FİKİRZADELİK VE FİKİRZEDELİK

Mustafa BOZACIOĞLU


Seferoğulları ile Tellioğulları hikâyesini bilirsiniz, hani filmi de yapılan… Bir ‘vadi’ paylaşımı konusunda anlaşmazlık yaşayıp karşılıklı inatlaşma ile birbirlerine karşı oyun kurup uygulayanlar…

İşin ayrıntıları filmde mevcut; bizi ilgilendiren kısmı ise filmdeki kurguyu aratmayacak benzerlikte aramızda yaşanan sorunlar. Birçoğu ‘çekirdek kabuğunu doldurmayacak’, çok kolay bir şekilde halledilebilecek kadar ‘küçük’ ve sıradan, ama sonuçları itibariyle ‘büyük’ ve içinden çıkılamaz hale getirilen sorunlar.  Aslında bu da bir film, olmadı esaslı bir ‘tez’ konusudur! Gerçek hayattan ve gerçek hikâyeler; sonu gelmeyen, her gün türedi olarak yenileri eklenen!

Mizahi açıdan mı bakarsınız, trajikomik mi dersiniz, drama mı dersiniz bilmem, ama münbit bir konudur bu.! Ne yana baksanız bolca veri, malzeme mevcut! Seç beğen al! Hiç senaryoya, projeksiyona, kurguya gerek yok; el at, iste yeter! İşin can yakıcı, acıtıcı olanı ise fikriyatı, müktesebatı, duruşu, meselelere bakışı, farkı ve farkındalığı, niteliği, bilgi birikimi, bilinci, ‘itaat ilişkileri ve aklın kullanımı’ ile ilgili şerh, uyarı ve uygulamaları olan, ez cümle ‘kendilerinden ümit beslenen’ kesim ve kişilerde bu arızanın, sıkıntının görülüyor, yaşanıyor oluşudur.

Burada söz hepimize… Derdi, davası olan, unu eleyip/heba edip asmamış olan herkese, kesime… Mutlaka bir yere aidiyet hissediyor bununla izhar da ediyoruz kendimizi. Bir fikriyatımız var.  Kendimizce, iddiamıza göre bir rengimiz, farkımız, farkındalığımız var. Tamam; olabilir, doğrudur. Ancak iş bununla bitiyor mu? Hayır! Asıl, o zaman başlıyor! İddianızı ispat etmek, söylediğinizi ete kemiğe büründürmek zorundasınızdır, o zaman, o andan itibaren. Söylediklerinizin sizi bir hale sokması, istikamet vermesi gerekir. Başkalarına söyledikleriniz konusunda kendinizi unutmamalısınız!

Şimdi diyebilirsiniz ki; ‘Bu farklılıklar, ayrılıklar ve nizalar o geleneksel yapılarda olmaz, olmuyor!’ evet, doğru. Vakıa bu! Sebebini de biliyorsunuz: ‘Aklı emanet vermek’, ‘itaat ilişkilerini yanlış tasavvur etmek’ ve ‘vesile’ kavramını yanlışa hamlederek, içini boşaltıp kendince/uydurulanca doldurmak! Böylesi ortamlarda kesin bir itaat algısı, sorgulanamaz ilişkiler yumağı, emir komuta hiyerarşisi mevcut olduğundan, ‘gassalın elindeki meyyit’ gibi bir kitle/yığın/birikinti vardır. Niceliğe hapsedilmiş! Cep ve emeklerinden geçinilen, üzerlerine bir kurumsallaşma adına sırtları ile taşıtılıp elleriyle ördürülen piramitler yükseltilen, ‘cennet tapusu dağıtılarak’ zihinleri darma duman edilen… Alan memnun, satan memnun! Lakin biz memnun değiliz, Allah ü a’lem Allah da memnun değil ve O’nun memnun olmayışı vahyiyle bildirilmiş olarak hiçbir şeye de benzemez! Allah muhafaza (dileyene dilediğince...)! Tabu çok, keyfilik, hadsizlik diz boyu! Ne diz boyu; boynu aşmış durumda! Heyhat ki; yine de ‘acaba’ diyen, kaygılanan yok, genele, geleneksellik/ler havzasına baktığınızda! Peki, bu yanlışlar ve ders alınamadığından, istişareler doğru işletilmediğinden, akıl akla eklenmediğinden, aramızdaki çekememezlik gibi arazlardan dolayı tekrarlanan bu ve benzeri hataların, aklettiğini söyleyenler, aklını emanete vermeyenler, sürüden ayrıldığını iddia edenler ve itaat ilişkilerini sözüm ona doğru okuduğunu söyleyenlerin arasında sürüp gitmesine, adeta yol olmasına ne demeli?! Cevabı içinde bu sualin tahlilini bir yapabilsek ilk doğru adımı atmış olacağız, atılan köprüleri kurmak adına! Ne yazık ki, şeytan ve avanesi, vesveseleri, bizdeki kayganlığı da kullanarak işlerini doğru yapıyorlar! Rahatsızlığını izhar eden, dillendiren, sürüden ayrılan bizlerde ise sadra şifa, etkin ve keskin çözümler yok! Teorisi ve retoriği var olmasına da; o da tek yekûn bir organizma ve organiklik meydana getirip bir metodolojiyle örneklendirilmekten, ‘şekil A’ şeklinde sunulmaktan çok uzağız! Bireysel sorumluluğun toplumsallık adına işletilmesi, sürecin devamı adına… Bireysel kurtuluş idealini toplumsal kurtuluş olgusundan ayırmadan… Derdimiz, öncelikli ve önemli sorunumuz bu! Yazının konusu da bu esasında… Aynı vadi için illa Seferoğulları ile Tellioğulları gibi ayrışmak zorunda mıyız? Beraber, birlik, dirlik içinde hareket edemez miyiz? Birbirimize çalım, çelme atmaktan ne zaman, nasıl kurtulacak; vazgeçeceğiz? Kendi(!) kalemize gol attığımızın farkında değil miyiz? İstisnaların kaideyi bozması gerekirken kale alınmaması, etkisizliği de ayrı bir sorun! ‘Yarası olan gocunsun!’ demiyoruz dikkat edin; ortada bir yara olduğu kesin. Hepimize ait! Diş ağrıdığında nasıl tüm vücudu etkiliyorsa, bunu görmezden gelemeyiz, üstünü örtemeyiz. Dahası bu sorunsalı aşmadan akabeleri/engelleri de aşamayız!

İnanın günlük hayatta, farklı meşguliyetler içinde öyle ‘şey’lere tahammül ediyor, boyun büküp katlanıyoruz ki izahı mümkün değil! Bir tek ‘kardeşlerimizi’ bir yere sığdıramıyoruz! Katılmasak bile dinlemeyi, sözüne kulak kesilmeyi, kendisine değer vermeyi, önemsemeyi/küçümsememeyi beceremiyoruz! Eleştiri, öz eleştiri çok uzağımızda! Tuzaklardan birbirimizi koruyup, elinden tutacağımıza, yalnızlığa, tek tük mensubiyetlerle yutulması kolay parçacıklara böl(ün)üp itiyoruz! Kurda kuşa yem ediyoruz! Başka bir yazı konusu olmakla beraber bu işin hukukiliği, ayıp olup olmaması bir tarafa ‘günah’ olması (kuvvetli) ihtimalini ıskalıyoruz! ‘İmtihan olgusu’ bu tombalacı, ‘İyi niyet’ kılıflı ‘keyfilik ve kendilik’ olgusunu kaldıramaz! Dışarıda çılgın bir akış, başkalaşma/yabancılaşma varken ve bu akıntıya karşı set olmak için el ele, omuz omuza vermek tek çare iken daha biz köprüleri yıkıyor, birbirimizden uzaklaşıyorsak o zaman kimden, ne adına şikâyetçi olacağız? Gönül gönüle veremezsek, el ele nasıl vereceğiz? Bütün bunların fikriyatla ilişkisi yadsınabilir mi? Düşünce ile davranışlar arasında ayrılmaz ve çok sıkı ilişki varsa –ki öyledir; doğru davranışlar doğru düşünceden kaynaklanırlar- bunların bir izahı olmalı. Size/bize şekil veren, istikameti belirleyen, neyi niçin ve nasıl yapacağınızı, niçin veya nasıl yapmayacağınızı tesbit edip rengini veren fikriyatınız değil midir? Eğer ‘fikirler’ sizi bir arada tut(a)muyorsa, o zaman ne tutabilir ki! İ’tizal sebep ve sonuçlarıyla, tarihe iz bırakmış bir hal çaresidir. Çaresizlik değil; bir ufuk, bir çıkış vesilesidir. Bu açıdan kendinizi değil de tüm nicel-nitel bileşenleri ikna edebiliyorsanız sorun yok demektir! Yan yana gelemiyor, beraber fotoğraf veremiyor, yardımlaşma ve dayanışmada bulunamıyor, ortak gündemlerde ortak tavırlar belirleyemiyorsanız, bu, ‘fikriyattan değil’ diyorsanız o zaman başka sorunlar var demektir. Yoksa; yok! O zaman soru şu: Bu ne hal? Gidiş nereye? Mizansenle; kedi buysa et nerede, et buysa kedi nerede?

İnsanın olduğu yerde elbette sıkıntı problem olur, olabilir. Bu onun doğasındaki acilciliğinden, nisyanından/unutkanlığından, yerine göre zulüm/haksızlık ve cehl içinde olmasından kaynaklanıyor! İmtihan oluyoruz’ hesaba çekileceğiz! Her ihmal ve hatanın merkezden sapma açısını artırdığını, gafletle geçen her anın menzilden çok uzakla patlayıp menzili uzaklaştırdığını, telafisi zor zaman ve emek yitimini getirdiğini unutmayalım! Kötü örnek emsal olmaz! İyiyi, iyiliği, yardımlaşmayı, dayanışmayı, ülfet ve ünsiyeti takip edelim, aramızda sevgi ve saygıyı artıralım. Süreç doğru ilkeler, doğruluk, samimiyet ve sadece -minnet etmeksizin, birbirimizi temenna altına da itmeden- Allah rızası adına sürdürülürse, inanın O (c.c) kolay olanı kolaylayacak, yardımını, zaferini nasip edecektir. Yeter ki ‘hak ediş’ olmadan hak talep etmeyi, sonuç odaklı acilciliği ve tahammülsüzlüğü, hoşgörüsüzlüğü bırakıp ilkelerimizin gereğini olması gerektiği gibi ifa edelim!

Bakınız vebal bu noktada ikiye katlanıyor. İlkin kendi şahitliğimizi doğru yapmamakla bir sorumluluk yükleniyor, gaflet ve didişme ile geçirilen anların davanın sektesine, yürüyüşün duraklamasına ve iddialardan uzaklaşılmasına kapı aralıyoruz. Bünye sağlıksız ve müdahalelere açık hale geliyor, ellerimizle yaptıklarımız yüzünden! İkinci olarak da sonraki nesillere maraz, kötü bir tecrübe, içinden çıkılmaz sorunlar yumağı bırakmış oluyoruz. Bunların her birinin vebali diğerinden az değil! Onarlın birkaç adım gerilerden başlamasına sebep oluyoruz! Virüslerimizi kendi çöplüklerimizde üretiyoruz tekraren söylediğimiz gibi! Gözden ırak olan gönülden ırak olmaya başlıyor! Biz tanışıklıklarımızı ileriler taşıyacakken, eften püften meseleleri kaşıyarak kendi mağaralarımıza taşınıyor, tabiri caizse kaşınıyoruz! Sonra da suçu ya şeytana ya İsrail veya Amerika’ya atıyoruz! Küçük dünyalarımızda kendimizi ve dar alanda paslaştığımız, kendimize benzettiklerimizi oyalayıp duruyoruz.

Dikkat ederseniz sözün muhatabı hepimiziz; özel muhatap aramaya, sağa sola çekmeye, söze/yazıya bağlamı dışında anlamlar yüklemeye gerek yok! Her şey açık ve net! Neticede sahip olunan ve bu yazı bağlamında ‘ayrı bir yer’ biçilen ol’mak iddiasındaki ‘ben’ özgüvenine sahip bireyler olarak ‘biz’ olmak yolundaki fikriyatın ya ‘fikirzedelik çerçevesinde fikirzedesi’ ya da ‘fikirzadelik niteliğiyle fikirzadesi’ olmak neticesiyle karşı karşıyayız… İlgi ve dikkatin/m/ize…

YORUMLAR
  • Muradi   06-12-2017 22:46

    Kafirler bile birbirlerine evliyalık yaparken, Müslümanların eften püften nedenlerle aralarındaki velayet ilişkilerini zedelemeleri büyük bir vebal altına girmelerine yol açacaktır.

Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN