İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Fatma CEREN
Fatma CEREN
26 Temmuz 2013

Vahdet İncisi

Sonuç olarak vahdet, yerin ve göklerin kabul etmediği, edemediği emaneti birlikte omuzlamaktır. Bu kutlu amaç için bir araya toplanmaktır. Bu dünyada bir araya gelmek istemeyenler, bu hasreti gönüllerinde yaşamayanlar cennetteki beraberliği nasıl umud edeceklerdir? Unutmayalım ki bize vadedilen cennetler, vahdetin önüne gerilen sorunlardan örülen duvarların arkasındadır. İç duvarlar her bir müslümanın iç dünyasında iken dış duvarlar toplulukların önündedir. Ve yine unutmayalım ki bu dünyada salihlerle ‘Biz’ olabilenler, salihlerle beraber cennetlere gireceklerdir.

26 Temmuz 2013 4 dk okuma 3,2B okunma
100%

Vahdet mü'min gönüller için müjde dolu bir sevinç ifadesiyken, her nedense bize hüznü çağrıştırır. Ne yazık ki müptelası olduğumuz bu hüzün “Biz” diyebildiği halde bir araya gelemeyen gönüllere de uğrar, bir aradayken “Biz” olamayanlara da. Mümin gönüllerde devamlı kanayan, kanadıkça acıtan bir yaradır. Buruk gönül ve yaşlı gözle çözüm deryasında umutla aranan, kıymetli bir inci gibidir.

Kelime anlamıyla bütünlüğü, bir araya toplanmayı ifade eden vahdet; müminler için birlik, beraberlik ve dayanışma demektir. Aynı vahyin ışığında aynılaşan gönüllere, o ışığın topluca yol göstermesidir. Mü'minlerin birbirini anlaması, birbirinden haberdar olması, kalabalıklar arasında inci bildiği birincilerini öncelemesi ve onları koruyup gözetmesi ise vahdetin gizli habercisidir.

Vahdet önce insanın Rabbiyle, sonra kendiyle, eşyayla, mahlûkatla ve kâinatla yakaladığı uyum ve bütünlüğe bağlıdır. Bugün tevhid inancı, vahdete bir çatı olamamışsa; bunun nedenleri üzerinde düşünmek gerekir. Tevhid mi anlaşılmıyor, anlaşılan mı yaşanmıyor veya yaşandığı söyleniyorsa nasıl yaşanıyor?

Aslında yaşantıdan önce anlama safhası üzerinde durmak lazımdır. Çünkü müslüman davranış ve amellerini, vahiyden ve resulden anladıklarına göre şekillenir. İnançta beraberlik sağlanmazsa, metotta farklılaşmak da farklı yönlere yürümek de kaçınılmazdır. Vahdet öncelikle fertlerin kendilerindeki iman ve amel bütünlüğünden başlar. Yani önce kişilerin kendi iç ve dış dünyasının vahdetine bağlıdır. Kendi ne özel küçücük çatısında bu vahdeti ve huzuru yakalamamış olanlar, her biri ayrı bir dünya olan insanlarla hangi çatıda ve nasıl bir araya gelecektir?

Müslümanlar birlikteliğe ve birlikte bir şeyler yapmaya hep ihtiyaç duymuşlardır. Fakat bilinmelidir ki aynı iman ve amel bütünlüğünü yakalayan müslümanlar aynı kimliği taşırlar. Dünyanın bir ucundaki bir müslümanla diğerini ortak tavırda ve harekette birleştirecek tek unsur budur. Bunlar karşılaştıkları meseleleri aynı hükümle aynı düşünürler, aynı anlarlar ve aynı davranış tarzına kendilerini yakın hissederler. İşte bunların ortak kimliklerinde İslam yazar zaten bunların kimliği ancak İslam’dır.

Bugün Allah’ın vahdeti vaad ettiği müslümanlardan olmadığımız takdirde bırakın vahdeti, bizi vahdete yaklaştırabilecek çözümleri bile bu ümmet hakkıyla yaşamayacaktır. Piknik ve kahvaltı kardeşliği ile sınırlı kalan bazı toplanmalara elbette ki vahdet değil tanışma denebilir. Eğer ki bu tanışmalar, sorumluluklara sahip çıkma bilinciyle ömre adanmış kardeşlikleri doğuruyorsa; seneler sonra yetişecek olan vahdet ağacını sulayabilir. ‘En azından’ mantığıyla olaya yaklaşanlar, bu gibi hareketleri başlangıç ya da iyi gelişmeler olarak değerlendirirken; vahye ve sahabe dönemine odaklananlar, bunların acil vahdet ihtiyacını avuntuyla gölgeleyen şeyler olduğunu bile düşünebilir.

Vahdet önce gönülleri bir araya getirir. Bu beraberlikte sunilik, mesafe, soğukluk, zorlama yoktur. Çünkü mü'minleri bir araya getiren ortak bir sevgi, ortak bir sevdadır. Nitekim ortak sevgilimiz "Kişi sevdiği ile beraberdir" buyurmuştur. Her kişi bu buyruğu iyi düşünmeli, iyi anlamalıdır. Sevdiği kim ve ne? Ve sevgisinin temelinde ne var? Çünkü duyguların dayandığı temeller, bizim yönelişimizin safını belirler. Bu yöneliş istikameti, istikamet amel ve tavırları meydana getirir. Dolayısıyle bugünün müslümanları birbirlerini bir arada neyin tuttuğunu iyi sorgulamalıdır. Çünkü bunlar şeytanın paketlediği vahdet minyatürleri de olabilir. Ne yazık ki menfaat, kavmiyetçilik, tahakküm, itibar gibi kaygılarla da müslümanlar bir araya gelebilir. Bunu fark edebilmek tabi ki geri adım atarak tabloya şöyle bir uzaktan bakabilmeye bağlıdır. Bakınca görebilmek ise bunlarla ne kadar yüzleşmek istediğimize ve buna şahid olan Rabbimizden gelecek yardıma bağlıdır.

Vahdet ortak bir kimliği zorunlu kılar ki, bu müminler imanda ve amelde aynı bakışı yakalayanlardır. İslami hareket metodu konusunda ise aralarında bir ihtilaf söz konusu olamaz. Olursa birlikte hareket edebilmek mümkün olmaz. Bu nedenle topluluk bilincini etkileyen ikinci önemli etken aynı hareket metodunu benimsemektir.

Sonuç olarak vahdet,

yerin ve göklerin kabul etmediği, edemediği emaneti birlikte omuzlamaktır. Bu kutlu amaç için bir araya toplanmaktır. Bu dünyada bir araya gelmek istemeyenler, bu hasreti gönüllerinde yaşamayanlar cennetteki beraberliği nasıl umud edeceklerdir? Unutmayalım ki bize vadedilen cennetler, vahdetin önüne gerilen sorunlardan örülen duvarların arkasındadır. İç duvarlar her bir müslümanın iç dünyasında iken dış duvarlar toplulukların önündedir. Ve yine unutmayalım ki bu dünyada salihlerle ‘Biz’ olabilenler, salihlerle beraber cennetlere gireceklerdir.

İşte bu mü'minler dünyada hep ‘Biz’ ile başlayan dualarına cennette bir dua daha ekleyerek "Bizden hüznü giderip yok eden Allah'a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir" diyeceklerdir.

Sonra da,

cennet tahtlarına vahdet incileri gibi,

bir bir dizileceklerdir…

Paylaş X Facebook

Yorumlar 15

H hüseyin alan 01 Ocak 2012

Vahdet konusu, kitabi ayetlerin yan yana dizilmesi ve tekrarlanması olmamalı. Gerçeğe dönüşen bir hareketliliğe ve hak üzere bir davete dönüşmeli ama bizler hala okuma eşiğinde duruyor, ezber tekrarı yapmaya devam ediyoruz.

Kuran okurlarının, okuma ibadetlerini, okuduklarından hareketle fiiliyata dönüştürmeleri ve önceki eşiği aşarak aslolan kuşatıcı ibadete dönüştürmeleri gerekmiyor mu? Konuşulması gereken ibadetin bu tarafı olmalı artık.

Bireysellik zebunu olan ve buradan çıkmayı akledip başarmayı düşünmeyen Müslümanlar şu ayeti niye okuyup dururlar o halde:

“Sizler cehennem çukurunun kenarındaydınız... Allah kalplerinizi telif etti de kardeşler oldunuz...”

Peygamberin şu uygulamasını bilmezlermi ki hala ayrılık gerekçeleri ve maddeleri üretip dururlar:

“Kureyş kavmi-ulus bağlarının üzerinde İslam kardeşliği bağıyla yeniden aidiyet kuran ve ayrı bir cemaat olan Müslümanlar, bunu becerdikleri için, Medine’de muhacir ve ensar kardeşliğini de kurmuşlardı”

Bütün bunları yapan Müslümanların önünde tamamlanmış kuran olmadığı halde! Müslümanım demek bu aşamayı getirmiyor da hala kuran okumalarıyla tartışıp duruyoruz! Ne bitmez gerekçelerimiz varmış bizim!

Bizler neyi konuşmaya, neyi tartışmaya çalışıyoruz hala anlamak mümkün değil!

F fatma ceren 01 Ocak 2012

Bilmukabele Hüseyin abi!

Haklısınız.

Selamlar.

Y Yakup Döğer 01 Ocak 2012

Haklısın Hüseyin abi,hemde yerden göğe.Sürekli aynı yerde bir dönme dolap misali aynı şeylerin konuşulup,aynı şeylerin tartışılması,bu konuda somut adımlar atılmaması hem zaman kaybı hem enerji kaybı,en önemlisi de aslolanın sulanması konusunda çok büyük kayıp oluyor.

Artık Müslümanlar bir adımda olsa atmalı,olmaz,olamaz,ütopya,nostalji gibi kelimeleri lügatlerinden çıkarmalıdır.Olmayacak bir ibadetin emrolmuyacağının idrakine varmalı.Lafa söze gelince kelimeleri diziyoruz,edebi nutuklar atıyoruz,birazda kendimize dönüp öz eleştiri yapmalı,eleştirel olanları düşünmeli,eleştirildiğimiz için alınmamalıyız.

İslam Coğrafyası ne hale geldi,emperyalistler canımıza okuyor,bizimse konuştuğumuz,tartıştığımız durduğumuz yere bakın.Ne yazıkki hayatın tarihi akışını çok geriden takip ediyoruz.Bütün Müslümalar, “Keşke” diyecekleri gün gelmeden aklını başına almalı,gerekeni yapmak için seferber olmalıdır.

Bireysellik ve egoizm batının bütün dünyaya dayattığı bir sosyal yapılanma projesidir.Ve bu proje genelde bütün insanlar için üretilmesinden öte,özelde Müslüman bireyleri zihinsel tahakküm altına almak amacını gütmektedir.Ama maalesef Müslüman fertler bunun olumsuzluk yönünden çok ciddi bir tehlike olduğunu idrak edememişlerdir.Bunun sonucunda İslam Dünyasında,Muvahhit olan ama kendi başına devlet bir çok Müslüman türemiştir.Sanırım tarih sayfalarında zamanımızda olduğu kadar bireysel takılan Muvahhit Müslümana rastlayamayız.

Vahdetin bir ibadet şuuruyla ve hemen sağlanması için yazmaktan,konuşmaktan,tartışmaktan öte bir amel olduğu şuuruna ermeliyiz.Müslüman,bir diğer kardeşinin yardımı olmadan asla kendi içinde bir bütün olamaz.Unutmayalım ki,yalnızlık Müslüman bireye en çok zarar veren bir haldir.

Kalemine sağlık sayın Ceren

İ İslam BAŞARAN 01 Ocak 2012

Allah’ın rahmeti hepimizin üzerine olsun duasıyla.

İnsanlar aklını Kur’an’ın önüne koyduğu serece insanlar her konuda ayrılağa düşecektir.
Ne zamanki insanlar aklını Kur’an’a tabi tutar, akıl Kur’an’ın önüne konulmazsa işte o zaman vahdetin önü açılır. AKIL VAHİNİN ÖNÜNE GEÇMEMELİ

sn. ceren hanım kaleminize yüreğinize sağlık

F fatma ceren 01 Ocak 2012

Çok Şükür!

Vahdet konusundaki meramımızı anlamış olmanıza memnun oldum Sn.Döğer. Zira bu yazı, oldukça eski bir yazı. Ve o zaman da, sonrasında da ve şimdi de vahdet/birlik/beraberlik ile ilgili düşünce ve çabalarımız hiç ama hiç değişmedi, hep aynıydı.

Ancak,

Hüseyin abinin de, sizin de kabul ettiğiniz üzre; müslümanlar bir inanç, bir metod ve aynı çatıda birlikte hareket edebilmelilerdir. Vahdet bu demektir. İtikat, metod, amel ve müslümanların hedef ve istikamet ise; ihtilaf götürmeyen konulardır.

Müslümanlar arasındaki ameli farklılaşma ve kutuplaşmalar, bu konulardaki algılarda farklılaşmadan kaynaklıdır. Bir süreliğine ve bir kaç konuda ortak paydada buluşmak, üç beş konuda mutabık kalmak birbirine destek olmak, zaman zaman bir araya gelip sonrasında eve dönmek....gibi durumlar vahdet değil ancak kısa süreli dayanışmalar olarak tanımlanabilir. Vahdet ise bunların çok çok ötesinde bir kavramdır. Hz.Peygamber dönemindeki birlik ve beraberlik, o grubun öncülüğü ve örnekliğiyle sabittir. Bizim o topluluğu iyi anlamamız gerekiyor. Çünkü Allah(c.c.) nasıl iman, ibadet esaslarını belirlemiş ve şartlara bağlamışsa; vahdet/birliktelik/beraber hareket etme esasını da belli şartlara bağlamıştır. Ve bugün vahdet(asıl vahdet) sağlanamıyorsa-ki öyle-sorunu bu şartlarda aramalıdır. Yoksa bugün her biri farklı vahiy/resul algılamalarıyla, birşeyler yapmakta olan grupları bazı ve sınırlı ortak paydalarda toplamaya çalışmak, bu şartların sağlandığı anlamına gelmez. Zira vahdet, vahyin emrettiği aynı imanı ve hareket metodunu beraber sahiplenmenin bir sonucu olan birlikteliktir. Son zamanda anlatmaya çalıştığımız konu budur.

Son dönemde yazdığımız yazılar, dikkat buyurursunuz ki, hep aynı konu etrafında dönüyor. Ve görüyoruz ki, görünen köyün ahalisi birlikte hareket etmiyor,edemiyor. Ve ihmal edilemeyecek bir çoğunluğun kafası karışık. Ve ısrarla bu konuların üzerine gitmemizi talep ediyorlar, aynı dertle dertleniyorlar.. STK, vakıf dernek ve Hılful fudul konularına gelen yoğun ilgi ve tepkilerde de bunu gördük. Ve pekçok Müslümanın sizin de dertlendiğiniz ortak konumuzla meşgul oldukları gereksiz tartışma ve reaksiyonlara girmeden,sadece konunun özünde fikir üretmeye çalışmaları, elbette bizi sevindiriyor.

İslam adına şimdiye kadar yapılanlar, yapılmak istenenlerin neresindedir ve daha başka neler yapılmalıdır...gibi sorgulamalar; inşaallah Hüseyin abinin vurguladığı teoriden pratiğe geçişin ilk aşamasıdır. Bu ise, vahdeti ütopyadan gerçekliğe taşıyan başlangıçtır.

Ve görünen köyün verilerine göre şimdilik ütopya olan(Hüseyin abinin tarif ettiği ütopya) bir vahdetin varlığından söz etmek, vahdetmiş gibi düşünmek ve davranmanın kimselere faydası olmadığı gibi; bu durum,olması gereken asli birlikteliğin şartlarını ve zeminin anlamamızın önüne bir engel olarak gerilir.

Ortada vahdete karşı bir duruş sergilemediğimizi, bilakis bunun ‘öncü cemaat’ örnekliğine odaklanarak şartlarını anlamaya ve açıklamaya çabaladığımızı, vesilenizle tekrar ve tekrar ve tekrar hatırlattığımıza göre; bundan sonra bu pratiğin nasıl geliştirileceği konusunda- yani asıl konu ile ilgili- düşünce ve katkılarınız bizlere fikir verecektir. Mesela eğer ki okuduysanız, STKlar, dernek,vakıflar ve bunların hareket metodları, yaptıkları işler hakkındaki görüşlerinizi; Venhardaki son yazım bağlamında belirtirseniz memnun olurum.

Bu arada,

sanırım çevrenizde bireysel takılan ve yalnızlığı savunan, hatta pratikte bir şey üretmeyen ve yaşamayan çokça müslüman olmalı. Çünkü yazı ve yorumlarınızda devamlı buna vurgu yapıyorsunuz. O kardeşlerimizin bu yazı ve benzeri türden yazılar okumaları, pratik oluşturma hususunda kendilerine tavsiyede bulunduğumuz pek çok kardeşimize olduğu gibi inşaallah onlara da ufuk açıcı ve faydalı olacaktır.

Katkılarınız için teşekkür ederim.
Selamlar.

F fatma ceren 01 Ocak 2012

Sn.Başaran,

aklı vahyin gerisinde tutma ve vahye göre çalışırsa ancak akletme melekesine ulaşılacağı hatırlatmanız, konu için çok isabetlidir.

