YARDIM FİLOSUNUN OLUMLU VE OLUMSUZ YÖNLERİ -I-

Ahmed KALKAN


Mavi Marmara Aynasında Boyumuzun Ölçüsü;

Güzel ve Çirkin Yönlerimiz

     Bilindiği gibi; Gazzede dört yılı aşkın uygulanan ambargoya karşı toplam 6 gemi ile 36 farklı ülkeden milletvekili, çok sayıda medya mensubu, sanatçı, aydın, yazar, sivil toplum kuruluşu temsilcileri, çocuk ve kadınların da yer aldığı aktivistlerden oluşan toplam 700 civarında yolcu ve insanî yardım malzemesi taşıyan Özgürlük Filosu, 30 Mayıs 2010 günü Gazze’ye doğru açık denizden güneye doğru seyretmeye başlamıştı.

     Dünyanın dört bir yanından milyonlarca destekçinin canlı yayınlardan takip ettiği Filo dünya halklarının ortak vicdanını da yüklenerek; çocuklar için oyun parkı, yaralı ve hastalar için tıbbi malzeme ile açıkta, yıkıntılarda ve çadırlarda yaşayan binlerce insanın evi için, çocukların okulu için inşaat malzemesi, 500 adet elektrikli sandalye ve birçok hayati malzeme taşımaktaydı.  

     İsrail Gazzedeki Filistin halkına uyguladığı kitlesel cezalandırmayı delmeye yönelik çabaları da yine yasadışı yöntemlerle uluslararası hukuka aykırı şekilde engelleme örnekliği ortaya koydu. 31 Mayıs 2010 sabah saat 04:00 civarında savaş gemileri, denizaltılar, hücum botları ve askeri helikopterlerin içerisinde yer aldığı yüzlerce tam donanımlı kamuflajlı silahlı askerlerinden oluşan donanması ile öncelikle Mavi Marmara gemisine terörist bir saldırı düzenledi. Saldırıdan filodaki tüm gemiler etkilendi; Mavi Marmara’daki yolcular ise bizzat ateşli saldırının kurbanı oldu. Direkt sivil, silahsız insani yardım gönüllülerine ateş açarak öldürmeye başladı. Mevcut İsrail hükümeti bu terörist saldırıyı belli ki planlamış ve düşmanca ve öldürmeye yönelik olarak gerçekleştirmiştir. Bu terörist saldırıda 9 masum, cesur iyi insan hayatını kaybetmiş, 50'ye yakın yardım gönüllüsü ise yaralanmıştır. Öncelikle hayatını kaybeden tüm gönüllüler için başsağlığı diliyor ve yakınlarına sabır diliyoruz.   

    Olumlu Yönler

    Bu süreçte yaşananlarla, bütün problem ve eksikliklere rağmen; müslümanlara ve dünya halklarına aşağıdaki mesajlar verildi:  

    1- Mavi Marmara gemisine farklı cemaatlerden Filistin dostları  katıldı. Bu kardeşlerimizin hepsi ölümü göze almış, şâhitliklerini ispat etmeye çalışan canlı şehidlerimizdi. Kaybımız yok bizim, kazancımız var, dokuz şehid kazandık. Gemideki yiğit mü’minler asil, onurlu ve bir o kadar da kahraman tavırları karşısında alınlarından öpülmelidir.  

    2- Ölenlerimizin, ölümsüzleşen şehidlerimiz olduğu hakkında hüsn-i zannımızı korumalı, onları takdirle yâd etmeliyiz. Türkiye’li müslümanlar olarak “artık bizim de Filistin şehidlerimiz var”  diye seviniyor, o şehidlerin bereketlerini bekliyoruz.  

    3- Yardım filosu ile, İsrail’e karşı ambargonun delinmesi ve İsrail’in zâlim ve çirkin yüzünün dünyaya gösterilmesi hedefleniyordu; bu hedefler belirli oranda gerçekleşti. İkinci İsrail gibi ambargodan sorumlu Mısır hükümeti, halkın tepkisinden de çekinerek, Refah kapısını önce geçici, sonra da tamamen açmak zorunda kaldı. İsrail, yardım filosuna saldırı konusunda dünyadaki tepkileri yok sayamayacak hale gelerek ambargonun yumuşatılması, hafifletilmesi konusunda adım atacağını açıkladı.  

    4- Yardım gemileri vesilesiyle, dünyada Filistin dâvâsına duyarlı  insanlar olduğu gösterildi. Mazlum insanlara her inançtan ve her ülkeden insani yardım yapılabilmesi, insanlığın henüz ölmediğini ispatladı.

      5- İsrail, kendisi için en kötü propagandayı yaptı; gözü  dönmüş siyonist bir haydut olduğu gibi, uluslar arası sularda da korsan olduğunu dünyaya kafa tutarak gösterdi. İsrail dünya müslümanlarının ve hatta dünya kamuoyunun izzetiyle oynamanın cezasını bekliyor. İsrail, intihar için kendi ipini çekti. Zulümde bu kadar azgınlaşan bir zihniyeti Allah cezasız bırakmaz. Gönül istiyor ki duyarlı mü’minler olarak biz de bu cezalandırmada görev alalım. İlâhî yükümlülüklerin, ümmet olarak bizim görevimizi net şekilde belirlediğini hatırlayalım: “Sizinle savaşanlarla, Allah yolunda siz de savaşın.”1; “O halde, size karşı saldıranlara siz de aynıyla mukabele edin.”2; “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa, derhal onları öldürün; böyledir kâfirlerin cezâsı.” 3

    6- Azgınlığın zirvesine alçalan İsrail, cami duvarı kabilinden gemileri pisledi. İsrail, Kıyâmet Savaşı da denilebilecek 3. Dünya Savaşının pimini çekmiş oldu. Gönül istiyor ki, bu bomba elinde patlasın. Şu an için ortamı müsait görüyor. Aralarında bu kadar ayrılık ve aykırılık bulunan, İsrail dostu tâğutlar tarafından yönetilip yönlendirilen ve hiçbir teknolojik altyapıya ve araç-gerece sahip olmayan mü’minleri kolayca ezeceğini düşünüyor. Başta Amerika olmak üzere tüm Batı dünyasını arkasında hissediyor. Ve kendini iktisadî ve teknolojik yönden üst düzeyde donanımlı görüyor. Nükleer ve kimyasal silahlara sahip olduğu gururu ile saldırganlığına sınır tanımıyor. Ama zorbalıkları için silâh ve teknolojilerine güvenenler bilmelidirler ki, maddî silâhlar dayanıksız ve yetersizdir. İman silâhı ise ne kadar yok edilmeye çalışılsa daha da keskinleşmekte, muvahhid elindeki ebâbil taşı, Hak düşmanı zorbanın fil benzeri tankına gâlip gelebilmektedir. “Onların kalplerinde sizin korkunuz, Allah’ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar müstahkem şehirlerde veya duvarlar arkasında bulunmaksızın sizinle toplu halde savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir. Sen onları derli toplu sanırsın; Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır.” 4

    İsrail’in avantajlarından daha çok dezavantajlarının da mü’minler farkında olmalıdır: Yahûdiler yaşamayı, dünyayı, maddeyi çok sever, ölümden çok korkarlar. Uzun süreli ve insan insana savaşı sürdüremezler. İsrail halkı ve ordusu, insan gücü olarak azdır. Asker açığını kızlarla ve yer yer Amerika’dan getirdikleri paralı askerlerle kapatmaya çalışmaktadırlar. Hıristiyanlara da düşman oldukları, insanî hakları çiğnedikleri, faşizan ırkçılıkları, tüm insanlığın kanını emdikleri dünya kamuoyuna yeterince duyurulursa Batılılar dâhil, onları kimse desteklemez, hatta nice Hitler adayları bile çıkabilir. Başta Amerika olmak üzere Rusya ve Avrupa, hatta müslümanların yaşadığı ülkelerin çoğu yöneticileri bugün siyonizmi ve İsrail’i desteklemektedirler. Ama unutulmamalıdır ki, uluslar arası ilişkilerde dost yoktur; ülke menfaati vardır; onlar, her şeyden önce kendi çıkarlarını düşünürler. İsrail’i desteklemenin onların faydalarına olmadığı ve olmayacağı anlatılabilirse bu destek, tavır almaya dönüşebilir. Her şeyden önemlisi, Allah’ın yardımı onlara gelmez. Onlar Kur’an’ın hükmüne göre; fesatçı, zorba, maddeyi ilâhlaştıran, azgın ve lânetli bir zihniyete sahiptir. Bu özelliklerin her biri, İlâhî yardıma engel olan hususlardır. Hele karşılarında Allah’ın askerleri olursa...

    Uzun vadede bütün bunlar İsrail’in aleyhine, Filistinli mü’minlerin lehine gelişmeler olacak. İsrail’in ve Batının bir hesabı varsa, Allah’ın da bütün hesapların üstünde bir hesabı var.   

     7- Gemiye binenler kadar binmek isteyip de başaramayanları da unutmayalım. Yardım filosuna katılmak için nice Müslüman canla başla uğraştı. Çok çeşitli cemaatlerden fedâkâr ve ölümü göze alan insan Gazze ile İstanbul arasında bir kardeşlik köprüsü kurmak için seve seve gitmeye can attılar, gittiler canlarını attılar. Onlar şu Nebevî ikaz ve ikrâmın bilincindedirler: “Kim, hürmeti düşecek, şerefinden noksanlık olacak bir yerde müslümana yardımcı olmaz, onu yalnız bırakırsa, Allah da yardımını istediği yerde onu yalnız bırakır. Kim şerefinden kaybedeceği, saygının azalacağı bir yerde müslümana yardımcı olursa, yardımını istediği yerde Allah, ona yardımcı olur.” 5  

    8- Farklı ülkelerdeki müslümanlarla Filistin konusunda aynı görüntüyü sergileyip evrensel İslam kardeşliği ve ümmet olma bilinci ortaya konuldu. Katılanlar, katılmak isteyenler, uğurlayanlar, dua edenler hepsi uğruna can vermek için Allah’ı, O’nun dâvâsını seçmişti. Bu vesileyle her iki anlamdaki “şehâdet” toplumun sadece gündemine değil, yaşayışına da girmiş oldu. Saflar, yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. İsrail ve İsrailleşme, bir turnusol kâğıdı rolü üstlenmeye başladı.   

    9- Farklı cemaatlerin önde gelen insanları, gemi yolculuğu sırasında birbirlerini yolda/yolculukta daha iyi tanımış, iletişim kurmuş oldular. Gerçekten kan kardeşi oldular, cephe arkadaşlığı yaptılar. Birbirlerini satmadılar, birbirlerine ve dâvâlarına sahip çıktılar. Güzel şeyler yaşadılar, yaşattılar. Birbirleriyle aynı gemide yol aldıklarının bilincine vardılar.  Vahdetin güzelliklerini birkaç gün aynı ortamı, aynı havayı, aynı dâvâyı soluyarak belirli oranda tatmış oldular. Birbirlerinin yaralarını sarmalarını gerektiğini, aynı cephenin askerleri olduklarını/olmak zorunda bulunduklarını anladılar.      

     10- Sivil girişimli insanî yardım olmasına rağmen, Müslüman aktivistlerin bu kadar güçlü siyasî mesaj ve meydan okuma tarzında hareket etmeleri, onların dâvâ bilincini ve şehâdet sevgisini gösteriyordu. Onlar gemiye, savaş atına biner gibi binmişlerdi. Onlar kendilerini savaşçı olarak görüyorlardı. Onlar nifaktan kaçınan cihada tâlip insanlardı. Rahmet Peygamberi olduğu kadar savaş Peygamberi de olan Rasûlullah’ın uyarısının farkındaydılar: "Kim gazâ etmeden ve gönlünde gazâ etme arzusu taşımadan vefat ederse, bir tür nifak üzere ölür."6 Yine, Müslümanlar artık Kur’an okumaya başlamışlardı ve Kitapları da, düşmanlarını daha yakından tanıtıyordu: "İnsanların içinde iman edenlere düşmanlıkta en katı olanların yahudilerle müşrikler olduğunu görürsün." 7  

    11- Müslümanların ve mazlum insanların, ancak direnerek var olabileceği, bedel ödeyerek bereketleneceği gözükmüş oldu. Şehid ve gazi vererek Türkiye’li mü’minler Filistin dâvâsına sahip çıktıklarını ispat etmiş oldular. Şehid kanlarının dâvâya hareket ve bereket kattığı bir kez daha anlaşılmış oldu ve olacak. Bunun yanında, şehid ve gazilere yardımcı olmak, onların muhtaç ailelerine el uzatmak da cihad sevabına ortak olmak demektir: “Kim Allah yolunda cihada gidecek bir gâziyi donatır, cihad için gerekli olan ihtiyaçlarını karşılarsa, bizzat cihada gitmiş gibi sevap kazanır. Cihada giden gâzinin arkada bıraktığı âilesine güzelce bakıp onların ihtiyaçlarını karşılayan da bizzat cihad yapmış gibi sevap kazanır.”8 Cihad, malla da yapılır, candan önce malımızı Allah yolunda sarfetmemizi ister Kur’an: “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur. Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bununla müjdele!” 9          

      Şehidlerin aileleri ümmete emanettir. Yolları da sürdürülmesi gereken bir yol… Mü’minler giderek iman, hicret, cihad, şehâdet ve zafer sıralamasının Kur’anî bir yükümlülük ve Nebevî bir metod olduğunu anlamaya başladılar.   

    12- T.C. Hükümetinin ufak-tefek adımlar dışında, İsrail’e ciddi hiçbir yaptırım yapmayacağı, sadece lafla işi geçiştireceği, bu olayı seçim yatırımına dönüştürmeye çalışacağı, basîreti hâlâ kapanmamış olan ve görmek isteyen muvahhid mü’minlere gösterilmiş oldu. Görmek istemeyenlere bir şeyi göstermek ise mümkün değil. Tabii, tümüyle İsrail dostluğuna soyunan insanlar, okuyucuların içinden çıkmayacağı zannıyla konumuzun dışında. Belirli oranda perdenin arkasındakilerin gözükmeye başlamasıyla, politikacıların bir halka, bir de ilişkide olduğu devletlere karşı iki ayrı yüzü olduğu ortaya çıktı. Yüzlerinin bir tarafı “bir dakika!” derken, diğer tarafı “peki efendim!” diyor. İşte şuurlu insanlar bunu fark etmeye başladı.    

    13- Halktan gizli olarak İsrail’le çok yönlü ortak askerî tatbikatlar yapıldığı ortaya çıktı, askerî işbirlikleri yanında istihbarat işbirliklerinin bir kısmı deşifre oldu. Bu anlaşma ve yardımlaşmaların bir kısmını hatırlatalım:

    Türkiye, Müslümanların yaşadığı ülkeler içinde İsrail işgal devletiyle en sıkı münasebetler ve işbirliği içinde olan ülkedir. İşgalci siyonist devletle işbirliği bu devletin kuruluşuyla birlikte başlamıştır. Bu işbirliğini "İslâmî" veya muhafazakâr çizgide görünen partilerin iktidara gelmesi de önleyememiştir. Hatta bu gibi partilerin iktidara geldiği dönemlerde söz konusu işbirliğinin trendinde bir yükseliş bile göze çarpmaktadır. Son AKP iktidarında da böyle olmuştur. 1948'de ortaya çıkan İsrail adlı işgal devletini A.B.D.’den sonra ilk tanıyan ülke T.C., bugüne kadar çoğunluğu kamuoyundan gizli olarak İsrail ile birçok anlaşmaya imza attı. Bunlardan bilinen bazılarını hatırlayalım: Stretejik işbirliği, istihbarat işbirliği, askeri işbirliği…

    İhale tutarı toplam 668 milyon dolar olan 170 adet M-60 A1 tankının modernizasyonu ihalesi İsrail’e verildi. İkinci ihale, 300 adet askerî helikopterin modernize edilmesi idi. Bu ihale Türkiye tarafından gizli tutuldu. Her iki ihale de, ekonomik krizi üst düzeyde yaşayan İsrail'in IMI firmasına ihale kanunlarına ve şartlarına uyulmayan tarzda verildi. Türkiye ile İsrail arasında daha önce imzalanmış olan askeri işbirliği anlaşmasına ek olarak bir de "Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması" imzalandı. Anlaşmanın Türkiye'deki 54 adet F-4 uçağının İsrail'in IAI firması tarafından modernize edilmesine imkân sağlamak amacıyla gerçekleştirilmiş bir çerçeve anlaşması olduğu bildirildi.

    Türkiye'deki maden ve petrol rezervlerini araştırma işi, bir İsrail firmasına verildi. Bu konudaki gerçekler ise son günlerde gün yüzüne çıkmaya başladı. GAP bölgesine İsraillilerin yatırım ve yerleşim imkânı verilerek, Büyük İsrail projesinin Türkiye ayağının fiilen uygulanmasına katkı sağlandı. Nizip, Türkiye'nin Gaziantep iline bağlı olan ve Suriye sınırının çok yakınında bulunan bir ilçe. Buradan İsrail işgali altındaki Filistin topraklarına doğrudan hava mesafesi 600 km. civarında. Burada İsrail işgal rejiminin bir hava üssü kurmasına izin verildiği ortaya çıktı.

    Su anlaşmaları yapılarak, Barış Suyu adı altında Manavgat suyunun Siyonist çeteye peşkeş çekilmesi sağlandı.

    Türkiye, son yıllarda yaptığı askeri anlaşmalarla adeta İsrail'i besliyor. İsrail'in batan firmalarını düzlüğe çıkarıyor.

    İsrail’li pilotların uçaklarıyla Konya’da eğitim yapmasına imkân hazırlandı. İsrail istihbarat örgütü MOSSAD’la gizli tutulan anlaşmalarla işbirliği yapılarak, Türk havaalanlarında ve karakollarda büyük yetkiler verildi. Mossad ajanlarının Türkiye’de aramalara, sorgulamalara katılmaları, radikal dinciler(!) konusunda T.C. ile işbirlikleri sağlandı. MOSSAD - MİT işbirliği, meyvelerini sessizce veriyor; meselâ bazı imamlar İsrail zulmünden söz ettiğinden dolayı tutuklanıyor.

    Bunlar, bilinen ve su yüzüne çıkan anlaşmalardan sadece bazıları.  İşte Mavi Marmara, bunları hatırlattığı için önemli bir iş yapmış oldu.

    14- On yıl öncesine kadar olaya “Arap-İsrail savaşı” şeklinde şaşı gözüyle bakan ve kendi ülkesi dışında bir olay olarak görüp umursamayan halk, artık meseleye belirli oranda sahip çıktığını gösterdi. Mavi Marmara gemisine yönelik gerçekleştirilen haydutluk ve katliam olayı nedeniyle Türkiye halkının ezici bir çoğunluğu ayağa kalktı. Milyonlarca insan büyük bir üzüntü ve öfke içinde Siyonist saldırıya karşı tepkilerini sergiledi. Gönül istiyor ki, bu tepkiler, daha bilinçli ve etkin olacak şekilde, uzun soluklu bir organizasyona dönüştürülsün…   

    15- Arap ülkelerindeki halkların, çok istedikleri halde İsrail’i kınamak için sokağa bile dökülemeyecek, toplantı yapamayacak şekilde İsrail dostu rejimler altında, zillet içinde yaşadığı görüldü. Mısır’ın, Suud’un ve benzeri ülkelerdeki diktatörlerin yüzlerine taktıkları Filistin maskelerinin altındaki İsrail slüeti daha bir görünür oldu.  

    16- T.C.’nin derinden derine İsrail dostu olduğu, onunla bağlarını koparmaya hazır olmadığı, medyada hayli siyonist zihniyete sahip yazarların bulunduğu ortaya çıktı. İsrail’in Ortadoğu’dan önce her şeyiyle içimizde olduğu netlik kazandı. İsrail sadece Filistin’i işgal etmiş değil, işgalin kapsamı çok daha geniş, zulmün boyutları çok daha derin. Haber ajansları ve medyadaki ağırlıkları, sanat ve özellikle sinemadaki etkinlikleri, Mason locaları, Rotary ve Lions klüpleri, uluslararası nice teşkilatları, kendi ideallerine hizmet eden tâğutî rejimler ve her ülkedeki işbirlikçileriyle İsrail her şeyiyle müslümanların içinde. Yahudilerden mü'min olanlara, artık nasıl yahudi denmezse, müslümanlardan yahudileşenlere de artık müslüman denilmesi yanlış olur, o artık "yahudi(leşmiş)" bir kimsedir. Bunlar bu vesileyle deşifre oldu.  

    17- Fethullah Gülen zihniyeti, görmek isteyen gözlere “lâ”sı  olmayan bir din anlayışından “lâ”yı “illâ” gören bir yaklaşıma dönüştüğünü gösterdi. Reddedilip “hayır”  denilmesi gerekenlere “evet” denilip otorite kabul edilmesi, düşmanlık yapılması gerekenlerden “izin alınması  gerektiği” kendi ağzından dünyaya ilan edildi. Hakka karışmış bâtılın kendini kamuoyuna deklare etmesi, uzun vadede hayır umulacak bir gelişme kabul edilmelidir.  

    18- Bülent Arınç ile içyüzünü ve uzlaşmacı yönünü  gösteren hükümet, Ahmet Davudoğlu ve Tayyip Erdoğan ile de dışa, vitrine karşı nasıl oynanması gerektiğini usta bir aktör gibi gösterdi. Yapılması gerekenin sözle zâlimleri kınamak olmadığı, ama T.C. tarihinde bunun bile önemli olduğu ve sadece Türk halkının değil, Arap halk ve yöneticilerinin de alkış tuttuğu ve yeterli göreceği bir yaklaşım kabul edildiği ortaya çıktı. Halkın kandırılmaya müsaitliği yanında, yönetimin hileleri belirginleşti. Bülent Arınç örneğinde olduğu gibi, politikacılar oy uğruna, kendi partilerinin sözle çıkışlarını bile unutarak, Hoca Efendi’yi desteklemeyi tercih etti; kendi politikalarıyla, gemiyi destekleyen tavırlarıyla çelişti. Politikacılığın çokyüzlülük olduğu gösterilmiş oldu. Ilıman İslâm anlayışı, Türkiye’de egemen olur veya Amerika’nın yönlendirmesiyle Türkiye örneğiyle Ortadoğuya hâkim olursa, nasıl yanlış bir dinin ortaya çıkacağı görülmelidir. Muvahhid ve hasbî mü’minlerin nasıl başka bir zulme mâruz kalacakları şimdiden hesaplanmalıdır. Bu olay, bu durumun görülebilmesine fırsat verdiyse, kazanç sayılacaktır.  

     19- Devlet yöneticileri, İsrail’i protesto eden hiçbir etkinlikte boy göstermezken, böyle bir ortamda diyalogcuların şarkı  yarışmalarına katılıp onları övmeyi tercih etti. Tabii, diyalogcular da onca masraf yapıp hazırladıkları ve yüklüce reklam bedeli ödeyerek duyurdukları Türkçe Olimpiyatları gölgede kaldığı, kendi gruplarının dışındaki insanların gemi olayıyla ilgilendiği için ilgi göstermediği etkinliklerini öne çıkartarak, rekabet atmosferini düşmanlık noktasına taşımakta sakınca görmediler. Kendilerinden başka Müslüman, kendi çalışmalarından başka hizmet olur muydu onlar için? Onların ve ona benzeyen yapıların deşifresine hizmet ettiyse, bu durum, gemi olayının olumlu tarafına kaydedilmelidir.  

    20- Bir rakip politikacı, hükümetin tavrını; “kameralar önünde ‘one minute’, kapalı kapılar ardında ‘yes please’ demek olarak yorumladı. Ne diyelim; en iyi politikacılar bilir politikanın ne menem oyun olduğunu. Al birini vur ötekine…    

    Olumsuz Yönler

     1- Ümmet olarak, yüzde birimizden daha az sayıdaki küstah İsrail’e  “dur!” diyememenin zilletini yaşattı T.C. hükümeti. Aslında T.C. kendi görevini yapıyor. Mikrobun hastalık yapması doğası icabıdır. “Niye hastalık yaptı?” diye mikroba kızmanın bir anlamı yok. Ümmet olarak, zulmü ve büyük fitneyi ortadan kaldıracak çok etkili bir şey yapamamanın ve âcil kesin çözüm bulamamanın ıstırabını yaşadığımızı, bu yönüyle gemilerde bazı kardeşlerimiz bir defa ölürken, bizim çaresizlik içinde günde bin defa öldüğümüzü itiraf etmek gerekiyor. Aslında ümmet olamadığımızın cezasını çekiyoruz. Evet, bütün problemlerin başı bu. “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyet üzere doğru yolda iseniz sapan, dalâlette olan kimse size zarar veremez.”10 Ümmet yok ki, kendi haysiyetiyle oynayanlara hak ettikleri cezalarını versin. Ne İslâm Devleti, ne Halife ve ne de ümmet… Heyhât minezzille! diye diliyle ve haliyle haykırması gereken ümmet, başlarındaki İsrail dostu tâğutların güdümünde sesi soluğu bile çıkmayacak şekilde sindirilmiş durumda. Dinimiz bütün Müslümanların kardeş olduğunu bildiriyor. Tefrikayı yasaklayarak Allah’ın ipi olan Kur’an’a tüm Müslümanlar olarak hep birlikte sarılmamızı istiyor. Müslümanlar olarak Kur’an’ın istediği gibi birleşip dayanışma ve vahdet içinde olsaydık çok büyük güç olurduk ve emperyalist zâlimler, Filistin’i, Afganistan’ı, Irak’ı işgal edemezdi, İsrail de kardeşlerimize böyle vahşice saldırıp zulümler yapamazdı. Problemin teşhisi, çözümü de veriyor: Tevhid ve vahdet; Allah’ın ipine, Kur’an’a hep birlikte sımsıkı yapışmak… 

     Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük gibi, çer-çöp gibi olmasının temel sebebi, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleridir. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını  dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.

     Ümmeti bu hale getiren tâğutlardır esas suçlular. Zillet onlarındır. Erdoğan, Atatürk anıtı açmak için çıktığı Güney Amerika seferinde olduğu için Arınç’ın temsil ettiği T.C. hükümeti, Gazze İnsani Yardım Filosu krizinde gerek karar mekanizmalarında, gerek demeçlerinde, gerek Gülen'in ilkesiz söylemiyle paralelleştiği için büyük bir hata ve zaaf hali içinde olmuş ve ümmetin zilletinden birinci derece sorumlu olduğunu ispat etmiştir.  

    2- Bu olaylar olurken, İsrail’e “one minute” gibi meşhur sözle sataşma dışında nasıl yaptırıma gideceği merakla beklenen Erdoğan, Arjantin’e fiilen tavır almış ve planlandığı  halde o ülkeye gitmekten vazgeçmiş. Gerekçe hayli ilginç: Arjantin’de açılması öngörülen Atatürk Anıtı’nın iptal edilmesi. Demek T.C. sadece söylemle değil, eylemle de tavır alabiliyormuş. Tabii, İsrail Atatürk heykelleri yapmakta sakınca görmediği için işi garantiye almış gözüküyor. Meselâ İsrail’in dördüncü  büyük kenti Ber Şeva’da Atatürk Meydanı var, tabii ki alanda Atatürk heykeli. Erdoğan, Arjantin gezisini Atatürk anıtının açılmasının iptal edilmesi gerekçesiyle iptal etmişti. Bunu gemi olayından önce açıklamıştı. Ama, gemi olayından sonra, sanki Arjantin gezisi, gemi baskını sebebiyle iptal edilmiş gibi bir izlenim uyandırıldı. Kandırılmaya alıştırılmış halk, kim bilir kaçıncı defa yine politikacıların oyununa geldi.  

    3- T.C., tarihinin en utanç verici ve onur kırıcı durumunu yaşamıştır... Kendisi yaşasa, haydi neyse… Temsil etmeye kalktığı müslüman halka da bu zilleti tattırmıştır. Düşünün, uluslararası sularda sizin vatandaşlarınızın ağırlıklı  olarak bulunduğu ve resmî olmasa da sizin bayrağınızın çok yerinde dalgalandığı bir gemiye İsrail adlı uluslararası arenada “devlet” muâmelesi gösterilen “Yahudi terör üssü” korsanlar çetesinin askerleri tarafından basılıp insanlarınız ölecek, yaralanacak, esir alınacak ve siz 10-15 saat sonra çıkıp cılız ve içeriği yönüyle bir o kadar talihsiz bir basın açıklaması yapmakla yetineceksiniz. O, iç siyasette aslan kesilen Genelkurmay Başkanınız sus pus olacak; bu da yetmezmiş gibi, Başbakanınız hiçbir radikal tavır göstermeyecek, sadece esip gürleyecek, daha doğrusu kandan rant/oy devşirmeye çalışacak. Başbakan vekili Arınç’ın dediklerini hatırlayalım: “Bizim askeri gemi gönderme gibi bir girişimimiz şu an için söz konusu değildir. Bütün vatandaşlarımızın metanetini koruyacağını, Türk milletinin büyüklüğüne, vakar ve sağduyusuna uygun bir şekilde hareket edeceğine gönülden inanıyoruz."

    4- Yardım filosu, İslâmî hedefleri öne çıkartan bir İslâmî  tebliğ veya cihad amaçlı değildi. İnsanî, vicdanî  bir yardım amacıyla oluşmuş barışçıl gönüllülerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştı. İçlerinde ateistlerin, Hıristiyan, Yahudi ve başka din mensuplarının, 36 farklı ülkeden milletvekili, çok sayıda medya mensubu, sanatçı, aydın, yazar, sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin bulunduğu toplam 700 civarında yolcu ve insani yardım malzemesi taşıyan filo, değişik sivil insanların ortaklaşa oluşturduğu bir organizasyondu. İHH bunlardan sadece biriydi. Çocuklar için oyun parkı, yaralı ve hastalar için tıbbi malzeme ile açıkta, yıkıntılarda ve çadırlarda yaşayan binlerce insanın evi için, çocukların okulu için inşaat malzemesi, 500 adet elektrikli sandalye ve birçok hayati malzeme taşımaktaydı. 

    Her İslâmî yardım, insanî özellikler taşısa da, her insanî  yardım ve organizasyonun İslâmî olmayabileceği mâlumdur. İnsanî yardım ve insanî protestolarla sınırlı kalan olayın, İslâm ve küfür olarak safların netleşmesine yardımcı olduğunu iddia etmek zor gözüküyor.  

    5- Bu olayı, İslâm-küfür mücadelesi olarak yansıtmak doğru olmaz. Hedef, araç, yöntem ve beklentiler; İslâmî cihad veya tebliğle bire bir örtüşen hususlar değildi. Tevhidî tavır, İslâmî mesaj değil; sivil toplum kuruluşlarının öncülüğünde insanî yardım amaçlı bir işlev görüyordu gemi filosu. Gemide tevhid bayrağı yerine Türk bayrakları dalgalanıyordu. İHH başkanı, gemi faciası üzerine T.C. yetkililerine sitem edeceğine bol bol teşekkür ediyor, uzaktan ellerini öpüyor, onların reklamını yapıyordu. Olay, hezimet olduğu halde, zafer gibi takdim edilerek, tâğutlara hizmet eden ve politikacıların ekmeklerine yağ süren bir işlev gördü. Bu konularda daha hassas davranılabilir, gemideki muvahhid mü’minlerin duyarlı olduğu ortak mesaj öne çıkartılabilirdi.   

    6- İnsanlara en büyük yardım, onların karınlarını doyurmak ve tok olarak, daha sağlam binalarda ölümü beklemelerini sağlamak olmamalı; onların önce gönüllerini ve zihinlerini şirkten, küfürden arındırmak olmalı; bu konu yardımseverlerin pek umurunda değil. Gazze’li mü’minler için durum kısmen farklı olabilir. Onların gönülleri ve zihinleri imanla ve cihad arzusuyla dopdolu. Aynı şeyi Bir Batı Şeria için söylemek zor. Hele Türkiye ve Ortadoğu’nun büyük bölümü için düşündüğümüzde önceliklerin gözden geçirilmesi gerektiği daha bir netlik kazanıyor. 

    7- İsrail’den savaş tamtamları gelirken Arjantin ve Brezilya gezisinin acelesi ne idi? İsrail’in gemiye saldırma riskinden daha mı önemliydi Arjantin’de açılacak Atatürk heykeli? Her ülke, başka bir ülkeye kendi inancına uygun değerler, faydalı bir şeyler ihraç etmeye çalışır. Bu vesileyle, Erdoğan hükümetinin en çok değer verip ihraç etmek istediği şeyin Atatürk heykeli olduğu ortaya çıktı. Sevsinler böyle İslâmcı(!) başbakanı. (Sevsinler, zaten seviyorlar bâtıl Batılılar ve sevdirmeye çalışıyorlar Ortadoğu’ya). Bu geziye çıkmasaydı, “yahu adam yurt dışı gezisini yarıda kesip meseleye sahip çıktı” dedirtebilir miydi? Oy için böyle oyalamaları, böyle ince hesapları gözettiren politika, sen neymişsin sen?!   

    8- Mavi Marmara gemisine Siyonist askerlerin gerçekleştirdiği korsan saldırıdan ve verilen şehitlerden sonra Amerika kıtasındaki Nikaragua Devleti bile, halkı müslüman olan ülkelerin başındaki yöneticileri utandırırcasına bir günlük yas ilan etmiş ve Siyonist İsrail ile olan bütün diplomatik ve ticari ilişkilerini kesmiştir. Bu kâfir ve tâğut, tamam da, diğer yöneticiler ne acaba?  

    9- Tarihten ibret alınmadığı kim bilir kaçıncı kez ortaya konularak; kanı, canı mü’minler verdi, parsayı tâğutlar topladı. Hani bir şarkı vardır ya: “Yolcu benim, kervan benim, yol benim değil / Ölen benim, öldüren ben, el benim değil / Çalışan ben, yorulan ben, kâr benim değil.” Aynen bu şarkıdaki gibi. İsrail düşmanlarının fedâkârlıkları, İsrail dostu yöneticileri kahraman yapmış oldu.  Müslümanlar kan verdi, can verdi; politikacılar bunu oya dönüştürmenin yollarını buldu, şehid kanları üzerinden hesaplar yaptı. Şehidlerin kanlarının yerde kalmasına seyirci olundu. Filistin’li mazlumlara yardımcı olmak isterken şehid olanlara yardımcı olup onların intikamlarını almak hiçbir yetkilinin gündeminde yoktu. Daha önce aldığı Üstün Cesaret Madalyasını iade etmeyi düşünmeyen, İsrail’le anlaşmaları iptal edemeyen zihniyetten müslümanların ne beklediği, hâlâ o kucakta ne aradıkları sorgulanmıyor bile.

    Hatırlanacağı  üzere; adı, AJC (ABD Yahudi Kongresi) 1906’da New York’ta Yahudi bankerler tarafından kurulan ve misyonu, İsrail devletini kurmak ve Siyonizm’i dünyaya egemen kılmak olan kuruluş, Tayyip Erdoğan’a 10 Haziran 2005'te New York'ta 'Üstün Cesaret Madalyası' vermişti. Dünya Musevi Örgütleri’nin çatısı olan AJC sadece Siyonist önderlere layık gördüğü cesaret madalyasını kuruluşundan beri ilk kez bir Yahudi olmayan birine, Tayyib Erdoğan’a vermeyi uygun gördü. ABD ve İngiliz devlet adamlarına bile verilmeyen bu madalya ile, Yahudi kuruluşlarından iki madalya almış Müslümanların yaşadığı bir ülkenin ilk ve tek lideri olma unvanı alıyordu. Bu madalyaları iade etmeyi bile gündeme getirmeyen bir şahıs, İsrail’e düşmanlıkta ön safa mı geçecek?  

    10- İslâmî sloganların yanında; Türk bayraklarının, bozkurt işaretlerinin ve politikacıları öven konuşmaların da yön verdiği şekilde çeşitli yerlerde protestolar yapıldı. Yapılan fedâkârlıklar ve İslâmî faaliyetler insanlarımızı  sağcılığa, merkeze, iktidara yamadı; kazançlar düzenin hanesine yönlendirildi. İnsanımız biraz daha düzenci oldu, kaymalar daha hızlandı.

      11- Filistin konusu insanımızı vahdete kısmen ulaştırdı denilebilir mi? Bence denilemez, çünkü herkes kendi bayrağı, kendi sloganı, kendi dünya görüşüyle birlikte katıldı eylemlere ve herkes kendi grupsal hedefleri uğruna konjonktürel tarzda ve geçici heyecanla etkinliklerde yer aldı. Tevhid öne çıkmalı ki, vahdet umut edilsin. Kalpler birleştirilmeden amellerde birleşme olmaz. Vahdetin esas olarak itikad ve inançta olması gerektiği, fikir ayrılıklarının, yorum ve ictihad farklılıklarının vahdete engel olmadığı (olmayacak şekilde kardeşlik ve müsamaha ile birbirlerine yaklaşılması gerektiği) unutuluyor. Diğer cemaatleri yok saymak, ırkçılık, mezhepçilik ve grupçuluk, bağnazlık yerini giderek tekfircilik hastalık ve belâsına bıraktı. Birbirlerini sapık veya kâfir ilân eden gruplar mı, Filistin konusunu vesile edinerek vahdete ulaşacak?  

     12- İsrail konsoloslukları önünde protestolar yapıldı; onun yerine T.B.M.M. önünde yapılmalıydı esas protestolar. Oradan bir şeyler istenmeli, orası İsrail’e tüm desteklerinden dolayı  protesto edilmeliydi. Orası istemese konsolosluk ve elçilik açık olmaz, bunca dostluk ve yardımlaşma sona ererdi. Ayrıca, tepkilerin sadece sloganlarla, nutuklarla sınırlı kalmaması gerekiyordu. Yahudi mallarına daha katı bir şekilde boykota devamdan tutun, Yahudi yaşayışına da boykot edilmeli. Şu an gösterebileceğimiz en iyi boykot, hayatımızdan Yahudi yaşayışına dair yaşantıları çıkarmak, gâvurlaşmaya giden yoldan dönmek olacaktır. Yeniden küresel şekilde intifadayı başlatmak. Ama, taşı önce nereye atacağımızı iyi hesaplamak. Attığımızı hep birlikte aynı hedefe atmak… Böyle yapınca “Attığın zaman sen atmadın, aslında Allah attı.”11 şeklinde netice almak…

    Bir yandan yahudiye kahrolsun derken, bir yandan ağzında yahudi sigarasını tüttüren, elinde yahudi telefonuyla konuşan, üzerine yahudi gömleği giyen çok kişi var. “Müslümanım” diyenler, çoğunlukla yahûdilere hizmet veren bankalardaki paralarını çekse, Ortadoğudaki petrol üreten ülkeler petrolü ambargo, fiyat ayarlaması vb. şekilde silâh olarak kullansa, müslüman halklar İsrail ve onun sömürgesi Amerikan mallarını hiç alıp kullanmasa... bırakın İsrâil denen yapay ülkeyi, ABD bile dünkü Sovyetler Birliği gibi teslim bayrağını çeker. Evet, müslümanlar birlik olup birer kova su dökse İsrail'i sel alır götürür.

      13- Abartıyı, övünmeyi çok seven bir toplumuz. “Ezilmeden yenildik” diye mağlubiyetten bile zevk duyan anlayış ve aşağılık duygusu verildi insanımıza. “Mavi Marmara, tarihin akışını değiştirdi”; “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gibi ifadelerin gerçeği yansıtmadığı bilinmelidir. Evet, mümkün; Mavi Marmara tarihin akışını değiştirebilir; eğer mü’minler bir ve beraber olup dinlerinin esaslarına sımsıkı sarılırlar ve tevhid eksenli güçlü organizasyonla, yapmaları gerekenleri yaparlarsa...  

    14- Siyonist İsrail'in yardım gemisini vurduğu günün gecesinde Fethullah Gülen’cilerin düzenlediği Türkçe Öğretimi Derneğinin organize ettiği Türkçe Olimpiyatlarının şarkı bölümünün finali vardı. Adana’da 17. Uluslararası Altın Koza Film Festivali, “millet yas tutarken festival yapamayız” denilerek ertelenirken; Diyalogcular, Türkçe şarkılarla coşuyorlardı. Abartı ve özenmenin sırıttığı şekilde Olimpiyat diye adlandırdıkları Türkçe şarkı yarışmasında, bu hizmeti(!) icrâ edenlerin dünya görüşünü açıklayan en uygun parça; “Leylim Ley” birinci olmuş. Böyle bir katliama destek olurcasına, bu zulmü desteklercesine bu direniş ve matem gecesini leylim ley’lerle vur patlasın çal oynasın kutlayan insanlar bütün bunları İslâm’a hizmet adıyla yapıyordu. Kimin yanında yer aldığı tartışılacak şekilde böyle zamanlarda neşeli şarkı ve halkoyunları yarışmaları ve eğlencelerle program yapanları halk daha nasıl tanıyacak, bilmiyorum. Ama, gerekçeleri müthiş: “Türkçe’ye hizmet, hizmetlerin en büyüğüdür.” Afrikalı zenci kıza Türkçe şarkı söyletmenin keyfi, başka hiçbir şeyde bulunmazmış. Tüm eğlenceler, şarkılar Türkçe; Türkçe, üzerinde güneşin batmadığı bir dil haline geliyormuş… Ilımlı İslâm anlayışının taşıyıcısı sözde dindarların düzenlediği Türkçe Olimpiyatları şarkı ve dans yarışmasının iptal edilmemesi, Fethullah Gülen'in talihsiz demecinin pek de dil sürçmesinden kaynaklanmadığını düşündürtmektedir.  

    15- Amerikan Wall Street Journal (WSJ) gazetesinde yayınlanan habere göre Gülen, ''anlaşma aramadan, izin almadan yardımı yola çıkarmanın otoriteye başkaldırı işareti olduğunu ve fayda getirmeyeceğini'' bildirdi. T.C yönetimini ülü’l-emr kabul ettiği gibi, Amerika ve İsrail yönetimini de, izin alınması gereken meşru bir yönetim, başındakileri de kendinden olan ülü’l-emr kabul ediyor olmalı. Fethullah Gülen, Siyonist işbirlikçiliğine kapı açan ve Kur'an akaidiyle taban tabana çelişen bu sözleriyle, İslâm dışı otoritelerle işbirliği yaparak kendi geleneksel din anlayışını muhafaza etmeye çalışıyor. Son beyanatlarla görülen odur ki; ılımlı İslâm anlayışı bir adım daha ileri (geri) götürülerek İsrail dostluğu ve işbirlikçiliğine ulaşmıştır.   

    16- Somali'de korsanları önlemek için Kızıldeniz'e harp gemisi yollamaktan çekinmeyen, dün Kore’de bugün Pakistan’da NATO şemsiyesi altında savaşmaktan kaçınmayan Türk ordusu… Ve emrindeki bu orduyu Akdeniz'in uluslararası sularında kendi vatandaşlarını  korumak için ne Deniz Kuvvetlerini ne Hava Kuvvetlerini harekete geçiremeyen bir hükümet…  

    17- Daha olayın sıcaklığı sürerken ilk günde havlu atan teslimiyetçi bir yönetim tarzı: Başbakan vekili Arınç, 31 Mayıs Pazartesi günü, hem de Siyonist saldırı ve katliam gerçekleştikten tam yedi buçuk saat sonra yaptığı ilk konuşmasında "Türkiye'nin savaşa girmesinin söz konusu olmayacağı"nı belirten çok talihsiz bir açıklama yaptı.  Hâlbuki, TSK Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı olarak Akdeniz'in uluslararası sularında devriye görevi yapan "Çağrı Grubu" muhriplerini aynı gün saat 00.01'den itibaren olay yerine rahatlıkla yönlendirebilirlerdi.   

    18- Türkiye Cumhuriyeti neden Mavi Marmara gemisini koruyamamıştır? Ya da korumak istememiştir? Hükümetçe TSK harekete niye geçirilememiştir? TSK'ya uluslararası hukuktan doğan haklara da dayanılarak yardım ve kurtarma emri niye verilmemiştir? Veya bu emir verildiği varsayılsa, TSK niye ve nasıl emre uymamış veya oyalanarak Mavi Marmara katliamına göz yumulmuştur?    

    19- Mavi Marmara gemisine 31 Mayıs günü sabah namazı sırasında müdahale eden Siyonist komanda birliklerinin haydutluğuna karşı, bunu engellemek için neler yapılmış, ne tür yazışmalar veya sus payı olarak ne anlaşmalar yapılmış, açıklanmıyor. Başbakan vekili Bülent Arınç ne yapıldığını, ne gibi emirler verildiğini halen açıklamamış, üstelik en kritik zamanda en azından susacağına, hangi akla uyduysa bir de savaş hali olamayacağı açıklamasında bulunmuştur ki bu son derece acziyet içeren ve Türkiye halkını  rencide eden büyük bir yanlışlık olmuştur. Ancak Arınç  bu gafından ve izzetsizliğinden dolayı kamuoyundan, Türkiye halkından ve insanlık onurundan özür dileyeceği yerde, bir de kalkmış statükoculuğu ilke edinmiş, Fethullah Gülen'in bir facia olarak nitelendirdiğimiz demecini "Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğru söylüyor" ifadesiyle bir müridin şeyhine itaati gibi savunabilme bahtsızlığında bulunabilmiştir.  

    20- Hükümetin denge politikası denilen politikasına uygun olarak; Konya başta olmak üzere, Ankara, İzmir ve İstanbul’da olayın  üzerinden birkaç gün geçmeden örgüt üyesi iddiasıyla Afganistan’a daha önce gidip gelen çok sayıda müslüman tutuklandı. Asılnda, denge politası yanında, bu tutuklamaların, daha ANAP Hükümeti döneminde İsrail Emniyeti ile T.C. Emniyeti arasında yapılan bir anlaşmaya dayanıyor olmasıyla izah edilebilir. Bu anlaşmaya göre, İsrail polisi, Türkiye karakollarında T.C. vatandaşlarını sorgulayabiliyor. Bir de, daha önce Afganistan’da cihad etmiş kişiler, potansiyel ve eğitimli eylemciler olabileceği düşüncesiyle, Türkiye’deki Yahudilere karşı bir eylem yapma ihtimalini ortadan kaldırmak telaşıyla gözaltına alınmış olmalılar.  

   (Devamı gelecek yazıda inşaallah)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN