MEKKE TOPLUMU VE YAŞADIĞIMIZ TOPLUM KARŞILAŞTIRMASI

Bünyamin ZERAN


                Mekke Toplumu ve Din Algısı:

                Her toplumun muhakkak ki yapısı, kültürü, medeniyet anlayışı farklı farklıdır. Hele ki aydınlanma sonrası toplumsal değişimin süratli olduğu zamanları dikkate alacak olursak bu farklılığı daha net görmüş oluruz. Bizim burada yapmaya çalıştığımız şey toplumları örf ve anane olarak karşılaştırmaktan ziyade, toplumların İslam’a tarihsel seyir içindeki bakışları ve İslami mücadelede karşılaşılan sıkıntıları anlamaya dönük bir karşılaştırma çabasıdır.

                Mekke toplumunu anlatırken Arabistan’daki aile yapısını anlatmakla işe başlamak en doğrusu sanırım. Bu konuyu aydınlatan birçok siyer kaynakları mevcuttur. Özellikle de Şemseddin Günaltay’ın “Ankara Okulu” yayınlarınca basılmış “İslam Öncesi Araplar ve Dinleri” isimli kitabı bu konuyu ayrıca etraflı bir şekilde bize sunmaktadır. Şemseddin Günaltay’ın ifadesiyle; “Cahiliye klanı, bir tür ortak mülkiyete sahip bir zümre halindeydi. Beraber konup göçen bu zümreye “hay” denilirdi. “Hay”ın içerisinde “al” adıyla, “al”ın içerisinde de “iyal” adıyla küçük aileler mevcuttu. Fakat bu küçük aileler dini, hukuki bir yaptırıma yani toplumsal bir mahiyete sahip değildi. Ancak fiilen mevcut gruplardan ibaretti. “Hay” otlağı, su kaynağı ve tanrısı ortak olan gruptu. Her “hay” falanca oğulları diye anılırdı. “Al”; aynı ev veya çadırda oturan dede, oğullar ve torunlar ve bunların çocuklarından oluşmaktaydı.”[1] Arabistan’da sosyal yapı kabilelere dayanıyordu. Her kabileyi temsil eden bir kişi vardı ve Mekke’de bir takım kararlar alınacağı zaman kabileleri temsilen kabilenin en nüfuzlu kimseleri bir araya gelerek kararları görüşürlerdi. Mekke küçük bir site devleti gibi yönetilirdi. Bu küçük devlet yapısında hürler, köleler ve mevali’ler mevcuttu. Köle ya da cariye iken âzad edilenler âzad edenin mevalisi (akrabası) sayılırdı. Kabe; Mekke şehrinde olduğundan ve Kabe’ye cahili Araplar döneminde de kutsallık atfedildiğinden Mekke’ye dışarıdan sürekli ziyaretçiler gelmekte bu vesileyle de ticaret bu şehirde oldukça yaygın durumdaydı. Mekke’de İbrahim’i dinin kalıntıları mevcut olmasına rağmen falcılık ve kâhinlik de oldukça yaygındı. Kuşlarla fal bakma, taşlara el sürerek fal bakma, oklarla fal bakma yaygındı. Ayrıca her kabilenin bir tanrısı yani totemi mevcuttu. Mekke’de rivayetlere göre 360 put olmasına rağmen bunlardan üçü çok önemliydi; Lat, Menat ve Uzza putu.

                Peygamber (as) böyle bir toplumun içinde dünyaya geldi. Dedesi Abdulmuttalib’in de oğlu olmadığı için eğer 10 oğlum olursa bunlardan birini kurban edeceğim diye adak sunduğu ve on oğlu olunca “Hübel” putunun önünde oklarla fal çektiği rivayet olunur.[2] Yani peygamber (as) ailesi de Mekke’nin o günkü sosyal ve dini inanışlarına göre hareket eden bir aile konumundaydı. Fakat peygamberin çocukluğundan beri putlara karşı ilgisiz hatta çok uzak olduğu yine birçok kaynaklarca mevcuttur. Vahyin gelişine yakın dönemlerde sürekli inzivaya çekildiği ve toplumun ahlaki çözülmüşlüğünden kendini uzak tutma arzusunu görürüz. Mekke tam da o dönemde iyice azgınlaşmış, güçlülerin zayıfları ezdiği, dışarıdan Mekke’ye gelen kervanların Mekke büyüklerince gasbedildiği, kadının değer görmediği, kız çocuklarının bazı ailelerce diri diri toprağa gömüldüğü, fuhşun arttığı zamanları yaşamaktadır. Elit, aristokrat ailelerin keyfinin yerinde olduğu, gariban ailelerin ise ezildiği ve adeta bir kurtarıcı yok mu diye haykırdığı bir zaman da Muhammed (as) nebi olarak görevlendirilmiştir. İnsanın değerinin olmadığı, adam öldürmenin çok kolay olduğu bir toplumda ve şehvetin ve tamahkârlığın zirvede olduğu bir toplumda onların karşısına geçip yaptıklarınız yanlıştır ve yanlış bir yoldasınız diyen bir adam olmak elbette çok zor bir durumdur. Hele ki sizi tek himayesinde tutan Ebu Talip ise! Ve her hangi bir can emniyetiniz yoksa! Çünkü Ebu Talip ölecek olursa resulü muhafaza edecek kimse yoktur Mekke’de. Çünkü müşrikler; “Bu Kur'aniki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!...[3] diye resulü maddi durumu, kimsesizliği ve ailesinin güçsüzlüğüyle küçümserken onlara Allah’tan başka ilah yoktur demek elbette zor, zor olduğu kadar da meşakkatli bir süreçti. Muhammed, toplumunca emin ve güvenilir olarak tanınan, sözüne itibar edilen bir kimsedir tıpkı kendinden önceki nebiler gibi. Çünkü nebilerin peygamberlik gelmeden önce de her hangi bir yüz kızartıcı günahla anılıyor olması daveti açısından mümkün gözükmemektedir. Kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmayan bir adam kendi halinde ve erdemlere sahip bir adamsa toplum tarafından saygı görmesi kaçınılmazdır. Ama bu erdemli ve saygı duyulan adam fincancı katırlarını ürkütecek söylevlerle toplumda gezinmeye başladığında servetini ve gücünü zorbalığa borçlu adamlar o saygı duydukları adamı nerdeyse gözleriyle bakarak devirmek isteyecek[4] kadar azgınlaşıp hırçınlaşabilirler.

                Peygamber, putlardan nefret etmektedir, kendisi gibi putlara saygı göstermeyeceğini söyleyen insanlarda vardır o dönemde. Ne var ki bu putların yerine nasıl bir ilah konulacak ve nasıl bir ibadet tarzı geliştirilecek bilinmemektedir. Nihayet ilk vahiy gelir ve peygamberin bundan sonraki her durumu, her yaşamı, her olayı yalnızca “yaratan Rabbin adıyla okuması”[5] gerektiğini deklare eder. İşte yeni hayatın başlangıç noktası bu ayetlerdir. Her şey “yaratan Rab adına okunacak” çünkü “O” “insana bilmediğini öğretmiştir.”[6] Serüven bu ayetlerle başlar. Allah’ın vahyi toplumu ayrıştırır. İman edenler ve iman etmeyenler… Muhammed’in çağrısına icabet edenler yeni bir topluma girdiklerini, yeni bir dini seçtiklerini çok net bir şekilde bilmektedirler. Zira yeni yaşamlarında Lat, Menat, Uzza olmayacaktır ve bundan sonraki bütün yaşayacakları şeyleri, bütün kazanacakları şeyleri ve bütün tercih edecekleri şeyleri yalnızca kendilerini terbiye edenin buyruklarına göre yapacaklardır. İşte bu ayrışma babayla oğulun, kardeşle kardeşin, amcayla yeğenin, köle ile efendinin, işçi ile patronun ayrışmasıdır. Dar’un Nedve ile Dar’ul Erkam’ın yani karar verme mekanizmalarının da net bir şekilde ayrışmasıdır.

                Peygamber, davetini yaptıkça küçük site devletinin huzuru kaçmaya devam etmektedir. Önceleri gücü ellerinde bulunduranlar ellerindeki imkân ve güce bakarak Muhammed’i ve ona inanan birkaç mü’mini küçümseyip alaya almışken zamanla Muhammed’in taraftarlarının çoğalmasıyla ellerinden gücün kaybolacağını anlayan oligarklar tepkilerini biraz daha artırmışlardır. İman edenleri önce ekonomik anlamda ambargolarla yıldırmaya çalışırken giderek inanan kimselerden güçsüz ve zayıfları öldürmeye başladılar. Muhammed’in getirdiği mesaj çok netti: “Allah’tan başkasına kulluk edilmeyecek, resule itaat edilecek, insanlar ve soylar arası üstünlükler kaybolacak ve yalnızca takvaca üstünlük yarışı olacak ve bu üstünlüğü belirleyen de Allah olduğu için hiçbir zaman imtiyazlı bir sınıf oluşmayacak, adalet her işte esas alınacak.” Bu o kadar net bir ayrışma idi ki “Lailahe İllallah” diyen tüm sosyal adaletsizliğe, zulme, hakka tecavüze, keyfi yönetimlere, açlığa, aç bırakanlara karşı, yetimi itip duranlara karşı tavır alacağını ilan etmiş demekti. Lailahe illallah diyenler Muhammed’in getirdiği mesajın içeriğinin ne kadar hayat dolu, ne kadar hak, ne kadar toplumları ileriye taşıyıcı, ne kadar aydınlık ve adil olduğunu tam tersine cahili sistemlerin ise bu sözün karşısında ne kadar güçsüz, ne kadar kof ve ne kadar fıtrata ters olduğunu net bir şekilde görmekteydiler. İman ediyorlardı çünkü İslam onlara hem bu dünyadaki şereflerini ve şanlarını iade ediyordu hem de ahirette cenneti vaad ediyordu. Allah’ı ne yalnızca göklere hapseden bir sözdü ne de Allah’ı yalnızca ruhbanlara ait kılan sözdü. Allah herkesin Allah’ıydı ve her kulunun eşrefi mahlukat olarak yaşamasını istiyordu.

                Mekke toplumunda iman etmek zordu. Çünkü oligarklar efendiliğini sürdürebilmek için köleliğe, fuhşa, kumara, faize, içkiye ve insanlar arası çatışma çıkmasına muhtaçtılar. Oysa yeni gelen din tüm bunları ayaklar altına alıyordu. Ne Marx’ın proletarya diktatörlüğü, ne Max Weber’in bürokrasi tapıcılığı, ne Benjamin Franklin’in kapitalizmi, ne Napolyon’un faşizmi, ne Pavlus’un vaaz ettiği ikiyüzlü ruhbanlık, ne de Yahudilerin tefeciliği… Hiç biri yeni dinde kabul edilmiyordu. Yalnızca Allah’ın kulu olması münasebetiyle değer gören ve iman etmekle eşrefi mahlukât olan başkaca her hangi bir prosedüre tabi olmayan bir dine davet ediliyorlardı. Oysa oligarklar bugünün kapitalistleri gibi her durumdan kendine pay çıkarmayı bilirlerdi. Onun için olacak ki resulle uzlaşma yoluna gitmeye gayret ettiler. Azıcık bizim inançlarımıza ve yaşamlarımıza saygı duy bizde seninkine saygı duyalım. Azıcık diyalogdan ne zarar çıkar! Senin İslam’ın bizim çıkarlarımıza karışmasın. İstediğimizi alalım, istediğimizi satalım, istediğimiz bahçeyi talan edelim, istediğimiz kimseleri de köleleştirelim. Siz varın gidin namazınızı kılın, zekâtınızı verin, orucunuzu tutun, başınızı örtün velhasılı kelam ne yapıyorsanız yapın. Ama Allah böyle şeylere müsaade etmeyecekti. Muhammed, Allah’tan gelen emirle “sizin dininiz size benim dinim bana, ben sizin taptıklarınıza tapmam sizde benim taptığıma tapıcı değilsiniz” diyerek net bir şekilde cahiliye ile yollarını ayırmış ve tüm dünyayı karşısına alan yiğit bir duruş sergilemiştir. Oligarklar diyalogtan bir sonuç alamayacaklarını anlayınca her türlü baskı ve şiddeti meşru gördüler. Mekke’de Müslüman olmak gerçekten zordu. Bir avuç inanmış insan kapıp götürülüvermelerinden korkmaktaydı. Bu inanmış bir avuç insan her türlü baskıya, şiddete, açlığa ve yurtlarından olma pahasına inançlarını koruyabilmiştir. Allah, bu inanmış bir avuç insana vaadini gerçekleştirmiş ve yeryüzünde onları egemen kılmıştır. Mekke’de hayat bulan İslam Medine’de hayat olmuştur.

                İçinde Yaşadığımız Toplum Yapısı ve Din Algısı:  

                Mekke toplumundan bugüne çok şey değişmiştir. Artık dünya küçük bir site devleti gibi yönetilmiyor. Bir şehirde olan herhangi bir değişim yalnızca o şehri ilgilendirmiyor. Dünya giderek global bir köy haline gelmekte ve dünyanın herhangi bir yerindeki bir hareketlenme tüm dünyayı ilgilendirmektedir. İçinde yaşadığımız ülke de bu değişimlerden ister istemez nasibini almıştır. Osmanlı devletinin yıkılmasıyla birlikte Türkiye, cumhuriyet yönetim modelini benimseyerek tarihteki yerini almıştır. Selefi olan Osmanlı’dan farklı olarak dini tamamen toplum dışına iten, modern ve batılı değerlerin kıstas alındığı bir yönetim icra etmiştir. Cumhuriyeti kuran kadro tek adam mantığı içerisinde kendi ifadesiyle gökten gelen dogmalarla değil tamamen bilimle yönetilen bir ülke inşa etmek istemişlerdir. Dine o kadar keskin saldırılar yapılmıştır ki camiler ahır olarak kullanılmış, ezan Türkçe okutulmuş, Kur’an’lar ahırlarda inek fışkılarının içinde saklanarak muhafaza edilmiştir.

                Tek partili süreçte ülke Kemalist ideolojiyi iyice oturtmuş ve Kemalizm ülkenin yeni dini anlayışı olarak kabul ettirilmiştir. Her ne yapılacaksa Kemalist ideoloji süzgecinden geçirilmiş eğer Kemalizm dini onay vermişse yapılacak işler yapılmıştır. Zamanla bu durum halkta infiallere yol açacağı endişesiyle ve dünyanın değişen konjonktürüne uymaması nedeniyle sisteme yeni bir makyaj yapılmış ve çok partili sisteme geçilmiştir. Ezan, tekrar Arapça okutulmuş, dini ibadetlere kısmen serbestlik gelmiş ve halkın gerginliği alınmış ve halk yeni hükümetle devletine sahip çıkmıştır. Aslına bakılırsa 1946’dan sonra ABD’nin Türkiye üzerinde etkili olması ve liberalizmin bu ülkede giderek kökleşmesi, dini inanışların devlet eliyle iyileştirilmesi boşuna değildir. Çünkü o dönemlerde ABD’nin soğuk savaş içinde olduğu bir Sovyetler vardır. Dünya için tehlike gücü tükenmiş bir İslam değil henüz akut dönemini yaşayan sosyalizmdir. Dünya kapitalist ABD ve Sosyalist Sovyetler arasında paylaşılmaktadır. Açıkta kalan ülke kendini güvende hissetmemektedir. Türkiye’yi Sovyetlere karşı tampon olarak kullanmayı düşünen ABD, Türkiye ile ilişkilerini Marshall yardımıyla güçlendirmiş ve dinin sistem tarafından kontrollü bir şekilde önünün açılmasıyla komünizme karşı silah olarak kullanmıştır. 1979’da ABD ile arasından su sızmayan İran’da Humeyni’nin Şah’a karşı yapmış olduğu İslami devrimle ABD’nin tek müttefiği Türkiye olmuştur. İran’daki devrim yeni Türkçeye tercüme eserler kazandırmış ve bu ülkede tevhidi düşüncenin uyanmasına sebep olmuştur. ABD, konjonktür gereği bu duruma ses çıkarmasa da İran’daki devrimin burada da yaşanmasından endişe ederek Türkiye üzerinde daha hassas durmuştur.

                1980 askeri darbesinin ardından Özal başbakanlığa gelmiş ve liberalizm olanca hızıyla bu ülkeyi sarmıştır. Sovyetler’in glastnos politikasını benimsemeye ve uygulamaya başlamasıyla birlikte 1991 yılında dağılması ABD’yi dünyada tek süper güç konumuna yükseltmiştir. Bununla beraber komünizmden sonra yeni düşman olarak İslam’ın seçilmesi de kaçınılmaz olmuştur. Fukuyama ve Huntington gibi siyaset bilimcilerde liberal demokrasinin kesin zaferini ilan ederken bunun karşısında tek gücün, karşı duruşa sahip olanın İslam olduğu gerçeği üzerinde durarak İslam’ın ılımanlaştırılması gerekliliği üzerine kafa yormuşlardır. İslamın tehlikeli bir unsur olduğu gerçeğine insanları inandırmak için önce İslami duyarlılığı artırmış ardından 28 şubat post modern darbesiyle Müslümanları sindirmiş onun ardına da ölümü gösterip sıtmaya razı etme adına yeni ılıman İslam anlayışını bu ülkeye yerleştirmiştir. Ya terörist muamelesine tabi olacaktık ya da sisteme angaje olmuş eklemlenmiş bir vaziyette mücadele ve cihad ruhunu kaybetmiş bir şekilde belli ritüel ibadetleri yapmaya razı olarak yaşayıp dindar insanlar olarak anılacaktık. Bunun karşılığı olarak da dünyevi anlamda rahatımız artacak ve daha kaygısız, daha sorunsuz ve üstelik de toplumun saygın insanları olarak anılarak yaşayıp ölecektik.

                Böylesi bir dünyanın oluşmasına katkı sağlayacak entelektüel bir alt yapının da hazır olması gerekiyordu. Batı sanayi devriminden bu yana içselleştirdiği ve geliştirdiği modernizm, post-modernizm, demokrasi, liberalizm, laiklik ve özgürlük gibi ana kavramlarıyla Müslümanlara nüfuz etti. BOP projesi kapsamında tüm Orta Doğu’yu içine alan yalnızca Müslüman ülkeleri ilgilendiren ılıman İslam projesi oluşturuldu ve Türkiye bu projenin ABD ile birlikte eş başkanı olma acziyetini gösterdi. Üstelik bu projeyi İslami kaygıları olan! Ya da olduğuna inanılan kimseler eliyle gerçekleştirdiler. Bu da yetmedi sözümona İslami hassasiyeti olan bu şahsiyete! Siyonistler tarafından üstün cesaret madalyası verildi hem de kapitalizmin merkezi ABD’de HSBC bankasına ait bir bina da. Türkiye model ülke olarak gösterildi. İsrail’e karşı sesini yükselten Türkiye, Orta Doğu’nun bir anda abisi konumuna yükselirken demokrasiyi ve laikliği içine sindirerek ABD’nin hizmetkârı olmuş bir İslami anlayışı tek gerçek olarak lanse etmiştir. Büyük Orta Doğu Projesinin devamı olarak Orta Doğu’da meydana gelen devrimler de yıllardır yürütülen bu projenin ne kadar tıkırında gittiğini göstermektedir. Zira tevhidi İslam algısı bu projeye göre terörist bir eylem olarak propaganda edilmekte en iyi Müslüman modeli etliye sütlüye karışmayan bir Müslüman modeli olarak sunulmaktadır. Propaganda araçlarını ellerinde tutanlar tüm dünyayı etkileyen yayınlar yaparak bu algıyı kuvvetlendirmektedirler. Şimdiki oligarklar Mekke toplumundaki oligarklara göre daha doyumsuz, daha acımasız ve daha zalimdirler.

                Bu ülkeye tevhidi islamın yerleşmemesi için Kemalist ideoloji bir yandan küresel güçler diğer yandan elbirliği ile mücadele etmişlerdir. Hepsinin tahtını sarsacak tek gerçek güç olması münasebetiyle zalimlere korku salmaya devam etmektedir. Zalimler, islamı bu ülkede hiçbir şekilde yok edemeyeceklerini bildiklerinden dolayı İslami düşüncenin eksenini kaydırma mücadelesi vermişlerdir. Tıpkı yıllar öncesinde Emevi ve Abbasilerin yaptığı gibi insanları Allah adıyla aldatarak inananları yörüngelerinden saptırmaya gayret etmişlerdir. Tasavvufi bir din anlayışı tamda istedikleri malzemeyi onlara vermekteydi. Mevlana’yı, Said Nursi’yi, Mehmet Zahid Kotku gibi isimleri ön plana çıkararak hurafelerle dolu bir inanışı İslam diye bu millete yutturmuşlardır. Özellikle son dönemlerde Atasoy Müftüoğlu’nun deyimiyle neo- nurculuk popülaritesini artırmıştır. Çünkü bu anlayışlar hümanist bir bakış açısıyla herkesi kucaklayan ve herkesi ne yaparsa yapsın cennete gönderen bir zihniyeti temsil etmektedirler. Cihad kavramı anlamsızlaşmakta, Salih amel kavramı işlevini yitirmekte, iman etmek gerekmemekte hatta Muhammed’in resul olduğunu bile kabul etmeden cennete gidilebilmektedir bu zihniyete göre. Zira esas önemli olan ahlaklı olmaktır. Çalmazsan, çalana sesini yükseltmezsen, sana tokat atana diğer yüzünü çevirirsen, belli duaları okursan, hizmete kaynak aktarırsan hangi dine ait olduğun bile önemli değil zira bu anlayış herkesi cennete gönderen hatta cehennemde bütün insanlar için tek başına yanmayı dileyecek kadar hümanist bir anlayıştır. Tevhidi islamdan en fazla rahatsızlık duyan hatta iğrenen bir anlayıştır bu.

                İki Toplumun Din Algısının Karşılaştırması:

                İslam artık Mekke’de olduğu kadar net değildir. Lailahe İllallah deyince neye “la” dediğini neye “illallah” dediğini bilen mümin artık yok. Şimdi saflar karışmıştır. Şimdi Kur’an’ı mızraklarının ucuna takarak Ali’ye karşı savaşan Muaviye’ler, Amr İbnül As’lar vardır. Ve bu zalimlerin oyununa gelen zavallı insanlar vardır. Mekke’de iman ettim demek bedel istiyordu şimdi ise hiçbir bedel istemiyor bedel istemediği gibi para, makam ve şöhrette kazandırıyor. Çünkü Kur’an’ı mızraklarının ucuna takan tüm zalimler iman ettim diyor. Oysa iman nedir bilinmiyor. Mekke’de iman edenler Mekke yönetimini karşısına alıyordu şimdi ise gerçekten iman edenler tüm dünyayı, tüm küresel zalimleri karşısına almaktadırlar. Önceleri düşman kâfirlerdi. Şimdi ise saflar karıştı kim kâfir kim mümin bilinmez oldu. Önceleri müminler kâfirlere karşı şedid, müminlere karşı merhametlilerdi şimdi ise tam tersi oldu. Müminler bir birine karşı tahammülsüz, birbirlerine karşı alıngan oldular. Önceleri müminler kendi inançlarına hâkim, neyi niçin yaptıklarını bilirken kafirlerin yaşamlarının, hayat tarzlarının ise ne kadar boş ve kof olduğunu bilirlerdi. Onca cilalı parlak sözlerine ve ihtişamlı görünmelerine karşın halkına karşı kibirli, kan emici, adaletsiz, içi boş kütükler olduğunu bilirlerdi. Şimdilerde ise kendi inançlarına uzak, onların yaşam tarzlarına ise müptela oldular. Kur’andaki bir çok ayetin karşısına yeni yaşam tarzları ve ideolojileri yerleştirdiler. Kur’an’daki kulluğun yerine özgürlüğü, şuranın yerine demokrasiyi, dinde zorlama yoktur ayetinin karşısına laikliği, ümmet anlayışının karşısına bireyciliği koydular. Zenginlik elden ele dolaşan bir güç olmasın ayetinin karşısına kapitalizmi, infak ayetinin karşısına birikimi, müsrifliği yasaklayan yaşamın yerine modernizmi, resuller arasında hiçbir ayrım yapmadan sevme ayetinin karşısına peygamber tapıcılığını, üstünlüğün ancak takvada olduğu ayetinin karşısına milliyetçiliği koydular. Rızık endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin ayetinin karşısına istikballeri kararmasın diye dini alandan çocuklarını uzak tutarak kızlarının başını kapatmamasını erkek çocuklarının ise Kur’ani ortamlardan uzak kalmasını sağladılar. Önceden Mekke’de üç büyük put vardı. Ve hepsi tahtadan ve taştandı. Onlara el sürer şifa dilerlerdi. Şimdi ise el sürülüp şifa dilenen putların yanı sıra soyut putlarda eklendi. Laiklik putu, demokrasi putu, modernite putu, milliyetçilik putu vs. Modern putların hem sayıları çoğaldı hem de ideolojik yansımaları tüm dünyayı kana buladı.

