"Aile Yılı"nı Yanlış mı Anladık?
Toplumun garip gurebası, yıllardır biriken aile meselelerinin nihayet yöneticilerin gündemine girdiğini düşünmüştü. Belki de ilk defa kendilerinin de duyulacağını, sorunlarının dinleneceğini ve aileyi ayakta tutacak çözümler üretileceğini umuyorlardı. Entelektüeller konuşuyor, gazeteler sayfalar dolduruyor, televizyonlar programlar yapıyor, radyolar tartışıyor, sosyal medya aile meselesini gündemine taşıyordu.
Bu toplumun yöneticileri bir yılı “Aile Yılı” ilan etmişti.
Toplumun garip gurebası, yıllardır biriken aile meselelerinin nihayet yöneticilerin gündemine girdiğini düşünmüştü. Belki de ilk defa kendilerinin de duyulacağını, sorunlarının dinleneceğini ve aileyi ayakta tutacak çözümler üretileceğini umuyorlardı.
Entelektüeller konuşuyor, gazeteler sayfalar dolduruyor, televizyonlar programlar yapıyor, radyolar tartışıyor, sosyal medya aile meselesini gündemine taşıyordu.
Vaadin ardı arkası kesilmiyordu.
Fakat aynı toplumda, aileyi koruma iddiasının yanında 6284 sayılı kanun üzerinden yürüyen tartışmalar da devam ediyordu. Toplumun bir kesimi bu düzenlemenin aile üzerindeki etkilerinden endişe duyuyor, aile meselesinin yalnızca sloganlarla değil, bütün yönleriyle ele alınmasını bekliyordu.
Derken başka bir hakikat daha toplumun önüne geldi.
İktidardaki yöneticiler ilk iktidara geldiklerinde topluma bir söz vermişlerdi:
Devlet yönetiminde liyakat esas olacak, akrabalık ilişkileri devlet görevlerine getirmenin ölçüsü olmayacak, torpil ve kayırmacılığa izin verilmeyecekti.
Toplum bu sözü önemsemişti.
Fakat yıllar sonra ortaya çıkan bazı iddialar ve haberler, kamu görevlerinde akrabalık ilişkileri ve kayırmacılık konusunda yeniden ciddi tartışmalar başlattı. Özellikle adı çeşitli yolsuzluk ve fon soruşturmalarıyla anılan eski bir siyasetçinin ailesinden birden fazla kişinin devletin üst kademelerinde görev alması, toplumda şu soruyu yeniden gündeme taşıdı:
Liyakat mi, akrabalık mı?
Ve insanın aklına ister istemez şu soru geliyordu:
Acaba biz Aile Yılı’nı yanlış mı anlamıştık?
Belki de yöneticiler şöyle demek istiyordu:
“Beyler, siz Aile Yılı’nı yanlış anladınız. Biz aile derken yalnızca anne, baba ve çocuklardan oluşan aileyi kastetmedik. Biz Aile Yılı’nı, yöneticilerin bütün ailesini devletin üst makamlarına yerleştirebilmesi olarak anladık!”
Elbette mesele yalnızca bir ailenin devlet içerisindeki görevleri değildir.
Asıl mesele, devlet makamlarının bir emanet olduğu gerçeğidir.
Bir insan kendisini Müslüman olarak tanımlıyorsa, namaz kılıyorsa, ellerini duaya açıyorsa, Hz. Peygamber’in ümmetinden olduğunu söylüyorsa, onun için ölçünün yalnızca kendi çıkarı olmaması gerekir.
Çünkü İslam’ın temelinde emanet vardır,
Adalet vardır,
Kul hakkı vardır,
Liyakat vardır.
Hz. Peygamber’in hayatında bunun çok güçlü bir karşılığı vardır.
Resûlullah’ın Hz. Fâtıma’ya hitaben, kendi yakınlığına ve soyuna güvenmemesi, ahiret için çalışması gerektiğini bildiren sözleri bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Peygamberin kızı olmak bile insanı sorumluluktan muaf tutmuyorsa, herhangi bir yöneticinin yakını olmak insana devlet makamı üzerinde nasıl bir imtiyaz sağlayabilir?
İslam tarihinde de yöneticilerin kendi yakınları konusunda ne kadar hassas davranması gerektiğini gösteren örnekler vardır.
Hz. Ebû Bekir’le ilgili anlatılan bazı tarihî rivayetlerde, oğlu Abdullah’ın halifelik makamına uygun görülmesine rağmen ailevi yakınlığın böyle bir tercihin gerekçesi yapılmasına sıcak bakmadığı aktarılır.
Buradaki asıl mesele, bir insanın akrabasının hiçbir zaman devlet görevine gelemeyeceği değildir.
Asıl mesele, akrabalığın liyakatin önüne geçirilmemesidir.
Çünkü devlet makamı bir aile mirası değildir.
İşte asıl çelişki burada başlıyor.
Kendisini “El-Emin” Peygamberin takipçisi olarak tanımlayan insanın emanete sahip çıkması gerekir.
Milletin kendisine verdiği yetkiyi şahsi zenginleşmenin, akraba kayırmanın veya yakın çevreyi devlet imkânlarından yararlandırmanın aracına dönüştürmesi yalnızca siyasi veya hukuki bir mesele değildir.
Aynı zamanda ahlaki bir meseledir.
Bir de bunun başka bir tarafı vardır.
Dün meydanlarda Müslümanlar hep beraber başörtüsü hakkını savunurken haklı bir mücadele verdiler.
Başörtüsü nedeniyle eğitiminden, mesleğinden veya kamusal alandaki haklarından mahrum bırakılan insanların yanında duruldu.
Bugün o mağduriyetleri yaşamış veya o mağduriyetlerin giderilmesi için mücadele etmiş insanların devletin çeşitli kademelerinde görev almaları elbette başlı başına bir sorun değildir.
Fakat asıl mesele şudur:
Bir zamanlar kendi hakkının savunulmasını isteyen insan, bugün başkasının hakkına karşı nasıl davranmaktadır?
Dün kendisi için adalet isteyen, bugün başkaları için de adaleti gözetmek zorundadır.
Dün torpile karşı çıkan, bugün kendi yakını söz konusu olduğunda aynı ölçüyü korumalıdır.
Dün “hak, hukuk, adalet” diyen, bugün kendisine verilen yetkinin hesabını verebilmelidir.
Çünkü adalet yalnızca insanın kendisi mağdur olduğunda savunulacak bir değer değildir.
Aksi hâlde insanın söylediğiyle yaptığı arasındaki mesafe, en büyük yarayı kendi temsil ettiğini söylediği değerlere açar.
Toplumun iman sahiplerinin beklentisi aslında çok açık:
Eğer bir Müslüman yanlış yaptıysa, çıkıp yanlışını kabul etmelidir.
“Biz bunu Müslümanlığın gereği olarak yapmadık” diyebilmelidir.
“Allah’ın dinine ve Hz. Peygamber’in davasına bu davranışlarımızla zarar verdiysek bundan beriyiz” diyebilmelidir.
Önce Allah’tan af dilemelidir.
Sonra kul hakkı varsa hak sahiplerinden helallik istemelidir.
Toplumdan özür dilemelidir.
Devlet makamlarının kişisel veya ailevi imkânlara dönüştürülmesine son verilmelidir.
Eğer haksız bir kazanç elde edilmişse, bunun hesabı hukuk önünde verilmelidir. Haksızlık tespit edilmişse, hukukun öngördüğü şekilde telafi edilmelidir.
Çünkü makam bir ganimet değildir.
Devlet bir aile şirketi değildir.
Milletin emaneti, akrabalar arasında paylaştırılacak bir miras değildir.
Ve Müslümanlık, insanın kendi yanlışlarını meşrulaştırmak için kullanacağı bir kalkan hiç değildir.
Belki de toplum “Aile Yılı” ilan edildiğinde gerçekten başka bir şey bekliyordu.
Ailenin korunmasını…
Anne babanın değerinin yeniden hatırlanmasını…
Çocukların geleceğinin güvence altına alınmasını…
Boşanmaların sebeplerinin araştırılmasını…
Gençlerin evlenebilmesini…
Aile içindeki huzurun yeniden kurulmasını…
Ve en önemlisi, toplumun güven duygusunun yeniden inşa edilmesini.
Ama bugün toplumun karşısına çıkan tablo bambaşka bir soru sorduruyor:
Siz Aile Yılı’nı yanlış mı anladınız?
Eğer “Aile Yılı” denilerek devletin makamlarının aile fertleri arasında paylaştırılması kastediliyorsa, mesele gerçekten çok daha derindir.
Çünkü o zaman korunması gereken yalnızca aile değildir.
Devletin itibarı, adalet duygusu, milletin güveni ve en önemlisi dinin insanların elinde nasıl temsil edildiği de korunmalıdır.
İnsanların en büyük korkusu, yanlış yapanların Müslüman olması değildir.
Asıl korku, yanlışlarını Müslümanlık adına yapmalarıdır.
Çünkü o zaman yapılan yanlış yalnızca yapanı bağlamaz; insanların zihninde İslam’ın kendisiyle ilgili de yaralar açabilir.
İslam’ın en büyük iddialarından biri adalettir.
Emanettir
Hesap gününe inanmaktır.
İnsan, kendisine verilen makamın da servetin de yetkinin de hesabını vereceğine inanıyorsa, o makamı kendi ailesinin veya yakın çevresinin menfaatine tahsis ederken bir kez daha düşünmelidir.
İşte bu yüzden, gerçekten yanlış yapılmışsa en büyük erdem savunmaya geçmek değil, hesap vermektir.
Ve belki de gerçek “Aile Yılı” şudur:
Aileyi devletin içine taşımak değil, toplumu oluşturan tüm bireylerin aynı ailenin bireyleri gibi görülmesi ve tümünün haklarının aynı düzeyde korunması olmalıdır. İdareciler, ne zaman ki toplumdaki tüm insanları kendi ailesinin bir bireyi gibi görüp, kendi ailesine davrandığı gibi onlara da davrandığında işte o zaman toplumda adalet ve huzur hâkim olur. Günümüzde olduğu gibi yöneticiler kendi aile fertlerini kayırarak onlara devletin imkanlarını açtığında, diğerlerini ise bundan mahrum ettiğinde o toplumda ne adalet olur ne de huzur bulunur.
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
