BATI PUTUNU, MÜSLÜMANLAR İLKELERİNİ YİYOR

Şükrü HÜSEYİNOĞLU


Demokrasi ve demokratlar söz konusu olduğunda bağlayıcı bir ilkeden söz etmek mümkün değildir. Zira demokrasinin bir cennet ve cehennemi yok! Demokrasiden söz edenlerin, günü geldiğinde kendilerini, yapıp ettikleriyle hesaba çekeceğine inandıkları aşkın bir demokrasi ilahı da yok! Dolayısıyla demokrasi dün de helvadan bir puttu, bugün de öyle, yarın da öyle olacaktır. Mısır’daki askeri darbe ve ardından ABD ve AB’nin tutumu bu kaçınılmaz gerçeğin ne ilk örneğiydi ne de sonu olacaktır. Cezayir’i unutmuş olanların, Mısır üzerinden demokrasi ve demokrasi güçleri adına hayal kırıklığı yaşamaları ise sadece kendi saflık ve ahmaklıklarının bir itirafı niteliğinde…

Hiçbir ahlaki bağlayıcılığa sahip olmaması sebebiyle netice itibariyle “helvadan bir put” olma niteliği taşıyan demokrasinin, kendisine iman edenlerce ihtiyaç hallerinde bir güzel yenilivermesi şaşırtıcı değil kısacası. Şaşırtıcı olan tek şey, Âlemlerin Rabbi’ne, O’nun bildirdiği değer yargıları ve ilkelere ve Hesap Günü’ne iman eden Müslümanlar arasında giderek sabitesizliğin, ilkesizliğin yaygınlaşma trendi göstermesidir.

Yıllar boyu dillendirilen, kitaplarda ve konferanslarda altı çizilen nice Kur’ani-Nebevi ilkenin konjonktürel şartların aldatıcı cazibesiyle unutulmaya terk edilmesi ve hatta giderek bir ayak bağı muamelesi görmeye başlanmasıdır... Bu son söylediğimizin ne kadar ağır bir iddia olduğunun farkındayız, ancak olup-biteni başka türlü anlamlandırmakta da zorlanıyoruz. Bugün genelde “İslam coğrafyası”nda, özelde ise Türkiye’de yaşananlar, Müslümanların hayata ve siyasete, iman ettikleri ölçü ve ilkelerle müdahil olma gibi bir tercihten ziyade, yaşanan toplumsal ve siyasal süreçlerin ardı sıra yürümeyi, yaşanan süreçlerin rüzgarına göre duruş belirlemeyi yeğlediklerini göstermektedir.

Müslümanların hiçbir alanda ölçüsüz-ilkesiz bırakılmadığı, “İbadet olsun da nasıl olursa olsun” veya “Mücadele ve hareket olsun da nasıl olursa olsun” gibi bir ölçüsüzlüğe terk edilmediğini biliyoruz. Rabbimiz, Müslümanın ibadetinin de, siyasetinin de öçlülerini belirleyip çerçevesini çizmiş bulunmaktadır. Müslüman her ne yapacaksa bu ölçüler içerisinde yapmalı, her şart altında Rabbani çerçeveye sadakatini sürdürmelidir.

Müslümanın iman ederek kendisini akide bağı ile bağladığı ölçü ve ilkeler, beşeri değer yargıları gibi ihtiyaç halinde hakkından gelinecek helvadan put olmaya asla müsait değildir. Müslüman, her an gözetlemede ve yaratma halinde olan Âlemlerin Rabbi’ne ve O’nun herkesi yapıp ettikleriyle hesaba çekeceği Hesap Günü’ne iman etmektedir. Müslüman açısından İslam’ın değer yargılarının mutlak bağlayıcılığı söz konusudur ve kişilere, zümrelere, zamana ve coğrafyalara göre değişmesi söz konusu değildir.

Hak ve bâtıl birbirinden kesin olarak ayrılmıştır[1] ve yeryüzündeki temel mücadele hak ile bâtılın mücadelesidir. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacaktır. İslami mücadele, hak ile bâtıl arasındaki bu çatışmanın tarafı olarak bâtılı ortadan kaldırmaya[2] ve yeryüzünde hakkı hâkim kılmaya matuf çabaların toplamını ifade etmektedir. Bu çabalar toplamının temelinde ise, hakla bâtılın arasının kesin olarak ayrıştırılması, küfür ve şirkten ve küfrün ve şirkin temsilcisi odaklardan berî olunması[3], onlarla ilkesel bir uzlaşmaya asla yanaşılmaması[4] ve imana zulüm bulaştırmaktan titizlikle sakınılması[5] esastır.

Türkiyeli Müslümanlar da, 70’li yıllarda başlayan Kur’ani bilinçlenme sürecinde bu temel gerçeğin farkına vararak, “cahiliyeden ayrışma” mantalitesini İslami mücadelenin öncelikli ilkesi olarak dillendirmeye ve bu temel ilkeye uygun hareket fıkhı oluşturma çabaları içerisine girmişlerdir. Konuyla ilgili çeşitli müstakil eserler yazıldığı da bilinmektedir. Ne var ki son 10 yıllık süreç, ilke merkezli bu mücadele kavrayışından adım adım uzaklaşılarak, sonuç odaklı pragmatist yaklaşımların öne çıkmaya başladığı, iman edilen ilkelere uygun bir konjonktürü inşa etme anlayışı yerine, mevcut konjonktürün asıl ve esas kabul edilerek ona uygun yaklaşımların üretilmeye başlandığı bir dönem oldu.   

Henüz 5-10 yıl öncesine kadar mevcut cahili işleyişten ilkesel kopuş söylemini sıkça dillendiren, bu konuda eserler neşreden çeşitli çevreler, teorik olarak gerekçesini de ortaya koyma gibi bir ahlaki tutumdan da uzak kalarak çok ani bir manevra yaptılar ve “Müslümanlara alan açılması” gibi pragmatist gerekçelerle mevcut cahili işleyişlerin iyileştirilmesi çabalarının aktif destekçisi haline geldiler. “Cahiliyeden ilkesel kopuş” söylem ve duruşunun terki ile asıl kendisine alan açılanın, tükenmiş paradigmasıyla ayakta durmakta zorlanan mevcut cahiliye düzeni olduğu gerçeğini ıskaladılar tabii…

Yüce Rabbimizin Kur’an-ı Kerim’deki en temel öğretilerinden biri olan ve Peygamber kıssalarının da temel mesajları arasında bulunan cahili işleyişten ilkesel olarak ayrışma yükümlülüğü bu süreçte çok açık şekilde terk edilerek, cahiliye gemisinin/gemilerinin tamircilerinin destekçiliği konumuna düşüldü. Bu durum, iman edilen ilkelerin konjonktürel kazanım hesaplarına kurban edilmesinden başka bir şey değildi. Yıllarca İslami mücadelenin ilkelerinden söz edenler, pragmatizm sarmalında o ilkelerin uzağına düşmüşlerdi.

Mısır’da İhvan yönetimine karşı ordunun gerçekleştirdiği darbe sonrasında Türkiye’de tanıklık ettiğimiz yaygın yaklaşımlar ve dile getirilen söylemlere baktığımızda bu durum daha iyi anlaşılmaktadır. Bizim de başından beri lanetlediğimiz Amerikan yapımı bu darbeye tepki gösterilirken ve buna karşı İhvan ve Muhammed Mursi’nin hukuku savunulurken yapılan değerlendirmelerde, ne yazık ki İslami mücadelenin ilkelerini gözeten bir yaklaşım pek serdedilmedi.

Mısır’daki mevcut siyasal işleyişin İslam’ın ölçülerine göre neticede cahili bir işleyiş olduğu, bu cahili işleyişin ordusu, yargısı ve medyasıyla kurumsallaşmış bir nitelik taşıdığı gerçeğine rağmen İhvan’ın bu işleyişte rol almasının İslami açıdan doğru olup olmadığı gündeme bile getirilmedi. Mısır ordusunun kurumsal olarak Amerikancılığı ve İslam düşmanlığı nitelikleri açık olmasına ve darbeyle bunu daha da açık olarak ibraz etmesine rağmen halen İhvan sözcülerinin "Mısır ordusunun kahramanlığından ve darbecilerin azınlıkta olduğundan" söz ediyor olmaları bile tek başına İhvan'ın meseleye yaklaşımındaki ciddi zaafı göstermeye yetmektedir. Dahası, Mısır’daki cahili işleyiş karşısında özgün bir İslami siyaset ve mücadele hattı oluşturmak yerine o işleyiş içinde yer almayı tercih eden mevcut İhvan çizgisi, cahiliyeden ilkesel kopuş Kur’ani ilkesini yeniden Müslümanların gündemine taşıyan Seyyid Kutub’la özdeşleştirilmeye çalışıldı. Mevcut İhvan çizgisiyle ilgili “İslami hareket” tanımlamaları bu süreçte gırla gitti.