Vahyin önüne geçen akıllar, farklı algılarla farklı pratikler üretince bunun sonu ayrılıktı ve bu son kaçınılmazdı.

Vahdet denilen olgu ise, iman/amel/metod esaslarına sadece vahye tabi olmaya bağlıdır.

Amel ise bugün işin görünen köy kısmıdır. Ameli salih yapan şartlar, yine Kur’an’da belirtilmiştir. Ve vahdet için sadece iman birlikteliği değil, ‘salih amel birlikteliği’ şartı da gerekir.

Salih amel kavramını anlayabilmek; doğru bir vahiy algısı ve özellikle Hz.Peygamberi doğru anlamamızla mümkündür. Çünkü o, yürüyen Kur’an’dı. Ahlak kavramı ise bütün bunlarla ilişkilidir.

Velhasıl kelam, inşaallah sizin de dediğiniz gibi vahyin kavramlarını akıl ile idrak edebilmelidir.

Selamlar.

İ İhsan 01 Ocak 2012

Herkesin ağzına sakız olduğu kadar çiğnenmeyecek,geçilemeyecek önemdeki bu konuyu böyle güzel bir yazıyla anlattığınız için Allah sizden razı kalsın.İlk okuduğumda aynı duygularla okumuştum şimdi dünyayı saran dehşetli islam düşmanlığını seyrettikçe daha bir başka duygularla okudum.Vahdetin şartlara bağlılığı ilkesin iman ilkeleri gibi geçilemeyecek önemdedir.Vahdetin şartlarını imanın şartlarına ve metodun şartlarına bağlamanız tevhid bölünmez bütününü tamamlamış.Vahiy vahiyin sahibi tarafından indirildiyse onun yeryüzüne hakimiyet metoduda aynı vahiyin indirildiği gibi resullallaha onunla beraber bizlere öğretilmiş.Vahdetin çatısını imanda değil amelde toplanması esaslı konumuzdur.Bu zamanda bu zeminde bunların tartışılması gerekir.İlkeli duruşunuzu ve gereksiz tartışmalardan uzak duruşunuzu koruyun.Ufuk açan konularınıza devam edin.Allah sizden daima razı kalsın.

M Müslim 01 Ocak 2012

Sayın Ceren, vakıflar, dernekler diyerek yaptığınız toptancı yorumlar bence ne yazık ki büyük bir haksızlık içermektedir. Tevhidi ilkeleri, Nebevi çizgiyi ısrarla savunan dernek ve vakıfları diğerleriyle aynı kefeye koymanız, inzal sürecinde o günün Kitap Ehli’ni bile toptan aynı kefeye koymayan, onlar arasındaki din düşmanlarıyla, Allah’a yönelim içinde olanları özellikle ayırıp hakkı olana hakkını teslim eden Kur’an’ın talim ettiği mümeyyiz akla hiç uymamaktadır bu yaklaşımınız. Lütfen bu toptancı yaklaşımınızı sorgulayın, bu yaklaşımınızla birçok Müslümana/İslami çevreye haksızlık yaptığınızı düşünüyorum.

F fatma ceren 01 Ocak 2012

Sn.Müslim,

hepsini toptancı bir anlayışla değil, elbette ayrıştırarak değerlendiriyoruz. Ama bu ülkedeki ortak adı kullanmak durumundayız. Çünkü sistem öyle diyor, öyle izin veriyor ve öyle kontrolü elinde tutuyor.

Niyetimiz, faaliyet gösterenlere silme bir yaklaşımla yermek değil asla. Ama pek çoklarının da şikayet ve sızlanmalarıyla da, asıl olması gerekeni aramak ve yakalamaktır.. Hem hepsini aynı kefeye koymak gibi bir tabir kullanmayalım. Bu, bir haksızlığa karşı dururken başka bir haksızlığa imza atmak olur. Zira Hılful Fudul yazımızın sonunda, Tevhid ehli grupların bu süreçten nasıl etkilendiklerini ayrı bir yazıda ve ayrıca ele alacağımızı vurgulamamız, bu ayrışmayı yapmış olmamızdandır. Fikren ve amelen etkilenilmediğini söyleyebilir misiniz? (Mesela burada, bazı tevhid gruplarının sistemiçi mücadeleye kayanların fikir ve faaliyetlerine ılımlı ve olumlu bakışlarını, kuşatıcılığını düşünebilirsiniz.)

Siz de kabul buyurursunuz ki, savrulanların da başlangıçtaki amaç ve halleri bugünkü gibi değildi, öyle değil mi? Tabi bu demek değil ki, herkes bu süreci yaşayacak ve bu sona erecek. Allah korusun ve esirgesin. Lakin, fikri ayrışmaya rağmen amellerdeki ve faaliyetlerdeki benzeşmeye, dikkatleri çekmek isterim.

“Tevhid ilkeleri ve nebevi çizgiyi ısrarla savunmak” ve bu savunmanın nasıllığı üzerinde, yine tevhid ve nebevi metod çerçevesinde düşünelim derim. İlkeli duruş bu savunmayı hakkıyla yerine getirmekle mümkündür. Eğer ortada sizin de tesbit ettiğiniz ve aynı kefede olmayan iki tutum varsa, tevhid ilkesi/Nebevi çizgide birleşenler neden bir çatıda değiller? Hz.Peygamber döneminden bir örnek taşıyacaksak, ehli kitabı,şunu şunu değil; dilerseniz bunu taşıyalım.

Kitap ehli, din düşmanları ile kendilerine İslami diyen grupları örneklemeniz yanlış olmuş. Zira onların ayrışması ve safları ne kadar belirgindiyse, bugünkülerin fikirleri ve amelleri o kadar karışıktır. Çünkü olaya “İslami” diyerek kalkışıyorlar.Zaten sorun da bu!

Eğer konuya, “En azından” mantığıyla yaklaşıp Allah’a yönelim içinde olanların hakkını teslim etme eğilimine girerseniz; sizin de eleştirdiğinizi (yorumlarınızdan) bildiğim kurum ve kuruluşlara da haksızlık etmemeli. En azından İslami mücadele veriyorlar! Hakkı teslim etmek ayrı bir konu, yapılan yanlışları ayırdedip düzeltmek ayrı. Zira hakkı teslim etmenin öne geçirildiğinde, hakikatin görülmediğine siz de yorum köşelerinde yeterince şahit olmuştunuz.

Muhtemelen yarın bu sitede “En azından Büyüsü” diye bir yazı yayınlanacak, inşaallah okumanızı tavsiye ederim.

Konu grift veçok geniş. Dolayısıyla burada sınırlı cümlelerle yapılan yorumlardan yola çıkarak, fikir yürütmeden önce konulara bütünsel yaklaşmalıyız.

Siz Venhar’daki “Bir başka Açıdan Hılful Fudul” yazısını okudunuz mu? Ve STK, kurm,vakıflarla ilgili diğerlerini. Okur ve düşüncelerinizi bu bağlamda paylaşırsanız memnun olurum.

Selamlar.

M Müslim 01 Ocak 2012

Bakın Sayın Ceren, halen “amellerdeki ve faaliyetlerdeki benzeşme”den söz ederek aynı toptancı tutumunuzu sürdürüyorsunuz. Birçok tevhidi kuruma böylece bühtanda bulunuyorsunuz. Kur’an’ın inzal olduğu süreçteki Kitap Ehli örneğimi yanlış anlamışsınız, Kur’an onları bile toptan değerlendirmezken siz nasıl İslami vakıf ve dernekleri toptancı mantıkla mahkum edersiniz diyorum, onları örneklendiriyor değilim. “En azından” mantığıyla konuya bakmadığımı da siz çok iyi biliyorsunuz, ki bu ifadelerinizde bile tevhidi kurumlara yönelik amansız bir önyargı ve itham söz konusu. Allah için, bunu yapmayın.

F fatma ceren 01 Ocak 2012

Ameller ve faaliyetlerdeki benzeşmeyi, özü ve inanca dayalı kısmıyla değil; şekil/usül/tarz/metod/sistemli çalışma kısmıyla anlayalım.

Ve dilerseniz şöyle yapalım Sn. Müslim,

Benzeşme konusunda ben yanılmış olayım, ancak bunun için bana, tevhid ehli kurum ve kuruluşlarının ve diğerlerinin; faaliyetleri/işleri/hareket tarzı/tepkileri/ amelleri arasındaki farkları somut örneklerle belirtin. (Burada teori ve fikirler değil kastım, oraya girmeyelim.Konu o değil çünkü.
Kastım, diğerlerinde yanlış görülen fikirlerin doğrularını; yayma, yerleştirme, geliştirme, tebliğ etme ve hakim kılmanın; metodu/ tarzı/ şeklidir.) Ve saydığınız farklar, fark yaratıyor mu? Bu sorum, toplumdaki değişim açısından daha önemli.

Örneğinizi tekrar okudum ve şunu demek istemiştim. Yani, Kur’an elbette ki herkese yaptığı kadarıyla muameleyi esas almaktadır. Ben de aynı bakışla baktığımızda, zaten toptancı mantığını gütmediğimi ve aynı kefede değerlendirmediğimi ifade ettim. Ve ilgilendiğim kefenin içi değil, herkesin dertlendiği “olması gereken” çözüm!

Ama siz diyorsanız ki, “Ben/biz bu halden memnunuz ve olması gereken öncü cemaat örneği/modeli zaten Hz.Peygamber örnekliğiyle inşa edilmiştir, adı da şudur ve bu hususta bizlerin bir sorunu yok” o zaman tamam. Sizin fikrinizi anlarım. Gerçi bunu benim yazı üzerinden sordum ne düşünüyorsunuz diye, ancak cevabı göremedim.

Ayrıca hiç bir gruba karşı önyargı ve ithamım yok. Sadece İslam’ı seçip yaşamaya başladığımdan ve bu camiayı takip ettiğimden beri; bahsettiğiniz grupların yazı/ yorum/ istişare/ gözlemlerden edindiğim izlenimden hareketle; pek çok aksaklığı ve sizlerin de çözüm aradığınız sorunları dile getiriyorum. Hem bunlar hep konuşulan ve yazılan konular.

En azından mantığı ile bakmamak, olması gereken üzerinde yoğunlaşmayı zorunlu kılar.

K Kemal Songür 01 Ocak 2012

Sn Ceren’in Müslim kardeşe verdiği şu cevap; (Niyetimiz, faaliyet gösterenlere silme bir yaklaşımla yermek değil asla. Ama pek çoklarının da şikayet ve sızlanmalarıyla da, asıl olması gerekeni aramak ve yakalamaktır.. Hem hepsini aynı kefeye koymak gibi bir tabir kullanmayalım. Bu, bir haksızlığa karşı dururken başka bir haksızlığa imza atmak olur.) beni şaşırttı!!!
Oysa;
Bu pragraf Sn Ceren’e aittir; (''Vakıf ve derneklerin, kendi koyduğu prensiplerinden ziyade, önce kendilerinin bir prensip altında toplandıklarının farkına varmalıdırlar.Zira ben hepsini(HEPSİNİ), bir prensibe bağlı, sistemle ve birbirleriyle gayet uyumlu olarak görüyorum. Bu prensibin emrinde, ona bağımlı, onu destekleyen ve asla onu tehdit etmeyen her faaliyette imtiyazlı; ancak hududları o prensip tarafından belirlenen gruplar bunlar.'') Bu ifadelerine karşılık kardeşane uyarılarda bulunarak İlkav, kalemder, hay-der, zeynep-der, kardeşlereli-der, özgün-der ve benzeri irili ufaklı ülke çapında birçok derneğin olduğunu ve bu derneklerin sistemi reddettiğini, faaliyetlerindeki ''tevhidi düşüncenin yaygınlaşmasına'' yönelik sistem tarafından bir dayatma geldiği takdirde ellerinin tersiyle var olan vakıf/dernek tabelalarını fırlatıp atacaklarını ve bu tabelaların asıl değil, kullanılan (kullanılmasında mahsur görülmeyen) bir araç olduğunu ve aslolanın Tevhidi düşüncenin yaygınlaştırılması noktasındaki fasılasız sorumlulukların olduğunu dile getirdiklerini hatırlatmamıza rağmen, bir cevap tenezzülünde bulunulmamıştır.
Dolayısıyla, ya sözlerinin/yazdıklarının arkasında dursun ya da toptancı/genellemeci yaklaşımlarıyla müslümanlara yönelik bühtanda bulunduğundan dolayı özür/helallik dilesin.
Müslim kardeşin ifadelerine aynen katılıyorum.

M Müslim 01 Ocak 2012

Sayın Ceren, iddia makamı sizsiniz. Siz, teorik olarak toptan mahkum eden eleştiriler yerine, somut olarak yanlış gördüğünüz konuları yazın, biz de ona göre açıklamalar yapalım. Bu daha sağlıklı olmaz mı?

F fatma ceren 01 Ocak 2012

Sn. Müslim,

iddia makamının önerdiği yazıları değerlendirmeden ve sorunuzun cevabı niteliğinde (Venhar’da) henüz yayınlanmamış bir yazıyı okumadan, savunma ve suçlama yoluna giderek, iddia makamına yeni bir dava açtınız.Hatta bir özür cezası bile kesilmiş. İsrail miyim ben?:)

Hak yolunda doğru olduğuna inandığım ve (Vahdet mi Öncü Cemaat mi?, Hatalardan Ders Çıkarmak, Hılful Fudul serisi) gibi yazı/söz/yorum/eylemlerimle arkasında durduğum düşünce, kaygı ve endişelerim için özür dilemem. Bunun dışında herhangi bir saygısızlığımız, yanlış tavrımız olmuşsa özür dilemek boynumuzun borcudur. Helallik kısmı ise,(buralardan öğrendiğim kadarıyla); nasıl olsa bu gibi tartışmaların en sonunda herkes helallikler dileyip, birbirlerini ve konuyu Allah’a havale edip, kardeşçe! ayrılacağı için; onu sona bırakma hakkımı kullanmak isterim. Eğer ki ömrümüz yetmez ise de, umarım ardımdan üç defa “Helal olsun” denilecektir. Demeyecek olan varsa buraya yazabilir ve ben de kendilerine sorumu yinelerim. İsrail miyim ben?:)

Neyse, yoruma dönersek;

Önce bu dava neticelensin, siz hakkımdaki diğer davayı sonra açarsınız. Yalnız, tüm dava dosyalarının bütün olarak incelenmesini, özellikle buraya da alıntılacağını(hatta geciktiği için meraklanıp) beklediğim cümlelerimin, yazı konu ve tartışma bütünseli içinde, diğer ifadelerimle birlikte bütüncül değerlendirilmesini talep ediyorum.Zira hiç bir mahkeme heyeti, birkaç cümle ile yola çıkanı dikkate almaz, bütün ifadeleri ve verileri birlikte değerlendirir. Bu nedenle yanlış kanaat sahiplerinin daha iyi anlayabilmeleri için, yazı ve yorumları tekrar ve tekrar ve tekrar okumalarını tavsiye ediyorum.

Daha önce de ifade ettiğim gibi, bunlar ilk kez benim dile getirdiğim düşünce,kaygı ve endişeler değil. Link veremeyeceğim şu an hatırlayamadım ama, STK, vakıf, derneklerin yapılanmaları ve faaliyetlerinin; benzeşme, aynılaşma, zamanla deformasyona uğrama..ve benzer endişe/kaygılarla yazılan pekçok yazı,konferans notları ve yorumlar var.

Hayra ve doğruya yönelten tavsiye ve eleştirilere her zaman açık olmamız gerektiğini hatırlatan değerli abilerin, bu tavsiyelerine kendilerinin de uymalarını temenni ediyorum.

Sahi!

Israrla diğer yazılara yönlendirmeme rağmen, bu konu neden bu yazının altında tartışılıyor? Zira “Vahdet İncisi” o kadar değerli ki! Sn.Döğer’in de tavsiyesi uyarınca bu gibi tartışmalarla karartılmasa iyi olurdu. Ama olsun. Siyah inci de değerlidir.

Yoğun çalışmalarımız ve delillerin yetersizliği nedeniyle, konuyu ele alan yazılar yayına girene kadar dava ertelenmiştir. Ama siz dilerseniz, hem bu konu hakkında hem bu köşelerde ihtilaf ettiğiniz özellikle itikadi ve diğer ameli konular hakkında tartışmanıza yazım altında devam edebilirsiniz, bence mahsuru yok.

Selamlar herkese..

M Müslim 01 Ocak 2012

Sayın Ceren, konuyla ilgli iki yazınızı okudum. “Bir Başka Açıdan Hılful Fıdul” ve “En Azından Büyüsü” başlıklı yazılarınızda tevhidi eksende mücadele eden vakıf ve derneklere dair bir somut eleştiri bulamadım. Daha ziyade insani yardım faaliyetlerini İslami mücadeleden bağımsız olarak faaliyet alanı seçen STK’ları eleştirmişsiniz haklı olarak. (Bu arada hatırlatmış olayım ki, İslam ve Hayat sitesi de bu konuda yıllardır tevhidi tavrı gündeme getirmektedir. “İslami Mücadeleden Bağımsız İnsani Yardım Sadra Şifa Değildir” yazısı ile bu konuda ilk tavır alan yayın organlarından biri burası olmuştu.)

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Fatma CEREN — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.