İçeriğe atla
19 Ağustos 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Yakup DÖĞER
Yakup DÖĞER
13 Temmuz 2013

Beşer Kaynaklı Dinler

Kendilerini İslam’a nisbet eden toplumlar, “İki İlah edinmeyin: O, ancak tek bir İlah’tır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.” (16/ 51) buyuran bir Rabbin kulları iken, bu ilahi emri unutarak, Allah’tan başka ilahların kulları olmaya ve Yüce Allah’tan başkalarını kendilerinden korkulacak merci kabul etmeye başlayınca, fıtratlarına muhalif bir hayat tarzını benimsemiş oldular. Oysa iman ettikleri Yüce Allah, “Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, itaat-kulluk da (din de) sürekli olarak O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı korkup-sakınıyorsunuz?” (16/52) demekteydi. Yüce Allah, kendisinden başkasından korkup sakınmanın, kendisinden başka ilahlar edinmekle eş değer olduğunu belirtmektedir. Hepimizin de bildiği gibi, ilah kavramı, “en çok korkulan” manasını da içermektedir.

13 Temmuz 2013 7 dk okuma 13,4B okunma
100%

İslam alemi yaklaşık iki yüz yıldır, müthiş bir zulüm ve ifsatla boğuşmakta, ilahı beşer olan birçok dinin karanlık tahakkümü altında adeta inlemektedir. Vahiyden kopuş ve hevaya tabi olmanın sonucunda Allah’ın bir cezalandırması olarak da algılanabilecek bu durum, Müslümanların birbirinden kopuşu ve sayılamayacak kadar fırkalaşmasının ürünü olarak karşımıza çıkmıştır.

Müslümanın gördüğü bir kötülüğü eliyle, gücü yetmezse diliyle düzeltmesi, ona da gücü yetmezse kalbiyle buğuz etmesi, şer karşısında bir Müslümanın temel sorumluluklarındandır. Şerre doğru dönüşümün çok hızlı bir şekilde yayıldığı İslam coğrafyasında, Müslümanlar sahip oldukları ilkelerini ve kimliklerini,  vahiyden kopmaları sonucu zaman içerisinde hoyratça terk ederek, dünyevi menfaatlerini inançlarının önüne geçirmeleri ile beşer kaynaklı dinlerin hakimiyetine de kapı aralamış oldular. Aralanan kapı artık sonunu kadar açılarak bütün ümmeti içine çekip yutan bir bataklık durumuna dönüştü.

Kaynağı beşer olan bütün dinler, izim ve ideolojiler genelde bütün insanlığın özelde ise Müslümanların hem dünyada zillet içinde yaşamalarını hem de ahretlerinin de ziyana düşmesini doğurmakatdır.

Kendilerini İslam'a nisbet eden toplumlar, "İki İlah edinmeyin: O, ancak tek bir İlah'tır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun." (16/ 51) buyuran bir Rabbin kulları iken, bu ilahi emri unutarak, Allah’tan başka ilahların kulları olmaya ve Yüce Allah'tan başkalarını kendilerinden korkulacak merci kabul etmeye başlayınca,  fıtratlarına muhalif bir hayat tarzını benimsemiş oldular. Oysa iman ettikleri Yüce Allah, “Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur, itaat-kulluk da (din de) sürekli olarak O'nundur. Böyleyken Allah'tan başkasından mı korkup-sakınıyorsunuz?” (16/52) demekteydi. Yüce Allah, kendisinden başkasından korkup sakınmanın, kendisinden başka ilahlar edinmekle eş değer olduğunu belirtmektedir. Hepimizin de bildiği gibi, ilah kavramı, “en çok korkulan” manasını da içermektedir.

İnsanlık tarihinin en büyük problemi, insanların hevaya dayanan yönetim biçimlerine razı olmaları ve Allah’ın dışında ki sahte ilahlara tabi olmalarıdır. İlahi buyruğun çağrısı gereği, bütün insanlığın Allah’ın ilahlığında bir araya gelmesi hiç birinin diğerini Rab edinmemesi gerekmektedir. (3/64) Lakin genelde insanlık özelde ise adı Müslüman olan kitleler bu ilahi buyruğu görmezden geldiler ve kendileri gibi birer beşer olanların uydurduğu dinlere tabi oldular.

Müslümanların,  bozulmalar ve dönüşümler sonucunda direnmemesi, gevşek olmaları, inançlarına sahip çıkmamaları sonucunda beşeri dinlerin tasallutu, üstesinden gelmesi çok zor bir problem olarak karşılarına çıktı. Şimdi İslam Coğrafyasında yaşanan bunca felaket varsa, bunun altında beşer kaynaklı dinlerin ilk çıkışında Müslümanların vurdumduymazlığı yatmaktadır. İslam Dünyasında her kötülüğün ilk çıkışında bu kötülüğü elleriyle düzeltmeye Müslümanların gücü yeter durumdaydı, ama seçilmişlik lutfunu göz ardı ederek meydana çıkmış kötülükleri elleriyle düzeltme girişiminden uzak durdular. Allah’ın yasalarını birer birer çiğneyen, ortadan kaldıran tagutlara karşı canları pahasına direnmediler, direnenlere de yardım etmediler. Her vakit kılınan namazların arasında sürekli olarak okudukları, “Sizin dininiz size, benim dinim bana” ayetinin idrakine varamadı, güncelleyemedi Müslümanlar. Adeta yeri yeksan edercesine gelen ilahı beşer olan dinler, Müslümanların bu gevşekliğini ve Kur’an’ın hayattaki karşılığını görememelerini de fırsat bilerek, zorla baskıyla, oyunla Müslüman’a düşman bir hayat tarzını Müslümanların hayatına egemen kıldı. Harici ve dahili işbirlikçilerini de akıllıca kullanan tagutlar, kendi dinlerinin egemenliği altında Müslüman mahallesinde salyangoz tezgahları açtılar.

Yakın tarihin canlı şahitlerinden bir tanıdığım var, Kur’an’ın yasaklandığı, ezanın Türkçeleştirildiği dönemi bire bir yaşamış, Kur’an öğrenmek isteyenlerin nasıl bir zulümle karşılaştığını gözleriyle görmüş yaşlı bir hacı amca. Anlatırken gözleri doluyor, ama bu durum karşısında siz ne yaptınız dediğimde ise hiçbir şey yapmadıklarını söylüyor. İnsanın insana Rabliğinin ilk basamaklarında bile karşı bir direnişle karşılaşmadan bir mikrop gibi yayılmasında Müslümanların hiç mi suçu yoktu? Hak uğruna direnenlerin ve direnişi başlatanların direnişini Allah bereketlendirecektir. Eğer atalarımız bu topraklarda inançları için direnseydi, şimdi iman edenlerde mutlaka direniyor olacaktı.

Hacı amca anlatıyor, “Köye jandarmalar gelir, köyde Kur’an var mı yok mu her yeri ararlardı, bizde Kur’an’ları saman damlarına ahırlara saklardık” diyor, “Bulduklarında ise, köyde hocalık yapanı ve Kitapları alır giderler hocadan da bir daha haber gelmezdi” diyor, “Peki hacı amca siz ne yapardınız bu durumda, kimse karşı gelmez miydi” diye sorduğumda, “Ne yapabilirdik ki” diye cevap veriyor. Düşünün, bir köye tagutun askerleri geliyor, dinimizin kaynağını yasaklıyor, bulduklarını topluyor, öğretenleri esir alıp gidiyor, buna karşılık köy halkı sadece bakıyor. Allah’ın dinini mahkum, beşerin dini hayata hakim oluyor.

Bu örnek sadece bir kişiden dinlenen ve duyulan durum.  Böyle daha nice teslim olmuşların, hikayesi yaşandı İslam topraklarında, inancı çiğnendi, Kitabı çiğnendi, Peygamberi aşağılandı, Rabbi olan Allah’ın hükümleri hayattan kaldırıldı, karşılığında ilahı beşer olan bir din getirildi. Gelen zalimlere baş kaldırmayan bir halk, baş kaldırıp tagutlara isyan edenleri de yalnız bırakarak adeta kendi kaderini kendisi çizdi.

Bu gün bütün dünyada olduğu gibi İslam coğrafyasında da ilahı beşer olan dinler hüküm sürmektedir. İnsan elinin değdiği her şeyin fesada uğradığını, düzenin bozulduğunu, her türlü haksızlığın ve yağmanın bu sebepten dolayı olduğunu görmeli bu durumu gündemleştirerek İlahı Allah olan Dine insanları davet etmeliyiz. Davetçiler, insanlık için olumsuz olan somut örneklerin ve misallerin bolca bulunduğu günümüzde, beşer kaynaklı ideolojilerin de birer din olduğunu anlatmalı, davete muhatap olan kitleleri “Sizin dininiz size, bizimki bize” diyerek safların ayrışması konusunda azami gayret etmelidir.

Son olaylarda, sahte dinlerin ilahları aslında farkında değiller, kendi ayaklarına kendileri kurşun sıkmıştır, hatta ayaklarına değil kafalarına sıkmışlardır. Kendi kavramlarını ya da dinlerinin temel argümanlarını, eski cahili adetlerde olduğu gibi acıkınca yemeleri ne kadar adi olduklarını ve sahtekarlıklarını ortaya çıkarmıştır. Tam bu noktada oluşan çelişki İslam Davetçisi için çok ideal bir noktadır. Topluma, ne kadar yalancı oldukları nasıl insanları kandırmaya çalıştıkları, kendi düşüncelerinde bile tutarsızlıkları anlatılmalı, hak dinin İslam olduğu gerçeği net olarak belirtilmelidir.

Bu konuda Kur’an davetçiye çok net bir yol göstermekte, Yüce Allah’ın varlığına inandığını söyleyenlerin ama hayatlarında Allah'ın hükümlerini kabul etmeyenlerin birer yalancı olduğunu belirtmektedir.

Beşeri dinlerin sahiplerinin tamamı, kendilerinin de Allah’a iman ettiklerini söylemekte, “Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?" (23/84) diye sorsanız, “"Allah'ındır" demektedirler.”(23/85). Lakin,  “Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler.”(2/170) Çünkü, onlar kendi hevalarını ilah edinmiş sahtekarlardır, yalancılardır. Onlar, Allah(c.c.)’ın yerine kendilerini koyan, Allah’ın tasarruf hakkını gasp eden zalimlerdir. Kendi akıllarından uydurdukları dinleri ile yeryüzünü fesada boğmak için çalışırlar, savunmalarını da atalarının arkasına sığınarak yaparlar.

Dünya tarihi bu gün olduğu kadar belki de tarihinin hiçbir zamanında Hak ile batılın böyle amansız bir savaşına tanıklık etmemiştir. İlahı Allah( olan din İslam ile, ilahı beşer olan dinlerin ve müntesiplerinin böyle kıyasıya bir savaşı geçmiş tarihlerde yaşandı mı acaba? Yeryüzünü toptan ifsada sürükleyen zamane tağutları, varlıklarını sürdürebilmek için amansız ve akıl almaz yöntemlere baş vurmakta, sahte dinlerinin hakimiyeti için gece gündüz çabalamaktadır. Bunun karşısında, tevhidi bilinç sahibi Müslümanlar yeryüzünün her yerinde küfre karşı cephe açarak mücadele etmekte, Allah’ın dininin hakimiyeti için savaşmaktadır. Alemlerin Rabbi Allah’ın belirttiği gibi, “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar, öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır. (Nisa Suresi, 76)

Bu zamana kadar yaşanan tarihte bu her zaman böyle olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır. Günümüzdeki fark,  beşer ilahlı dinlerin varlığı kürsel bir boyut kazanmış, bir bölgeyi ve bölgenin insanını değil tüm yeryüzünü ve yeryüzündeki bütün insanları ifsat eder duruma gelmiştir. Mısır'da Firavuna baktığınızda, kendisini sadece Mısır'ın ve ülkesinde olan insanların Rabbi olarak görüyordu, diğer peygamberlerin geldiği toplumlarında da durum aynıydı, kralların hepsi kendi toprakları ve insanları üzerinde egemenlik iddiasında bulunuyordu. Günümüzdeki sahte ilahlar ise, tüm yeryüzüne ve yeryüzünde yaşayan bütün insanlar üzerinde egemenlik iddiasındadır.

Yeryüzüne egemen olan ilahı beşer dinlerin, yeryüzündeki tasallutuna son vermek, İlahı Allah olan İslam Dininin müntesiplerine yani Müslümanlara ait bir sorumluluktur. Bu batıl dinlerin hakimiyetine son vermek için elimizle, dilimizle mücadele edeceğiz, kalbimizle buğuzun bir etkisi yoktur artık. Bu biz İslam davetçilerinin imanlarının en etkili göstergesidir. Gerek sahada olan kardeşlerimiz, gerekse cephede olan kardeşlerimiz, ilahı beşer olan dinlerin kökünü kazımak için her türlü fedakarlığı yapmalıdır.

Artık geleneksel davetin konu ettiği bireysel ibadetlerin gündemleşmesi yerine, tevhidi hakikatlerin haykırılması zamanı gelmiştir, insanlara dinlerinin yanlışlığını yüzleriyle bir söylemek, insanları ilah olarak kabul etmelerinden vazgeçmelerini anlatmalıyız. “Şimdi sen ne ile emrolunduysan, kafalarına çatlatırcasına anlat ve Allah 'a ortak koşanlara aldırma” (15/94)

Yüce Allah’ın vahiyle belirttiği dinlerin dışındaki bütün dinlerin ilahı beşerdir. Bunlar, kendi akıllarından birer din uydurmuşlar, hevalarını ilah edinmişler ve bu dinlerini de Allah’a öğretmeye kalkan akıl yoksunu zavallılardır. “De ki: "Siz Allah'a dininizi mi öğreteceksiniz? Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah, her şeyi bilendir."(49/16) Kendi uydurdukları dinlerine birazda Haktan motifler giydirerek hak gibi insanlara sunup doğru olanın kendi dinleri olduğunu beyanla dayatanların bilmedikleri şey ise, Allah’ın gökte ve yerde olan her şeyi bildiğini bilmemeleridir.

Hiçbir şey için geç değildir, hele ki İslam hakikatinin haykırılmasının geç kalmışlığından bahsedilemez. Yeter ki, vahiyle bilinçlenip, dini eğip bükmeden, insanların hoşuna gidecek şekilde saptırmadan anlatalım. Biz hakikati anlatalım, hoşlanmayanlar bize, "Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir." (10/15) diyeceklerdir.

Paylaş X Facebook

Yorumlar 10

K Kemal Songür 01 Ocak 2012

Değerli Yakup kardeşim; ''davete muhatap olan kitleleri “Sizin dininiz size, bizimki bize” diyerek safların ayrışması konusunda azami gayret etmelidir'' demektesiniz, davete muhatap olanlar ile saflar ayırılırsa davet nasıl götürülecektir, “Sizin dininiz size, bizimki bize” ifadesi daha çok ve öncelikle davete muhatap olanları değil, daveti inatçılıklarıyla inkarlarında direnenleri kapsadığını düşünmekteyim.
Yaratılış gayesini-gerçeğini, hayatı, ölümü, tekrar dirilişi ve yapıp-ettiklerinizden dolayı mutlaka hesaba çekileceğinizi bütün nebiler bıkmadan usanmadan hatırlatmaktadırlar. Bu hatırlatmalara rağmen ayak direten inatçı inkârcıları da kendi hallerine bırakılması gerektiğini vahiy bildirmektedir. 6/70 ayetinde bırak ve hatırlat emirleri birlikte geçmektedir. Çünkü ‘hatırlat’ emrine (davetine) muhatap olmamış hiçbir kimse ‘bırak’ emrine muhatap kılınmamıştır. ‘Bırak’ emrine muhatap kılınanların, kendilerini müstağni gören, elçilerin bıkmadan-usanmadan hatırlatmalarına rağmen ayak direten inatçı inkârcılar olduğu ve artık hatırlatmaların onlara fayda vermeyeceği beyan edilmektedir.
Özetle, hatırlat emrine muhatap olanlar, yani sizin değiminizle davete muhatap olan kitleler ''hatırlat'' emrinin muhatabıdırlar, safların ayrılması/ayrışması ise ''bırak'' emrinin muhatabı olanlardır, yani “Sizin dininiz size, bizimki bize” ifadesinin muhatabıdırlar.
Aslında, safların ayrılması mevzusu ilkesel/zihinsel olarak hemen/acilen, fiili/fiziki (davetin götürülmesi için insani ilişkilerin gerekliliği boyutuyla) olarak ise islam devletine giden yolun son aşamasında devreye sokulması gerekir diye düşünmekteyim, çünkü safların ayrılması demek davete muhatap olup da ısrarla/inatla inkâr edenlerin ve bu inkârlarını daha da ileri götürüp müslümanların kutlu yollarında fiilen engel olanları kapsadığını düşünmekteyim.
Elinize, zihninize sağlık kardeşim. selamlar...

Y Yakup Döğer 01 Ocak 2012

Allah razı olsun abi, katkın için teşekkür ederim. Haklısın Kemal abi, ifademde yanlışlık var, muhatap olduklarımıza değil de, inkarda direnenlere “Sizin dininiz size, bizimki bize” diyebiliriz. Önemli bir noktayı atlamışım, düzelttiğin için teşekkür ederim abim.

Allaha emanetsin.

F fatma ceren 01 Ocak 2012

Sizi anlayabilmem için,

“Bugün bütün dünyada olduğu gibi İslam coğrafyasında da ilahı beşer olan dinler hüküm sürmektedir...” diyorsunuz.

İlahı beşer olan bir coğrafya, İslam coğrafyası mıdır?

Eğer kastı muradınız, o toprakların bir zamanlar İslam coğrafyası olduğu ve sonradan beşeri din hüviyetine büründükleri ise, “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” ayrışmasının muhatapları olmazlar mı? Zira bu kabul, onların bir şekilde zaten İslam’dan haberdar oldukları anlamını çağrıştırır.Mısır örneği üzerinden düşünülebilir.

Son bir soru,

Türkiye İslam coğrafyası mıdır?

Teşekkür ederim.
Selamlar.

Y Yakup Döğer 01 Ocak 2012

İlginiz için teşekkür ederim sayın Ceren. Allah razı olsun.
Ben şöyle değerlendirmiştim, yanılmış olabilirim. Avrupa, Amerika gibi coğrafyalarla, bir zamanlar İslam’ın tam Kur’ani manada olmasa da hakim olduğu coğrafyayı bir birinden ayırarak değerlendirdim. Cahili düzenler ve mensupları Müslümanlara ait olan bu beldeleri maalesef işgal ettiler, bize ait olan yerlerde kendi beşeri dinleri ile hüküm sürmeye başladılar. Yönetimler değişse de halkı Müslüman olarak ya da insanların kendini İslam’a nispet ederek yaşadıkları bir coğrafyaya dönüştü. İnsanların inançlarından kopmaları için yapılanları hepimiz yakın tarih itibarı ile biliyoruz. Tabi ki bundan o zamanlarda yaşayan Müslümanların da çok büyük vebali var, burası ayrı bir nokta, ayrıca tartışılabilir. “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” ayrışmasını, direk avama değil de, avamın önünde idari kadroya yapabilir, Müslümanların yaşamakla emrolundukları din ile mevcut cahili dinlerin farklılığını sürekli gündemde tutabiliriz. Tabi ki, davet esnasında halkın içinde de “sizin dininiz size, bizimki bize” diyeceğimiz insanlarda çıkacaktır. Önemli olan bakış açısından kaynaklanan olumlu espriyi yakalayabilmek.
Ben kendi çevremde edindiğim tecrübelerle, “sizin dininiz size, bizimki bize” diyebileceğim insana bir iki kişi hariç rastlayamadım. Bunun sebebi insanların birazda ciddiyetten uzak ve kaypak olmaları da yatmaktadırlar. Genel olarak inkar etmiyorlar ama sürekli sırt dönüyorlar. Avamın hiçbir konuda itirazı yok, biraz bilgisi olanlar da çeşitli tevillerle gelenekselliği yaslanarak anlatılanlara itirazları oluyor. Tabi bir kesim var ki onları ayırıyorum, onlar da sürekli Kur’an okudukları halde ne düşüncelerinde nede amellerinde bir değişiklik olmayanlar. Daha önceki bir yazımda bunu belirtmiştim ve hala durumlarını çözebilmiş değilim. Yani samimiyetleri açısından diyorum. Okudukları kitapta karşılaştıkları, “İlah”, “Rabb”, “Din”, “Hüküm”, “Melik”, “Cahiliye”, “Tagut”, “Şirk” v.b. kavramların hayatlarında ki karşılığı nedir merak ediyorum.
Lisanen inkar etmeden tavırlarıyla sırt dönenlere(de) “sizin dininiz size, bizimki bize” diyebilirmiyiz? Bu konuda sizin fikrinizi de alırsak ufkumuzun açılması konusunda faydalı olacağı kanısındayım.
Selamlar, saygılar

F Fatma Ceren 01 Ocak 2012

Şöyle ki,

esasen yazınızdan alıntıladığım cümle vesilesiyle, uzun süredir kulağımı tırmalayan, “İslam coğrafyası” kavramının kullanımına dikkat çekmek istedim. Üstelik yazınız, aynı coğrafyalarda ilahı beşer olan üretilmiş sistemlerden bahsediyorken. Tevhidi anlatırken ve buna aykırı olan her beşeri üretilmişin hükmü de belli iken; bu kavram yerine, kastı muradınızı anladığım başka kavramlar kullanılmalı kanaatindeyim. Benim daha önceki, tevhidi müslüman,modern müslüman,gelenekçi müslüman ve şimdilerde kapitalist,demokrat,özgür..vs..türedilerinin kullanılmasındaki hassasiyetim gibi düşününüz bunu da.

Peki bu önemli mi? Evet önemli. Çünkü bir süre sonra, kavramın çağrıştırdığı mana ile mevcut hal ve durumu ifade eden aynı kavramın farklı manaları, birbirine giriyor ve Kur’an’ın öğrettiği esas mana tahrif oluyor. Günümüz dünyasında, kendilerine İslam denilen ülkelerin hepsinin demokrasiye evrildiği şu hassas dönemde, müslümanlar kastettikleri manaları net ortaya koymalılar.Yoksa İslam’ın hakim olmadığı coğrafyalar, sırf bazı kutsal ögeleri sınırları içinde bulunduryor diye, İslam coğrafyası kimliğine bürünüyor zannı hüküm sürüyor. Bu istikametle düşününce, “Oralara sahip çıkalım!” söylemi, amacını şaşıyor. Neye, neden ve nasıl sahip çıkılacağı, böylesi kavramlar yardımıyla da istikamet değiştiriveriyor.

Bu coğrafyalardaki değerlendirmenize gelince,
kendilerine gerçek İslam’ın uğramadığı toplumlardan ziyade, bir zamanlar tevhid sesleri yükselebilmiş bu yerlerin günümüzde büründüğü yeni demokrasi pozisyonu düşünüldüğünde, ifade ettiğiniz gibi, bu vebal meselesi üzerinden derin tartışmalar götürecek bir konudur. Keza bugün, Türkiye’de ve dünya da alimlerin(!) eliyle,diliyle ve öncülerin(!) omuzunda yükseltilmeye çalışılan İslam’dan esinlenerek yamultulmuş din algısı, maalesef o coğrafyalarda yaşayanların vebalini oldukça artırmaktadır.Mesela bu nedendir ki Türkiye örneğindeki, Sn.İslamoğlu ve eşdeğerlerine gösterilen tepki ile orada samimice koşturanlara verilen tepkinin aynı olmaması.. Sözün özü, sürükleyenler, başı çekenler ve öncülük edenlerin, ecri de ve vebali de diğerlerine nazaran daha fazladır.

İşgal konusunda ise,
bu konuyu sadece dinlerin savaşı şeklinde değerlendirmek, büyük resmi görememek demektir. Zira tüm dünya ülkeleri, insanlık, düşünce ve yaşantılar modernizm tarafından işgal edilmiş ve bu yaşananların çoğunun temelinde bu işgal yatmaktadır. Güç odakları ele geçirmek istedikler her kaynağı; din,mezhep,düşünce çatışması süsünü verdiği bozgunculukla yaparken; modernizm ve kapitalizmin beslediği bu güçler hiç ama hiç zarar görmemektedir. Tabi bir İslam düşmanlığı tüm dünyada hakim kılınmaya çalışılıyor. Ve bundan zarar görenler, ancak mazlumlar,masumlar ve din çekişmelerinin bilinçli odaklandığı, İslam’dan yana tavır belirleyen kesimdir. Fakat elbette ki Allah müslümanları bırakacak değildir ve Nur suresi 55. ayetinde vaad eder,

"Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir...."

Ancak bu vaad, aynı ayetin devamında bir şarta bağlıdır;

“....Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar...”

Şüphesiz, Allah(c.c.) vaadinden caymaz.

Kafirun suresi hakkında ise,
çekilen ültimatom; nüzul sebebi, muhatapları,yapılan teklif, vaadler, uzlaşma ekseni ve nüzul zamanı çerçevesinde bir bütün olarak düşünülmelidir. Bu sözler, elinden gelenin yapılmasından sonra söylenecek son sözler idiyse, neden nübüvvetin başında bu ayetler inmiştir sorusu aklıma geliyor. Ayrıca bu ültimatom niteliğindeki ayetlerle, muhataplara mı yoksa uzlaşma talebine(imtihanına) maruz kalan müminlere mi bir kararlı/istikrarlı bir müstakim yol haritası çiziliyor? Bütün bunlar çift taraflı irdelenmeli.

Ve, “kafir”, “müşrik” kavramları da Kafirun suresi konusu kapsamına girerken, o dönemde ayetlerden yüz çeviren ve inkar eden tiplemeler de kendi içerisinde kıyas edilebilmeli. “Ayeti inkar etmek” ve “Ayetten sırt/yüz çevirmek” arasında bile bir bilinç ve hesap mantığı olduğu düşünüldüğünde, Ebu talibin,Ebu süfyanın, Ebu lehebin ve diğerlerinin inkar etme, yüz çevirme hatta resul hakkında bir söz uydurma (Velid bin muğire gibi) tepkilerinin hangi çekince ve çıkarlara dayandığı bile ince ince düşünülmeli. Neden sırt döndüler, ne kaybetmeyi istemediler, kimden/neyden korktular? gibi sorulara alınacak cevaplar da konu ile ilgili doğru bir bakış kazanmaya yardımcı olacaktır kanaatindeyim. Benim anladığım, konu oldukça geniş.

Sırt dönme, yüz çevirme meselesi ile ilgili ise,
hatırladığım bir kaç ayet var,

Secde 22: Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra, yüz çevirenden daha zalim kimdir? Gerçekten biz, suçlu günahkarlardan intikam alıcılarız.
Kehf 57: Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir?
Furkan 73: O müminler, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalmayanlardır.

Lisanen inkar etmeyip, tavırlarıyla sırt dönenlere, Kur’an’dan ve Hz.Peygamber döneminden örnekler verirseniz, sorunuzu daha iyi anlayabilirim.Zira şu an sorunuzun öznesi zihnimde tanımlanamıyor.

Asıl ben teşekkür ederim. Selamlar.

Y Yakup Döğer 01 Ocak 2012

Bu önemli katkınız için teşekkür ederim sayın Fatma hanım.

“İslam Coğrafyası” derken, bir zamanlar İslam’ın hakim olduğu ve halen de halkı Müslüman olan coğrafyayı kastediyorum. Bu yerler bizimdi yani Müslümanlarındı, daha sonra çeşitli hile, oyun, zulüm, katliamlar yaparak cahili güçler buraları işgal ettiler. Şimdilerde ise sizinde bildiğiniz gibi ilahı beşer olan dinlerle hüküm sürmeye başladılar ve halende sürüyorlar. Ben buralarda cahili dinlerin hüküm sürmesini, İslam Coğrafyası olma vasfından koparmayacağını, bilakis tam tersine bu coğrafyalara bizim, “İslam Coğrafyası” diyerek bize aitliğini ısrarla ifade ederek, Müslümanların elinden zorla alındığının ve hepsinin öncelikle bu bölgelerden kovulması gerektiğini düşünüyorum. Vaziyete birde bu açıdan bakın. Bize ait olan yerleri başka litarütüre ait kavramlarla neden ifade edelim ki? Yani siz teslim olmamış ama esir alınmışsanız, bunu kendinize ait bir kavramdan başka bir kelimeyle nasıl ifade edersiniz?

Bende tam bu noktadan önemini dile getirmek istiyorum. Yani bize ait olan bir ifadeyi cahili düzenlerin yüzüne haykırarak, “Buralar bizim, defolun gidin” demek istiyorum. Eğer sizin düşündüğünüz gibi düşünür isek, geçmişimizi dillendirmez, bize aitliğini sürekli gündeme getirmez isek, fiilen işgalin olduğu bu coğrafyada, geleceğimizi de riske atmış olacağız kanaatindeyim.


Bizim kutsallarımız net çizgilerle belli, bu ayan beyan olan netliği, bizlerin bir an önce çaba göstererek hala kalplerinde İslam’dan bir şeyler var olan kitlelere iletmek, yeniden dirilişe vesile olmanın çabalarını verebilmektir. Burası çok önemli. Yoksa salt kavramlara bireysel sahiplenmeyle, hayatın pratiğinde değiştirebileceğimiz hiçbir şey yoktur.
Bizler yani belli bir bilince ermiş Müslümanlar, neye gücümüz yetiyorsa ki bunun en asgarisin dilimizle şerre müdahale olarak değerlendiriyorum, vahyi doğruları, başkaları ne kadar ve nasıl yamultursa yamultsun, hep karşılarında hakikati haykıran birer davetçi olarak durmalıyız. Sizinde belirttiğiniz gibi, ecrimizde vebalimizde bu minval üzere gerçekleşecektir.


İşgal konusunda sizin gibi düşünmüyorum, tüm dünyada var olan savaşın temeli tamamen bir “Dinler savaşı” dır. Eğer burayı atlarsanız asıl büyük resmi o vakit kaçırırsınız. Unutmayın ki, modernizmde yeni dünya düzenin yeni dinidir, taliplerini aradı razı olanlarda tabi oldu. Dünyanın diğer coğrafyalarına bakın, din, mezhep düşünce çatışmasının sıcak ve vahşi yüzüne hiçbir yerde rastlayamazsınız. Bu çatışmalar sürekli olarak bize ait olan bölgelerde olmakta buda Müslümanların basiretsizliğinden ve yerli işbirlikçileri tarafından körüklenmektedir. Bugün bir milyarlık Hıristiyan aleminin bir tek dini lideri varsa, burada Müslüman’ların durup düşünmesi, bunun sonucunda da kendilerine bir hisse çıkarması gerekir.


Bahsettiğiniz ayet,(24/55) toplumun dönüşmesi ile ilgili diye düşünüyorum, toplum dönüşmeden genel bir değişim olmuyor maalesef. Sonuçta bizlere Allah’ın emrettiği gibi bir davet ve mücadele düşüyor, zafer Allah’ın bir lutfudur. “....Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar...” Allah(c.c.), bir topluluğa hitap ediyor. Bireysellikten uzaklaşmış, içinde öncülerin olduğu ve bu öncülere tabi olmuş bir toplumdan söz ediyor ayet.


Kafirun suresinin nüzülüne bakılırsa, ne zaman söyleneceği çok net olarak görülebilir. Uzlaşma çağrılarına bir cevap olarak kesin bir dille herhangi bir muğlaklığa mahal bırakmayacak şekilde sebep-sonuç ilişkisinden ortaya çıkıyor. Bu gün bizlere de aynı tekliflerle gelirlerse, yani şöyle mesela, “Siz bizi özgürlüklerin genişlemesi alanında bizim beşeri dinimizi destekleyin, bizde size toplumun belli yerlerinde alan açalım” gibi, bu noktada söylenecek “Sizin dininiz size”, tam da buraya oturur.

Bir de en büyük sorunumuz (diye düşünüyorum), çok fazla hesap yapıyoruz, çok fazla ince düşünüyoruz, çok fazla mütereddid davranıyoruz. Bazen hesap yaparken yapmamız gerekeni atlıyoruz, teferruat içinde esası unutuyoruz.


Davetçilerin yapması gereken çok net ve açık olarak ortadadır. Bizim işimiz kalkıp uyarmak,(74/2,3) ama durmaksızın,(93/11) ta ki ölüm bize gelene kadar.(15/99)

Lisanen inkar etmeyip, tavırlarıyla sırt dönenlere gelince, şöyle ifade edeyim : Muhataplarınıza Kur’anla hem hal olmalarını ve mutlaka Kur’an’a dönmelerini, rehber olarak kabul edip hayatlarında uygulamalarını, önder olarak da Peygamberi(s.a.v.) kabul etmelerini anlatıyorsunuz, bu davetin karşısında herhangi bir olumsuz davranışla karşılaşmıyor aksine çoğu zaman onaylanıyorsunuz ama ne yazık ki bunun sonucunda karşınızdaki kişilerde bir değişiklik görmüyorsunuz. Şimdi siz bu tanımı bir yere oturtun, özneyi kafanızda belirleyin. Ben belirledim ama bazıları öyle samimi ki, dilimde varmıyor bir türlü ifade etmeye.

Selamlar.

E Ebubekr derda 01 Ocak 2012

Arayamı giriyor gibi oluyorum bilmem ama Yakup bey sizin olaylara bakışınızı dar görüyorum.Daha geniş bakmalısınız.Üstte keyif alarak okduğum tevhit yazısındaki tevhiti coğrafyaya indirgerken pratiğini daha ince düşünmeniz iyi bişey.İnce düşünmediğimiz için müslümanlar buralara epeydir süreüklenmedikmi?Fatma hanım siz cevap vermeyecekmiziniz cevabınızı merak ediyorum.

F fatma ceren 01 Ocak 2012

Cevaplarınızla sizi daha iyi anladım Sn. Döğer. Teşekkür ederim.

Şunu hemen düzeltelim ki, bu konular üzerinde düşünmek, yapılanları sorgulamak, ince hesaplarla tuzak kuranların karşısında ince düşünmek ve tedbir almak; müslümanların ayaklarının sağlam basması için kalkış noktasıdır. Bunca kargaşanın olduğu, sapla samanın karıştığı ve şirkin Hak diye dayatıldığı zamanda; (özellikle)uzun yıllardır yapılagelen maalesef netice vermeyen işleri sorgulamak; müminin kendisinden değil, yaşadığı ortam ve bu işlerin bulanıklığından kaynaklanmaktadır. Zira vaziyet ortadadır.

Üstelik bu sorgulamaları yapmak, bireyselliğin habercisi değil; bilakis sağlam kulba birlikte sağlam tutunabilmenin yeni arayışları olarak değerlendirilmelidir. Bugün azımsanmayacak kadar sayıdaki müslüman, bu sorgulamaları yapmakta, (sesleri çıkamasa da) “Ne yapılacağı” konularında kafa yormaktadır. Kullandığımız ifadelere dikkat etmeli.

Son yüzyıldır kendilerini İslam’a nispet eden toplumların yaşadığı süreç dikkatle incelendiğinde, gelinen(aslında gelinemeyen) noktadan hareketle, yapılanlar/yapılmayanlar artıları ve eksileriyle düşünülmelidir. Özellikle Türkiye’de İslam’dan yana taraf belirleyen kesimin ve müslümanların, yapageldikleri işlerin, bir netice verip vermediği; eksikler fazlalar bütünsel bir yaklaşımla irdelenmeli, bu işlerin Hz.Peygamberin uygulamalarına ne kadar uygun olduğu düşünülmelidir. Mevcut işlerin nereden nasıl inşa edilip, etkilendiğine bakılmalıdır.

Salt kavramlarla bireyselliğin bir yere varamayacağından emin olunduğu kadar, yıllardır toplu sloganlarla da bir gelişme kaydedilemediği artık görülmelidir. Tüm dünyada maalesef durum ortada. Çünkü doğru ameller müslümanı doğru sonuçlara götürür. Hz. Peygamberin, müminlerin bazı taleplerine izin vermediği, men ettiği, onlara ilahi yönlendirme ile sistemli bir hareket tarzı benimsetildiği bilgisi ihmal edilmemeli.

Ortada istenmeyen bir sonuç varsa ve Allah doğrularla beraber hem de kendi dinine yardım edenlere yardım vaad ettiyse- ki şüphesiz öyle- , o halde burada şimdiye kadarki süreç süzgeçten geçirilmeli ve yeni(aslında eski) bir istikamet çizilmelidir. Risalet döneminde ilahi yönlendirme ile böyle olmuştur. Ve bizim için tek örnek model dönem, o dönemdir. İnsanlar o dönemden hem fikirsel hem pratik kopmalar yaşadıkça, aralarındaki kopmalara yine maalesef yenik düşmüşlerdir.

Son zamanda dikkatimi çeken bir şey var, o da şu ki;
müslümanlar demokratik düzenleri eleştiriliyor, ama konu hareket tarzı/ metod/ yapılan işler olunca, çoğunluğa bir eğilim sergiliyor. Hele de fikri olarak bozulduklarını düşündükleri gruplarla ameli birliktelikler yapılıyor ve bu savunuluyor. Bu durum, teoride ayrışırken! pratikte demokratikleşme eğilimi gibi bir sonucu doğuyor. Zulme karşı tek vücut olmak sloganı ile, zulümden aynı şeyi anlamayan bir çoğunluk zuhur ediyor. Zulümden aynı şeyi anlayan küçük topluluklardan işbirliğine yanaşmayanlar ise, diğerleriyle benzer faaliyetleri yapıyor. Bu son dediğim, daha önemli.

Sözün özü, kullandığımız (bırakın vahyin kavramları) güncel kavramlarda dahi, ortak bir manayı yakalamak lazımdır. Mesela “işgal”, “Sahip çıkmak” nedir? “Buralar bizim dediğimiz yerler bizim ise, yaşadığımız yerler kimindir?” Yaşadığımız yerlere kim sahip çıkmalıdır? Zaten buralara da sahip çıkılıyorsa, o zaman bu ülkenin hali nicedir? Elbette bu coğrafyaya da sahip çıkılacaksa, önceliğimiz nedir, neresidir? Hepsine yeteriz evvel Allah ise, tüm dünyadaki bu hal de neyin nesidir?"....gibi sorular da aklıma geliyor.

Mesela Hz.Peygamber neye nasıl sahip çıktı? Resulullah ve etrafındaki müminler, neden hicret ettiler? “Buralar bizim, defolun!”..dediler mi? O azınlıkla deselerdi bu işe yarar mıydı? Bugün bunca çoğunluk dediğiniz gibi bunu bağırıyor ve sonuç alamıyorsa, müslüman neye nasıl sahip çıkmalıdır? Bunlar da aklıma gelen sorulardan sadece bir kaçı.

Bize özgürlükler konusunda teklifle gelenlere söylenecek “Sizin dininiz size..” ayeti, bu uzlaşma teklifi ve teklifi yapanları destekleyenleri kapsar mı, bu da merak konusu. Yoksa ikisi aynı şey değil mi? Mesela biri demokrasiyi savunuyorsa, şunu diyebilir miyim ona? “Senin yanındayım, ama demokrasinin değil!” Nasıl olacak bu?

Velhasıl kelam, bugün fikri ve ameli ayrılıkların temel sebebi, parçacıl bakıştan kaynaklı. Bu ele alış şekli, duygusal reaksiyoner tavırla birleşince, ortaya ilginç yaklaşım ve değerlendirmeler çıkıyor. Bu bakış, post modern dönemin kaçınılmazı elbet. Ama Müslümanlar olarak bizler, bütünsel bakışı yakalamalıyız. Çünkü tevhid bütünlüğü ifade ve temsil eder. Ve dediğiniz çok doğru, esas olanı yakalamak lazım ve hem bireysel hem toplumsal üzerimize düşen işleri, Hz.Peygamberin uygulamalarına uygun yapmak lazım. Zira, Müslümanın amelinin Hak katında geçerliliği üç şarta bağlanmıştır. Birincisi vahye tabi olması, ikincisi yalnız Allah için/ ihlaslı/ samimi/muttaki olunması ve Hz.Peygamberin uygulamalarına uygun olması. Bu üç şarttan biri gerçekleşmezse, o amel Hak katında makbul olmaz.

Sadece bunları paylaşmak istedim, cevaplarınız için teşekkür ederim. ancak vakit darlığımdan dolayı tekrar yazamazsam, lütfen hakkınızı helal ediniz.

Selamlar.

M Muradi 01 Ocak 2012

Kafirun suresindeki uzlaşmamayı sadece egemenlere yönelik anlamamak gerekir diye düşünüyorum.
İslami tebliğe muhatap olmuş fakat buna rağmen milliyetçi,sağcı,demokrat vs. kimlikleri de üzerinde taşımayı müslümanlığıyla bağdaştırmaya çalışan sıradan insanların bu kimliksel cehaletlerini reddetmek de bu kapsamda değerlendirilmelidir.
Hak ve batılı karıştırmamak Kur’an’da müslümanlardan istenirken çoğunluğun tasavvuf adıyla bunu gerçekleştirdiğini göz önüne alacak olursak bu geniş kesinlerin din anlayışıyla da uzlaşmamak ancak onlarla ilgiyi de kesmemek Kafirun suresinden anladıklarım içerisindedir.

Y Yakup Döğer 01 Ocak 2012

Aynen öyle Muradi kardeşim. Daveti net bir şekilde götürdüğünüz kişiler mevkileri ve konumları ne olursa olsun, mevcut cahili fikirlerinde ısrarcı ve tavizsiz olarak sebat ediyorlarsa mutlaka dinlerimizin ayrı olduğunu kendilerine söylemeiz gerekiyor. Sonuçta cahili egemenlerin bireysel temsilciliğini cahili fikirlerinde ısrar eden şahıslar oluşturmaktadır.

Kafirun suresindeki hitap bireyden kuruma her statüyü kapsamaktadır.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Yakup DÖĞER — diğer yazıları

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.