Bu, tam anlamıyla ölçü tutturamamanın, olup biteni değerlendirirken iman edilen ilkeleri denklem dışında tutmanın ifadesidir. İhvan’ın maruz kaldığı baskılara ve Pentagon’dan yönetilen darbe sürecine karşı tepki göstermek ve baskıla karşı İhvan’ın yanında olmak, bizi İhvan’ın mevcut pozisyonunu ve Mursi’nin konumunu onaylama gibi bir ölçüsüzlüğe götürmemelidir. Maruz kaldıkları baskılara karşı yanlarında olduğumuzu göstermemiz gerektiği gibi, Mısır’daki cahili sistem içinde yer alma tercihlerinin yanlışlığı konusunda da onlara karşı hakkı tavsiye sorumluluğumuzu ortaya koymamız gerekir.

“Allah’ın hükmüyle hükmedemeyeceğiniz, dahası somut bir örnek olarak, siyonist işgal rejimine meşruiyet sağlayan bir anlaşmayı reddetme gibi bir inisiyatif bile kullanamayacağınız bir sistemde cumhurbaşkanı olmak Müslümanca bir tercih değildir” hatırlatmasında bulunmak, bu imkânlardan mahrum ve dahası ülkedeki benzin ve elektrik şebekesine söz geçirmekten aciz bir konumda olarak cahili işleyişin başına geçme yanlışına düşen bir hareketi “İslami hareket” olarak nitelendirmekten daha doğru bir yaklaşım değil midir?

Müslümanlar olarak ölçü tutturmayı ne zaman öğreneceğiz? Mısır'da İhvan'a karşı yapılan Amerikancı darbeyi tabii ki protesto edelim, Firavun cuntasına karşı İhvan'ın yanında yer alalım, ancak İhvan’a yönelik tanım ve değerlendirmelerimizde de ölçülü olalım. Neticede müşrik/tağuti bir Firavun sistemi olan, siyonist işgal rejimini ilk tanıyan Arap rejimi olma vasfı taşıyan, ABD'nin beslediği ordunun siyasetten ekonomiye her alanda belirleyici olduğu gayri İslami Mısır rejiminin yönetimine talip olmuş olan mevcut İhvan'ı "İslami hareket" olarak vasıflandırma ölçüsüzlüğüne düşmek yerine, İhvan'a, müesses cahiliye gemisinin dümeninde kendisine yer arama çabasından vazgeçerek, İslam'ın gemisini inşa davasına yönelme ve böylece yeniden İslami hareket vasfı kazanma çağrısında bulunalım.

Kur’an’ın bize anlattığı Peygamber kıssaları, hiçbir Peygamberin ve hiçbir gerekçeyle cahili işleyişler içinde yer almadığını ortaya koymaktadır. Peygamberlerin cahiliye ile ve onların bâtıl anlayış, doktrin ve işleyişleriyle sürekli mücadele ettiklerini, onlarla ilkeler bağlamında uzlaşma arayışına girmedikleri gibi, onlardan gelen bu yöndeki teklif ve arayışları da reddettiklerini göstermektedir. Nuh (a.s.)’ın mücadelesi de, İbrahim (a.s.)’ın mücadelesi ve hicreti de, Yusuf (a.s.)’ın mücadelesi ve hakkı hâkim kılma süreci de, Musa (a.s.)’ın mücadelesi de, Muhammed (a.s.)’ın mücadelesi ve hakkı hâkim kılma süreci de hep bu eksende, bu minval üzere yürümüştür.

Bu konuda yanlış bir algıyla farklı bir süreç gibi değerlendirilen Yusuf (a.s.)’ın Mısır’daki iktidarı da ilkesel olarak aynı çizgiyi ifade etmektedir: Hakkın hâkim, bâtılın zail olması. Yusuf (a.s.)’ın iktidarı “Ve böylece Yusuf'a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Ve güzel davrananların mükafatını zayi etmeyiz.” (Yusuf, 12/56) ayetinde de ifade edildiği üzere, Allah’ın hükmüyle hükmettiği tam bir iktidardı.

Aksini iddia etmek ve Yusuf (a.s.)’ın bâtıl bir işleyiş içinde veya hakla bâtıl karışımı bir işleyişte görev aldığını iddia etmek, zindan arkadaşlarına hitaben “…Şüphesiz ben Allah'a iman etmeyen bir kavmin dininden uzaklaştım. Onlar ahireti inkâr edenlerin kendileridir. Atalarım İbrahim, İshak ve Ya'kub'un dinine uydum. Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu, Allah'ın bize ve insanlara olan lütfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli ilahlar mı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı? Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 12/37-40) davetini gerçekleştiren Yusuf (a.s.)’ın, iktidarda bu hakikatlerden şaştığını iddia etmek anlamına gelir.

Tüm Peygamberler gibi bizim de her şart altında yapmamız gereken, hakla bâtılın arasını ayırmak ve kendi gemimizin inşasına yönelmektir. Cahiliye gemisini/gemilerini onarmaya başında   namzet olmak ilkesel olarak da, reel politik olarak da yanlış bir tercihtir. Mısır’daki süreç açısından değerlendirme yaptığımızda, temel yapısı, felsefesi ve işleyişi itibariyle belirleyici olmadığınız bir sistemde icracı olmanın reel politik açıdan da doğru bir tercih olmadığı görülmektedir. Bu durumda hem mevcut sistemin süregiden yanlış uygulama ve zulümlerine ortak olunmakta, hem de sorumluluk tamamen yüklenilmiş olmakla birlikte yetki konusunda sınırlandırılmış olmanın ciddi zaaflarıyla karşılaşılmaktadır. Mısır’da darbe öncesi elektrik ve su kesintileri ile benzin kuyrukları ve Türkiye’deki Uludere-Roboski hadisesi bu durumun acı örnekleridir.

Hak-bâtıl mücadelesinin ilk ve asla ihmal edilemeyecek, ertelenemeyecek merhalesi, akidevi red ve kabulün açıkça ortaya konulması ve bu bağlamda safların netleştirilmesidir. Toplumsal ve siyasal planda hangi strateji takip edilecekse edilsin, ilk ve değişmez şart akidevi red ve kabulün net olarak ortaya konulmasıdır. Temel felsefesi ve işleyişi itibariyle İslam’a dayanmayan tüm toplumsal ve siyasal işleyişler İslam’a göre cahiliyedir. İslam’la cahiliye aynı yapı içerisinde, uyum içinde yaşayamazlar. Bir yerde ya cahiliyenin hâkimiyeti vardır ya da İslam’ın. Bunun ortası yoktur. Cahiliyenin hâkim olduğu coğrafyalarda Müslümanlara düşen, yoğun ve sistematik davet çabalarıyla, gerçekte bir örümcek evi kadar zayıf olan cahiliye yapısını çökertmeye ve kendi akidevi temelleri üzerine hakkı hâkim kılmaya çalışmaktır.

Türkiye’de, Mısır’da ve “İslam coğrafyası”nın sair yerlerinde bugün yaşanan siyasal süreçler, 20. asırda İslami uyanış öncülerinin çabalarıyla yeniden Müslümanların gündemine taşınan İslami mücadelenin akidevi temelleri ve ilkelerine dair Kur’ani öğretilerin artık çok fazla dikkate alınmadığını gösteriyor. Artık herhangi bir hareket stratejisi değerlendirilirken, teorik olarak meşru bir dayanağa sahip olup olmamasından ziyadeye, pratikteki/görünürdeki getirileriyle tartıya konulduğu bir dönemde yaşıyoruz. İçimizden birileri, merhale, merhale diyerek bizi, tarihin hiçbir döneminde ve mücadelenin hiçbir merhalesinde değişmemiş ve değişmeyecek olan temel akidevi duruşu terk etmeye, red ve kabullerimizi erteleyerek ufkumuzu cahiliye bünyesindeki kanat mücadeleleriyle sınırlamaya çağırıyor. Biz ise bu yanlış yönelim içerisinde ne yazık ki ısrarcı olduklarını gördüğümüz bu kesimlere merhamet gereği hakkı tavsiye sorumluluğumuzu sürdürmeye, onları düne kadar ortaklaşa dillendirdiğimiz temel ilkeleri hatırlamaya, bir durup tefekkür etmeye, muhasebe yapmaya davet ediyoruz.


[1] Bkz.: Bakara, 2/256

[2] Bkz.: Enbiyâ, 21/18; İsrâ, 17/81

[3] Bkz.: Müzzemmil, 73/10; Kâfirun, 109/1-6, Zuhrûf, 43/26; Alak, 96/19

[4] Bkz.: Kalem, 68/8-9

[5] Bkz.: En'âm, 6/82

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN