Rasulullah Niçin Habeşistan’a Hicret Etmedi?
Bugün, mevcut laik-seküler sistemler içerisinde bireysel ibadetlerine hayat hakkı tanınmış, iktidar iddiası olmayan, egemenlik ilişkilerine müdahale etmeyen bir İslam algısını savunanların, Hz. Peygamber’in özetlemeye çalıştığımız stratejisi üzerinde düşünmelerinde fayda vardır.
Cahiliye dönemi Mekkesinde, şirk inançlarını benimsemeyen ve yüce Allah’ı tek ilah olarak bilip O’na aracısız ibadet ve dua edilmesi gerektiğine inanan Haniflerin varlığı bilinmektedir. Bununla birlikte Haniflerin, Mekke oligaşisince bir sorun olarak algılanmadığı, toplum içinde bir çeşni olarak değerlendirilip herhangi bir baskıya maruz bırakılmadığı görülmektedir. Oysa aynı Mekke oligarşisi, ilk olarak Hira’da muhatap kılındığı Rabbani mesajlarla Mekke’ye dönen ve “kalk ve uyar” emr-i İlahisi gereği İslam davetine başlayan Hz. Peygamber’e daha ilk günden cephe almıştır.
Mekke oligarşisinin bu iki farklı tutumunu anlamak zor değildir. Zira Hanifler, şirke dayalı inanç ve uygulamalardan uzak durmakla birlikte, Mekke’deki egemenlik ilişkilerine yönelik bir itiraz yükseltmiyor, şirk sisteminin sömürü ve haksızlıklarına karşı bir başkaldırı çağrısı yapmıyordu. Kısacası bireysel olarak şirk inançlarından uzak durmakla birlikte, şirkin belirleyici olduğu toplumsal hayata ve egemenlik ilişkilerine müdahil olmayan bir tutumu temsil ediyorlardı. Dolayısıyla Mekke oligarşisi açısından bir sorun teşkil etmiyorlar, toplum içinde çeşni olarak görülüyorlardı.
İslam daveti ise, şirk inanç ve uygulamalarına itirazın ötesinde Mekke’de bu inançlara dayalı olarak hüküm süren oligarşik yapıya ve bu yapının sosyal, siyasal ve iktisadi zulümlerine yönelik güçlü bir itirazla ortaya çıkmış ve âlemlerin Rabbi’ne rağmen bir egemenlik iddiasının küfür ve tuğyan olduğunu ilk günden dillendirmeye başlamıştır. İslam daveti bu şekilde doğrudan egemenlik ilişkilerini konu edindiği için de Mekke oligarşisini ilk günden itibaren rahatsız etmiş ve İslam davetine karşı dozajı giderek artan engelleme girişimleri başlamıştır.
Mekke oligarşisinin baskılarının dayanılmaz hal aldığı risaletin 5. yılında Hz. Peygamber, bir grup Müslümana, inançlarına bağlı bir İsevî kral tarafından yönetilen ve insanların hukukunun gözetildiği Habeşistan’a hicret etmeleri talimatını vermiştir. Ardından da bir yıl sonra Habeşistan’a ikinci bir kafilenin hicreti gerçekleşmiştir. Habeşistan Kralı Necaşi, Mekke oligarşisinin muhacirlerin iadesi talebini reddetmiş ve Medine’de İslam’ın iktidarı tesis edilene kadar Mü’minlerin Habeşistan’da huzur içinde yaşamalarını temin etmiştir.
Bu noktada akla şu soru gelmektedir: Hz. Peygamber niçin bir grup Mü’mine tavsiye ettiği Habeşistan hicretini kendisi ve Mü’minlerin tamamı için uygun görmemiştir? Niçin Habeşistan’a hicreti tercih edip rahat bir hayat ve davet imkânına kavuşmaktansa, Mekke’de ateş çemberinde kalmayı yeğlemiş ve Taif ve Yesrib seçeneklerini zorlamıştır?
Bu soruların cevaplarını aradığımız zaman, Hz. Peygamber’in iktidar iddiası merkezli bir strateji takip ettiği ve bu sebeple Habeşistan’daki mevcut iktidara sığınarak iktidar iddiasından vazgeçmek yerine, İslam’ın iktidarını tesis edeceği bir coğrafya arayışına girdiği anlaşılmaktadır.
Nitekim bu arayışı, risaletin 11. yılında Yesrib’den Mekke’ye Hacc ibadeti için gelen Yesribli bir grup müşrik Arap’la yaptığı görüşmeyle sonuç verecek bir noktaya gelmiş ve Hz. Peygamber’in davetine icabet edip İslam’la şereflenen 6 kişilik bu Yesribli heyetin bir sonraki sene yine İslam’la şereflenen 6 kişiyi de yanlarına alarak Akabe mevkiinde Hz. Peygamber’e biat etmeleriyle İslam’ın iktidarına giden yolda önemli bir mesafe kaydedilmişti. Daha sonraki yıl yine Hacc mevsiminde Mekke’ye gelen 75 kişilik Yesribli Mü’min grubuyla gerçekleştirilen 2. Akabe biatıyla, Yesrib’de İslam’ın iktidarının altyapısı tamamlanıyor, ardından Hz. Peygamber’in de Yesrib’e (Medine) kendisine itaat edilme şartıyla hicretiyle İslam’ın iktidarı tesis edilmiş oluyordu.
Bugün, mevcut laik-seküler sistemler içerisinde bireysel ibadetlerine hayat hakkı tanınmış, iktidar iddiası olmayan, egemenlik ilişkilerine müdahale etmeyen bir İslam algısını savunanların, Hz. Peygamber’in yukarıda özetlemeye çalıştığımız stratejisi üzerinde düşünmelerinde fayda vardır.
Yorumlar 5
“Bugün, mevcut laik-seküler sistemler içerisinde bireysel ibadetlerine hayat hakkı tanınmış, iktidar iddiası olmayan, egemenlik ilişkilerine müdahale etmeyen bir İslam algısını savunanlar” ile “Cahiliye dönemi Mekkesinde, şirk inançlarını benimsemeyen ve yüce Allah’ı tek ilah olarak bilip O’na aracısız ibadet ve dua edilmesi gerektiğine inanan Hanifleri” nasil kiyasladiginizi tam anlayamadim? Gunumuzde şirk inançlarını benimsemeyen ve yüce Allah’ı tek ilah olarak bilip O’na aracısız ibadet ve dua edilmesi gerektiğine inanan Hanifler var ancak bunlar Bugün, mevcut laik-seküler sistemler içerisinde bireysel ibadetlerine hayat hakkı tanınmış, iktidar iddiası olmayan, egemenlik ilişkilerine müdahale etmeyen bir İslam algısını savunuyorlar oyle mi? Bunlar toplumun hangi katmani? yada bir elin parmaklarini gecerler mi? Yoksa siz bugun sisteme karismayan, sirktende beri olmayan toplumun yuzde doksanini kapsayan ve kendilerine musluman diyen halk ile, her turlu sirkten beri olan haniflerimi kiyasliyorsunuz?
bu yazıyı fetullah gülen ve cematinin okumasında büyük fayda görüyorum.
kısa,öz ve anlam dolu yazından dolayı teşekkur ederim kardeşim.
selam ve dua ile
Sınırları belirlenmiş ulus devlet modelleri ve bunun sonucunda içselleştirilmeye çalışılan ulusalcı anlayışlar malesef müslümanlar tarafından da kanıksanmaya başlamış gözüküyor.Ne oldu ümmet bilincine...Modasımı geçti,zamanmı değişti?Yönetsel olarak elbette bir takım önermeler olmalı geliştirilmelidir.Ancak hangi ülke sınırları içinde yaşanırsa yaşansın Ümmet olma olgusu yaşamalıdır,yaşatılmalıdır,aksini yapan haindir.Ümmet can demektir ,veli demektir kardeş demektir,tek yürek demektir.Bu yürekleri parçalamaya Allah ın izniyle kimsenin gücü yetmeyecektir.Tek yürek tek devlet.. Devlet aydınlıga açılan bir kapıdır.YOksulun ,yolsuzlugun dur işaretidir.Gücün Allah adına kullanılmasının sembolüdür.Bu bilinç müslümanı dik tutan olgulardan birisidir.Bizim Allah ın izniyle kimseye yaranmaya ihticımız yoktur.Amaç ta belli araçta belli... selam ile...
Bireysellikten öteye geçmeyen,islam anlayışından pek rahatsız olmayan tağuti yönetimler, bu anlayışı içinde barındırmaktan rahatsızlık duymadıkları görülüyor,ancak yönetime talib bir islam anlayışına yaşama hakkı tanımıyorlar.islam da hayatı düzenleyen bir din,insanın kendisiyle olan ilşkisi ,başka canlı ve cansız varlıklarla olan ilşkisi ,devletlerle olan ilşkisini ,yönetimi ele alarak ancak düzene koyar. aksi taktirde bireysellik birçok şeyi eksik bırakıyor , bundan allah razı olurmu olmayacağı düşüncesindeyim allahın razı olmadığı bireysellik islamı elbetteki seçilmiş insan resul tarfındanda kabul görmeyecekti ve tüm davranışlarını bu yönde kullandı . güzel bir konuya değindiniz ,anlaşılır bir dil kulanıyorsunuz yabancı kelimeler kullanmıyorsunuz sizi her zaman olduğu gibi tebrik ediyorum, allaha emanet olun.
Allah Nisa suresi 60-ıncı ayette belirttiği gibi tağutun kulpuna tutunanlar ne anlasın hicretten ne anlasın şeytana uymaktan.Burada iktidar iddiası değil İSLAM sevdası- burada oy korkusu değil ALLAH korkusu var.ALLAH bizleri KENDİNDEN başkasına kulluk ettirmesin
