ÇOCUKLAR NEYİN MİRASÇISIDIR?

Bünyamin ZERAN


İnsanın eşyaya bakarken kendisine bir süreliğine emanet edilmiş bir meta olarak bakmasıyla sonsuza dek onun tek sahibiymiş gibi bakması arasında epey bir farklılık vardır. İnsan, eğer ki bu dünyada misafir ise misafirliği sürecinde kendisinden beklenen nezaket ve hürmeti ev sahibine karşı yani Yaradanına karşı göstermekle yükümlüdür. Oysa birçok insan misafir olduğunu unutur ev sahibi gibi davranmaya başlar. İnsanların sahip olma mantığı içerisinde hareket etmesinin sebebi de budur.

İnsan bu hastalıklı bakışını yalnızca eşya üzerinde tutmaz aynı yanlışı ailesine ve çocuklarına da yansıtır. Kadın, kocasını kendi malı gibi görür ve onun kendi eşi olmanın yanında ayrı bir varlığı ve sorumluluğu olduğu gerçeğini kabule yanaşmaz, aynı şekilde erkek de hanımına karşı bu şekilde yaklaşır. Anne ve baba çocuğunu Allah’ın kendilerine bir emaneti olarak görmek yerine onun tek ve ebedi sahibi olarak görürler. Bu bakış da anne ve babanın hastalıklarının aynıyla çocuklarının üzerinde taşınmasına sebebiyet verir.

Bugünün anne ve babaları çocuklarını daha çok dünyevi olana hazırlarken Allah’la olan bağının zayıflamasına kayıtsız kalmaktadırlar. Allah’la bağlarının zayıflamasından rahatsız olmadıkları gibi aksine memnun olmaktadır. Zira Allah’la güçlü bağlar kurması demek çocukların ilerdie iyi bir gelecek elde etmelerinin önünde engeldir. Onun için risksiz bir iman daha çok arzu edilen olmaktadır. Bu vesileyle çocuklar yoksulluk endişesiyle öldürülmekte ve köklerinden koparılıp bir rüzgarla devrilecek kuru verimsiz ağaçlara çevrilmektedir. Oysa Yüce Allah, yoksulluk endişesiyle çocukların öldürülmemeleri gerektiğini, rızık verenin kendisi olduğunu hatırlatmakatadır.

Günümüz dünyasında çocuk, soyun devamı, anne ve babadan kalan mirasın varisidir. Doğal olarak çocuk, özellikle erkek çocuk anne ve baba için gücün simgesidir. Eski Arap toplumunda kız çocukları gelin olurken kızın babasının gelin giden kızına “Gittiğin yerde hep kız doğur, erkek çocuğu doğurarak düşmanlarımızı çoğaltma” nasihatini vermesi söylediğimiz sözü özetler sanırım. Günümüz dünyasında da bu durum şekil değiştirse de bakış açısı üç aşağı beş yukarı aynıdır.

Peki Allah, çocuğa nasıl bakmaktadır? Bunu bilebilmemiz için geç vakitte çocukları olan İbrahim peygamber ve Zekeriya peygambere ve gemiye binmesi için uyarıldığı halde gemiye binmeyen oğulun babası Nuh peygambere bakmamız gerekecek. Zekeriya (as) Allah’a yalvarırken; “O şöyle demişti: "Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım. Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankâr olmaların)dan korkuyorum. Karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl!" (19/4,5,6) diye niyaz ediyordu.

İbrahim (as) da “Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle." (14/40) diye niyazda bulunuyordu.

Yüce Allah biz kullarına bu iki peygamber örneğinde öğrettiği gibi, çocuğa, bir soyun devamı olarak bakmamaktadır. Peygamberler soylarının devamından ziyade davalarına mirasçı olcak nesiller arzulamaktadır. Gözleri aydınlatacak eş ve zürriyetler ifadesi de bunu desteklemektedir. Nuh (as) gemiye binmeyip boğulan oğlu için "o benim ailemdendir" dediğinde Yüce Allah'ın "o senin ailenden değildir, çünkü o iman edenlerden değildi, bilmediğin şeyleri söylemekten vazgeç" uyarısıyla karşılaştığında çocuk ve aile kavramı mü'minlerde olması gerektiği yere taşınmıştır.

Yüce Allah, soya dayalı bir bağlılık yerine inanca bağlı bir aileyi işaret etmektedir. Acaba kaçımız İbrahim’in, Zekeriyya’nın ve İmran’ın karısının duasıyla çocuk talebinde bulunuyoruz? Kaçımız doğan çocuğunu İbrahim, Meryem ve Zekeriyya gibi Allah’a kurban olarak hazırlıyoruz? Çocuk, tıpkı nimetler gibi ailelerin putu haline gelmektedir. Artık çocuğun Allah’a olan bağlılığıyla ve tevhid için olanca gücüyle uğraşıyla sevinip gurur duymak yerine, kazandığı üniversite, çalıştığı prestijli kurumlar veya memurluklar ile aldığı maaş övünme sebepleri haline gelmiştir. Geçici olanlar ebedi olana tercih edilmiş olup insan kendine yeni putlar edinmiştir.

Eşler evlilikte birbirlerinin ve çocuklarının cennetine gidecek yolu sonuna kadar açmak için gayret sarfetmeleri gerekirken, aksine birbirlerini verimsizleştirecek, kısırlaştıracak davranışları şiar haline getirmektedirler. Allah’a karşı olan sorumluluklarda birbirlerini motive etmeleri gereken eşler, birbirleri için göz aydınlığı olacak eşler, kişisel kaprisleri, kibirleri, bencillikleri yüzünden sahip olmacı mantıkla sağlıklı bir ailenin neşet etmesinin önünde engel olarak durmaktadırlar.

Erkek ve kadın evli olarak birbirlerine karşı olan sorumlulukların yanında ayrıca fert olarak da Allah’a karşı sorumluluklarının farkında olmalıdırlar. Bu minvalde ferdi olarak da Allah’a kullukları noktasında birbirlerine yardımcı olmalı ve birbirlerinin yüklerini hafifletmelidirler. Herkes gücü ve yapabilirliği ölçüsünde bunu yapmalıdırlar ki çocuklar böyle bir manzaraya şahit olarak büyüsünler ve kendi sorumluluklarına bu sayede daha fazla sahip çıkabilsinler. Anne ve baba olarak dosdoğru şahitler olunamadığı zaman anne ve babanın olumsuz yanları katmerlenerek çocukta neşet etmektedir. Oysa Yüce Allah, "ehlinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyunuz" diye uyararak aileye de bir sorumluluk yüklemektedir.

Her bir peygamber kendinden önceki vahyi tasdikleyerek vahiy sürecinin bir varisi ve uygulayıcıları olarak gelmişlerdir. Vahye muhatap ve sorumlu bir fert ve toplum olarak kendimizin neye mirasçı olduğumuza ve kimleri neye varis kılarak sorumluluk aldığımıza dikkat etmemiz gerekecektir. Çünkü Yüce Allah verdiği nimetten sorguya çekeceğini ilan etmektedir.

Eğer aile ve çocuk bir nimetse - ki öyledir - bu nimeti gereği gibi tasarruf edip etmediğimiz elbette ki sorgulanacaktır. Eşlerimiz ve çocuklarımız gözlerimizi aydınlatacak kimseler mi olacak ,yoksa kıyamet gününde kendilerinden fersah fersah kaçmayı arzulayacağımız kimseler mi olacak? Çocuklarımız bizim yalnızca mal varlığımızın varisi olarak mı kalacaklar? Ya da biz dosdoğru şahitlikler ortaya koyarak onların da bu şahitliği devralan varisler olduğuna mı tanıklık edeceğiz? Nasıl yaşarsak öyle iman etmiş olacağız. Seçeceğiz ve başlayacak hayat. Ya muvahhid bir mü'min olacağız, ya da kendini, eşinin ve çocuklarının ve bir kısım malların ebedi sahibi zanneden bir budala.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN