PEYGAMBER (S.A.V.) ARAMIZDA OLSAYDI?

Coşkun UZUN


Hiç şüphesiz ki, Allah Rasülü Hz. Muhammed Mustafa(sav); Şenlik, Karnaval, Eğlence ve Fashing benzeri, resmî ve derin sponsorlu etkinliklerle; Mevlit Merasimleriyle, Hatimler İndirilerek, Sanatçı Açılımlarıyla, Kutlu Doğum Yemekleri, Pilavı, Helvası, Gülü, Şerbeti, Karanfili, Lokması, Lokumu, Ayranı Dağıtarak, Tasavvuf Musikisi ve Mehter Konserleriyle, Mevlevî–Sema Gösterileriyle, Fonksiyonellikten Uzak Şiir ve Bilgi Yarışmalarıyla, Hissiz, Ruhsuz,  Soğuk, Resmî Ağızlardan Konferans ve Panellerle, Devlet Dairesi-Cami Açılış Törenleriyle, Çeşitli Sergi ve Stantlarla, Kermeslerle, Kutlu Doğum (Narkozlu) Vaazlarıyla,  Kan Bağışı Kampanyalarıyla,  CD’ler, Balonlar dağıtarak, Güllerle temsil, tarif, tahrip ve tahrif edilerek asla anlatılmaz ve anlaşılmaz.

Özellikle günümüzde kıymeti kendinden menkul, kıytırık hikâyeler ve bir yığın israiliyattan oluşan, etliye sütlüye karışmayan, sahte bir Peygamber misyonu / modeli ortaya konuyor!

Eğer Hz. Peygamber eğer şu zamanda bizlerden birisi olarak aramızda yaşasaydı, kime nasıl davranırdı, hedefi, gündemi, yaşayışı, ibadetleri, öncelikleri, tercihleri, mücadelesi, duruşu, tebliği, daveti ve cihadı nasıl ve kimlere karşı olurdu bundan hiç mi hiç bahsedilmiyor!

Bu durumda egemenlik ve otoritenin, hükmün kayıtsız şartsız Allah’a aitliğini savunup söylemek, asla zalimlerle uzlaşmayan, onların karşılarında el pençe vaziyette durmayan, eğilip bükülmeyen,  demokratikleştirilemeyen, tavizsiz yiğitlere, onurlu muvahhidlere düşüyor.

O’nun sahteleriyle, dublörüyle, taklitleriyle değiştirilmesine, misyon, kimlik ve fonksiyonlarının içi boşaltılarak hurafe ve bid’atlarla doldurulmasına asla razı olmayacak ve her türlü sapma karşısında Kur’anî, Tevhidî, Peygamberî kimlik ve bilincimizle dimdik duracağız inşaAllah.

Nebevî Risalet, siyaset ve hikmeti Kur’an ve Sünnet rehberliğiyle kavrayıp, kendi şahitlikleriyle yaşatmaya çalışan, izzetli ve onurlu kalmayı her türlü bedele rağmen severek tercih eden, devlet tanrısına ve resmî ideoloji ilahına inanmayıp reddeden Müslümanları tebrik ve takdir edip selamlıyoruz.

Allah(cc) kendilerinden razı olsun ve sayılarını çoğaltsın.

O’nu Mekke / Medine’ye, milâdî 600’lere hapsetmek, öncelikle âlemlere rahmet oluşuna, nübüvvetin evrensellik ilkesine terstir ve ihânettir. O dünün ve bugünün dünün dünyasında eşsiz, benzersiz bir örnektir. Şehirde, köyde, doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde, Asya ve Afrika’da, Avrupa ve Amerika’da, uzak ve yakın doğu’da, ekvatorda ve kutuplarda, her zaman ve her yerde örnektir. İmanî, ahlkî, ibadî, siyasî tüm sünnetleriyle şimdi ve burada yaşamalı ve yaşatılmalıdır. Bir Müslüman için yaşama ve yaşatma ideali bu olmalıdır.

Her ne kadar; Hz. Peygamber(sav)’in doğum tarihinin sünnilerce kabul edilen Rebiülevvel ayının 11 ini 12 sine bağlayan gece mi, Şiilerce kabul edilen Rebiülevvel’in 17. günü mü, milâdi 20 Nisan 571 mi, yoksa vahyin nazil olmaya başladığı milâdi 610 yılı Ramazan ayı mı olduğu konusu netlik kazanmamış gibi görünse de işin bu kısmını fazlaca karıştırmadan, asıl olanın vahiy ve sünnet’e teslim olmak, emir ve yasaklara tabi olmak gerektiğinin altını çiziyoruz.

Hatırlayalım……..!

Risalet / Nübüvvet öncesinde;

Cahiliye ve Şirk alacakaranlığın en koyu anlarını yaşarken,

Kız çocukları diri diri toprağa gömülürken,

Yoksul ve yetim itilip kakılır, kadına mirastan pay verilmezken,

Putperestlik, aya, güneşe, yıldızlara, meleklere, cinlere tapınma oldukça yaygınken,

Eğlence, sefahat ve israfın bin bir türlüsü ile nefisler tatmin edilirken,

İnsanlık en buhranlı günlerini geçirirken, bir türlü rahat ve huzur yüzü görmezken,

Ne zamanki;

Vahiy bu toplumun ihya ve inşa edici özü, mayası olmaya başladıysa,

Tevhid ve Nübüvvet ile bu coğrafya kimlik ve değer kazandıysa,

Risalet davası bu topluma ekilen bir ruh olduysa,

Müslümanlar;
Dinin usulünü, Siyerin felsefesini, Kur’an’ın terminolojisini, Salihlerin kıssasını, cins bir tohum olarak bu topraklara atılan vahiyden öğrenmeye başladıkları andan itibaren Mekke’nin, Medine’nin, Hicaz’ın, Arabistan coğrafyasının kimyası değişti.

Vahiy geldi insanlığa izzet ve Şeref getirdi….!

Hicaz bölgesinin 23 yıl gibi insan ömrü ve toplumsal değerlendirmeler açısından çok kısa denilebilecek bir sürede, vahiy ve risalet eşliğinde, Kur’an ve Sünnet ile tepeden tırnağa değişmesi evrensel ve tarihi bir gerçekliktir.

Bütün zamanlar için; sahte İlâhlara, Tağutlara, Küfür, Şirk ve Zulüm düzenlerine, Resmî ideolojilere, Diktatörlüklere, Statükoya LÂ demenin yolu, öncelikle yanlış Peygamber ve Din anlayışlarının tasfiye edilmesinden geçiyordu. Bu sebeple öncelikle içi boşaltılmış ve sahteleştirilmiş dinlerden, din adamlarından ve sahte Peygamber taslaklarından kurtulmamız gerekmekteydi.

Allah’ın hatırını hiçbir hatıra feda etmemeli, dinimizi, davamızı canımızdan aziz bilmeli, özellikle Allah’ın dini ve Risalet davamızın garip olduğu yer ve zamanlarda kişisel menfaat gözetmemeli, çıkar ve zevk peşinde olmamalı, eş, evlât ve işimizin bizlere kulluk ve ilâhi sorumluluklarımızı unutturmaması için çalışmalıydık.

Fakat nasıl olsa düzen Kemalist, sistem laikti, aynı Mekke müşriklerinin dediği gibiydi, din ayrı dünya ayrıydı, karıştırmamak lazımdı her işe! Put ve Şirk düzenleriyle, Tuğyanla, Küfürle bu dinin ne işi veya ne alıp veremediği olsundu ki!  

Hattâ Müslüman dediğin Hıristiyan zahidleri gibi olmalı, yüzünün bir tarafını tokatladıklarında, müsamaha ve hoşgörüyle, size tekrar vurmaları için öbür yanağınızı da çevirmeliydiniz onlara! Dövene elsiz, sövene dilsiz gerekti çünkü.

Acaba;

Hz. Peygamber yanımızda olsaydı, ya da hayatımızın geri kalan kısmını O’nunla birlikte yaşayacak olsaydık, O’nunla nasıl bir ömür geçirirdik dersiniz? Ya da biz kendimizi bırakalım, O bu gün, aramızda yaşamış olsaydı ne yapardı?

İslam’a mı, yoksa Müslümanlara mı sığınırdı?

Kutlu Doğum programlarına katılır mıydı?

Semâ törenlerini izler miydi?

Acaba çoğumuz gibi şarkı, türkü, ezgi ya da ilâhiler dinler miydi?

Sakal-ı Şerif, Hırka-i Şerif, Nâl-ı Şerif gibi konularda bu topluma benzer miydi, halk yığınlarıyla örtüşür müydü, yoksa bu bakış ve inanıştan açık ve net olarak ayrışır mıydı?

Halkımız gibi hatim kampanyaları düzenler miydi?

Tesbihat ve zikir konusunda bizlere benzer miydi dersiniz?

Şehid / şehadet kavramının içini nasıl doldururdu?

Kur’an’ı sevap kazanmak için, hastalıktan kurtulmak için hatmeder veya okur muydu dersiniz?

Arkadaş ve dost çevresi, iş çevresi, alışkanlıkları, hayalleri, umutları aynı bizim gibi mi olurdu?

Kızların diri diri toprağa gömülmesini hiç aratmayacak bir şekilde, kadınlarımızın, kızlarımızın modern cahiliye ile kuşatılıp ifsad ve iğdiş edilmesi karşısında kendisini nasıl hissederdi?

Bu durumdan vazife çıkarır mıydı, toplumun gidişatına ve dönen çarka nasıl müdahale ederdi?

O’nun hanımlarının, kızının ar, hayâ, iffet ve hicâbı, tesettürü, bakışları, bizim hanımlarımızın ve kızlarımızın neresine düşüyor acaba?

Put ve heykellerin karşısında kıyama durup saygı duruşuna geçer miydi?

Yüreğinin, gönlünün kıblesini değiştirmemek şartıyla, Anıtkabir ziyaretinde bulunur muydu meselâ?

Anıtkabiri ziyaret eden Müslümanlar(!)’a nasıl tepki gösterir, onlara ne der, ne yapardı?

Cebir ve zorlama olmadığı halde, gönüllü olarak resmî törenlere katılır ve demokrasinin, kemalizmin argümanlarıyla terennüm eder miydi?

Resmî geçit, kabul ve protokollerde frak mı yoksa smokin mi giyer, papyonu mu yoksa kravatı mı tercih ederdi?

Marka takıntısı veya öncelikli tercihi olur muydu?

Kredi kartı kullanır mıydı?

Yatırım unsuru olarak dövizi mi yoksa altını mı seçerdi?

Enflasyonla mücadele eder miydi?

Günümüz Müslüman(!) siyasetçileri gibi o da faize bereket okur muydu?

Bazı meâl yazarları gibi faiz ve riba’nın ayrı şeyler olduklarını söyleyip, faizin ribâyı önleyen önemli bir faktör olduğunu mu iddia ederdi yoksa?

Asgari ücretle ilgilenir miydi? Din’in bu konudaki ölçü ve kriterlerinden bir çıkış yolu gösterir miydi? Yoksa bu konuyu işverenlerin ve ekonomistlerin keyfine bırakır ve altta kalanın canı çıksın mı derdi? Kimin kaça çalıştığı veya çalıştırıldığı ile kafasını hiç yormaz mıydı dersiniz?

Uluslar arası siyasette hangi kriterleri gözetirdi?

Doktrin ve konsept seçerken kimlerin hatırını, gücünü ve nüfuzunu gözetirdi?

Demokrasiyi bir din olarak mı görürdü, yoksa insanların bireysel ve siyasî tercihlerinde hür olmaları gerektiğini mi savunurdu?

Tevhid devletini mi yoksa Adalet devletini mi ikame etmeye çalışırdı?

Demokratik bir rejimde sistem içi islâmî mücadeleye nasıl ve nereden başlardı?

İslâmî mücadeleye yeni bir dil, söylem ve tarz kazandırmak için uğraşır mıydı?

Demokratik, laik, kemalist rejimlerin bekası için çalışırken ölenleri şehid olarak tanımlar mıydı?

Diyanet’te görev alır mıydı? Kimliğine, nasıl bir ömür sürdüğüne bakmaksızın gelen her cenazenin namazını kıldırır mıydı?

Devir sürer miydi, ıskatı salat, oruç vs….inanır mıydı?

Kabir ziyaretinde bulunur muydu?

Ölülerin arkasından Kur’an okur muydu?

Kendi çocuklarının veya ümmetin gençlerinin Kur’an hafızı olmasını mı daha çok önemserdi yoksa onları birer Kur’an talebesi yapıp öncü, çelik, çekirdek kadronun oluşmasını mı sağlardı?

Din hakkında kitaplar okur, bir fikir edinir ve başkalarıyla konuşup tartışır mıydı yoksa dinin konuşulup tartışılacak bir şey olmadığını söyler ve birebir yaşar mıydı?

Bazı kaçamaklar yaparak içimizdeki benzerleri gibi ufak tefek(!) haramları işler miydi, pembe veya renkli yalanlar söyler miydi?

İnsanların dünyalık rahat ve huzurları için, onlara Allah’ı, kitabını, peygamberlerini sevdirmek amacıyla, iyi niyetle dinden küçücük, minicik tavizler verir miydi, veremez miydi?

Hakkında ayet veya hadis veya sünnet olan bir konuda içtihatta bulunup fetva vermez miydi?

Emperyalist, kapitalist, siyonist güç merkezleri ve onların yerli-yabancı iş birlikçilerine karşı hangi usul ve yolla mücadele ederdi?

Ümmet çapında, ulusal veya uluslar arası düzeyde, kimleri hangi kriterlere göre terör listesine alırdı?

Kimleri, niçin, hangi ölçüye göre dost ve müttefik kabul eder, kimleri kendisine kardeş ve yoldaş seçerdi?

Ümmet algısı kimleri kapsardı? Kimler bu sınır ve kapsamın dışında kalırdı?

Kimlerle dost, arkadaş, kardeş, müttefik ve stratejik ortak olurdu?

Kimlerle hasım ve düşman olurdu?

Sigara içer miydi, içerse her hangi bir markayı seçerdi, yoksa sarmayı mı tercih ederdi ne dersiniz?

O’nun da bizler gibi sinema ve film günleri olur muydu?

O, bugün bizimle birlikte yaşasaydı, hangi şehirde yaşardı?

Yaz tatillerinde yurt dışını mı, yoksa yurt içini mi tercih ederdi?

Hangi sendikaya üye olur, hangi siyasi partiye oy verir, iktidar hırsını tatmin için kimlerde işbirliği yapardı?

Hangi vakıf ve dernek bünyesinde yer almak için can atar, hangi STK’ların gücü onu mest ederdi?

Oralarda bulunmayı, o mekanları görmeyi çok sevdiği, duygusal, manevi, ruhi bir durulma, arınma ve tatmin yaşadığı için birden çok ve sıklıkla Hicaz’a Hacc ve Umre için ziyarete gider miydi?

Sıcak çatışma ve cihad bölgelerindeki Müslüman kardeşlerinin yardımına koşmak için oralara mı giderdi yoksa kendi yaşamış olduğu coğrafyayı ıslah etmek, buradaki tebliğ, davet görevlerini tamamlamak için bulunduğu yerde cins bir tohum gibi kalmayı ve yürekten çalışmayı mı tercih ederdi?

Müslüman kimliğinden emin olduğu arkadaşlarıyla, tesettür şartını da yerine getirerek, eşleriyle birlikte karışık olarak hep beraber denize girer miydi?

Genelde insanlığın veya özelde müslümanların yardımına koşmak, onların ihtiyaçlarını gidermek için deniz aşırı ve kıtalar ötesi organizasyonlara mı katılırdı yoksa bulunduğu coğrafyadaki duruşunu, yapısını, mevzi ve cephesini mi güçlendirirdi?

İslâmî davet ve tebliği; kendi coğrafyasında uygulanabilirlik açısından Mekke ve Medine dönemi şeklinde aşamalara ayırır mıydı?

Darul Erkam mektebi ve Suffa okulundan hangisini önce oluştururdu?

Allah(cc)’ın dini hakkında konuşurken ‘Uydurulan din’, ‘indirilen din’ üslûbuyla konuşur muydu?

Namaz’ın vakitleri, rekâtları, tahiyyat, salâvat ve şefaat gibi konuları bizimle nasıl paylaşırdı?

Metluv vahiy / Gayri metluv vahiy ve mezhepler hakkında kendisine sorular sorsak bize ne gibi cevaplar verirdi dersiniz?

Vahiy savunması mı, Sünnet / Hadis müdafaası mı yapardı, yoksa her iki uçta da yer almaz mıydı dersiniz?

Din’in Kur’an’dan başka kaynağı yoktur, Kur’an tek kaynaktır, diyerek Risalet mirasını, Sünnetlerini ve Nebevî misyonunu kendi kendine reddeder miydi?

O, bana bak, benim gibi ol/yap diyordu…..İslâm ol kurtul diyordu…..Biz mi islâm olamadık, yoksa kurtulmayı mı beceremiyoruz…..Nasıl Müslüman olacaktık…. nasıl yaşayacaktık ki kurtulacaktık…!

Bizler özde mi, yoksa sözde mi Müslümanız?

Adımız Müslüman, fakat yaşayışımız bir müslümanın yaşayışı mı?

Allah (cc) peygamberine nasıl bir din vahyetmiş bizler onu ne hale getirmişiz?

Bizim yaşadığımız şey din mi?

Dinse hangi din? Neresi din? Ne kadar din?

Şimdi söyleyin Allah aşkına…..!

Bizler Hz. Peygamber’le aynı dine mi inanıyoruz?

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN