Buyurun “Özgür Suriye”
E işte Suriye’ye “özgürlük” gelmişti! Dileyen fâsık, Şam’da bizzat Kültür Bakanlığı’nın himayesinde transparan bir şekilde çıkıp konser verebiliyor, dileyen fâsıklar spor salonu açılışında Spor Bakanı’nın himayesinde açık-saçık olarak kızlı-erkekli şekilde dans edebiliyor, dileyen imamlar da bu durumları özgürce eleştirebiliyor!
Haklı çıkmak, bazen çok acı verici olabiliyor. Bir kere daha yazmıştım, henüz sözü hak iken Haksöz Dergisi’nin 2002 yılı Ekim sayısına, Sâlih Güvener müstearıyla “Kurtarıcılar Kimi Kurtarıyor?” başlıklı bir makale yazmıştım. O dönemde yazılarımı kalem kâğıtla yazıyordum. Yazıyı bitirip tramvaya atladım, Fatih’teki dergi bürosunda Hamza Türkmen’e yazıyı tevdi ettim.
Yazıya tek kelimeyle hayran kalmıştı Hamza abi. İltifatlar etti, yazı ve yazıdaki öngörüyle ilgili takdirini dile getirdi ve yazı, derginin Ekim sayısında yayınlandı.
Kısaca, zan ve propaganda edildiği gibi kurtarıcıların halkı değil rejimi kurtaracağını, zaten bugüne kadar da doğası gereği hep böyle olduğunu ifade etmeye çalışmıştım. Netice ortada.
Tabii ki bu öngörü, bizim meselelere duygusal, sloganik veya konjonktürel değil, Kur’an’ın kazandırdığı basiretle stratejik açıdan bakmaya çalışmamızın neticesiydi. Doğrular bize ait değildir, biz sadece İslam’ın tevhidi bakış açısından, gördüğümüz doğruları güncele ifade etme gayreti içindeyiz.
Tıpkı Ercümend Özkan üstadın, hakikaten insana “İşte tevhidi bakış açısı, Müslüman basireti budur” dedirten öngörüleri gibi. Henüz mevcut kasırgalar gelmeden, dergimizde 1992’nin Ağustos sayısında kaleme aldığı “Beklenen Kasırga” başlıklı yazı mesela, adeta bugünleri gören ve yorumlayan içeriğiyle son derece güncel bir yazı niteliğini korumaktadır.
Elhamdulillah, Kur’an ve ona dayalı Nebevi örneklik ve önderlikten kazandığımız perspektifle güncel meselelere yaklaşmaya çalışıyoruz. Güncelle ilgilenirken, bir ayağımızı Kur’ani sâbitelerden milim oynatmama kararlılığı içindeyiz. Aksini yapıp, güncele dalıp gidenlerin, sâbiteleri unutup konjonktürün ayartıcı rüzgârlarına kapılanların halini ibretle müşahede ediyoruz.
2011 yılında, Dera’da 13 yaşındaki Hamza el-Hatib’in, bir duvara “Sıra sende doktor (Beşar Esed)” sloganı yazdığı için gözaltına alınıp işkence ile katledilmesinden sonra Suriye’de patlak veren halk ayaklanması sürecini de Kur’ani sâbiteler ışığında takip edip yorumlamaya gayret ettik.
Bu çerçevede makaleler yazıp basın açıklamalarında bulunduk, sohbet ve konferanslar verdik. Bu süreçte iki temel mesaja odaklandık:
1- Yerel tağutlara karşı kıyam ederken, bölgesel ve küresel tağutlara paydaş olma yanlışına düşmemek.
2- Muhalefetimizi bâtıl batının kavramları üzerine değil, İslami kavramlar ve İslami perspektif üzerine kurmak.
Mesela ilk madde ile ilgili olarak, Türkiye’deki kimi “İslami” çevrelerin, Nisan 2012’de İstanbul Harbiye’de “Suriye Halkının Dostları” adı altında bir araya gelen ABD, İngiltere, Fransa gibi emperyalist güçler ve bölgesel işbirlikçilerinin toplantıları öncesi orada pankart açıp, emperyalist güçlerden Suriye muhalefeti için silah dilenmelerini haklı olarak sert şekilde eleştiren bir makale kaleme almıştım ve makale kamuoyunda mâkes bulmuştu.
İkinci madde çerçevesinde de, 2013 yılı Mart ayında “Özgür Suriye mi, İslami Suriye mi?” başlıklı bir makale kaleme almıştım. O makalede, testi kırılmadan gerekli uyarıları yapmaya çalışmıştım.
Heyhat! Nasihate kulak veren, İslam'ın ölçü ve ilkelerini önceleyen var mı? Maalesef süreçte yine herkes bildiğini okudu, “Özgür Suriye” slogan ve söylemleri havada uçuştu. Sonuç?
Kavramların Önemi ve Dönüştürücü Mahiyeti
Kavramların önemi, 20. asırda küresel düzeyde üstad Seyyid Kutub ve üstad Mevdudi, Türkiye’de de hassaten Ercümend Özkan üstadın öncülüğünde İktibas mektebinin bu konudaki vurgularıyla gündeme getirildi. Lakin buna rağmen İslami kesimlerce yeterince kavranamadı.
Kavranamadığı için de, batı menşeli kavramlar hoyratça kullanıldı. Oysa kavramların, neticede bir mehfum, anlam ve dünya görüşü taşıyıcısı olduğu gerçeği çok fazla gözetilmedi. Bu sebeple de, konjonktürel kazanımlar (!) adına stratejik İslami duruş zaafa uğratıldı.
İktibas mektebinin yıllardır “özgürlük”, “insan hakları” gibi batı menşeli kavramlara yaptığı eleştirel vurguya çoğunlukla burun kıvırıldı, gereksiz bir hassasiyet olarak algılandı. Bir GSM operatörünün reklamındaki “özgür kız” vurgusu dahi “İslami” çevrelerin gözünü açmaya yetmedi.
“Ekonomik özgürlük”, “kadının özgürlüğü”, “kişisel hak ve özgürlükler”, “cinsel özgürlük”, “benim bedenim benim kararım” gibi sloganlarla peydahlanan “özgür birey” modelinin nasıl bir sosyal çürüme ve yıkıma yol açtığını şimdi herkes çaresizlikle gözlemliyor.
İslami kesimlerin çoğu, henüz kelime ve kavram mefhumları arasındaki farkı kavrayabilecek bir algı düzeyinden dahi maalesef mahrum durumdadır. “Hür olma” durumunu karşılayan “özgürlük” kelimesiyle, batının, insanı tüm fıtri bağ ve bağlamlarından koparmayı ve insanın kendi kendisinin ilah ve rabbi haline gelmesini ifade eden “liberty” kavramına karşılık gelen “özgürlük” kavramı arasındaki farkı fark etmeyen “Müslümanlar”, özgürlük kavramını bayraklaştırabilmekte, giderek birer özgürlük savaşçısına dönüşebilmektedir.
Bu noktada hatırıma, 2012 yılında Akif Emre üstadla dergimiz adına yaptığım söyleşi geldi[1]. O söyleşide Emre ne diyordu:
“Bazen bakıyorum, yahu bu insanlar hiç Kur’an okumuyor mu diyorum. Çok açık, net hükümlerde bile, bırakın fıkhî yorumlar veya içtihatları, çok açık, net ilkelerde bile insanlar bir sivil toplum savaşçısı olarak çıkıyor karşımıza.
Yahut Batılı herhangi bir hümanist insan tipi çıkıyor karşımıza Müslüman kılıklı, Müslüman olduğunu söyleyen, ama dünyaya bakışı, olaylara modernitenin paradigmalarıyla yaklaşan tipler var. Peki, Kur’an ne diyor? İslam liberalizme karşı değil, liberalizmi kabul ediyor dendiğinde, İslam’dan neleri feda ettiğini düşünmüyor mu insanlar?”
Bu noktada, o dönem Bugün gazetesi yazarı olan ve “liberal” kimliğiyle tanınan Gülay Göktürk’ün bir tesbitini hatırlamakta da fayda görüyorum. Göktürk, 28 Şubat sürecinde bir başörtüsü eyleminde açılan “Demokrasi istiyoruz” pankartı üzerinden demokrasi kavramının dönüştürücülüğüne vurgu yapmış ve “Demokrasinin tadını tatmış olan bu genç kızların ileride bu düzenin kurumlarını savunacaklarını” dile getirmişti.
Söylesem Tesiri Yok, Sussam Gönül Râzı Değil
Evet, söz konusu ettiğimiz makalemize dönecek olursak, makaleye şöyle başlamışız:
“Öncelikle şunu bir kez daha vurgulamak istiyorum ki, Müslümanlar olarak, dünyada her olup-biteni ABD projesi olarak gören komplocu zihin yapısından da, başta ABD olmak üzere küresel şirk odaklarının plan-projelerini görmezden gelen ve her şeyi hayra yoran saftirik yaklaşımlardan da uzak olmamız gerekir. Ki, ‘Komploculuk?’ başlıklı yazıda bu konuya ayrıntılı olarak değinmiştik.
Son yıllarda İslam coğrafyasında ciddi bir değişim-dönüşüm dalgasına tanık oluyoruz. Başta Türkiye olmak üzere bölgede paradigmalar değişiyor, eski paradigmalara dayalı statükolar yerini yeni statükolara bırakıyor. Bölgeye bir asra yakın dayatılan diktacı, militarist niteliğe sahip buyurgan/jakoben laiklik paradigması terk ediliyor, geride bırakılıyor.
Peki bunun yerine ikame edilmekte olan nedir? İşte bugünlerde bizlerin asıl sormamız ve pozisyonumuzu belirleme konusunda mihenk edinmemiz gereken soru budur. Gidenin yerine ne gelmektedir?
Küresel güçlerin bölgeye “model” olarak sunduğu Türkiye üzerinden bu sorunun cevabını aradığımızda gördüğümüz şudur: Jakoben Kemalist laiklik tasfiye edilmekte, onun yerine hızla ılımlı laiklik – ‘ılımlı İslam’ uzlaşmasına dayalı muhafazakâr demokrat bir laiklik (Anglosakson modeli temelinde) inşa ve ikame edilmektedir.
Kısacası giden, bâtılın bir versiyonu olduğu gibi gelen de bâtılın bir başka versiyonudur. Allah’ın dini açısından, tevhid akidesi açısından bakıldığında aralarında hak-bâtıl temel ayrışması açısından fark bulunmadığını belirtmek gerekir. Zira her iki paradigma açısından da Allah’ın dini temel belirleyici, özne değildir. Biri Allah’ın dinini tamamen dışlamakta ve ona fiilen düşmanlık etmekte, diğeri ise onu ancak bir kişisel referans mesabesine indirgemekte ve o şekliyle sistemin bir parçası kılmaktadır.
Son yıllarda jakoben laiklik mantalitesinin tasfiyesi süreci üzerinden Türkiye’nin gidişatından İslami bir netice vehmedenler var aramızda. Onlara bir süre önce Şahin Alpay’ın Zaman Gazetesinde yayınlanan ‘Postmodern Türkiye’ye Doğru’ başlıklı yazısını[2] okumalarını öneririm.”
Makalenin bir noktasında da şu hususlara vurgu yapmışız:
“‘Arap Baharı’ sürecinin ilk yaşandığı yerler olan Tunus, Mısır ve Libya’da süreç bilindiği gibi statüko değişikliği ile neticelendi. Gidenin yerine neyin geldiği de malum. Alaşağı edilen diktacı, jakoben laik statükoların yerine, bugün küresel istikbarı temsil eden Batıyla ve Batılı değer yargılarıyla çatışmayan, hatta yer yer bu değer yargılarını içselleştiren, üç aşağı beş yukarı ‘Türkiye modeli’ne benzer şekilde ‘ılımlı İslam’ – ılımlı laiklik ekseninde yeni statükolar teşkil edildi, edilmekte.
Suriye’de ise, yarım asırlık Baas diktasına karşı iki yıl önce başlayan direniş süreci henüz fiili bir sonuca ulaşabilmiş değil. Baas diktasının kitlesel katliamlarına karşılık Suriye halkının direnişi bir ölüm-kalım mücadelesi şeklinde devam ediyor. Suriye halkının kararlı direnişi karşısında Baas diktasının çok daha fazla tutunabileceğini doğrusu biz pek mümkün görmüyoruz. Suriye’de de bir değişim süreci kaçınılmaz görünüyor.
İşte bu noktada ‘gidenin yerine neyin geleceği’ sorusu Suriye açısından da karşımıza çıkmaktadır. Görebildiğimiz kadarıyla, muhtemel Baas sonrası döneme ait iki yaklaşım öne çıkmaktadır: ‘Özgür Suriye’ vizyonu ve ‘İslami Suriye’ vizyonu.”
Nihayetinde makaleyi şu tesbitlerle bitirmişiz:
“Biz Müslümanların her halükârda ‘İslami Suriye’ hedefinden yana tavır takınmamız, bu çizgiye omuz vermemiz, bu çizgiyi öne çıkarmamız gerekir.
Akidenin, duruşun, vizyonun merhalesi olmayacağı ve hiçbir şekilde bâtıldan hakka giden bir yol olamayacağı gerçeklerinden hareketle, ‘demokrasi ve özgürlük’ gibi seküler Batılı kavramları bayraklaştıran ve küresel istikbara karşı bir duruşu olmayan ‘Özgür Suriye’ vizyonuna omuz vermekten titizlikle kaçınmak ve “İslami Suriye” vizyonunun güçlenmesi için taraf olmak durumundayız.”
Şimdi 2024 Aralık ayında “özgürleşen” Suriye’de olup-bitene bakınca insanın “Alın size özgür Suriye" diyesi geliyor.
Bugünün Lawrence'ı Tom Barrack'ın "özgürce" at koşturduğu, Amerikalı generallerle yöneticilerin basketbol oynadıkları, küresel ve bölgesel kapitalist tröstlerin vaziyet aldıkları, küresel finans kapitalizmin iki büyük sömürü enstrümanı “VISA” ve “Master Card” ödeme sistemlerinin bizzat Şara ve bakanlarının katıldığı törenlerle devreye alındığı, fâsık şarkıcı ve dansözlerin bizzat spor ve kültür bakanlıklarınca sahneye çıkarılıp taltif edildiği "özgür Suriye"...
Bu “özgür Suriye” manzaraları karşısında, bu memlekette yıllarca süreç sonunda Suriye’de İslami bir inşanın gerçekleşeceği iddiasıyla söylem geliştiren, hatta Suriye’deki gelişmeleri tüm yaklaşımlarının temeline oturtan, meydanlarda ve yayın organlarında ise “özgür Suriye” söylem ve sloganlarını yükselten çevrelerden hiç ses-seda çıkmıyor.
Muhtemelen bu çevreler, “Biz özgür Suriye derken bunu kastetmemiştik” diyorlardır. Oysa kavram bilinç ve hassasiyetine sahip olsalardı bilirlerdi ki, “özgür Suriye” işte tam olarak budur.
Bu çevreler içinden görebildiğim kadarıyla “ses” çıkaran birisi oldu evet, “devrim” sonrası sıkça Suriye’yi ziyaret edip taltif edici izlenim yazıları yazan Yeni Şafak yazarı Taha Kılınç.
Fâsık şarkıcı Asâle Nasrî’nin transparan kıyafet(!)le Şam’da sahneye çıkması ve Kültür Bakanı Muhammed Yâsin Sâlih tarafından konser sonrası sahnede taltif edilerek plaketle ödüllendirilmesi konusunda “Şam’da Bir Konser” başlığı altında bir yazı kaleme aldı. Kılınç, yazıda önce “ortadan” yorumlar yaptı ve ardından şu ifadelerle okuyucularına “teselli ikramiyesi” vermeye çalıştı:
“Şam’da ve diğer şehirlerde, konserin hemen ertesi günü cuma namazlarında bazı camilerdeki hutbenin konusu doğrudan Asâle’ydi. Şarkıcının kendisini ve şahsiyetini ağır ifadelerle tahkir eden hatiplerin yanı sıra, Kültür Bakanı Sâlih’i bu ‘günah faaliyeti’ne katıldığı için eleştirenler de vardı. İslâmî çevrelerde ‘kadının sesi’, ‘kadının şarkı söylemesi’, ‘kadının sahneye çıkması’ vb. başlıklı çokça tartışma bulunduğundan, camilerdeki manzara sürpriz değildi. Sürpriz olan, Suriye’de şu anda yaşanmakta olan özgürlük atmosferinin genişliğiydi. Baas döneminde kaç tane hoca, kabinedeki güçlü bir bakanın popüler bir icraatını böylesine açıktan ve minberden eleştirebilirdi?”[3]
E işte Suriye’ye “özgürlük” gelmişti! Dileyen fâsık, Şam’da bizzat Kültür Bakanlığı’nın himayesinde transparan bir şekilde çıkıp konser verebiliyor, dileyen fâsıklar spor salonu açılışında Spor Bakanı’nın himayesinde açık-saçık olarak kızlı-erkekli şekilde dans edebiliyor, dileyen imamlar da bu durumları özgürce eleştirebiliyor!
“Özgürlük” de işte böyle bir şey değil miydi zaten? E siz değil miydiniz “İslami Suriye” hayalleri kuran ve fakat meydanlarda “özgür Suriye” talep eden? Alın size “özgür Suriye”!
Neticede yine can feda edenler Müslümanlar, Abdulkadir Sâlihler, Abdulbâsit Sarutlar, fakat neticede kazanan Amerikan emperyalizmi, Amerikan finans kapitalizmi, bâtıl batının fısk-fücuru ise, burada oturup “Biz nerede yanlış yapıyoruz ve ne yapmamız gerekir?” diye ciddi bir muhasebe yapmak gerekmez mi?
Ki aslında bu iki sorunun da cevabı çok açık ve yıllardır biz bu konularda olmaması gerekeni ve olması gerekeni vahyin ışığında ifade etmeye çalışıyoruz.
Müslümanlar olarak, küresel tağut kasırgalarından kaçarken yerel tağutlara, yerel tağut kasırgalarından kaçarken de küresel tağutlara mahkûm olma çıkmazını sorgulama vaktimiz gelmedi mi?
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
