İçeriğe atla
19 Eylül 2026 Künye RSS
İslam ve Hayat Bir Mekteptir — Âl-i İmrân 19
Son Dakika Din nedir? Kur’an’a göre Din ne demektir? (VİDEO) 08:06
Kazım ŞENSALTIK
Kazım ŞENSALTIK
19 Eylül 2026

Bir Ülke Varmış..!

19 Eylül 2026 5 dk okuma 27 okunma
100%

Efsanelere göre, çok eski çağlarda bir ülke varmış. Bu ülkenin insanları uzun yıllar zulüm görmüş. Kimi inancından dolayı eziyete uğramış, kimi siyasi düşünceleri yüzünden hapse atılmış. Kimileri yazdıkları yazılar, söyledikleri sözler, diktikleri kitabeler nedeniyle cezalandırılmış.

Öyle bir toplum düşünün ki insanlar kendi yöresel dillerini konuştukları için zindanlara dolduruluyormuş. Ölümler, cinayetler, işkenceler sıradanlaşmış. İnsanlar artık mallarını, canlarını ve namuslarını koruyamamaktan yakınır olmuş.

Böyle bir toplumun insanları, kendilerini bu zulümden kurtaracak bir yönetici aramaya başlamışlar. Aradıkları kişi adaletli, merhametli, hakkaniyet sahibi ve en önemlisi Tanrı’nın rızasını gözeten biri olmalıymış.

Üstelik bu yönetici kendi içlerinden biri olmalıymış. Kendileri gibi zulme uğramış, adaletten ve merhametten mahrum bırakılmış, onların acılarını yüreğinde hissetmiş biri…

İstedikleri, yalnızca kendilerini yönetecek bir lider değilmiş. Tanrı’nın buyruklarını bilen, O’nun rızasını gözeterek hüküm verecek, hak ve hukuku koruyacak bir yöneticiymiş.

Derken bir gün, aradıkları vasıfları taşıyan birinin varlığını öğrenmişler.

Okuduğu bir yazı, söylediği bir söz ya da kaleme aldığı bir düşünce nedeniyle hapse atılmış bir siyasetçi ve düşünür varmış. O da kendileri gibi zulme uğramış, haksızlıklarla karşılaşmış, adalet arayışının bedelini ödemiş.

Mazlum insanlar bir araya gelerek bu kişiden söz etmeye başlamışlar. Onun adaletini, merhametini, uğradığı zulümleri birbirlerine anlatmışlar. Kulaktan kulağa yayılan bu sözler, zamanla toplumun hemen her kesimine ulaşmış.

“Bizi kurtaracak kişi işte bu!” demişler.

“Bizim yaşadıklarımızı o da yaşadı. Bizim acılarımızı o da biliyor. Bize zulmedenlerin karşısında o da durdu. Bizi ancak o anlayabilir!”

O eski çağlardaki ülkede yöneticiyi halk seçermiş. Ancak seçilecek kişileri belirleyen, toplumun ileri gelenlerinden ve seçkinlerinden oluşan kurumlar varmış.

Halkın bu kişiyi istediğini gören seçkinler, toplumun talebine duyarsız kalmamışlar. Onu hapishaneden çıkarmış, halkın önüne koymuşlar.

Ve sonunda…

Mazlum halk, büyük bir heyecanla aradığı lideri yönetici yapmış.

Gel zaman, git zaman…

Yıllar geçmiş. Halkın umut bağladığı lider yaşlanmış. Çevresini ise bir zamanlar onun seçilmesini isteyen seçkinler kuşatmış.

Derken toplumda bir düşünce yayılmaya başlamış:

“Acaba artık ülkeyi yöneten gerçekten o mu? Yoksa kendisi de çevresindekiler tarafından yönlendirilen bir lidere mi dönüştü?”

Bir zamanlar adaletin ve merhametin sembolü olarak görülen bu liderin icraatları sorgulanır olmuş.

“Bunca yıl ülkeyi yöneten bu adam ne yaptı?” diye soranlar çoğalmış.

Çünkü halkın gözünde bir zamanlar kendisini var eden, kendisine umut bağlayan insanlara karşı yeni bir zulüm dönemi başlamış.

Üstelik bu kez zulüm, eskisi gibi kaba kuvvetle, açık tehditlerle yapılmıyormuş. Yeni yönetici, her şeyi gayet kibar bir üslupla, incelikli sözlerle ve usulüne uygun görünen yöntemlerle gerçekleştiriyormuş.

İnsanlar da bu zarif görüntünün ardında neler yaşandığını sorgulamakta gecikiyormuş.

Peki, neler mi olmuş?

Biraz yakından bakalım…

Yeni yönetici, adaleti kendi anlayışıyla özdeşleştirmeye başlamış. Neyin yasak, neyin serbest olduğuna karar veren; kimin suçlu, kimin masum sayılacağını belirleyen bir anlayış giderek güçlenmiş.

İnançlı insanlar, terör örgütü suçlamalarıyla gözaltına alınmış, hapse atılmış. İhtiyaç sahibi birine para gönderdiği gerekçesiyle örgüt üyeliğiyle suçlanan, yargılanan insanlar olmuş.

Toplumun bir kesimi bu uygulamaları güvenlik ve hukuk çerçevesinde değerlendirmiş, bir kesimi ise adaletin nasıl uygulandığını sorgulamış.

Öte yandan sokaklarda uyuşturucu satanlar, insanları dolandıranlar, hırsızlık ve gasp yapanlar hakkında yeterince işlem yapılmadığını düşünenler de varmış.

Toplum, bu kötülüklerden şikâyet ettiğinde karşısına çoğu zaman aynı cevap çıkıyormuş:

“Delil getirin!”

İşte tam o sırada, aklı başında biri çıkıp şu soruyu sormuş:

“İnançlı insanları toplarken, onları örgüt üyeliğiyle suçlarken hangi delillere dayanıyorsunuz? Peki, iş hırsıza, uyuşturucu satana, dolandırıcıya gelince neden delil arıyorsunuz? Bu nasıl bir adalet anlayışıdır?”

Fakat bu soruyu herkes yüksek sesle dile getiremiyormuş.

Çünkü bir zamanlar adalet arayan toplum, şimdi adaletin nasıl uygulandığını sorgulamakta zorlanıyormuş.

Zorda kalmış bir insana yardım etmek suç sayılabiliyormuş. Buna karşılık, yardım kuruluşu görüntüsü altında insanları dolandıranlar, toplumun gözünde itibar sahibi olabiliyormuş.

Bir tarafta yardım ettiği için suçlanan insanlar, diğer tarafta yardım adı altında insanların güvenini istismar edenler…

Ve bütün bunların ortasında, adaletin terazisini kimin tuttuğunu anlamaya çalışan bir halk…

Yıllar geçtikçe bu ülkenin insanları acı bir gerçekle yüzleşmişler.

Bir zamanlar bozuk düzeni değiştirmek için en adil bildikleri kişiyi yönetimin başına getirmişlerdi. Fakat şimdi görüyorlardı ki düzen değişmediğinde, zulüm yalnızca biçim değiştiriyordu.

Bir zamanlar kendilerini ezenlerin yerine, kendileri gibi zulme uğramış birini getirmişlerdi. Onun geçmişine, uğradığı haksızlıklara, adalet ve merhamet vaatlerine güvenmişlerdi.

Ama gelinen noktada, yöneticinin geçmişte ne yaşadığından çok, bugün ne yaptığına bakmaları gerektiğini anlamışlardı.

Çünkü mazlum olmak, insanı kendiliğinden adil yapmıyormuş.

Zulme uğramış olmak, bir gün zulmetmeyeceğinin garantisi değilmiş.

Adaletin sözünü vermekle adaleti yaşatmak arasında, koca bir uçurum varmış.

Fakat toplumun önünde başka bir sorun daha varmış.

Sistem, insanları zamanla şu düşünceye inandırmış:

“Aranızdan çıkacak en adil insan bile sonunda menfaatine düşkün, çıkarcı ve ahlaksız olur. Sizi gerçekten düşünen hiç kimse yoktur.”

Böylece insanlar yalnızca yöneticilerine değil, birbirlerine olan güvenlerini de kaybetmeye başlamışlar.

Adalet arayışları umutsuzluğa, umutları güvensizliğe dönüşmüş.

Bir zamanlar kendilerini kurtaracak bir lider arayan insanlar, artık kime güveneceklerini bilemez hâle gelmişler.

Ve o eski çağlarda yaşadığı söylenen ülkenin hikâyesi, zamanla bir efsaneye dönüşmüş.

Şimdi insan ister istemez düşünüyor:

Acaba bu, gerçekten çok eski çağlarda yaşanmış bir hikâye mi?

Yoksa insanlık tarihi boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan bir düzenin anlatısı mı?

Bir zamanlar adalet arayanların, gün gelip adaleti sorgulamak zorunda kaldığı…

Mazlumların umut bağladıkları kişilerin, zamanla kendilerini yöneten bir düzene dönüştüğü…

Ve insanların, düzenin değişmesiyle adaletin kendiliğinden geleceğine inandığı bir hikâye…

Acaba bu çok eski çağlarda yaşandığı söylenen olay, bugün yeniden tekerrür ediyor olabilir mi?

Yoksa asıl mesele, yöneticilerin kim olduğundan önce, adaletin hiçbir kişinin iradesine terk edilmediği, Allah’ın sınırlarını çizdiği ölçüler içinde herkesin eşit kabul edildiği bir düzen kurabilmek midir? 

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Kazım ŞENSALTIK — diğer yazıları

Kazım ŞENSALTIK — Tüm Yazıları (54)

Sitemizde deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Ayrıntı için Çerez Politikası.