DARBELER VE DARBECİ ASKERLER -IV-

Ahmed KALKAN


TARİHE KAYIT DÜŞÜLECEK BİR HÂTIRAM

Yıl 2010, aylardan Kasım, yer Konya Havaalanı bekleme salonu. Saat: Gece 02. Uçağımız hava muhalefetinden dolayı gecikmeli gidecek. Uzun süre bekleyeceğimiz anlaşılıyor. Kadınlı erkekli umre yolcuları var. Kiminin ihramından kiminin milli takım forması gibi giydikleri ve göğüslerinde at nalı gibi bayrakların bulunduğu kıyafetlerden anlaşılıyor. Konya için fazla sayılabilecek kar yağmış, uçaklar kalkamıyor. Umrecilerin hocaları A.B. Ve A.B.’yi kendi başına bir köşede otururken gördüm. Fırsat bu fırsat; hemen selam vererek yanına oturdum. Ben, dedim, İstanbul’dan bir Müslüman. Adım da A.K. Size Allah için emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yapacağım, sizi Allah için eleştireceğim” bu bir mü’min olarak benim hem hakkım, hem görevim” diye söze başladım. Referandumla ilgili yazdığınız yazıdaki “oy vermek umreden daha sevaptır” şeklindeki sözlerinizi hâlâ savunuyor musunuz? “Talihsiz bir yazıydı, keşke yazmasaydım’ dediniz mi hiç?” “Keşke yazmasaydım” dedittiremedim.

 

PİS HAVUZDAN DELİL, HAVUZU BOŞALTMAK İÇİN DARBE! 


“Bir saattir Peygamber metodu diye tutturuyorsun. Benim söylediklerimi illâ delil istiyorsun. Delil, delil diyorsun al sana delil”. “Ama çok önemli bir deli” diye ilave etti ve delilin öneminden bahsetti. Ben de demokrasi hakkında hiç bilmediğim veya bu şekilde yorumlayamadığım âyet ve hadis okuyacak diye oturuşumu daha ciddiye aldım, pür dikkat dinliyorum: Devam etti: Biz; (A.B., M.İ., D.İ.Başkanı) 15 günde bir, bazen ayda bir toplanır, önemli konularda F.G. ile birlikte istişare ederiz.” “-F.G. uzakta; nasıl oluyor bu istişare?” “Bazen telefonla, bazen temsilcisi aracılığıyla, bazen de giderek” İşte o istişarelerden birinde F.G. hocamız şöyle demişti. Ben çok beğenmiştim bu örneği. O yüzden delil olarak Hoca Efendi’nin anlattığını sana nakledeceğim: “Türkiye Cumhuriyetini bir havuza benzetebiliriz. İçi insan pisliğiyle dolu bir havuz; Sıvısıyla birlikte kabası da olan pislik. Bu havuzu nasıl temizleriz?

Birkaç yolu var.

1- Havuzu alt tahliye deliğinden tümüyle boşaltır, sonra temiz suyla doldururuz. Bu, ihtilal demektir (darbe), buna gücümüz yetmez.

2- Kova kova boşaltırız; yerine kovayla temiz su doldururuz. Bunun için de çok güçlü olmanız gerekir, yoksa izin vermezler. Havuzu size kova ile de olsa boşalttırmazlar, hatta pislikle doldurmaya devam ederler.

3. Havuzun pis suyunu boşaltmaya gücümüz yetmediği için içine kova ile temiz su dökmeye başlarız. Kısa vadede havuzu temizleyemeyiz, ama uzun vadede bizim döktüğümüz su çoğalır, pis su giderek azalır, havuz da belirli bir zaman sonra temizlenir.” Yani, darbeyle bu havuz temizlenir, ama buna gücümüz yok; ikinci olarak zararlı adamları işten çıkarıp yerine bizim adamlarımızı koyarak devlet temizlenir; buna da tam olarak izin vermiyor, eski adamlarından vazgeçmiyorlar. Bize kalıyor, kova ile temiz su dökmek; yani o pis havuza temiz su takviyesi yapmak, bu konuda sabredersek, belirli zaman sonra havuz temizlenir. İşte demokrasinin ve gayri İslâmî metod diye suçladığın particiliğin meşru olduğuna dair delil.” “Ben sanıyordum ki, A.B. bir delil sunarsa âyet ve hadisten delil getirir; hâlbuki bula bula F.G’nin b…lu havuzunu delil diye yutturmaya kalkıyor; pis, yutmam. Bu delilin şimdiden kokusu çıktı. Şimdi, söyler misiniz bana: o kova ile boşalttığımız temiz su, havuza girer girmez temizliğini kaybeder mi, kaybetmez mi? Az önce kovada temiz olan su, o havuza girince temiz olarak kalır mı? Yani, siz havuzu mu temizlemiş oldunuz, elinizdeki temiz suyu mu pislemiş oldunuz?” deyince apışıp kaldı; sanki dili tutuldu. O, kendisini bunun büyük bir delil olduğuna şartlandırmıştı; çünkü çok iddialı olarak bu delili gündeme getirmişti. Ve devam ettim: “Nasreddin Hoca’nın göle çaldığı maya gibi, yoğurt suya mı dönüşerek kaybolup gider; yoksa su yoğurda mı dönüşür? Meselâ, kova ile temiz su takviyesi yaptığınız o havuzdan abdest alabilir misiniz? Caiz mi?” dedim. Şunu da ilave ettim: Demokratik ve laik çalışma usûlü için delil olan su, ne kadar temiz sudur? Tâğutî kurum o suyu temiz haliyle bırakacak mıdır?, Sonra, siz de demokrasi diyorsunuz, karşı taraf da. (Bugün olsaydı, şöyle derdim; “Hem devletçisiniz hem darbeci!?”) “Eee başka nasıl olacak, başka çare yok.” “Böyle pis havuzdan delil de başka yerde yok!”


Keşke ben yanılmış olsaydım, Anadolu’nun o güzelim ovalarından, yaylalarından çıkan o tertemiz kaynak suları Fetullah’ın kovasına girdi, yapıları bozuldu; sonra pis havuza döküldü gitti. Daha önce merhametinden karıncayı ezmeyecek şekilde yere bakan bu gençler, halkın üzerine mermi yağdıracak, bomba atacak canavara dönüştüler. Ve işin daha fecisi, Fetullah’ın o pis havuzu boşaltıp temizleme gücünü kendinde görecek hale gelmesi. O havuza bir daldı, soluğu Pensilvanya’da aldı. O havuz öyle duruyor da, döktüğü sular hebâ olup gitti. Su pis havuzu temizler; ya su pis olursa o havuzun hali ne olur? Havuza yüksekten boca edilen Fetö kovasındaki pislenmiş su, havuzun dışını da pislemiş oldu.


Adları büyük hocalar, Fetö’nün delilleri ile iknâ oluyorlardı, rüzgâr o taraftan esiyordu çünkü ve bu taraftakiler o esintinin dayanılmaz savrulmasını yaşıyorlardı. Soyadı ile çelişecek şekilde ağlayan zat, kendini kurtarıcı, Mehdi gören bir megolamana dönüştü. Bir taraftan kendini bir köpek yerine koyup kendinden “Kıtmir” diye mütevazı rolünü oynuyor, diğer taraftan emniyet ve askerdeki kıdemli adamlarının sayısı arttıkça, 150 civarındaki ülkede okul çalışması yaptıkça, uluslar arası bir güç olduğu imajı oluşturuyor, Türkçe Olimpiyatları diye ucube bir olimpiyat oluşturuyordu. Mütevazı görünüşünün arkasında tam bir gurur heykeli bulunduğunu onun yakınında olanlar iyi bilir. Rivayete göre Tayyip’le de kendisi ile de araları iyi olduğu ve istişareler yaptıkları zamanlarda M.İ. bile Amerikalara onunla görüşmek için gidiyor, randevu alamadığı için görüşemeden geri dönüyordu. Hakla bâtılı karıştırmayı âdet edinen bu tür kimseler, kendi makamları için her türlü pis havuza girmeye hazır, kendisine Allah için güvenmiş tertemiz gençleri de o havuzlara atarak hizmet yapmış oluyorlar, kendileri de o havuzlarda boğulmayı hak ediyorlar. Başkaları düşmesin o havuza; mümkün ki, Allah’tan vücutlarını o kadar büyütmesini istiyordur ki, o pis havuzda sadece kendisi ve sevenleri kalsın.


“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (2/Bakara, 85). Dünya hayatında rezil oldular; tevbe etseler de âhirette azabın en şiddetlisine uğramasalar… Bu anlattığım F.G’nin hikâyesi. Ama, unutmayalım ki, F.G. bir tane değil. Bizim insanımız boş dururken onlar koşturuyor. Öyleyse bize çok iş düşüyor.

 

KİMİMİZ ÖLDÜK, KİMİMİZ GÜLDÜK


Öyle bir acayip dünyada yaşıyoruz ki, söz fayda etmiyor; meşhur tabirle sözün bittiği yerdeyiz. Bize hep ölmeyi uygun görürler. Biz ölürüz, onlar yaşarlar. Ziya Paşa, yaklaşık yüz yıl önce aynı oyunu hatırlatır: “Kalkın ey ehli vatan! Dediler; kalktık. Onlar oturdu, biz ayakta kaldık.” Orhan Veli de bu durumu şöyle hicveder: “Neler yapmadık şu vatan için! Kimimiz öldük; Kimimiz nutuk söyledik.” 


Kurtuluş Savaşı denilen savaşta bu ülke topraklarında nice insan canlarını verdi. Sonuç mu? Onların kanları, antlaşma masalarında çok ucuza satıldı. Sanki düşman olan kâfirler gâlip gelseydi Türkiye’de nasıl bir yönetim uygulayacak ve nasıl halkı kanun zoruyla Batılılaştıracaksa aynısı uygulandı. Dünyevî açıdan bedavaya ölmüş oldular savaş yapan ve zafer kazananlar.


Bosna Hersek’te cephelerde öldürülen kardeşlerimiz… İnşaAllah hepsi şehid derecesine ermiştir. Ama, dünyevî sonuç ortada: Ne İslâm devleti kuruldu, ne problemler çözüldü. Çeçenistan için de benzer şeyler söylenebilir. Afganistan için daha göze batacak şekilde şehidlerin kanlarının neticeyi tayin etmede yeterli olmadığı ifade edilebilir. Irak’sa tam bir fâcia. İşgalci Amerika’yla mücadele yerine; mezhep savaşlarını başlatmışlardı. Suriye ondan da beter. Kimi dini için, kimi devlet(i) için, kimi mezhebi, kimi vatanı için, kimi kral için, kimi demokrasi için savaşıyor. Amerika ve T.C. uğruna savaşanlar yanında, İran için, Hizbullah için, el-Kaide için savaşanlar… Mısır’da hatlar ve saflar daha da karışık: İhvan başta olmak üzere Müslümanlar, demokrasiyi savunuyor, Sisi taraftarları demokrasiye karşı. Hemen her yerde hakla bâtıl karışmış. Kimin eli kimin cephesinde belli değil. Kime şehid denecek, kime ölü; tam net değil. Ve tabii akan kanlar zulmü boğamıyor, kan silaha gâlip gelemiyor. Şehid sayılanların kanları İlâhî rahmetin ve zaferin sebebi olamıyor…

 

SADECE DARBECİLERLE SINIRLI OLMAYAN FİTNE


“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25) Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm, hatta zulmün en büyüğü şirk işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Yalnız unutulmamalıdır ki, zulüm bedenlere yapılan eziyetten önce, ruhlara yapılan eziyettir; kişinin rahatını kaçıran haksızlıktan önce, kişinin cennetini yok eden, âhiretini mahveden uygulamalardır. Müslümanca yaşayacağı ortam oluşturmamaktır esas zulüm. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtarmasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır. “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateş (Cehennem) dokunur. Sizin Allah'tan başka velîniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (11/Hûd, 113)


Cemaatleşme ile gruplaşmayı karıştırarak fırka fırka mı olduk? Mezheplerimiz, cemaatlerimiz dinin yerini mi aldı yoksa? Yoksa, beşerî olanları İlâhî olana tercih edip ideolojileri, partileri dinin önüne mi geçirdik, din gibi mi benimsedik? Hocalarımızın, ağabeylerimizin görüşleri, nassların önüne mi geçiyor? Zengin olmayı sevip istediğimiz kadar cenneti istemiyor muyuz acaba? Aç kalmaktan korktuğumuz kadar cehennem korkumuz mu yok? Üniversite sınavını ve benzeri dünyevî sınavları, Allah’ın dünyada bizi tâbî tuttuğu imtihanlardan daha önemli mi görüyoruz? Şükür yerine nankörlük ve şikâyeti, sabır yerine pasiflik veya isyanı mı tercih eder olduk? İslâm devleti yerine demokratik düzenleri mi savunur hale geldik? Devlete tâlip olmamız gerektiği halde, gayri İslâmî yasalarla yönetilen düzenin hükümetine tâlip olmayı mı seçtik? Yeryüzünde adâleti sağlayacak İlâhî hükümleri hâkim kılma gayreti yerine, zâlimlere az da olsa meyledip Batı tarzı devlet düzenlerini mi savunur olduk? Dost olmamız gerekenleri düşman, düşman olmamız gerekenleri dost mu kabul ettik yoksa? Tersi olması gerektiği halde, mü’minlere sert, kâfirlere hoşgörülü mü davrandık? Yalnız kalmaktansa yanlış yapmayı, marjinal kalmaktansa çoğunluğun yanında yer almayı mı yeğledik? Sürüden ayrılıp saflarımızı belirlemek yerine, “uydum kalabalığa” diyenlerden mi olduk? Dâvâ adamı dâvetçi olmayı geri plana atıp dünyevileşen tiplere mi dönüştük? Yoksa, bütün bu cinayetlerin hepsini ve ilave edilebilecek nice benzerlerini yapmaktan mı çekinmedik? Öyleyse… Öyleyse daha nice siyasî, sosyal veya bireysel darbeleri bekleyin!


Bırakalım zafer kazanmış kahraman edâsını. Bu gurur ve kibir mahveder bizi ve çevremizi. Kazanılan bir zafer yok; dünkü duruma dönmüş oldu herkes. Ama dünkü, sırât-ı müstakîm miydi acaba? Zina devletin koruması altında apaçık icrâ edilmiyor mu? Kumar değişik şekillerde devlet eliyle oynatılmıyor mu? İçki, sigara serbest değil mi? Harama girmeden bir erkek sokağa çarşıya çıkma hak ve özgürlüğüne sahip mi? Hırsıza, katile Allah’ın uygulanmasını istediği yaptırımlar uygulanıyor mu? İnsanlar koşar adım Cehenneme doğru gitmiyor mu? Çoluk-çocuğuna söz dinletebilen kaçta kaç insan kaldı? Namazlardan ne haber? Huşû ile, namazın zevkini, tadını çıkararak edâ edenlerimiz ne kadar? Geleneksel ve modern hurafelere, devletin kutsallarına İslâm diye sarılmanın ve başkalarını onlara çağırmanın vebalini ne kadar düşünüyoruz? Faizsiz, yalan ve hilesiz ticaret kalmamış, putlara saygı duruşunda bulunmadan eğitim imkânı yok olmuş bir durumda, neyin bayramını yapıyoruz? Cennet müjdesi aldık da ona mı seviniyoruz? Küfrün hâkimiyetini kırdık, İslâm’ın devletini kurduk da onun bayramını mı yapıyor veya talep ediyoruz?


Fesat her tarafı kuşatmış; bu fesadın temel sorumlusu bizleriz: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırsalda) fesat belirdi, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (30/Rûm, 41) Müslümanlar olarak başımıza gelen belâ ve musibetlerin sebebi bizleriz: “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.” (42/Şûrâ, 30); “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsinden/kendindendir…” (4/Nisâ, 79)

 

AĞACI KESEN KATİL BALTANIN SAPI AĞAÇTAN


Kâfirlerin, dalâletteki kimselerin bize pek zararı olmaz; bize esas zarar bizden, içimizden gelecek, kendimizden zannettiğimiz kimselerden sakınmamız gerekecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette olan sapık kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı haber verecektir.” (5/Mâide, 105). Düşmanlarımıza Allah’ın yardımıyla gücümüz yeter; ama ya dost bildiklerimize? Öyleyse arınıp temizlenmek, yenilenip fıtratımıza dönmek, mağlûp olduğumuz bir-iki raunttan sonra diğer rauntları alıp şeytanın sırtını yere getirmek, yani tevbe edip kendimizi düzeltmek gerekiyor, aynen ana ve babamızın dediği gibi dememiz gerekiyor: “(Âdem’le eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (7/A’râf, 23)


Kıyâmeti dünyada yaşıyorsak, yeniden dirilişi de önce dünyada gerçekleştirmeliyiz. “Kıyâmet”, yaratılmışların topyekûn ölümünü ifade ettiği gibi, ondan daha çok, ölümden sonra yeniden dirilişi, canlanış ve ayağa kalkışı belirtir. Kıyâmeti dünyadayken yaşayan kimseler olarak yeniden canlanmalı ve diğer insanları canlandırmalıyız. Bak görmüyor, duymuyor musun, kalk borusu öttü; darbelerden önce Kur’an bizi uyanmaya ve göreve çağırıyor. 


(Devamı inşaAllah var)

 

 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN