dair yapılan muhalefet tarzıdır. Bu, egemenlik ilişkisinden kesin bir kopuşu gerekli kıldığı için başka bir dünya, başka bir toplumsallık ve özgün bir yaşam biçimi önerisi ile meydana çıkar. Reddiyesi de, kendini ifadesi de alenidir. Kendini ifade ettiği değerleri yaşayan ve yaymaya çalışan bu topluluk, mevcut toplum içinde bağımsız örgütlenmesini de ona göre gerçekleştirmiş bir gruptur bu. İstatiksel sayılar değil, nitelik ön plandadır, burada. Mevcudu eleştirirken onu aşmayı ve yeni bir topluluk inşasını öngörür. Bu nedenle de uzlaşı yolları yahut baskıcı-özgürlükçü rejimleri düzeltme taleplerinde bulunmaz.
Bu muhalefet tarzları tarihe, hayata, insanlığa dair kendine has özgün bir toplumssallık ve dünyevi yaşam biçimi öngören tüm ideolojiler için böyledir.
Monarşik düzenlere ait toplumsallığı yıkarak aydınlanmayı ve yeni bir toplumsallığı gerçekleştiren liberaller, Marksistler ( ikisi arasında duran muhafazakarlar ); ikinci muhalefet yolunu tercih ettikleri için eskiyi yıkıp yeniyi kurmuşlardır. Bu gün de kendisini yenileyerek yoluna devam eden düzenler ve toplumların kökü, o devrimci ideolojilere ve devrimcilere dayanmaktadır.
İnsanlık tarihinin asıl devrimci akımlarının sahipleri, zalim sistemleri yıkıp adil düzen kurucular ve siyasi-toplumsal önderler olan peygamberlerdir. Onların söyledikleri ve yaptıkları itibarı ile diğer ideolojilerden asıl farkı; ( insanların hafızalarından silinmek istenmesine rağmen )söylediklerini aynen gerçekleştiren, insanları aldatmayan ve reddettiklerine asla tamah etmeyen karakterde örneklik etmeleridir. Kurdukları salih topluluklar da öyle...
Şimdi, bu anlatılanlardan hareketle özgürlük üerine iki kelam edelim:
Özgürlük; yaşadığımız ülkede ve toplumsallıkta bize ait olduğu halde gasp edilmiş; bireysel ve grupsal yaşama biçimimize baskı ve dayatma ile müdahale edilen “hak”larımızı; Kemalist Türkiye cumhuriyeti devletinden, vesayetçi ya da özgürlükçü demokratik sistemden, siyasal-toplumsal iktidarlardan ve çeşitli kurumlardan almak için mücadele etmek, bunun için çeşitli etkinliklerde ve faaliyetlerde bulunarak alan genişletmek amacında ve biçiminde ise; evet bu da bir özgürlük talebi, kimlik ve hak mücadelesidir, diyebiliriz. Ama kimler için?
Bir de özgürlüğü; vahye mugayir temelde kurulmuş ama niteliği ne olursa olsun sistemi aşmak, sistemin kendinden ve dayatmalarından kurtulmak adına yapılması gereken esaslı bir anlayışa ve duruşa dayandırmak var. Yani sistemi aşarak gerçekten özgürlüğünü kazanmak kastı var. Bunu savunanların dar mekanlarda ömür tüketmeden; toplumdan ve hayattan kopmadan; yapılabilir faliyetleri yapmaktan imtina etmeden var olmaları, kendilerini ve taleplerini kamusal alanda ve üçüncü şahıslar nezdinde açıkça ortaya koymaları da şarttır.
İnsan iradesini ve potansiyelini tarihi değiştirebilir, yeni bir tarih kurabilir özneler olarak görmeleri, ilkeleri etrafında hayata modahale etmelei, adalet temelli taleplerini hem kendi aralarında hem de yaşadığı çevrede gerçekleştirmeleri gerekmektedir.
Şu sistem içi ve dışı tartışmalarına bir de bu açıdan bakabilir miyiz?
“Bir de özgürlüğü; vahye mugayir temelde kurulmuş ama niteliği ne olursa olsun sistemi aşmak, sistemin kendinden ve dayatmalarından kurtulmak adına yapılması gereken esaslı bir anlayışa ve duruşa dayandırmak var. Yani sistemi aşarak gerçekten özgürlüğünü kazanmak kastı var. Bunu savunanların dar mekânlarda ömür tüketmeden; toplumdan ve hayattan kopmadan; yapılabilir faaliyetleri yapmaktan imtina etmeden var olmaları, kendilerini ve taleplerini kamusal alanda ve üçüncü şahıslar nezdinde açıkça ortaya koymaları da şarttır.”
Hüseyin kardeşim, yazı bütünlüğünde ki hassasiyetin yanında, ben bu paragrafta verilen mesajı alıp başımın üstüne koyarım; ama olmazsa olmaz cinsinden bir de şerh düşmem lazım.
Bu paragraftaki son cümlene dikkat çekmek isterim..Genelde bu ifade birilerini töhmet altına sokmak,iteklemek için kullanılır;üstelik somut bir alternatif göstermeden.Üzgünüm,ama böyle.
Sözüm kesinlikle sana değil ve üstüme vazife de değil. Açıkça ifade edeyim: Artık kimse kimseyi kandırmasın, biz yeni yetme değiliz çünkü.
Az gittik uz gittik misali gelişiyor her şey,bunun sen de farkındasın;telaşın,telaşımız ondan..
Ve şahsım adına bu tür sözleri yıllardır duymaktan da gına geldi. Doğru bir ifade, insanları daire dışına çıkarmak, mahkûm etmek adına ancak bu kadar ters yüz edilebilir. Hiç kimsenin kendi anlam dünyasında hapsolması, kamusal alandan geri çekilmesi, faaliyetlerde bulunmaması diye bir şey söz konusu değil, merak edilmesin. Hepimiz bulunduğumuz yerlerde bir şeyler yapıyoruz. Biz, dostlarımızı dair dışına çıkarmadan, mücadele sırasında ileri sürdükleri, sarıldıkları kavramlara daha bir dikkat etmeleri gerektiğini söylemeye çalışıyoruz. Bir söyledik, pir söyledik; yemediğimiz zılgıt kalmadı. Olması gereken bu mudur?Aslında söyleyecek çok şeylerimiz var ama kendi içimizde değil bizim alemde tutuklu kaldık vesselam;ama dostlar sağ olsun,ne diyelim..Yeter ki yıkılmasın kağıttan kuleleri;yoksa fildişi kuleler mi demeliydim?
Yorulduk artık, bundan sonra “körler sağırlar birbirlerini ağırlar” mahallesinden çıkıp, yıllardır iddialı çıkışlarla kırıp döktüğümüz,ihmal ettiğimiz ailemize, hısım akrabalarımıza, konu komşumuza, mahallemize,yaşadığımız şehre zaman ayırmak derdine düştük.Olacaksa bir şeyler buralardan olsun.Son olarak düşündüğüm şekliyle yine ifade edeyim:Kullandığımız kavramlara itina gösterelim,gün olur yüzümüze çarpılırlar çünkü..
Selam ve dua ile..Çok ihtiyacımız var çook..
[email protected]
KARDEŞİM BENİM
Ben özgürlük kavramını çok nadir kullanırım. Epistomolojik olarak, kavramsal çerçevede başka ideolojik bir anlam dünyasını çağrıştırır ve zihin kurucu bir işleve sahiptir. Buna rağmen kullanılan cümlede, bir sistemin egemenlik anlayışından kopuşu anlatmak kastı ile, bu şartla bir anlam ifade etmesi için kullandım.
Verdiğim örneklerde özgürlüğün, klasik toplumlardaki egemenlik yapısından aydınlanma ile gerçekleşen gerçek bir kopuşun; eskinin iktidar yapısını temsil eden krallıktan-kiliseden-gelenek’den tamamen koparak yeni toplumu kurmaları idi.
Buna karşı ne diyordu liberaller; özgürlük-kardeşlik-eşitlik. Bunlarda özgürlük bir amaçtı ve insanı merkeze almışlardı. Ama benim kastım bir amaç olarak değil araç olarak özgürlüktü.
Egemenlikten kopuş ifadesi, “la ilahe illallah” imani temel kaidesinin kısaca Türkçe’deki karşılığıdır. Bu yoksa, başlangıçta neyin reddi ve kabulü vardır, neye bağlılık ve neden kopuş vardır, işin bu kısmı açıklığa kavuşturulmalıdır. Çünkü ileride alınacak tavır, yürünülecek yol bununla anlamlı veya anlamsız olacaktır.
Kimseye darılma, kızarak kabuğumuza çekilme diye bir hakkımız yok. Herkes bildiğini konuşacak, biz de konuşacağız, tartışma olacak ve doğru fikir açığa çıkacak. Şimdilik bunun başka yolu da yok. Bu din kimsenin babasının “malı” da değildir ayrıca. Fikrine güvenen, tefekküre dayalı bir açılımı olan bunun izahını yapacak ama nezaket kurallarına da riayet edecek. Fanatizme kayanlar, ya ben oldum artık diyenler veya fikrinden şüphesi olanlardır diyerek kısa keselim.
“ Sahtekarlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir ” diyor George Orwel. Çok hoş bir ifade, sence de öyle değil mi? Yazı yazmak, konuşmak sadece yazmak ve konuşmak değildir.
İdeolojik düzeyde yazan ve konuşan aslında “siyasi tarafını” da ortaya koyandır. O, zaten orada da durmaz. Her tür meşru aracı kullanarak fikrini yaymaya bakar. Bu bir risktir, hem de önemli bir risk; insanlığı ve potansiyelini geçerli söylemin dışında başka bir hedefe yönlendir, akıp gittikleri dünya hayatının yanlış olduğunu apaçık et bakalım neler oluyor?
Şu kur’ani ifadeleri, bu günün diline dökmek, hayatta karşılığı olan bir duruma tercüme etmek, aslında piyasa da geçerli değerlerin aldatıcılığını ortaya koymakla eşdeğer bir durumdur. Bizde bunlardan birisi varsa diğeri yok yahut flulaşmış durumda. Bunun için anlaşmakta zorlanıyoruz. Bu da normal sayılmalı.
İnzal edilen ayetleri, kevni ayetlerle buluşturup, insanlığa, topluma, hayata ve tarihe, vahiy kaynaklı iradi bir müdahale yapamadığımız zaman zayıflık gösterebiliyor; piyasada geçerli ve yaygın kimi kavramlarla düşünüyor, hayatı ona göre anlamlandırıyor ve bazen de günü kurtarmaya bakıyoruz. Bu husuta Allah hepimizi affetsin, basiretimizi artırsın.
Peygamberlerin kısa sürede muhatap olduğu siyasi-toplumsal tepkinin; cana, mala ve yurtta ikamete kast edecek kadar sürdürülen muhalefetin esasını ve arka planını bir okuyabilsek diyorum; belki ufkumuz aydınlanacak, gönüllerimiz mutmain olacak. Tartışmaların çoğu da bitecek böylece ve bakacağız asıl işimize. Buna rağmen konuşmaya ve tartışmaya da devam abi, geri adım yok, alan daraltma yok.
“Ben özgürlük kavramını çok nadir kullanırım. Epistomolojik olarak, kavramsal çerçevede başka ideolojik bir anlam dünyasını çağrıştırır ve zihin kurucu bir işleve sahiptir.”
Bana bu ifadeler yetti sayın dostum. Katkı sadedinde dile getirdiğini söylediğin yazı-yorumunda muhatabın söylemini tahfif etmeden, şahıs merkezli değil düşünce merkezli bir eleştiri nasıl yapılırı göstermen ders alınacak bir örneklik. Biz şunu öğrendik yıllardır: Kur’ani kavramların hakkı verilmek zorundadır. Hayatın gerçekleri elvermiyor diye ;yaşam pratiklerimizde gereğini yerine getiremiyoruz diye onların yerine başkalarını ikamet etmek bizim işimiz değil.Sair din ve ideolojileri,onlardan mülhem gelişmiş kavramları ıslah etmek de işimiz değil,tabiatları elvermez çünkü.Bunları söylerken hayattan kopmak, denildiği gibi dar alanlara sıkışmak ve hele edep ve erkânınca konuşmaktan ve dahi hakkınca tartışmaktan geri durmak elbette olmaz.Tartışmayı ,düşünmeyi,düşünceleri ifade etmeyi engellemek de üzerimize vazife değil.. Başka bir vesile ile dile getirmiştim; yoksa bizim başörtülü bir kızımızın ağzını zorla kapamaya çalışan “ bir devlet görevlisi” nden farkımız kalmaz…İnsanımız “devlet görevlisi” ifadesi üzerine bir düşünmeli..Eleştirdiğimiz statükoculuk ve muhafazakarlığın yerine neyi ikame ettiğimizi de bir düşünmeli..
Ne alakası var demezsin umarım. Benim çok hoşuma gitti.Not olarak düşeyim dedim.
“Şu anda üstünüzde olan tişörtlerinizi veya gömleklerinizi kaldırın, bir bakın bakalım, göbek çukurunuz var mı ? Varsa eğer artık özgür değilsinizdir...”
Allah yar ve yardımcımız olsun.Selam ve muhabbetle..
