
"adaleti" Arama Sonuçları

Hep sorarım neden bir İslam beldesinde ramazan ayı gelince fiyatlar hep tavan yapar? Merhametin ve adaletin kaynağı olan bir din Ramazan’da nerede? İslam’ın ticaret ahlakı, tüketim ahlakı oruçlu iken olmayacaksa ne zaman olacak? Neden? Neden? Neden? Çünkü içimizde İslam’ın üflediği ruh değil, kokuşmuş kapitalizmin daha çok kazanma ruhu hüküm sürüyor. Hiç kusura bakmayın sokakta ve alışverişte gördüğümüz manzara bu.

İslam hak ve ona dayalı adalet eksenli bir öğretidir ve İslam'ın iktidarı da Allah'ın tüm kullarına merhamet üzere adaleti sağlamayı esas alır. Fakat bu coğrafyada yaşayanlar, bir kişinin putlaştırılıp topluma dayatılması demek olan Kemalizm dininin, batıdan ithal bâtıl öğretisi adına ne cinayetler işlediğini, ne büyük zulümler irtikap ettiğini çok iyi bilir.

Ahirette hiç kimseye hiç kimsenin şefaat etmesi mümkün olmayacak; buna gerek de kalmayacaktır. Çünkü hayatımız olduğu gibi ölümümüz de âlemlerin Rabbi Allaha aittir. (6/En’am, 162). Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz. (2/Bakara, 156). Müminler, Allah’ın merhametinden, mağfiretinden, adaletinden kuşku duyamazlar.

Adalet; insan-eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve insanın devletle olan alâkasını, Allah Teâlâ’nın indirdiği hükümlere göre düzenlemeye denir. Bu bir anlamda, Allahu Teâlâ’nın emrini, emrettiği şekilde yerine getirmektir.

Hutbeye kılıçla çıkma uygulamasının, Kur’an ve Rasulullah’ın pratiği (Sünnet) açısından bir dayanağı bulunmasa da, Hadîd Sûresi 25. ayetin çerçevesini çizdiği “İslam’ın egemenlik ve adaleti” öğretisiyle mutâbık bir sembolizm içerdiğini söyleyebiliriz. Söz konusu ayette Rabbimiz, insanlar arasında adaletin tesis edilmesi için Rasulleri insanlara açık belgelerle gönderdiğini, onlara Kitab ve Mizan’ı inzal ettiğini ve Kitab’ın hükmünü ve Mizan’ı egemen kılmak ve ayakta tutmak için de insanlara demiri indirdiğini bildirmektedir.

İslâm insanın fıtri haklarını en ince detayına kadar gözetir, kollar, hakları muhafaza eder, adaleti gözetir, haksızlık yapmaz, hududullah sınırını gözetir ve kötülük yollarını kapatır. İnsanın refah düzeyini yükseltir, karşılıklı ilişkilerde dengeyi gözetir. Çocuğu, genci,erkeği, kadını, yaşlısının haklarını verir. Mağdur etmez.

İşte bizler Mekke'deki Müslümanlar gibiyiz, yani sistemin parçalarından bir parça değiliz. Biz bir tarafız vahyin tarafıyız. Batıla ve tuğyani, şirk düzenlere karşın Hakkın tarafıyız. Zulmün yerine adaletin tarafıyız.

Lider olmaya ehil ve adalet sahibi (taraf tutmayan, herhangi bir damara meyletmeyen, şahsi görüşlerini öncelemeyen, benlik yapmayan) ve işlerin türüne ve gerekliliğine göre kişi veya kişiler ile istişare eden lider Kur’an’ın ortaya koyduğu liderdir. Ehliyetinde veya adaletinde sorun varsa liderlik vasfını yitirmiş demektir.

Vasat bir ümmette; Günlük olaylar ve Dünya’da yaşanan gelişmeler karşısında, adil olma vasfımızı koruyarak yorumlar yapılmalı, bir kişiye/kavme olan kinimiz veya sevgimiz bizi adil konuşmaktan alı koymamalıdır. Ancak tabii ki; Nabza göre şerbet verme kavramı kesinlikle VASATLIK değildir. Aile içinde adaleti gözetmelidir, Sevmede ve ilgi göstermede adaleti gözetmelidir, Müminlerin kardeş ilân edildiği, yığılan kişisel servetlerde, fakir ve muhtaçların hak sahibi olduğunun ifade edilmesi, İslâm'da adalet anlayışının tezâhürleridir. İşçilere bakışımızda adaleti gözetmelidir, Çocuklar arasında adalet, Mirasda adalet sağlanır.

Allah, daha önce âlemlere faziletli kıldığı Peygamberlerin izinden giden İsrailoğullarına tevhidî hassâsiyetlerini kaybedip küfre ve şirke meyletmelerinden, Allah’a isyan edip peygamberlerinin yolunu terk etmelerinden ve yukarıdaki özelliklere sahip olduklarından dolayı onların üzerine zillet ve meskenet indirdi. Bütün bu konularda İsrail’den fazla İsrailleşen, yahudiden fazla yahudileşen, gâvurdan fazla gâvurlaşan insanlara Rabbimiz Yahudilere verdiği zillet ve meskeneti, belki de lâneti, adâletinin gereği vermez ve bu damgaları vurmaz mı?

Yaşar Yavuz’un Ahraru’ş Şam’ın lideri Ebu Yahya El-Hamavi ile mülâkatı...

Toplumdaki zalimler gücü ellerine geçirdikleri zaman da zulümler artar. Kitab’ın yanında indirilen ‹demir' güç anlamında alınırsa, şöyle demek mümkündür: Güç ve iktidar adâletin emrinde olmalıdır. Bunu sağlayacak olan da insanların Kitab'a ve O'nun hükümlerine uyup, mizan'ı yani ölçüyü korumalarıdır. O zaman hukukun üstünlüğü sağlanır ve insanlar haklarına kolaylıkla ulaşırlar. Kendini hukukun üstünde gören güçler, adâlet anlayışını çiğner geçerler.

Oysa bugün zulme maruz kalmış, adaleti küfür güçlerin organizasyonlarında bekler haldeyiz. Irki, kavmi, coğrafi nedenlerden dolayı ümmet bütünlüğümüz parçalanmış ve dolayısıyla ümmet bilincini kaybetmiş durumdayız. İslâm, tevhîd dinidir, vahdet dinidir. Tevhid dini ise bir ümmet olmamızı emretmektedir.

İhvan Rehberlik Konseyi Başkanı Bedii, "Adaletin yokluğunu Allah'a şikayet ediyor, ömrümün geri kalanını hapishanelerde geçirmekten ya da idam edilmekten korkmuyorum" dedi.

İspanya'da kabul edilen yasaya göre 1492'de Gırnata'nın düşmesinden sonra sürülen Yahudilerin ülkelerine dönme hakkı tanındı. İspanya ve sürülen Yahudiler edebiyatı çokça dillendirildiği için gecikmiş bir adaletin yerine getirilmesi olarak alkışlanacaktır. Ne var ki, hikaye bundan ibaret değil.

Berlin ziyareti öncesi Alman gazetesine konuşan Muhammed Mursi “Biz din devletine inanmıyoruz, ancak iktidarın barışçıl yollarla el değiştirdiği, demokrasi ve özgürlüklerin hakim olduğu, muhalefete saygıyla sosyal adaletin gözetildiği modern bir devlete inanıyoruz” dedi.

Tevhid, İslam inancının beynidir. Tevhitsiz bir adalet Kur’anî manada adalet değildir. İslam'ın vaad ettiği adalet, her bilenin üstünde mutlak bir bilen; mülkün gerçek sahibi olan; her an her yerde iradesinin önünde hiç bir engel olmayan Allah’a dayanır. Allah’ın koymuş olduğu hükümler muvacehesinde bir uygulama, beşerin koyduğu hükümler gibi olur mu hiç? İslamsız adalet anlayışında insan Allah gibi konumlanmakta; salt aklına, heva-hevesine terk edilmektedir. İşte bu büyük bir zulümdür. Bu eksende adaletin tecelli imkânı yoktur. Böyle bir beklenti, aklen muhal, tecrübî marufa ters ve dahası varoluş hakikati cihetiyle de imkânsızdır.

İktidarın ve gücün iğvasından bir Müslüman nasıl korunabilir? Bunun bireysel ölçekte nefs terbiyesinden, kulluk bilincine uzanan derin ahlaki ve metafizik boyutları var. İktidarın iğvası abartılırsa bizzat iktidarı istemeyi mümkün kılacak bir toplumsal zemin kalmayabilir. O halde iktidarı meşrulaştıran gücün mutlaklaştırılması değil bizzat ahlak ve adaletin mümkün kılınmasıdır. Bunu da iktidarı dönüştürecek temel ilkelerin tasarımı yetisine, "metne" sahip olanlar gerçekleştirebilir.

Biz Müslümanlar her nerede olursak olalım; eğer bu alanda bir iddiamız olacaksa (ki olmalıdır) Rabbani ölçülerin dışında hiçbir ölçüyü tanımadığımızı net bir şekilde izah etmeliyiz. Diğerlerini kabul etmediğimizi, edemeyeceğimizi alenen haykırmalıyız. Sadece İlahi adalete talip olmalıyız. Bunun dışında hiçbir yapının içinde, önünde, arkasında, sağında, solunda asla yer almamalıyız.

Adalet, insanlığın ortak özlemi olsa bile ortak paydası değildir. Zira adaletin kaynağı ancak ve ancak yüce Allah, imkânı ve güvencesi de insanlar için bildirilmiş olan hayat kaynağı Rabbani hükümlerdir. Adaletin önkoşulu tevhid akidesidir. “Hüküm yalnız Allah’ındır” akidesine dayanmayan her türlü adalet söylem ve arayışı neticede bir aldanıştan başka bir şey değildir.
Makaleler
Hava Durumu