Paranın, Ekonominin Dini İmanı Olmaz mı?
Muhafazakâr demokrasi denilince benim aklıma bu ideolojinin bizzat lideri tarafından dillendirilmiş olan iki temel mottosu gelmektedir: “Benim bireysel referansım İslam’dır” ve “Paranın dini olmadığı gibi ekonominin de kesinlikle dini olmaz”.
Eylül sayısındaki yazımız, devletin dini imanı olup olmayacağı üzerine idi hatırlanacak olursa. Bu ay için de “paranın dini imanı” konusunu yazmak gerekli oldu.
Zira Eylül ayı içinde patlak veren ve o gün bugündür memleketin gündeminde ilk sırada yer alan malum “fon krizi” konusunda yapılması gereken tesbitleri yapmak ve söylenmesi gereken sözü söylemek için öncelikle bu sorunun cevabının verilmesi icap ediyor.
Yaşanan krizi, “Paranın dini olmadığı gibi ekonominin de kesinlikle dini olmaz” sözünde ifadesini bulan muhafazakâr demokrat kapitalizminden bağımsız yorumlamaya çalışmanın, bir kanser yarasını kanserden bağımsız olarak teşhis etmek ve merhemle iyileştirmeye çalışmaktan farksız olduğunu düşünüyoruz.
Muhafazakâr demokrasi, 1923-50 jakobenizminin 28 Şubat’la yeniden diriltilmeye ve dayatılmaya çalışılması karşısında yükselen ve bastırılamayan toplumsal tepkiye karşı, ABD’nin “Büyük Ortadoğu” planları çerçevesinde belirlediği bölge planları için “model ülke” olarak seçtiği Türkiye’ye biçilen gömleğe en uygun ideoloji olarak çıktı sahneye, 2001 yılı itibariyle.
Muhafazakâr demokrasi, tabii ki Türkiye’ye has ve nevzuhur bir ideoloji değildi. 19. yüzyıl başlarında İngiltere’de, dini/geleneksel değerlere karşı jakoben (baskıcı, dayatmacı ve yıkıcı) yaklaşım temelli Fransız devriminin içtimai-siyasi alandaki yıkıcı tesirlerine bir tepki ve ideolojik önlem olarak ortaya çıkmış olan muhafazakârlığın (conservatism) Türkiye şartlarına uyarlanmış bir halinden ibaretti.
Nitekim Adnan Menderes’in Demokrat Parti’si ve Turgut Özal’ın Anavatan Partisi de temelde “muhfazakâr demokrat” partiler niteliğine sahipti. DP’den ANAP’a ve oradan AKP’ye tek değişen, toplumdaki “dindarlık” tonunun artmasıyla birlikte dini görünüm ve retoriğin tonunun da artırılmış olmasıydı.
Öncülüğünü İngiliz devlet ve düşünce adamı Edmund Burke’nin yaptığı söz konusu ideolojik yaklaşım, modernleşme hedefinde jakobenizmle ortaklaşsa da, modernleşmeyi, jakobenizmin yaptığı gibi dini/geleneksel değerlerle savaşarak değil, onları kendi işleyişine entegre ederek, çizdiği egemenlik dairesine tâbi olmak şartıyla onlara da sınırları belirlenmiş bir hayat hakkı tanıyarak gerçekleştirmeyi öngörmektedir.
Anlaşılacağı üzere muhafazakârlık/conservatism, İngiltere statükosunun Fransız devriminin oluşturduğu ideolojik atmosfere karşı kendisini korumaya almak için ürettiği bir ideolojik zırh anlamı taşımaktadır ve nitekim tarihsel olarak bu işlevi görmüştür.
Sonraki dönemlerde de dünya çapında her yerde jakobenizmin karşısında diğer bir modernleşme biçimi olarak bir seçenek olarak bulunmuştur.
Fransız jokobenizmi ile İngiliz conservatismi (muhafazakârlığı) arasındaki temel farkı anlamak için, jakoben laiklikle Anglo-Sakson laikliğin farkına bakmak yeterlidir.
Türkiye’de 1923-1950 yılları arasında uygulanan ve 28 Şubat sürecinde tekrar işler hale getirilmek istenen laiklik ile, DP, ANAP ve AKP döneminde uygulanan laiklik farkına yani…
Din mefhumunu ve geleneksel değerleri cepheden hedef alıp yok etmeye çalışmayı modernleşmenin temel şartı gören yaklaşım ile, din mefhumu ve geleneksel değerleri modernleşmenin parçası kılmayı öngören yaklaşım farkı…
Başörtüsüyle okula gidilmesini, memur olunmasını laiklik için ölümcül tehlike gören yaklaşım ile, okula gitmenin ötesinde, başörtülü hakim, başörtülü subay, başörtülü bakanlar istihdam eden ve mahkemelerde laik yasalarla onların hükmettiği, laik düzeni onların koruduğu, laik yasalarla onların yönettiği bir işleyişi mümkün kılan yaklaşım farkı…
Tüm bu ideolojik temeli dikkate almadan ve muhafazakâr demokrasiye eşlik eden muhafazakâr kapitalizm gerçeğine temas etmeden fon krizini anlayamayacağımız için, konuya bu ideolojik temel tahliliyle giriş yapmayı gerekli gördüm.
Muhafazakârlığın (conservatismin) temel bir özelliği laiklik olduğu gibi, ona dayalı bir diğer temel özelliği de kapitalizmi esas almasıdır. Bugün dünyada egemen olan kapitalizm biçimi, bilindiği gibi finans kapitalizmidir. Türkiye’deki 24 yıllık muhafazakâr demokrat tecrübenin iktisadi politikaları da finans kapitalizmine dayalı olmuştur.
Finans kapitalizmi, paradan para kazanma esaslı, “sınırsız kâr ve servet birikimi” yaklaşımı üzerine kurulmuş ve o şekilde işleyen bir düzen, daha doğrusu düzenektir. Dolayısıyla kapitalizmin “dini imanı” yoktur. Yani helalı-haramı yoktur. Kapitalizmin tek bir “değer yargısı” vardır, o da kârdır.
Finans kapitalizm demek, küresel çapta sıcak paranın dolaşımda olduğu faiz sistemi (bankalar) demektir, borsalar/fonlar demektir. Bu düzenekler aracılığıyla sürekli para transferi ve servetin tekelleştirilmesi demektir. Adı üstünde kapitalizm olmasından dolayı da, doyumu, sınırı yoktur. Bilakis doydukça acıkan, kazandıkça kazanma hırsı artan bir tamahkârlık ideolojisidir.
İşte fon krizi ve vurgunu, temelde bir finans kapitalizm krizi ve vurgunudur. Aslında kapitalizm ve daha da ileri boyutta finans kapitalizm zaten bir vurgun düzeni/düzeneğidir. Lakin işleyiş, ancak bu düzeneğin içinde başka bir düzenek kurulduğunda ve bu yolla “kural dışı” işlemler yapılıp kazançlar elde edildiğinde bunu vurgun olarak tesmiye etmektedir.
Son fon krizi/vurgununun özeti de budur. Şayet yaşanan süreçte adı geçen ve tasfiye sürecine alınan fon şirketleri mevcut düzen/düzenek çerçevesinde faaliyetlerini sürdürmüş olsalardı, aslında yine reel bir iktisadi faaliyet yapmadan finans kapitalizmin taktikleriyle servet transferleri yapmış olacaklardı, fakat buna vurgun denmeyecekti. Çünkü yapılan iş, finans kapitalizmin kurallarına uygun olacaktı.
Ancak yukarıda ifade ettiğimiz gibi, “düzenek içi düzenek kurma” yoluna gidildiğinde, finans kapitalizmin kurallarına uygun “sürdürülebilir vurgun düzeni/düzeneği”nin ötesine geçildiğinde bir noktada giderek sisteme zarar verilmesi ve dolayısıyla krizin patlak vermesi kaçınılmaz olmaktadır.
Tabi bu “düzenek içi düzenek” durumunu mümkün kılan, neticede söz konusu “kurallı” ve yerleşik düzeneğin varlığıdır. Zaten ondan neşet etmekte ve onun bünyesinde faaliyet göstermektedir.
Dini İmanı Olmayan Paranın Neticeleri
Borsa’da faaliyet gösteren bazı fon şirketleriyle ilgili mali problem haberleri medyaya ilk yansımaya başladığında, borsada sürekli karşılaşılan alışılmış spekülatif hareketler kapsamında algılandı ilk olarak. Fakat gelişmeler çorap söküğü gibi geldiğinde çok büyük bir kriz ve vurgunla karşı karşıya olunduğu anlaşıldı.
Birkaç fon şirketi üzerinde yapılan ve 500 bin civarında “mağdurun” ve yüz milyarlarca lira kaybın söz konusu olduğu bir vurgun söz konusu idi ve iktidar partisinden kimi üst düzey isimlerin söz konusu fon şirketlerinin “yatırımcıları” arasında olduğu ifade ediliyordu. Nitekim bu isimlerden biri ve eşi, bu fonlardan birinden kısa zamanda çok büyük kazanç elde ettikleri ortaya çıkınca istifa etti ve parayı iade etti.
Ortaya çıkan tabloyla ilgili açıklama yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuyu “bazı kimselerin nefsine uyması veya şeytana aldanması” şeklinde değerlendirmesi dikkat çekiciydi.
Tabi bu açıklama, meseleyi tamamen kişisel tamah ve hırslar düzlemine indirgeyen, lakin daha çok kazanıp daha çok birikim yapmayı insan hayatın gayesi haline getirerek bu kişisel tamah ve hırsları besleyip teşvik eden ve daha da ötesi onların gerçekleştirilmesini mümkün kılan kurumsal işleyişi, yani kapitalist düzen ve onun düzeneklerini konu dışında tutmaya çalışan bir yaklaşıma işaret ediyordu.
Konu bu düzlemde ele alındığı ve konu çerçevesinde ismi geçen kimi aktörlerin toplum dimağındaki “dindarlık” nisbeti sebebiyle, İslam düşmanı çevrelerce fon krizi ve vurgununun faturasının din-i mübin-i İslam’a kesilmeye çalışıldığını dahi gördük.
Oysa ortada, tastamam kapitalist bir kriz ve vurgun vardı. Borsa finans kapitalizmin borsası, fonlar kapitalizmin fonu, paradan para kazanma düzenekleri kapitalizmin düzeneği ve bu düzen ve düzeneklerin temelindeki tamah kapitalizmin tamahıydı.
Ortada İslam’dan hiçbir şey yoktu ki, İslam’ın pak adı bu kapitalist vurgunla anılsın. Fakat kimi İslam düşmanları, kendi kapitalist düzenlerinin düzenekleriyle ve tastamam kapitalist usullerle gerçekleştirilmiş olan vurgunu, kimi aktörlerin kisvesi ve toplumdaki nisbeti üzerinden “İslami usullerle vurgun” diye propaganda edebildi.
Bu noktada, bu tür kötü niyetli propagandalara imkân veren bir soruna dikkat çekmemiz elzemdir. O da, Türkiye’de din-i mübin-i İslam’la muhafazakârlık arasında çekilmesi imani bir vazife olan ayrım çizgisinin çekilmemiş olması, yukarıda izah ettiğimiz üzere batı menşeli laik kapitalist bir ideoloji olan muhafazakârlığın İslam’la iltisaklı olarak algılanmasıdır.
Böyle olunca, hakla bâtılın ayrıştırılmak yerine giderek daha güçlü şekilde birbirine bulandırıldığı, laik-kapitalist muhafazakârlığın kirliliklerinin toplum dimağında İslam’la ilişkilendirildiği bir zemin yerleşik hale gelmektedir.
Dolayısıyla İslam’la muhafazakârlığı, muhafazakâr demokrasi ideolojisini kesin hatlarla birbirinden ayırmak bugünün Türkiye’sindeki en önemli İslami sorumluluklardan biridir. İslam’la, bu laik-kapitalist ideoloji zaten birbirinden kesin hatlarla ayrıdır, lakin sorun toplum dimağında ayrı görülmemesidir.
Muhafazakâr demokrasi denilince benim aklıma bu ideolojinin bizzat lideri tarafından dillendirilmiş olan iki temel mottosu gelmektedir: “Benim bireysel referansım İslam’dır” ve “Paranın dini olmadığı gibi ekonominin de kesinlikle dini olmaz”.
İlkindeki “bireysel” vurgusu çok önemlidir ve çok şey anlatır. Bu söz, yönetmeye talip olmuş ve sonra da zaten yönetime gelmiş bir siyasetçinin dilinden dökülüyorsa, bunun neye tekabül ettiği açıktır: “İslam, bizim açımızdan kurumsal değil bireysel bir tercihtir.” Yani tastamam bir Anglo-Sakson laisizmi çerçevesi…
“Bireysel” hayatında Kur’an okuyan, lakin “kurumsal” alanda onunla hükmetmeyen yönetici profilinin ideolojik zeminini ifade eden bir deklarasyon kısacası. Bu, muhafazakâr demokrasinin laik niteliğine tekabül etmektedir.
İkincisi, yani “Paranın, ekonominin dini olmaz” ifadesi ise, söz konusu ideolojinin kapitalist niteliğine karşılık gelmektedir.
Erdoğan bu konuda, ilk olarak Ocak 2004 tarihinde Cidde’de gerçekleşitirilen Ekonomik Forum dönüşü uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada “Paranın dini olmadığı gibi ekonominin de kesinlikle dini olmaz”[1], Mart 2011 tarihinde de Hatay’daki bir fabrikanın açılışında “Paranın dini, imanı, milleti, vatanı olmaz, para paradır. Para civa gibidir, kendisine uygun nereyi bulursa para oraya akar”[2] ifadelerini kullanmıştır.
Bu konuda İslam’ın sözü nedir peki?
Gerek risaletin ilk yılından itibaren inzal olmuş Mekki sûrelere gerek risaletin tamamlandığı Medenî sûrelere baktığımızda ve Rasulullah (a.s.)’ın Mekke’deki mücadelesini ve Medine’deki yönetimini dikkate aldığımızda gördüğümüz, paranın üstelik çok güçlü bir şekilde vurgulanan dininin imanının olduğu, olması gerektiği gerçeğidir.
Zaten bir Kur’an okuyucusunun kolaylıkla fark edeceği husus, Kur’an’ın ve onun temel öğretisi tevhidin iki ana konusunun, insanların mülk ve milkle ilişki biçiminin belirlenmesidir. Mülk; yani egemenlik, milk; yani para-pul işleri.
Kur’an baştan sona mülkün ve milkin ölçülerini bildirir, hükmün de, yeryüzündeki tüm zenginliklerin de Âlemlerin Rabbi’ne ait olduğunu beyan eder[3] ve insana mülkiyet ve milkiyet iddiasına kalkışmamasını, emanet bilinciyle hareket etmesini öğretir.
Mekki sûrelere baktığımızda, Beled’den Mutaffifîn’e, Mearic’ten Mu’minun’a, Hümeze’den Mâun’a, Leyl’den Tebbet’e, Tekâsur’dan Âdiyât’a, İnsan’dan Fecr’e çoğu sûrede paranın dininden imanından söz edildiğini, paranın tâbi olması gereken ölçülerin vazedildiğini görürüz.
Yine bir Mekki sûre olan Hud sûresinde Şuayb (a.s.)’ın Medyen’deki dâveti beyan edilirken, onun namazı, Medyen’deki putperestlik ve kapitalist işleyişe müdahil oluşuyla, onlara itirazıyla birlikte zikredilir.[4] Nitekim Alak sûresinden, Rasulullah (a.s.)’ın namazının da aynı nitelikte olduğunu ve bu sebeple engellenmeye çalışıldığını öğreniyoruz.[5]
Medine dönemine gelindiğinde de Kur’an’ın “paranın dini imanı” konusundaki beyan yoğunluğu devam etmiş, özellikle de kadim dönemlerden günümüze finans kapitalizmin temel aparatı olan faizin kesin olarak haram kılınması,[6] servetin tekelleştirilmesinin yasaklanması[7] gibi ölçüler ve zekatın farz kılınması,[8] infakın teşvik edilmesi[9] ile zenginliklerin paylaşımının sağlanması temin edilmiştir.
Kısacası Kur’an okuyan ve hayata Kur’an’la bakmaya çalışan bir insan için “Paranın dini olmadığı gibi ekonominin de kesinlikle dini olmaz” cümlesi tamamen merduttur, kesin olarak reddedilmiştir.
“Paranın dini olmadığı gibi ekonominin de kesinlikle dini olmadığında” ne olduğunu da şimdilerde bir kez daha aynel yakîn görmüş oluyoruz zaten.
İşte fon meselesi ve vurgununun bu düzlemde kavranıp ele alınması elzemdir. Çünkü meselenin asli gerçeği budur. Sömürüsüz, krizsiz, vurgunsuz bir iktisadi işleyiş, ancak paranın dinini imanını, yani Kur’an’ın bu konudaki hükümlerini egemen kılmakla mümkündür.
[1] https://www.milliyet.com.tr/gundem/erdogan-paranin-dini-olmadigi-gibi-ekonominin-de-dini-olmaz-5125239
[2] https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/erdogan-2-milyar-dolarlik-fabrikayi-acti-paranin-dini-imani-olmaz-dedi-17228328
[3] Bkz: Bakara 2/107, A’raf 7/54, Yusuf 12/40, Nisa, 4/126, Fatır 37/15 vb
[4] Bkz: Hud 11/87
[5] Alak 96/9-19
[6] Bkz: Bakara 2/275-279
[7] Bkz: Haşr 59/7
[8] Bkz: Bakara 2/43, Tevbe 9/60 vb
[9] Bkz: Bakara 2/3, 177, 261 vb
(Bu makale, İktibas Dergisi'nin Kasım 2026 sayısında yayınlanmıştır.)
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