                Mekke’de iman etmek zordu, şimdi ise daha zor. Çünkü Allah’ın kitabı oraya ilk defa indiğinde onu eline alıp okuyanlar ayetlere teslim oluyorlar ve gözlerinden yaşlar akarak secdeye kapanıyorlardı. Şimdi okuyanlar ise sanki bir edebiyat kitabı okur gibi okuyup hayatlarına kaldıkları yerden devam etmektedirler. Önceden işledikleri günahlar nedeniyle cenneti kazanamayacaklarından korkan müminler yerini nasılsa bir süre yandıktan sonra cennete gideceğiz diyen gruba terk etmiştir. Kur’an ihtilafları çözen kitap olmasına rağmen artık ihtilafları çoğaltan bir kitap haline getirilmiştir. Çünkü rölativizm dediğimiz algı bir virüs gibi beynimize yerleştirilmiştir. Kur’anı iman etmek için değil dünyevi rahatımızı bozmadan yaşamayı tasdik ettirmek için okumaya başladık. Giderek daha çok dünyevileştik ve rahata alıştık. Konforlu evlerimizde, konforlu mobilyalarımızda oturarak elimizi taşın altına sokmadan cennete gireceğimizi düşündük. Hakkımız gasbedilirken, Allah’a onca savaş açmış zalim varken ve onurumuz ayaklar altına alınırken sırf bürokraside bir koltuk kapalım diye, itibarımız artsın, maddi gelirimiz artsın diye izzeti ve şerefi Allah’ın ve inananların yanında değil de zalimlerin yanlarında arama gafletine düştük. Oysa biliyorduk ki izzet ve şeref tamamen Allah’a aittir.

                Öyleyse ne yapmalıyız sorusunu sormamız gerekmektedir. Kuş tüyü yataklarda, konforlu evlerde konforlu mobilyalara oturarak bu din ne yaşanır ne de anlatılır. Bu din sahaya inerek yaşanır. Tıpkı nebinin ve ilk Mekke toplumunun yaptığı gibi… Yüzü birbirine dönük yalnızca Kur’andan beslenen ve tüm ihtilaflarını Kur’an’ın süzgecinden geçirerek çözen bir anlayışa ihtiyaç vardır. Kendisini bilgiye endeksleyen değil okuduğu vahye teslim eden bir anlayışla Kur’an’ı okuyan bir birey ve toplum olmak zorundayız. Düşmanını net olarak tanıyan ve Firavun’un büyücüleri gibi iman eden bir bilince ihtiyacımız vardır. Kendi konumunu Kur’an’a tasdikleten değil konumunu Kur’an’a göre değiştiren Allah’a teslimiyetçi bir zihinle dolu olmak zorundayız.  İman etmek ve imanı tasdik eden Salih ameller işlemek zorundayız. Çünkü çocukların saçlarını ağartan gün bize de gelecektir. Dostun dosta faydasının olmadığı, her şeyin unutulduğu, ateşten kurtulmak için ne var ne yok her şeyin fidye olarak sunulacağı o gün gelmeden önce kendimizi hesaba çekmek zorundayız. Gerektiğinde tüm dünyayı karşımıza almak Allah’ı karşımıza almaktan iyidir. Çünkü Allah ezeli ve ebedidir geriye kalanlar ise geçicidir. İman eden bir kişi imanındaki samimiyetle tüm dünyayı dize getirebilir ve herkesi önünde diz çöktürebilir. Bize iki seçenek çıkmaktadır ya ilk Mekke toplumu gibi olmak ya da mızraklarının ucuna Kur’an bağlayanlar sınıfında olmak! Bunun dışında hangi seçeneği seçeceksek seçelim her halükarda mızraklarına Kur’an bağlayanlara hizmet etmiş olacağız. Elbette biliriz ki tüm izzet ve şeref ilk Mekke toplumu gibi Allah’a verdiği sözü tutan kimseler aittir. Allah izzetine ve şerefine sahip çıkanlardan eylesin.

[1] -İslam öncesi Araplar ve Dinleri, Şemseddin Günaltay, Ankara Okulu yay.

[2] - Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti 1, Mekke Dönemi, Celaleddin Vatandaş, Pınar Yay.

[3] -Kur’an’ı Kerim 43/31

[4] -Kura’n’ı Kerim 68/51

[5] - Kura’n’ı Kerim 96/1

[6] - Kura’n’ı Kerim 96/5

(Not: Bu yazı İktibas Dergisi'nin Temmuz sayısında yayınlanmıştır)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN