Bırakın, Kur’an Hayatınızın Damarlarında Dolaşsın!
Birçok örneğini sıralayabileceğimiz, din anlayışlarındaki bu ve benzeri kirlenmelerin sayısız nedeni var tabii. Ben iki tanesi üzerinde durmak istiyorum: Birincisi; bizlerin okumamak gibi önemli bir sorunu var. Okumak gibi bir alışkanlığa sahip olmamamız bizleri Kuran metninden uzak tutuyor. Halbuki mealinden düzenli Kuran okumaları (günde bir, iki günde bir) yapmak ya da Kuran dinlemek hayatımızın İlahi programa göre şekillenmesi açısından önemli bir sorumluluk. Diğer tarafta ise hurafeler büyük bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Kuran’ ın kağıttan müteşekkil sayfalarının kutsanması dolasıyla, abdest almadan Kuran’ a dokunmayı günah addetmek gibi. Ya da Kuranı anlaşılmaz bir kitap olarak görüp, insanın kendisini yetersiz olduğuna inandırması gibi. Hal böyle olunca da Kuran bize yaklaşmayıp uzaklaşıyor.
BIRAKIN, KUR’AN HAYATINIZIN DAMARLARINDA DOLAŞSIN!
Geçenlerde okuduğum bir yazıda geçen iki kıssa dikkatimi çekti. Bunlar, “Yasak meyveyi Adem(a.s.)’in koparmasına Havva(a.s.)’ın neden olduğu”, “Kabil’in, evleneceği kadın yüzünden kardeşini öldürdüğü” şeklinde başlıklar halinde geçiyordu. Biraz düşününce kıssalarla ilgili olarak yapılan vurgularda yanlışlıklar olduğunu fark ettim.
Öncelikle bunlar üzerinde durmak istiyorum. İlki olan Adem kıssası, aşağıda kısaca değinildiği haliyle Tevrat'ta yer almaktadır.
Tekvin 3: 1-8 de olay şu şekildedir:
“Ve RAB Allahın yaptığı bütün kır hayvanlarının en hilekarı (temkinli, dikkatli, gözüaçık anlamında) olan yılandı. Ve kadına dedi. Gerçek, Allah, Bahçenin hiç bir ağacından yemiyeceksiniz dedi mi? Ve kadın yılana dedi: Bahçenin ağaçlarının meyvasından yiyebiliriz, fakat bahçenin ortasında olan ağacın meyvası hakkında Allah: Ondan yemeyin ve ona dokunmayın ki, ölmiyesiniz, dedi. Ve yılan kadına dedi: Katiyen ölmezsiniz; çünkü Allah bilir ki, ondan yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız. Ve kadın gördü ki, ağaç yemek için iyi ve gözlere hoş ve anlayışlı kılmak için arzu olunur bir ağaçtı; ve onun meyvasından aldı ve yedi ve kendisi ile beraber kocasına da verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı ve kendilerinin çıplak olduklarını bildiler; ve incir yaprakları dikip kendilerine önlükler yaptılar. Ve günün serinliğinde bahçede gezmekte olan RAB Allahın sesini işittiler; ve adamla karısı RAB Allahın yüzünden bahçenin ağaçları arasına gizlendiler.”
Burada gördüğümüz anlatım, şeytanın önce Havva(a.s.)’ ı aldattığı, Havva(a.s.) ın da kocasını bu meyveyi yemeye teşvik ettiği şeklindedir.
Kuran’da ise bu hikaye şöyle geçer(Araf 19-22);
"Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedi kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı. "Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim" diye de onlara yemin etti. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rableri onlara, "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?" diye seslendi.”
Gördüğümüz gibi şeytanın kandırmak için sarfettiği sözler ikisini birden hedef almaktadır. Bu günah Adem ve Havva (a.s) ın ortak hatasıdır. Yoksa Tevratta geçtiği gibi şeytanın Hz.Havva' yı aldatıp sonra Hz.Adem'i onun vasıtasıyla yoldan çıkarması gibi bir durum söz konusu değildir. Olayın Tekvin kısmında böyle geçmesi tamamen erkek aklının vahyi olanı tahrif etmesidir.
Habil-Kabil mevzusuna gelince, bu konu ise Maide 27-30 ayetşeri arasında geçmektedir:
"(Ey Muhammed!) Onlara, Adem'in iki oglunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuslardı da, birinden kabul edilmis, ötekinden kabul edilmemisti. Kurbanı kabul edilmeyen, "Andolsun seni mutlaka öldürecegim" demisti. Öteki, "Allah ancak kendisine karsı gelmekten sakınanlardan kabul eder" demisti."Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak degilim. Çünkü benâlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." "Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İste bu zalimlerin cezasıdır." Derken nefsi onu kardesini öldürmeye itti de (nefsine uyarak) onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu. "
Ayetlerden de görüldüğü gibi Kabil’in Habil’i öldürmesinin nedeni bir kadını paylaşamamak filan değil, sundukları kurbanla ilgilidir.
Birçok örneğini sıralayabileceğimiz, din anlayışlarındaki bu ve benzeri kirlenmelerin sayısız nedeni var tabii. Ben iki tanesi üzerinde durmak istiyorum:
Birincisi; bizlerin okumamak gibi önemli bir sorunu var. Okumak gibi bir alışkanlığa sahip olmamamız bizleri Kuran metninden uzak tutuyor. Halbuki mealinden düzenli Kuran okumaları (günde bir, iki günde bir) yapmak ya da Kuran dinlemek hayatımızın İlahi programa göre şekillenmesi açısından önemli bir sorumluluk.
Diğer tarafta ise hurafeler büyük bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Kuran’ ın kağıttan müteşekkil sayfalarının kutsanması dolasıyla, abdest almadan Kuran’ a dokunmayı günah addetmek gibi. Ya da Kuranı anlaşılmaz bir kitap olarak görüp, insanın kendisini yetersiz olduğuna inandırması gibi. Hal böyle olunca da Kuran bize yaklaşmayıp uzaklaşıyor.
İkinci bir sorunda muharref anlayışların (İsrailiyat ve Hristiyanlık gibi) İslami hafızamız içerisine sızmasıdır. Bu anlayışlara ait birçok sapkın düşünce bir virüs gibi düşünce dünyamız üzerinde dolanıp durmaktadır. Tabii olarak da yukarıda örneğini verdiğimiz şekilde kıssaları okuyup anlamıza neden olan bir hava oluşmaktadır. Aslında problem yine, bizlerin vahyi bir kenara itip ondan uzaklaşmasıyla ilgilidir. Bilginin doğrusu ortada olmayınca, haliyle batıl gelip bu boşluğu doldurmaktadır.
Sonuç olarak şunu diyeceğim; biz en önce Kuran’ ın bilgisine sahip olmakla yükümlüyüz. Ki, Allah’ın kelamı kan gibi damarlarımızda dolaşıp bizleri mütekamil Müslümanlar kılsın.
Yorumlar 10
Selamun aleykum kardesim, yoruma geçmeden önce sizi bir mümin kardeşiniz olarak uyarmak istiyorum.İnsan bilgi sahibi olduğunu düşündüğü her konuda yorum yapma hakkına sahip olduğu zannına kapılabiliyor.Bu kimi zaman doğru ve gerekli, kimi zaman ise yanlış ve tehlikeli olabiliyor.Hele ki konu İslam ve İslam’ın hükümleri (Fıkıh) olduğunda kişi her zamankinden daha ihtiyatlı olmak zorunda.Su ihtimali aklımızdan çıkarmamalıyız yanlızca bir kitaptan ya da bir kaynaktan edindiğimiz bilgiler bizi doğruya götürmeyebilir.Mesele hakkında yapılan bütün münazaraları,hükümleri incelemeden evet bu doğrudur demek fıkhı konularda insanları yanlışa sürükler.Tam olarak emin olmadığınız bir hükmü bu şekilde bir sitede HURAFE diye adlandırarak yayınlamanız bu konuda bilgi sahibi olmayan insanlarıda bu zanna yönlendirir ve Allah korusun siz bu zannın vebalini yüklenmek zorunda kalırsınız.
Yazınızda Kur’an-ı Kerim e abdestsiz dokunmanın haram olduğu hükmü hakkında hurafe diye yorum yapmışsınız.Oysa ki sıradan herhangi bir ilmihale göz atmış olsaydınız bu hükmün doğru ve bütün alimlerce kabul edildiğini görecektiniz.Buraya bakabileceğiniz bir kaç kaynak yazıyorum inşaallah mevzunun aydınlatılmasına yardımcı olacaktır.
Delilleriyle İslam ilmihali Hamdi Döndüren (s. 138)
İslam ilmihali Seyfettin Yazıcı Lütfi Şentürk (s. 90-95)
Ahkam Tefsiri Muhammed Ali Sabuni (cild 2, s.415)
Selamun aleyküm,
Mücahid kardeşimiz Kur’an’a abdestsiz dokunulamayacağı yönündeki geleneksel anlayışı savunmakla ne büyük bir vebale ortak olduğunu iyi düşünmelidir. Önceki ümmetler de Allah’ın (azze ve celle) haram kılmadığı bazı şeyleri din adına haram kılmak suretiyle hak yoldan sapmışlardır. Kur’an’a abdestsiz dokunulamayacağı ile ilgili görüş, Kur’an’ı Müslümanların hayatından uzaklaştırmaktan başka işlevi olmayan ve kaynağı bulunmayan, tıpkı “zalim ve fasık imama itaat” gibi muhtemelen Emevi-Abbasi uydurması bir iddiadır. Bu yanlış iddia, ne yazık ki “kitaba uymak yerine kitabına uydurmak” yöntemiyle, siyak-sibak bütünlüğü parçalanarak Vakıa Suresi 79. ayete dayandırılmak istenmiştir. Oysa söz konusu ayetin, müşriklerin “Kur’an’ın Hz. Peygamber’e şeytanlar tarafından öğretildiği” şeklindeki batıl iddialarına cevap verdiği ve ancak mutahhar olan meleklerin Kur’an’ın kaynağına ulaşabildiklerini vurguladığı apaçık ortadadır.
Mücahid kardeşimizin verdiği kaynaklardan faydalanırız tabii ki, ancak onları temel kaynak olarak benimsemeyiz, Kur’an ve sahih sünnet süzgecinden geçirerek, aklımızı devrede tutarak faydalanırız. Netice olarak, Kur’an’a abdestsiz dokunulamayacağı iddiası tarihsel süreçte Kur’an’ı etkisizleştirmek için çabalayan Emevi tahrifçiliği tarafından uydurulmuş olan bir iddiadır ve “Kur’an’a rağmen” ortaya atılmış bu iddia artık Müslümanların gündeminden çıkarılmalıdır.
Kardeşlerime yaptıkları yorumlar için teşekkür ediyorum. Mücahid kardeşim abdest kuran ilişkisine dikkat çekmiş. İsmail Yolcu kardeşim de meseleye güzel bir izahat getirmiş. Ben de şunu vurgulamak isterim;. Mutlak hüküm koyucu rabbimiz olduğu içindir , helal ya da haram koymak onun tasarrufundadır. Abdest ise namazın bir şartıdır Dolayısıyla rabbimiz dileseydi, böyle bir hükmü açık ve net bir şekilde Kurana yönelik olarak da ize bildirirdi. Hem Kuran’ın iki kapak arasına toplanıp kitap haline getirilmesi Hz.Ebubekir zamanında olmuştur. Ondan önce bizim bildiğimiz manada bir kitap yoktu ortada zaten. Dolayısıyla o gün karşılığı olmayan bu anlayışın, bugünde karşılığı olamaz. Ama kişi isterse abdest alarak da Kuran okuyabilir. Bunun bir farz olarak görmediği sürece
selamün aleyküm. nasılsınız? süloğlunda bulundunuzmu? yanılmıyorsam aynı yerdeydik. 283 kısa dönemdim.
Aleykum Selam Orhan kardeşim. Allah razı olsun, sen de iysindir inşallah. Evet o dönemde bende Süloğlu’ndaydım. Senide hatırlıyor gibiyim, ama tam olarak emin değilim. Aşağıya mail adresimi
yazıyorum. Görüşmek dileğiyle...
[email protected]
Orhan bey burası muhabbet etme yeri değildir.
Mustafa kardeş aydınlatıcı bilgilerin için teşekkür edrim.
İnşaallah Allah’ın kelamı kan gibi bizimde damarlarımızda dolaşır.
Yüreğine sağlık
Fahrettin YILDIZ’ın tefsirinden bir alıntıyla konuya katkı yapmak istiyorum:
“Vakıa Suresi 79. ”Ona tertemiz olan meleklerden başkası dokunmamıştır."
Ayette ve önceki ve sonraki ayetlerde, Hz. Muhammed’e gelen vahiylere temizlerden başkasının dokunmadığı, onların saklı ve korunmuş kitapta bulunan Kur’an olduğu bildirilir. Ayetler, dinin tek kaynağının vahiy; vahyin menşeinin ise doğrudan doğruya Allah olduğuna işaret etmektedir. Vahyi alan Hz. Peygamber’in dine ilişkin söz ve düşünceleri ise, beşeri olduğu ve onlarda yanılgı payı bulunduğu için Allah tarafından teyit edilmedikçe vahiy olarak değerlendirilemez.
Buradaki kitabu’n meknûn terkibi, “saklı, sağlam, korunmuş ve bozulmamış kitap” anlamına gelir. Bu terkip, Burûc suresindeki levh-i mahfuz’a/korunmuş levhalara tekabül etmektedir. Vahyin tamamına da bir parçasına da Kur’an denir. Tek başına Kur’an’ın tanımını veren bu ayetler ve terkipler, Kur’an vahyinin cinlerin tasallutundan korunmuşluğunu, onun hiçbir zaman bozulmayacağını, her türlü keyfî ilavelerden ve lafzî değişikliklerden uzak kalacağını anlatmaya yönelik temsili ifadelerdir. Nitekim ayetlerde dile getirilen bu gerçek, Kur’an metninin miladi yedinci yüzyıldan beri her türlü değişiklik, ilave ve kısaltmadan uzak kalmasıyla hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde doğrulanmıştır. Çünkü bu kadar uzun bir süre, benzer biçimde korunan başka bir kitap örneği yoktur.
Yine burada yer alan ve lafzen “ona ancak tertemiz olanlar dokunabilir” anlamına gelen ayet, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde yorumlanmış ve kendisinden farklı hükümler çıkarılmıştır. Bu yorum ve hükümler şöyle özetlenebilir.
Bir görüşe göre bu ayette işaret edilen kitap “mushaf”, temizlerden maksat da “onu özenle saklayan Müslümanlar”dır. Bu yüzden abdestsiz veya cünüp olanlar mushafa el süremez ve onu tutamazlar.
Bir görüşe göre de burada işaret edilen kitaptan maksat “onun Allah katındaki asıl hali”, tertemiz olanlar da “melekler”dir. Bu yaklaşıma göre ayet, Kur’an vahyine cinlerle şeytanların ulaşamayacaklarını ve ona bir müdahalede bulunamayacaklarını vurgulamaktadır. Çünkü Kur’an’ı Allah’tan alıp Hz. Peygamber’e ulaştıran elçi Cebrâil olduğundan, herhangi bir cinnin ve şeytanın o saklı kitaba yaklaşması mümkün değildir. Bundan dolayı Hz. Muhammed’e gelen Kur’an cin ve şeytan sözü değil Allah’ın kelamıdır.
Eğer bu ayet Abese suresinin 13-16'ncı ayetleriyle birlikte değerlendirilirse, buradaki “tertemiz olanlar”dan maksadın “melekler” olduğu; bu ayette Kur’an’ın vahyinden sonraki durumunun değil nüzulünden önceki konumunun dile getirildiği açıkça görülür. Ayrıca bu ayet, sadece temiz kalpli olan ve günahlardan arınan kimselerin Kur’an’ı doğru anlayıp ondan yararlanabilecekleri mesajını da verir.
Yukarıda geçen birinci görüşe göre ayette kastedilen kitap, Müslümanların elinde bulunan mushaf olduğundan “ona dokunulamaz” sözü nehiy kabul edilmiş ve Kur’an’ı Kerim’i tutmak için abdestli olma şartı getirilmiştir. İslam bilginleri bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Onlardan bir kısmına göre abdestsiz, cünüp ve hayızlı olanların mushafa dokunması câiz değildir. Bir kısmına göre de cünüp, hayızlı ve abdestsiz olanın mushafı tutması câizdir. Bir kısmına göre ise, abdestsiz olan mushafı tutabilir, fakat cünüp olan tutamaz. Bu konuda hakim kanı, mushaf abdestsiz tutulamaz fakat ezbere okunabilir; cünüp olan kimse ise mushafa el süremediği gibi Kur’an’ı ezbere de okuyamaz şeklindedir.
Bu aşamada söz konusu ayetle ilgili yorumların ve ondan çıkartılmış olan hükümlerin bir değerlendirmesini yapmak faydalı olacaktır. Kur’an, yazılı olarak değil, sözlü olarak vahyedilmiş bir mesajdır. Sözlü olarak vahyedilen Kur’an’ın, yazıya geçirilip kitaplaşmış haline mushaf denir. Öyleyse peygamberliğin ilk yıllarında inen bu ayetlerde mushaf kastedilmiş olamaz; burada kastedilen, Allah katından/Levh-i mahfuzdan alınıp Hz. Peygamber’e sözlü olarak iletilen vahiylerdir. Zira söz dile alınır ve onunla ifade edilir, elle de yazıya geçirilir. Eğer Kur’an vahyinin abdestsiz ezbere okunup dille ifade edilmesi, ona hürmetsizlik anlamına gelmiyorsa yazıya geçirilmiş hali olan mushafa abdestsiz dokunmak da saygısızlık anlamına gelmemelidir. Şu halde Kur’an’ı değil, mushafı abdestli olarak ele alıp okumak güzel bir adettir, fakat mecburi değildir.
Bu ayetin başında yer alan lâ edatı, eylemi yasaklayan nehiy lâ’sı değil, onun gerçekleşemeyeceğini belirten nefiy lâ’sıdır. Zira ayet, Kur’an’ın yüceliğine, korunmuşluk ve kaybolmazlık niteliğine işaret etmektedir. Çünkü İslam’ın ilk yıllarında inkârcı müşrikler, Kur’an ayetlerini okuyan Hz. Peygamber’e “Bunları sana şeytanlar indiriyor.” diye karşı çıkıyorlar; bu ve benzeri ayetler de onların sözlerine cevap olarak iniyordu. Yani onlara, “Cinler ve şeytanlar Hz. Muhammed’e vahyedilen Kur’an’a yaklaşıp dokunamazlar, onları sadece tertemiz melekler Allah’tan alıp Hz. Peygamber’e ulaştırabilirler.” deniliyordu. Buna rağmen ayetin başındaki nefiy “lâ”sını, nehiy manasına yorumlayıp buradan abdesti olmayanın mushafa dokunamayacağı hükmünü çıkarmak, ayetin nüzul ortamına ve maksadına uzak düşen zorlama bir yorum gibi görülmektedir. Zira bu surenin nazil olduğu dönemde, Kur’an henüz mushaf haline getirilmemiş; abdest ayeti de bu ayetlerden çok sonra inmiştir. Bu durumda ayette yer alan “mutahharûn” kelimesinden, abdest almanın veya gusül etmenin şart olduğu sonucuna varmak, hem vahyi verilere hem de tarihi gerçeklere uygun düşmez. Şayet Mâide suresi altıncı ayetiyle abdestli olarak mushafı tutma işi de hükme bağlanmıştır denilirse, böyle bir yaklaşım da isabetli olmaz. Çünkü dikkatlice bakıldığında söz konusu ayette abdest ve guslün, sadece namaza hasredildiği görülür.
Ayrıca bu ayette yer alan ve Kur’an’da türevleriyle birlikte altmış kez geçen mess kelimesi az sayıda ayette maddî/cinsî temas anlamında kullanılırken diğerlerinin hepsinde iyilik ve kötülük gibi manevî dokunuşu ifade etmektedir. Buna istinaden ayetteki mess/dokunma kelimesinin “istifade edebilme/yararlanabilme” şeklinde de yorumlandığı; yani Kur’an’dan ancak şirk ve inkâr gibi günahlardan arınmış insanların yararlanabileceklerinin vurgulandığı belirtilmiştir.
Yine Kur’an ayetlerinin beyanına göre necis olanlar putlar, kafirler, münafıklar ve müşriklerdir. Müminler ise temizdir. Abdest her ne kadar hükmî temizlik işlemi ve arınma yolu olsa da, inananlar sadece abdest alarak değil, aynı zamanda başta şirk ve inkâr olmak üzere bütün günahları terk ederek temiz olmuş kişilerdir. Bu yüzden Kur’an’dan istifade etmeye en çok layık olanlar onlardır.
Yapılan izahlardan da anlaşılacağı gibi, bu ayet Kur’an’a abdestsiz veya cünüp olarak dokunulamaz anlamına gelmemektedir. Bunun için mushafın abdestsiz tutulmasının ve okunmasının câiz olmadığı hükmünün kaynağı bu ayet olamaz. Ayet ve hadislere göre abdest, sadece namaz için gerekli görülen bir farzdır. Bununla birlikte İslam alimleri, daha çok konuyla ilgili hadislere istinaden Kâbe’yi tavaf etmeyi, Kur’an’a/mushafa dokunmayı, tilavet ve şükür secdesi yapmayı da namaz hükmüne tabii fiiller arasına alıp bunlar için de abdesti gerekli görmüşlerdir. Şu halde namaz dışındaki bazı ibadet ve fiiller için abdest, dinen kesin olarak gerekli görülmemiş olsa bile taşıdığı bir çok maddî ve manevî faydalar sebebiyle tavsiye edilmiştir denebilir. Demek ki namazın dışında başka fiiller için de abdest alınıyorsa bu farz olduğundan değil, güzel görülüp tavsiye edildiği için yapılmaktadır. Mushafı tutmak ve ona dokunmak için alınan abdest de, esasen Müslümanların Kur’an’a atfettikleri önemi ve ondan istifadeyi azami ölçüye çıkarma gayretini yansıtan anlamlı bir fiil olarak değerlendirilebilir. Ama Kur’an okumak ve mushafı tutmak için kesin delile dayanmadan insanların Kur’an’dan yararlanmasını zorlaştıran bir takım şartlar ileri sürmenin de Kur’an’a saygı duymakla bir ilgisi olamaz.
Sonuç olarak, Kur’an Allah’ın kelamı olduğu için ona her zaman gereken saygı gösterilmeli, Kur’an’a saygısızlık olarak algılanabilecek her türlü davranıştan da kaçınılmalıdır. Kur’an tilaveti, öteden beri Müslümanlar arasında bir ibadet kabul edildiği için, onu okurken abdestli olmak tercih edilebilir, yapılabilirse bu iyi de olur. Fakat Kur’an’da açıkça yer almayan bir buyruğu veya Hz. Peygamber’in getirmediği kesin bir yasağı, fıkhî hüküm elde etmede kullanılan bir usule dayandırmadan zorunlu bir kuralmış gibi göstermeye de hiç kimsenin hakkı yoktur. Amaç, insanları Kur’an’dan uzaklaştırmak değil, onun “Oku!” emrine çağırmaktır. Çünkü Allah’a ve O’nun kitabına en büyük saygı, Kur’an’a göre yaşama farzını yerine getirmektir. Fakat günümüzde Kur’an’a saygı anlayışında büyük bir kırılmanın yaşandığı da bir başka gerçektir. Zira Kur’an’a saygı adı altında onu okumak ve ona elle dokunmak için olmadık şartlar ileri sürülüyor. Bunun sonucu Kur’an adeta okunmaz, tutulmaz, anlaşılmaz ve hayatta uygulanmaz bir kitapmış gibi algılanıyor. Tabii böyle algılanınca da Kur’an’a değil, mushafa saygı öne çıkmış oluyor. Çünkü Kur’an’ın kılıfına gösterilen saygı, onun mesajının mana ve maksadına gösterilmiyor. Nitekim abdestsiz mushafa dokunmaktan sakınan çok sayıda insan, Kur’an’ın buyruk ve yasaklarını hiç sakınmadan ve sıkılmadan çiğneyebiliyor. Böyle olunca da Kur’an, yeterince saygı görmeyen bir kitap halini alıyor. Kendi görüşlerini, şaşmaz doğruların tek ölçüsü olarak kabul eden peşin fikirliler ve bir şey olmanın verdiği gururla rehavete alışmış bazı kimseler dışında herkes bu gerçeği kabul ediyor. Hasılı Kur’an ve sünneti bir tarafa bırakıp keyfi bir hayat sürmekle hiç kimse Müslümanca yaşamış olamaz. Her şeyden önce insanların önünde anlayarak okumak ve inanarak uymakla yükümlü oldukları Kur’an vardır. Bu yüzden ona muhatap olan insanların temel vazifelerini Kur’an’dan öğrenip sonra da öğrendiklerinden hayır görebilmeleri için ona uymaları gerekmektedir."
Yorumcu Kardeşlerimden İsmail Yolcu’ya fikren katılıyorum.Bizim Dinci geçinen zevat,Her fırsatta dinde zorlama ve zorluk yoktur derler ancak insanlara yüzlerce hurafeleri din adına dayatarak kural haline getirmeyi başarmışlar ve bir de adına Fıkıh diyerek uydurma felsefelerini de din haline getirmeyi başarmışlardır.Oysaki müslümanların tek Dinsel kaynağı vardır oda Kur’andır.Peygamberin yolunun da Kur’andan farklı bir yol olamayacağına göre tek kaynak Kur’andır.Hatta bunu Cenabı Allah peygamberine bile emretmişken diğer kullarına da elbette emretmiş sayılır.işte size delil,artık bu ayete de muhalif davranırsanız imanınızı bir daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim:En’am suresi 153.ayeti kerimede mealen şöyle buyuruluyor:”İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona (Kur’ana)uyun.Başka yollara uymayın.Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır.İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.’Araf suresi 3.ayet meali:”Rabbinizden size indirilene(Kur’ana) uyun.Onu bırakıp başka dostlara uymayın.Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”buyurulmuştur.Bu ayetlerden anlaşılacağı üzere durumu Cenabı Allah tarafından Kur’anda belirtilmiş konularda insanların tercihleri Allah’ın tercihinden yana olmalıdır,zıttı küfür veya şirktir.Durumu belirtilmemiş konularda insanların tercihleri Kur’ana ve onun ilkelerine ters düşmemesi şartıyla hür ve serbesttirler.isterse bir hadisi,isterse bir alimin görüşünü isterse kendi reyini(görüşünü)kabul ederler.bu görüşlerden birini veya bir kaçını benimsemiş olmaları onları günahkar yapmaz.Bilakis ictihadda bulundukları ve akıllarını kullandıkları için sevaba girerler.Selamlar,sevgiler.
Yanlış hatırlamıyorsam şöyle birşey okumuştum. “İslam tarihinde ispatlı kanıtlı delilli yeri doldurulamayan boşluklar, mevcut tarihsel yada dinsel verilerle dolduruluyor, ve buna da ”apokrif“ kaynak deniyor”.Bu tarihsel eser oluşturma dinamiğiymiş.
İslam eserlerinde, özellikle tarihsel içerikli olanlarında bu yer doldurma işleminde de dipnotta bu kaynaklar verilmiyor, birkaçına özellikle bakmıştım. Hem de hatırı sayılır kaynaklarmış sonradan öğrendiğime göre...Ama hiçbirinde belirtme yoktu...
Dolayısıyla insanlar ellerine İslam eseri diye aldıkları kaynağa bir güvenle bunlara inanıyorlar ve sorgulama gereği duyulmuyor bile..
Sanırım ayırdedici tek unsur, Kuranla fazlaca hemhal olmanız oluyor, buradan kurtarabiliyor sıradan bir insan belki.
Tıpkı Kuranı ve siyeri iyi bilip yada enazından belli bir mantığı kavrayıp da, uydurma bir hadisle karşılaştığınızda bir sorgulama mekanizmasıyla “Gerçekten Hz peygamber bunu demiş olabilir mi” demeniz gibi birşey...Belki buna da günah diyenler vardır! Bilemiyorum...
Fakat dediğiniz gibi Kuran bırakın damarlarımızda dolaşmayı, ara sıra aldığımız bir serum bile olamıyorsa vay halimize ki sonuçta, zaten safsatalara,bilinmeyenlere,magazinsel ifadelere meyyal olan tembel bir toplumda yayılıveriyor bu inanışlar...
Karşımıza yine sorgulamama, düşünmeme, araştırmama, hatta belki bunlara; “hata” ,“ne haddimize”, “günah” , “aşırılık” ,“biz neyizki” dayatmaları aslında birnevi “sorumluluktan kurtarıcı” sığınma faktörleri..
Hatırladığım bir Davud (as) a atfedilen çirkin yakıştırmalarla dolu söylentileri bir de Yusuf(as) sızmaları da mevcut okuduklarımda.
Araştırılmasını tavsiye ederim.
Allah razı olsun.Çok çok önemli bir konuyu tekrar hatırlattığınız için.
