İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Çetin YILDIRIM
Çetin YILDIRIM
25 Aralık 2010

AKP’yle Çöken İdealler

Rejimin şirk ve küfre dayalı özelliklerinden kaynaklanan köklü ifsad politikalarını sorgulamak dururken, küçük kazanımları sağlayan AKP’nin ballı parmağına sarılmak devrimciliği çöp tenekesine atmaktan başka bir şey değildir. Bu, rejimin ve iktidarın empoze ettiği kokuşmuş düzene radikal eleştiriler getirip, alternatif geliştirmekten, siyasal ve sosyal değişimin öncülüğünden vazgeçmektir.

25 Aralık 2010 9 dk okuma 3,6B okunma
100%

‘Halklar ne istediğinde haklıdırlar, ama iktidar tercihinde hep hata yaparlar’ diye demokratik yanılgının olasılığından bahseder Maria Freire. Halk değişimi talep eder ama yanlış tercihte bulunur der yani. Tıpkı Türkiye demokrasi tarihinde olduğu gibi. Türkiye demokrasi tarihinde hiçbir zaman gerçek bir değişim talebini temellendirerek ideolojik alt yapısıyla, halk sınıflarının, sosyal katmanların yer değişmesini hedeflemiş, önceki düzenin ve iktidarın yapısal temellerini değiştirmeyi hedef alan bir siyasal hareket oluşmadı.

Solcu hareketler Kemalist düşünceden, İslamcı hareketler de Muhafazakar, sağcı reflekslerden kurtularak bir çağrı oluşturamadılar. Bunu başaracak entelektüel birikimleri olmadı. Gerçek anlamda devrimci bir hareket bu topraklarda ne yazık ki yeşeremiyor. Sol hareketlerin CHP üzerinden halk hafızasındaki sabıkası silinebilecek, affedilebilecek, görmezden gelinebilecek türden değildir. Bu topraklarda halka umut olabilecek, mevcudu değiştirme adına siyasal bir mücadele örgütleyecek tek alternatif İslamcı düşünce ise doksanlı yıllarda yakaladığı özgün bir damar oluşturma imkânını, ikibinli yıllara gelindiğinde harcamış görünüyor ve bu anlamda sermayesini tüketmek üzere.

Zaten 97 Şubatından beri yaşananlar bunu göstermektedir. İktidardaki parti kendini  İslami olmakla nitelemese de, halkın bakışında RP’nin devamı olmakla ve İslam’la irtibatlandırılmaktadır. Kendileri kabul etmese de realite bu. İslamcı görünümlü, neo-liberal bir parti AKP. Halk onları hala eşlerinin başörtüsü, namaz kılmaları, oruç tutmaları, içki kullanmamaları üzerinden İslamcı olarak biliyor. Bu düşünce İslamcılara da bir tarafıyla nüfuz etmişe benziyor.

Bu makale halkın algısından çok, son yüzyılda vahyi düşünüşün siyasal teorisini bu topraklara taşıma kabiliyetini bünyesinde barındırıp bunu besleyen düşüncenin genel seyrinde ince bir değerlendirme yapmak amacıyla yazıldı. Devrimci İslamcı düşüncenin ilk dönem fikri değerlendirmelerine mercek tutarak bir hatırlatma yapmak... Asli sorumluluklarımızın nereden nasıl bir geçişkenlik göstererek değişime uğradığına pencere açmak... Bir özeleştiri yapmak belki…

Bugün insanların çaresizliğine karşı Müslümanların çözümün neresinde olduğuna dair bir değerlendirme yapmak hepimiz için vazifedir. Özellikle yoksul ve yoksun bırakılan, Kemalist şiddet kadar ekonomik baskı ve neo-liberal politikalar karşısında ezilenlerle ilgili daha önceleri ortaya konulan veya önerilen tavırların neler olduğuna dair, içe dönük bir özeleştiri maksatlı bir değinidir bu makale.

Türkiye’de İslami hareket üretme, geliştirme, örgütleme, kitleselleştirme kabiliyetini içerisinde barındıran damarı değerlendirmek isabetli olacaktır. Türkiye’deki devrimci İslamcı düşünce, geleneksel, sağcı, milliyetçi, muhafazakar gayri İslami kimlik tonlarından ayrışma ve arınma temelinde bir paradigma üzerine bina edildi. Özellikle doksanlı yıllarda ‘Dünya ve İslam’ dergisiyle daha da berraklaşan kimlik, İslami tabanda akis bulmaya başladı.

Büyük boşluk doldurmanın ötesinde zihin inşa etme ameliyesi görevi üstlenen Türkiye İslami hareketinin asli damarı olmaya namzet bu çizgi, ilk dönem ‘kavramsallaştırma’ faaliyeti sayesinde bir İslami ‘dil’ oluşturdu. Özellikle kendini İslami diğer oluşumlardan farklı olarak ‘Devrimci’ bir çizgiye atıfta bulunarak tanımladı. Teymiyye’den Seyyid Kutub’a ve dünya üzerinde İslami hareketler üzerinden bir tecrübe oluşturup ümmetçi çizgiye katkı sağladı.(1)

Dünyayı algılamada, kendini farklı alanlardaki değerlendirmelerin katkısına açma cesareti ile farklı coğrafyalardaki halkların devrimci değişiminin gözlemlenmesiyle alakalı kültür, sanat, edebiyat üzerinden makaleleri İslamcılara kazandırdı.(2) Bu sayede Türkiye’de resmi ideolojinin oluşumunda sanat, kültür, sinema ve edebiyatın rolünün eleştirisinin yapılmasına zemin hazırladı.(3)

Türkiye İslami hareketinin ana damarı olan bu düşünce, İslami düşünceyi üç eğilim etrafında değerlendirdi. a- Geleneksel akım b- Modernist akım c- Islahatçı akım

Islahatçı akımın bu topraklardaki temsilcisi olarak müşahhaslaşan bu damar, Afgani-Reşid Rıza çizgisini Anadolu’ya taşıma başarısı gösterdi.(4)

Türkiye İslami hareket düşüncesinin mayalanmasından günümüze kadar gelmesinde ve taşınmasında emeği geçen okulun ilk dönem değerlendirmelerinde geleneksel din algısından farklı siyaset teorisine yaklaşım çok önemlidir. Sol jargonla ifade edersek çok ‘ilerici’ sayılabilecek bir siyaset teorisi oluşturuluyordu. Özellikle aşağıda vereceğim alıntılar, hayatı kuşatan bir siyaset algısını, vahyin şahitliği sorumluluğu üzerinden ifade ediyordu. Şu soruyla İslamcıların ufuklarını genişletiyordu:

“Artık müslüman düşünürler yaşadıkları vakıayı keşfetmelidirler; İslam toplumunda uygulamayı tasarladıkları, vakıadan kopuk İslami ekonomik modelleri oluşturma çabalarını askıya alıp, içinde yaşadıkları sistem içinde nasıl bir toplumsal muhalefet oluşturabilecekleri gerçeği ile yoğunlaşmalıdırlar. Ticaretin helalliği (2/275) üzerinde durularak İbn Mace'nin Hz. Muhammed'den naklettiği "İşçinin ücretinin 'teri kurumadan' verilmesi" mevzuundaki hükme dayanarak, bugünkü gerçekliğimiz ve sorunlarımız atlanıp geleceğe dönük vakıasız modeller oluşturmak ve insanları bu İslami modellere sahip çıkmaya çağırmak ne kadar inandırıcı olur acaba?” (5)

Aynı makalede dönemin ekonomik verileri üzerinden sistem analizi yapılarak ezen-ezilen, müstekbir-mustazaf adlandırması ile sistem yerel ve küresel ölçekte değerlendirilmekte. Yazının sonunda İslami hareketin büyümesi için Müslümanlara şu tavsiyede bulunuluyordu: a- Kapitalist sistem iç çelişkileri ile tanınmalıdır. b- İşçi sınıfının hak arama mücadelesi desteklenmelidir c- İşçilerle sağlıklı diyaloglar sergilenmelidir. d- İşçi sınıflarına ‘sahip’ çıkarken sömürünün gerçek nedenleri anlatılmalıdır. e- Müslümanlar işçiler ve sendikalarla ilişkileri yoğunlaştırmalıdırlar. (5)

Bu düşüncelerin İslami hareketin oluşmasındaki öneminin yirmi öncesinden belirtilerek çağrıda bulunulması dikkate değerdir. Yakın tarihimizde çeşitli işçi eylemlerine destek verenler, 1 Mayıs İşçi bayramının sistem eleştirisi acısından önemine vurgu yapılmasına zemin hazırlaması bakımından Türkiye İslami hareketinde bir ilki temsil eder.

Diğer önemli tespitler ise sadece işçi sınıfını değil toplumun büyük kesimlerini içine almaktaydı:

“Halkın yüzde seksenlik bir kesimini oluşturan işçi, köylü, memur vb. dar gelirli mustazaf insanlara yönelik tebliğ gibi çalışmaların bu insanların somut gerçeklerinden, hayatlarından, müca¬delelerinden bağımsız olması düşünü¬lebilir mi? İslam elbette salt soyut değerler bütünü değildir. Karınları aç insanların sorunlarına yönelik çalışma¬larımızın eksikliğine, yetersizliğine karşı, duyarsızlığı ifadelendirmede kul¬lanılan ‘niceliksel zayıflık’ nakaratına dikkat etmeliyiz. Görebildiğimiz kadarıyla söz konusu zayıflık, meşrulaştır¬mada kullandığımız tavrımıza bir neden değil, tavrımızın bir nedenidir.”(6)

Değerlendirmeler paralelinde bakıldığında işçi sınıfının haricinde köylü ve memur sınıfının da sorunlarının sahiplenilmesi gerektiği, bunun İslami bir sorumluluk olduğu aynı yazıda belirtiliyor olması çok önemlidir. O dönemde bu değerlendirmelerle bir hareket oluşumuna omuz verenlerin, şimdi klasik ‘Akaid kaynaklarını’ okuyarak karnı aç insanlara nasıl umut olunacağına cevap aramaları şaşırtıcıdır.

Belli bir misyon ve şahitliği önceleyen İslamcı düşüncenin, doksanlı yılların başında asgari ücreti bir zulüm ve kölelik olarak tanımlaması ise diğer değerlendirmeler kadar önemlidir:

“Türkiye'de insanlarımızın hayatına vahiy hakim değildir. Egemen sistem küfr ve şirkten yana tercihini belirlediği için tebaası altındaki insanlara da zulmü, fıskı, fücuru ve adaletsizliği uygun görmektedir. Küfr ve şirkin somut tezahürü olan kapitalist sistem, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde egemenliğini daha iyi kurabilmek için çalışanlarımızın hayatında bir "asgari ücret" uygulaması yerleştirmiştir.”(7)

Belli bir zaman sonra değişim evreleri farklılaşabiliyor herhalde. Asgari ücrete, küfrün ve şirkin somut bir hali olarak yapılan adlandırmalar, yapılan itirazlar rafa kalkabiliyor. Asgari ücreti; sistemi sorgulamak için bir fırsat, hükümetin küresel ve yerel sermayedarların işbirlikçisi olduğunun ilanı, asıl kurtuluşun sistemle hesaplaşılması ile gerçekleşeceğini belirtenlerin tahfif edilmesi kara mizah konusu olabilir herhalde. Özellikle aşağıda alıntıladığım cümleler bu açıdan ilgi çekicidir:

“Yeni Başbakan'ın %70,1 olarak açıkladığı enflasyona rağmen; hükümetin adeta alay eder gibi memur maaşlarına yaptığı %20'yi bile bulmayan zam, başta memurlar olmak üzere birçok çevreden ağır eleştirilere uğradı. Başbakan eleştiriler karşısında; ‘Üzülerek ifade etmek isterim ki memurumuza gönlümüzdeki maaş zammını veremedik. Olmayan paradan daha fazla verilen ücret artışı enflasyon demektir.” (8)

Tam olarak hükümetin memura verdiği zammın yüzdelik detay üzerinden rejimin sorgulamasına dönük çözümlemeye evrilmesi muhalif bir eylem ötesinde, devrimci pratiğin cüzü olarak adlandırılabilir. Lakin son sekiz yıldır ücretlilere reva görülen kapitalist zulmün ve şirkin görmezden gelinmesine cevap bulunması gerekmez mi?

Düzenin ekonomik silahı olarak tanımlanan zamlara karşı yapılan eleştiriler AKP iktidarı ile buharlaştı sanki.(9) İktidarın küresel kapitalizme eklemlendiği gerçeği gözlerden kaçmaktadır. Çalışanlara yönelik politikalar, Firavunlaşmak olarak adlandırılmıyor artık.

Yazılanlar, çizilenler, okunanlarla sistemin kurbanı olarak iktidarı eleştiren, tepki verenleri İslami çağrıdan uzaklaştıran ötekileştirici bir üslup kullanmadan kendi özgün dilimizi oluşturmalıyız. Bazen konuştuğundan, yazdığından çok nerede durduğunuz çok daha önemlidir. İslamcı kimliklerin AKP süreci ile bulanıklaştığı bir gerçektir. İktidarın içindeki eski dostlarla olan duygusallıklardan sıyrılmak gerekmektedir. Küresel sermayeye uygun olarak oluşturulan özgürlük alanları, liberal pazarın ön koşulu olan bireysel serbestlikler tanınması tuzağına düşmemeliyiz. Militarizmin, para babaları için modası geçmiş bir baskı aracı olduğunu görmeliyiz. Yerine ekonomik ve kapitalist bir bağımlılık oluşturarak, halk, askeri yapı olmasa bile kapitalist yaşam tarzı üzerinden tek tipleştiriliyor. Sadece tüketim, sadece üretim, sadece pazar, sadece kâr, rant devşireceği her şeyi kuşatan bu düzen ve bu düzenin uygulayıcısı AKP artık devlet partisi olmuştur. Çünkü devlet militarist Kemalizmden, kapitalist soft Kemalizme evrilmiştir. Müslümanlar olarak bu dayatılan hayata meydan okumalıyız. Unuttuğumuz devrimci söylemlere sarılmalıyız. Bize öğretenler unutmuş olsalar dahi, hayatı devrimci çizgimizle inadına, sabırla sorgulayıp bulanıklığa izin vermemeliyiz. Güzel değerlendirmeler yapan dostlarımız olduğunu hatırlayarak aşağıdaki alıntı birçok şeyi yeniden düşünmemize sebep olacaktır diye düşünüyorum:

“Müslümanlar olarak burada bir öz eleştiri de yapmamız gerekiyor. Bizler özellikle 28 Şubat'ın İslami kimliğe yönelik baskılarını dile getirdik. Ancak genel anlamda halkın, özellikle çalışan kesimlerin uğradığı haksızlıklara duyarlılığımızı pek yansıtamadık. İslami kesimde iş, emek sorunları hakkında bir iki numune yazı vardır. Ne yazık ki, Müslümanlar kendilerinin de çalışan oldukları bu toplumda iş ve emek sorunlarını görmezlikten gelmişlerdir. Başörtüsü gibi Rabbimizin bir emrinin savunulması ile iş ve emek sorununun savunulmasının Kur'ani bir ödev olduğu bilincinin yaygınlaştırılması üzerimize düşen bir sorumluluk.”(10)

Nihayetinde sitemin modifiye uygulamalarının uygulayıcısı AKP ile İslamcıların arasında ‘değerler’ çatışması olduğu ortaya konulup, vahyi taşıyıcıların bu işleyişle çatışması doğal görülmelidir. AKP’yi aynı ailenin bir müntesibi gibi görerek ‘eleştirilmesi’ gerektiğini söyleyip, çatışılmaması gereken bir noktada kanıksanması kimliğin flulaşmasına sebep olacaktır. AKP’nin darbeciliğe karşı aldığı tavrı desteklerken, muhafazakar, bulanık, sağcı, milliyetçi, kapitalist siyasal duruşunu görmezden gelmek muhafazakarlığın ‘içselleştirilmesini’ getirecektir.

Alfred Döblin’in belirttiği gibi; “Devleti ele geçirirsen, o senindir, sen de onunsundur ve sen artık yoksundur.” AKP sekiz yılda geldiğimiz noktada devletle arasındaki mesefaleri sıfırlamış, resmi ideolojinin savunuculuğunu doğal sonuç olarak kanıksamıştır. İslamcılar darbecilerin işlediği suçlara tepki verirken, kapitalist, muhafazakar şirk ve küfür politikalarına karşı sinir uçları refleks veremiyor. Ezilmişliğin yıllandırılarak, Şubat hatırlatmaları, daha önceki durumumuz neydi, şimdi rahatız, üniversiteler başörtüsü yasağını sonlandırdı, tepki vermek için uygun zaman değil, verilen tepkileri darbecilikle suçlamak gibi devrimci ve İslami tavırdan azade olarak değerlendirmeler yapılması bir vazgeçmişliğin  tezahürü olduğunu gösteriyor.

İslamcılar her dem dirençli bir gerginlik oluşturup, sisteme meydan okumayla zihni diriliği taze tutar. Kemalizme meydan okuma zamanı, muhafazakar toplum mühendisliğine dönüşen AKP politikalarına ‘karşıt’ olmak, devrimci meydan okumayı gerekli kılar…

Çünkü iktidarla mesafeleri yakınlaştırmak, mücadele alanında iktidar paylaşımında bulunan taraflardan biriyle oluşabilecek yakınlaşma, İslamcıları ‘duygusal, düşünsel, psikolojik’ ılımlılık tuzağına düşürüp, iktidar taleplerini yok edecektir. Yaşanan, bu gerçekliktir. İslamcılarla AKP arasındaki farklılıklar puslu bir hal almıştır. Mücadele alanında darbecilere karşı olunurken, diğer Allanlarda da AKP yanında saf tutulduğunu, olayın aktörleri fark edemez bir hale gelmiştir. Zulme karşı gerilim üretmesi gereken İslamcılar olmalıyken, gerilim üretme işini Başbakana bırakıp onun gövde gösterisinin alkışlayıcısı durumuna düşülüyor. Sağcı mahfillerde AKP politikaları sahipleniliyor.

Rejimin şirk ve küfre dayalı özelliklerinden kaynaklanan köklü ifsad politikalarını sorgulamak dururken, küçük kazanımları sağlayan AKP’nin ballı parmağına sarılmak devrimciliği çöp tenekesine atmaktan başka bir şey değildir. Bu, rejimin ve iktidarın empoze ettiği kokuşmuş düzene radikal eleştiriler getirip, alternatif geliştirmekten, siyasal ve sosyal değişimin öncülüğünden vazgeçmektir. Bu düzene baş kaldırmayan vicdanlar bir hareket örgütleyemezler. Vicdanları tetiklemek için İslami kimliğimizle var olmalıyız.

1- Dünya ve İslam dergisi. Kış dönemi

2- Dünya ve İslam dergisi. Bir Geçiş Toplumunda Kültür Politikası; Nikaragua

3- Tasfiye dergisi - Edebiyat ve Kemalizm, sayı 22 - 28 Şubat ve Edebiyat, sayı 23

4- Dünya ve İslam dergisi, Kış 1991 - İslami uyanıştan İslami Harekete, Hamza Türkmen

5- Dünya ve İslam dergisi- İslami Hareketin İşçi Sınıfına Zorunlu İlgisi, Hamza Türkmen

6- Haksöz dergisi, Temmuz 1991, Yılmaz Çakır

7- Haksöz dergisi – Asgari Ücret Zulmü – İsmail Akdeniz, 1992

8- Haksöz dergisi – Çalışanlar ve Egemenler – Kenan Gündoğdu, sayı 29

9- Haksöz dergisi- Düzenin Ekonomik Silahı Zamlar, sayı -78

10- Haksöz dergisi- MTA işçileri Açlık Grevinde- Güney Uzun, Sayı - 193

Paylaş X Facebook

Yorumlar 8

H hüseyin alan 01 Ocak 2012

AH BE ÇETİN’İM

Şu ‘İslamcı’ adıyla maruf olanların dillerine pelesenk ettiği “28 şubat” zulmü sendromu, akılları bir yöne kilitlemiş ve bizleri kısırlaştırmıştır. O güne kadar sanki, sistemle hesaplaşmaya çıkmış, toplumsal bir cephe açılmış, sistemle aralarında köprüleri atmış, yöntemi ve hedefi ile “şiddete” başvurmadan mücadele çizgisini bir noktaya taşımış ve adıyla sanıyla, topluluk içinde özgün bir topluluk olmuş İslami hareket ve mensupları varmış da, önleri 28 şubatla kesilmiş! Zulüm görmüşler, baskı altına alınmışlar, hareketin özü ve yönü değiştirilmiş! Yanlış bir tespit bu.

İnsanlığın en yüce değerlerini temsil eden, ellerine geçirdikleri imkanlardan insani huzuru, zenginliği, ahlaklı ilişkiyi, adalet dağıtma gibi değerleri, bir iktidar sahibi olmadan, ellerinde her ne varsa, taa o zaman ve halde iken, kendi cemaatine ve diğer insanlara bu imkanları dağıtan “şahitler” vardı da, bu değerleri onlar “temsil” ediyordu da, onlar mı zulme ve baskıya uğradı?

O yıllarda başlarına bir şey gelenler, sistemle tutuştuğu “İslami” bir mücadele evresindeydi de, onların önleri mi kesildi? Sokaktaki insanla, akraba ve çevresiyle kavga edenler, mücadelenin esasında ne olduğunu ve nereyle yapılması gerektiğini bile tartışmadan yaptıkları işleri “mücadele” adıyla meşrulaştıranlar, etrafında kendilerine has bir “iktidar” imkanı bulduklarında hangi ahlaki ilkeleri ayakta tuttular yahut dönüp bir baksınlar bakalım, hangi suçtan dolayı başlarına ne geldi?

Kullandığı dil ile, inzal edilmiş değerler çerçevesinde hakkı ve hakikatı hatırlatan, İslamı çağrıştıran bir söylemle, o değerler üzerine mevcut toplumu değiştime mücadelesine soyunmuş ve bunu da cümle aleme deklare etmiş, ama aynı zamanda öncelikle kendileri söylediklerinin örnekliğini göstermiş gruplar vardı da, önleri 28 şubatta mı kesildi? Şahitlik sloganını göklere savuranlar, talepleri ve iddialarında iş örneklik yapmaya geldi mi, nefesler tutuluyor, başka insanlar görüyoruz ortalıkta, her nedense!

Bir de şöyle düşünelim mi? 28 şubat, gerçekte içi boşalmış, Marksist veya liberal teorilerin çekim alanına girip kendi iddia ve söylemlerini başka hedeflere yönelmiş, dolayısı ile talepleri sadece “kimlik” tanınmasına dönüşmüş “İslamcılara”, stratejik “devlet aklının” insiyatif alıp daha önceden “solculara” yaptığı yol gösterciliğinde olduğu gibi, “protest” bir “oyun” alanı açarak kendilerini “meşru” hissetmelerini sağlamış olmasınlar?

Kamusal alana çıkışın ve orada Müslümanca var oluşun yöntemini ve örnekliğini geliştiremediği için, yani hak değerlerin temsilciliğinin oralarda nasıl yapılacağını bilmedikleri ve hatta yapamadıkları için, üstelik kamusal alanın değiştirici etkisini hesaplamadan ve göremeden, hepten dönüşmeye başlamış olmasınlar?

Bu değerlendirmeyi, bu güne dair gelinen sonuçlardan hareketle düşündüğümüzde haklı bulmalısın. Kökü epey derinlerde ve gerilerde olan ümmetin bu günkü hali, Esaslı bir yumruk yiyip yerlerde sürünen, yumruğun şiddetiyle oluşan hayali yıldızları sayanlara benzer durumdayız. Yumruğun nereden geldiğini bile fark etmemişiz ve hala ayıkamamışız henüz? Geçmiş nesillerimize kıyasla, bizlerde yumruk yeseydik, hiç olmazsa canımız acırdı da, ayıkınca çaresine bakardık. Ama, artık sistem öyle akılandı ki, muhaliflerine artık yumruk atmıyor, başka numaralar çekiyor. Biz de o numaraları hala çözemedik. Hasmımız değişti ama bizler hala o eski hasmı arıyoruz, ne yazık ki!

Bu güne dair şikayetlerimizin tamamı, dünden kalma hatalarımızın sonucudur. Mesele, o hataları doğru tespit etmekte yatıyor herhalde. Allah, bir siinede iki kalp yaratmadım diyor, dün “iyi” çocuklardık da bu gün mü “kötü” olduk? Tabii ki hayır! Bir dalga ile gelenler, başka bir dalga ile savrulmaya mahkumdurlar. Ara boşlukta imkan bulanların, şaşkınlaşmış kalabalıkları hangi yöne yönlendirdiğine iyi bakmalı değil miydik? O halde, kullanılan dilden hareketle bile bir hareketin yönü tespit edilebilirdi. Bunu bile atlama gafleti göstermedik mi?

Batılıların yerinde tespitiyle “İslamcı” ların sadece “iktidar” istedikleri, onlara bu imkan verilirse “sistem içi” mücadelede hepten dönüşecekleri bir “kehanet” değildi. İktidar imkanına kavuşanlar, hem kendilerinde kalan son değerleri ile bile dönüştüler hem de diğerlerini dönüştürmeye başladılar.Bu gün gelinen nokta bu değil mi?

Peki, bu olup bitenler, dünden görülemez miydi? Elbette görülebilirdi ama görülmedi. Oturup ağlayacak halimiz yok ama hiç olmazsa hatanın nereden geldiğine daha dikkatli bakabilir, bu işleri bir tecrübe sayarak kazanıma dönüştürebilir ve bundan sonrası için benzer hatalardan kurtulabiliriz. Bari bunları doğru bir yerden başlayarak değerlendirelim de, musibetlerden ders çıkartalım. Bunu yapabiliriz. Ne dersin?

B berat 01 Ocak 2012

Siz çok rahatsız ediyorsunuz!...“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” der atasözü buna rağmen yalnız kalmak pahasına cesur duruşunuzu tebrik ederim...

Ç Çetin Yıldırım 01 Ocak 2012

Hüseyin Abi ,,Bu yazı bir günah çıkarma yazısı değil. Geçmişimizin bize kazandırdığı bilgileride sorgulamıyorum. Geçmişten ders alınması önemlidir, ancak geçmişin bize ‘kuvvet’ vereceğinide unutmamalıyız. Benim bahsettiğim düşünce bu topraklarda hayatı ıskalayan bir düşünce asla olmadı. Siyasi varlığını ispat eden islamcı düşüncenin serancamı devam ediyor. Aynı zamanda bu değerlendirme bir aidiyet reddi üzerine bina edilmemeli.İçe dönük bir eleştiri. Baba mirası da değil kan davası hiç değil. Sistemle bir hesabımızın olduğuda ortada buna kimse engel olmamalı. Sesli ve güçlü olmak için bu eleştiriler bizi çelikleştirecektir . Lakin değinilerim doğrularımızda sabretmek gerektiği üzerinedir. Alıntı yapılan makaleler benim için değerlerini fazlasıyla korumaktadır. Sistemle Cepheden mücadele bahsettiğim düşüncenin omurgasını oluşturuyor(du) bunu yapmadığımız için ya kapalı havzalarda hapsoluyoruz yada devşiriliyoruz.

M matav 01 Ocak 2012

M.İslamoğlu’nun İslamcıların Özal dönemine ilişkin muhalefetini eleştiren söyleşisini hatırlarsınız.."Oy vermeyelim de koyverelim mi? “demesini de..Bu kabulün bizim piyasada siyasi basiret kabilinden sahiplenildiği, referandum döneminde üzerine daha bir abanıldığı da bir vakıa..”Sekiz yıl yetmez, on iki yıl, o da yetmez on altı yıl..” gibi sloganların dilimize pelesenk olacağı günler uzak değildir artık!..
AKP ve mensupları özelinde, “Müslüman’a kadir kıymet bilmek yakışır” şeklindeki vicdani baskıların bu ara moda olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?
Ergenekoncuların, darbecilerin tasfiye edilmeye çalışıldığı, askere kışlasına özgü görevinin hatırlatıldığı, özgürlüklerin daha bir artırıldığı bu vasatta AKP’ye minnet duymak olmazsa olmazlardandır çünkü!..
Bu tarz eleştirilerin de Ergenekoncuların, darbecilerin, Kemalistlerin, Ulusalcıların ekmeğine yağ sürmek olarak değerlendirildiğini de bir yerlerden okuyor, dinliyoruz..
Gariptir, geçmişte RP’nin politikalarına karşı yapılan eleştiriler için de Siyonizm’in uşağı olmak gibi bir risk söz konusuydu. Yani iktidardaki insanların birçoğunun İslamcı denilen geçmişten gelmeleri eleştiri kavramının rafa kaldırılması demek ne yazık ki!
Birçoğumuzun son çıkışlarını tasvip etmediği İ.Özel, bir vakitler şuna benzer şeyler söylemişti: “28 Şubat sadece takvimden/tarihten bir yaprak!..Müslümanlara çözülmüşlükleri için bir bahane gerekiyordu, 28 Şubat da onlar için bulunmaz Hint kumaşıydı, ona bir sarıldılar ve bir daha bırakmadılar!..
İçimizi acıtsa da doğru bir tespitti bu ve nitekim o günden bu yana dilimizden düşürmediğimiz de bir vakıa..
Yani bizim piyasada 28 Şubat özelinde bir korku sendromunun oluşturulduğu, sonraki söylemlerin, 12 Eylül gibi fiili darbe de merkeze alınarak onun üzerinden biçimlendiği artık hiçbirimize yabancı değil..
Biraz daha gerilere gidilirse, benzer tepkilerin Milli Görüş çizgisi bir tarafa DP, AP,ANAP, DYP ve hatta DSP gibi partilerin siyasetleri için de geliştirildiğini görmek hiç zor değildir..
O demlerde bazı cemaat ve tarikatların, faaliyetlerinin önü alınmaması önkoşuluyla malum partilerin derinden destekçileri olduğuna dair iddiaları siyasi basiretsizlik olarak değerlendiren de bizlerdik..
(A.Menderes, T.Özal ve şimdinin R.T. Erdoğan isimleri üzerinden Türkiye siyasetinin karakteristiği üzerinden birileri kalem oynatmalı, erbabı olanlardan rica..)

Yazar kardeşimizin de “Dünya ve İslam, Haksöz” gibi geçmiş yazı ve söylemlerden iktibas etmesinden cesaretle, bir başka çelişkiye işaret etmeden duramayacağım, tabii ki bana göre: Geçmişte işçi ve memurun, asgari ücretlinin yani çalışan ve ezilen kesimin hakları özelinde tebliğ sürecini ikame etme gerektiğini söyleyen bizler, bugün o kesimin haklarını abanarak dile getirenlere acaba niye sol jargonu, sosyalizmi yakıştırıyoruz?
Niye onların İslami söylemin eksik bir tarafına dokunduklarını kabul etmekte zorlanıyoruz?
Örneğin; Wikileaks tarzı gelişmelere teyakkuz sahibi olmak gerektiğini söyleyenleri komplocu olmakla, ABD ve İsrail’i olduğundan fazla büyük göstermekle eleştirenler, niye işçi, memur, köylü, asgari ücretli gibi kesimlerin sıkıntılarını gündeme getirenleri bir projenin memuru olarak görmekte beis görmüyorlar?
Küresel gelişmeleri ve Türkiye’de bize rağmen ortaya çıkan iç hesaplaşmaları komplocu olmadan değerlendirmemizi isteyenler, kendi içimizden çıkan ama İslam düşüncesinin kendisine göre bir yerinden tutan insanları bir desisenin kahramanların olarak görmekten niye imtina etmiyorlar?
Çetin kardeşim, Hüseyin Alan dostumuzun da altını daha bir doldurduğu içe kritik bakış meselesinin hakkının vermeye çalışmış ama daha bir hayli yol kat etmemiz gerektiği de bir hakikattir..
Eleştirsek de eleştirilsek de kendimize ve kendi insanımıza güvenmeyi bilerek ve tabii ki eleştirilere hakkınca kulak vererek..
Kolay gelsin..

K kürdhidayet 01 Ocak 2012

“İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah ne vakit Peygamberimizin (a.s.m.) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tabi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsa hayduttur. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı cihad edeceğiz; sanat, marifet ve ittifak silahıyla. Risale-i Nur Külliyatı / Bediüzzaman Said Kurdi - Tarihçe-i Hayatı

I ilyas metin 01 Ocak 2012

işçilerin sorunlarını sorguladıgınız için sagolun çetin kardeş
bu sistem işçi için ücretin asgarisini belirliyorda,işveren ve patronlar için kazancın azamisini belirlemiyor
selamlar

N necati türkoğlu 01 Ocak 2012

Malesef müslümanların elinde Kur’an gibi bir kitap, önlerinde Hz. Muhammed gibi örnek insanın olmasına rağmen, müslümanlar dejenere olmuş ise beşeri sistemlerin temsilcileri de halkı da, dejenere olmuş alan razı satan razı. razı olmayan halk varsa Ebuzer Gıffarinin r.a şu sözüne kulak versinler . ( evinde ekmek bulunmadığı halde,kınından sıyrılmış kılıcıyla isyan etmeyen adama şaşarım.)NOT: yine de yılmadan halkı uyarmak gerek .selamlar

A Ahmet Örs 01 Ocak 2012

devrimci ideallerin çöküşü

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Çetin YILDIRIM — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.