KUR'AN KISSALARI IŞIĞINDA MÜCÂDELE FIKHI -II-

Şükrü HÜSEYİNOĞLU


İlk yazıda, "mücadele fıkhı" mefhumunun önemine değinmiş, "Bugün mücadele usulü konusunun, giderek yaygınlaşan bir ölçüsüzlükle genellikle ihmal edilmesi, bu alanda yaygın bir fıkıhsızlık problemine yol açmakta, oluşan boşluğu reel politiğe endeksli yaklaşımlar, pragmatizm ve hatta makyavelizm doldurmaktadır. İlkelere dayalı hareket anlayışından giderek "Hareket olsun da nasıl olursa olsun" şeklindeki bir ölçüsüzlüğe savrulma yaşanmaktadır. Bugün tanıklık ettiğimiz "istikamet krizleri"nin temelinde mücadele fıkhını gözetmeyen mücadele anlayışı bulunmaktadır" ifadeleriyle bu alandaki fıkıhsızlık sorununa değinmiştik.

Mücadele fıkhı konusunda Rabbimizin Kitab-ı Keriminde beyan buyurduğu zamanlar ve mekanlar üstü ilke ve ölçülerin, yine Kitab-ı Kerim'de yer alan kıssalarla, yaşanmış örneklikler üzerinden müşahhaslaştırıldığını görmekteyiz. Hakikaten Kur'an'da yer alan Peygamber ve muvahhid öncülerin kıssalarını okuduğumuzda, zamanlar ve mekanlar ve dolayısıyla araçlar, konumlar vs değişse de mücadele usulüne dair ölçü ve ilkelerin hiçbir zaman değişmediğini görmekteyiz. İnşaallah kıssaları işlerken bir kere daha göreceğimiz üzere, tüm Peygamberlerin (s) davet ve mücadele sürecinde kullandıkları argümanların, takındıkları tavırların, inkara karşı aldıkları tutumların aynılığı da bu gerçeği ortaya koymaktadır.

Rabbani mesajların muhataplara aktarımında, Kur'an kıssalarının önemi tartışmasızdır. İnsanın yoktan var edicisi olan Yüce Rabbimiz, onun bir hususu algılama ve kabulünde müşahhas örnekliklere olan ihtiyacına binaen, hidayeti de dalaleti de geçmişte yaşanmış müşahhas örnekler üzerinden anlatmakta, insanoğluna, istikameti şaşırmaması için, tarihte istikamet üzere bırakılmış izleri hatırlatarak onları takip etmesini istemektedir.

Bilindiği gibi Rabbimiz Kur'an'da "De ki: Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek gönderirdik." (İsra, 17/95) buyurmaktadır. Rabbimizin bu beyanının mesajı açıktır: Melek, insana örnek ve model olamaz, insanın takip edeceği izler bırakamaz. İnsan için örneklik teşkil edecek, onun takip edeceği (taklit değil!) izler bırakacak olan yine ancak bir insan olabilir. Kur'an'ın bahse konu beyanı bu gerçeği hatırlattığı gibi, aynı zamanda peygamberlik misyonunun salt mesajı iletmekle sınırlı olmadığını, örneklik ve rehberlik yönünün de bulunduğuna zimnen işaret eder. Zira mesele sadece haber ve mesaj iletmek olsaydı, bu melek aralığıyla da olabilirdi. Oysa peygamberlik bunun çok ötesinde bir rehberlik, öğretmenlik ve örneklik misyonunu ifade etmektedir.

Nitekim Kur'an'ın ilgili ayetlerinden, peygamberlerin salt mesaj ileticisi değil, izlerine tâbi olunması gereken birer örnek[1] ve kendilerine itaatin farz olduğu itaat mercii[2] olduklarını görmekteyiz. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Hiçbir peygamberi Allah’ın izniyle itaat edilmesi dışında bir sebeple göndermedik...” (Nisa, 4/64)

"Size kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitab ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik" (Bakara, 2/151)

İşte Rabbani mesajın ileticisi ve davetçi oldukları gibi aynı zamanda izlerinden gidilmesi gereken birer itaat mercii kılınan Peygamberlerin (s) Kur'an'da yer alan kıssaları, bize yaşanmış örnekliklerle takip etmemiz gereken bu izleri bildirmekte, yoldaki işaretleri, bizi istikamet üzere sabit kadem kılacak yol tabelalarını göstermektedir. Yoldaki işaretler, apaçık ve belirgin yolu bir de yaşanmış örneklikler üzerinden işaret eden yol tabelaları, istikamet gibi bir derdi olan, yürümeyi ancak mutlaka istikamet üzere yürümeyi imani bir gereklilik olarak gören bu yolun yolcularına yol arkadaşlığı etmek için yerli yerinde durmaktadırlar.

Peygamberlerin ve muvahhid öncülerin kıssaları, hayatın her an ve alanında, yolun başı veya sonunda, sarayda veya zindanda, meydanda veya mağarada istikamet üzere olmanın, istikamet üzere kalmanın, tarihte yaşanmış ancak bugün için halen taptaze örnekliklerini içermektedir. Ve bu kıssaları okuduğumuzda, bugün ne yazık ki 5-10 sene bile istikamette sebat edemeyen, ilkeler üzere sabit kalarak farklı araçsal arayışlara yönelmenin ötesinde, doğrudan ilkesel anlamda makas değişimine yönelen bugünün nice Müslümanlarının aksine, aralarında binlerce seneler, şartların ve konumların farklılığı olsa da, kıssaları anlatılan tüm Peygamberler ve muvahhid öncülerin, bâtıldan teberri/cahiliyeden ilkesel kopuş başta olmak üzere aynı temel ilkeler üzerine hareket ettiklerini, baskılar karşısında da, uzlaşma zeminleri ve talepleri karşısında da ilkelerden sapmadıklarını görürüz.

Kıssa Mefhumu ve Kur'an Kıssalarının Mahiyeti Üzerine

"Andolsun ki, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Kur'an uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve iman eden bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir." (Yûsuf, 12/111)

“Andolsun her ümmet içinde, Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının, diye bir peygamber gönderdik. O ümmetlerden kimini Allah hidayete erdirdi kimine de dalalet hak oldu. Yeryüzünde bir dolaşın da yalanlayanların sonlarının nasıl olduğuna bakın.” (Nahl, 16/36)

Kur'an'da yer alan, Peygamberler ve onların izini takip eden muvahhidler ile onlara karşı çıkan inkârcı toplulukların haberlerine dair anlatımlara kıssa denilmektedir. Kelimenin türevleri Kur'an'da; "kasas" (Yusuf, 12/3, 111; Kehf, 18/64; Kasas, 28/25), "kasasna" (Nisa, 4/164), "nekussu" (A'raf, 7/101), "lem naksus" (Yusuf, 12/5) gibi ibarelerle yer almaktadır. Rağıb el-Isfahanî, "k-s-s" kökünden türeyen bu kelime türevlerinin şu üç karşılığına dikkat çekmektedir: 1- İzi takip etmek, 2- Kesmek, 3- Araştırılan haberler, hikâyeler.[3] Nitekim Kur'an'da, bu kelimenin türevleri; Peygamberler ve/veya çeşitli toplulukların yaşanmış hayat kesitlerine verilen isim (kasas/kıssalar) şeklinde kullanıldığı gibi (Yusuf, 12/3, 111; A'raf, 7/101, 176), haber vermek, bir olayı anlatmak, sözü bildirmek anlamında (Yusuf, 12/3, Nisa, 4/164, Kasas, 28/25) ve takip etmek, izlemek anlamında (Kasas, 28/11; Kehf, 18/64) kullanılmaktadır.

Evet, Kasas Suresi 11. ayette yer alan "Ve kalet li uhtihî kussîhi... / Ve dedi ki: Onun izini takip et..." ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, kıssa teriminin taşıdığı anlamlardan biri de takip etmek, iz sürmektir. Kelime, Kehf Suresi 64. ayette de bu anlamda kullanılmaktadır. Kelimenin bu anlam boyutu da kıssaların mahiyeti ve bizim kıssalara nasıl yaklaşmamız gerektiği konusunda önemli bir ipucu vermektedir. Kur'an kıssalarının, maksadı geçmişe dair bilgiler aktarmak olan birer tarih anlatımı veya hikaye değil, yoldaki işaret taşları, istikamet tabelaları hükmünde olduğu gerçeğini kelimenin bu anlam boyutu da teyid etmektedir.

Zaten Kur'an kıssalarını okuduğumuzda, tarihin belli bir dönemine ait merakları giderici kronolojik bilgiler verilmediğini, bir tarih anlatımından beklenen yer, zaman ve isim konularında muhatapları bilgilendirmek gibi bir maksat taşımadığını hemen fark ederiz. Kur'an kıssaları, muharref Tevrat'ın tarihe dair anlatımları gibi ayrıntılar içermez, muhatapları olaylar dizisi içinde boğmaz. Kur'an için aslolan mesajdır ve bunun için de yaşanmış hayatların mesaja dair kesitlerine yer verir. Kıssa kelimesiyle makas kelimesinin aynı kökten olması da bu açıdan fikir veren bir husustur.

Evet, Kur'an kıssaları bir tarih anlatımı değildir. Zira Kur'an bir tarih kitabı değil, hidayet kitabı, istikamet kitabıdır. Yine Kur'an salt teoriyle ilgilenen bir felsefe kitabı, nazariye kitabı değildir. O, doğrudan doğruya hayatla ilgilenen, hayatın her an ve alanına dair sözü olan, insanları karanlıklardan aydınlığa taşıma iddiası bulunan, yeryüzünde bâtılı ortadan kaldırıp hakkı hâkim kılma gayesi taşıyan bir hayat kaynağıdır. Bu sebeple Kur'an kıssaları hayatın içinden anlatımlardır ve hayatın içine, hayat alanlarına dair mesajlar içermektedirler.

Kıssa anlatımı, Kur'an açısından amaç değil araçtır: Muhataplara hakla bâtılı fark ettirmenin ve müşahhas örneklikler üzerinden, darlıkta ve bollukta, sıkıntıda ve inşirahta, barışta ve savaşta, zindanda ve sarayda istikamet üzere olmanın ve kalmanın nasıllığını talim ettirmenin aracı... Bu sebeple Kur'an kıssaları tarihsel bir kronoloji vermez, Kur'an kıssalarında zaman mefhumu hiç yoktur, yer ve şahıs isimleri de gerekmedikçe yer almaz. Bununla birlikte Kur'an kıssaları asla bir kurgu veya sembolik anlatımlar değil, bizatihi yaşanmış hayat kesitlerinin aktarımıdır.

Nitekim Kur'an'da Kehf Suresi 13, Al-i İmran Suresi 62, Maide Suresi 27 gibi ayet-i kerimelerde kıssaların yaşanmış gerçek olayların anlatımı olduğu açık şekilde ifade edilmektedir.[4] Kur'an'ın kıssaların gerçekliğine dair açık beyanlarına ve genel olarak da kendisinin hak kitab oluşuna[5] dair vurgularına rağmen, bu konuda iki yanlış yaklaşım ortaya çıkabilmiştir. Bunlardan biri, Kur'an kıssalarının vakiliğinin/yaşanmışlığının bir gereklilik olmadığını savunan yaklaşım, diğeri ise kıssalardaki anlatımların sembolik olduğunu iddia eden yaklaşımdır.

Kur'an kıssalarının vakiliği bizzat Rabbimizin açık beyanlarıyla sabit olduğu halde, ilk olarak Mısır'da Emin el Huli ve öğrencisi M. Ahmed Halefullah tarafından bu konuda farklı bir yaklaşım ortaya atılmıştır. Onlara göre, Kur'an'da yer alan kıssaların gerçekte vaki olup olmamak gibi bir zorunluluğu yoktur, bu kıssalar o gün için Mekke toplumunda bilinen anlatımlardı ve Kur'an bu anlatımların gerçekliğine bakmadan, bunları mesajını ileteceği bir araç olarak kullanmıştır. Bu yaklaşım söz konusu isimlerce 1950'li yıllarda Ezher'de bir tez olarak ortaya konulmuş ve tabii ki büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Kur'an'ın, kıssaların vakiliği konusundaki açık beyanları çelişen bu yaklaşım, neticede modernist bir okuma biçimini ifade etmektedir. Bu tür yaklaşımların İslam dünyasında ilk olarak İngiliz emperyalizminin ilk giriş kapıları durumundaki Hindistan ve Mısır'da ortaya çıkmış olması da, bu durumu anlamamız açısından dikkate alınması gereken bir husustur.

Kıssalar konusundaki diğer yanlış yaklaşım ise, kıssaların anlatımının sembolik olduğu iddiasıdır. Bu iddia, kıssaların vakiliğini sorgulamak gibi, açıkça vahyin beyanlarıyla aksini iddia eden bir had bilmezliği içermese de, neticede vahyin anlatımlarını modern aklın çerçevesine sığdırma, onunla uyumlulaştırma gibi bir çabadan hareket ettiği ve bu sebeple de aklı vahyin anlatımlarına tâbi kılmak yerine, vahyi akla tâbi kılma işgüzarlığını ifade ettiği için önemli bir sapmayı ifade etmektedir. Yunus (a.s.)’ın aslında denize atılıp balığın karnına girmediği, bu anlatımın sembolik olduğu ve balık sembolüyle anlatılanın Asurluların zindanı olduğunu, Yunus (a.s.)’ın Asur zindanına girdiği, Süleyman (a.s.) ordusuyla karınca vadisinden geçtiğinde arkadaşlarına “Ey karınca topluluğu, yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin”[6] şeklinde seslenenin aslında bir karınca değil düşmanın casusu olduğu gibi iddialar bu anlayışa örnek olarak verilebilir.  

Bu her iki yaklaşımın kaynağında, Kur’an’a modern öncüllerle yaklaşma, yukarıda da belirttiğimiz gibi vahyin anlatımlarını modern aklın çerçevesine sığdırma, onunla uyumlulaştırma gibi bir işgüzarlığa dayandığını belirtmemiz gerekir. Bu tür yaklaşımların, aklın işlevini, “vahyi algılama, anlama ve fıkhetme” ameliyesinin ötesine götürüp, “vahyi inşa etme” gibi bir hadsizliğe vardırmanın neticesi olduğunu düşünüyoruz.  

Kıssaların, İslami Davet Süreciyle Uyumluluğu

Kur’an’ın, mesajlarını muhataplarına aktarması açısından kıssaların son derece önemli bir işlev taşıdığı bilinmektedir. Kıssaların, Kur’an’ın yarıdan fazlasını teşkil etmesi de, bu gerçeğin göstergesidir. Kur’an’da “Kasas” adıyla bir sure olduğu gibi, “Şuara”, “Yusuf”, "Nuh", “Taha”, “Hud”, “Enbiya”, “Kehf”, “Meryem” gibi kıssaların yoğun olarak bulunduğu sureler yer almaktadır. Ayrıca “Bakara”, “A’raf” gibi uzun surelerde de birçok kıssanın anlatıldığını görmekteyiz. Kur’an kıssalarının, tüm peygamberlerin kıssalarını içermediğini biliyoruz.[7] Zira Kur’an’ın amacı peygamberlerle ilgili bilgi vermek değil, onların hayatı ve mücadele çizgisi üzerinden muhataplarına yol ve istikamet öğretmektir.

Kur'an kıssalarının Rabbimiz tarafından İslami davetin sürecine paralel olarak inzal olunduğunu görmekteyiz. Kıssaların yer aldığı surelerin inzal dönemleri göz önüne alındığında, Kur'an kıssalarının gelişigüzel değil, davet ve mücadele süreçlerini takip eden ve bu süreçlerde ilk Kur’an neslinin ihtiyacına göre yol gösterip yönlendiren mesajlar olarak inzal olunduğu görülmektedir.

Kur'an'ın inzal sürecinde beyan olunan ilk kıssanın, Kalem Suresi'nde yer alan 'Bahçe Sahipleri' kıssası olduğunu görmekteyiz. Bu kıssa ile Mekke aristokrasisi mal ve evlatlarla övünmenin aldatıcı olduğu, kendleriyle şımarılan zenginliklerin kalıcı olmadığı yönünde ikaz edildiği gibi, mü'minlere paylaşma, yoksula sahip çıkma ve infak bilinci aşılanmaktadır. Bu kıssanın, ilk dönemlerde aynı konularda verilen Rabbani mesajlarla uyumlu olduğunu görmekteyiz. Bu kıssa ile ilgili şunu da ifade etmekte fayda var: Söz konusu kıssa 'bahçe sahipliğini' meşru gören ve fakat sahip olunan bahçede yoksulların da hakkı olduğunu bildiren içeriğiyle aynı zamanda Müslümanların sahip olunan nimetler konusundaki tasavvurunu inşa eden bir niteliğe sahiptir. Mekke aristokrasisine yönelik bu kıssadaki ikazın bir benzeri, yine ilk surelerden olan Müzzemmil'de temas edilen 'Firavun'un sonu' hatırlatmasıyla da yapılmaktadır.

Kalem Suresi'nde 'Bahçe Sahipleri'nden sonra Yunus (a.s.)'ın hikayesine temas edildiği görülmektedir. Bununla da, Muhammed (a.s.) ve beraberindeki mü'minlere sabır ve sebat dersi verilmekte, sıkıntılar ve toplumun yalanlamaları karşısında aceleci olmamaları öğütlenmektedir. Davet ve mücadele sürecinin daha ilerleyen bölümlerinde inzal olan Buruc Suresi'nde anlatılan Ashab-ı Uhdud ve Kehf Suresi'nde anlatılan Ashab-ı Kehf kıssaları, zorluk, baskı ve işkencelere maruz kalan mü'minlere, önceki ümmetlerin de başlarına nice sıkıntılan geldiğini, lakin onların tüm zorluklara, Allah'a dayanarak karşı koyup imanlarında ve mücadelelerinde sebat ettiklerini hatırlatmakta ve mü'minlere direnç kazandırmaktadır. Hakeza Mekki surelerde anlatılan tüm Peygamber kıssalarının genel mesajı da budur.

Mekke oligarşisinin baskısının iyice arttığı ve buna karşılık Hz. Peygamber'in en önemli destekçileri durumundaki eşi Hz. Hatice ve amcası Ebu Talib'in vefat ettiği yıl inzal olan Yusuf Suresi'nde anlatılan 'Kıssaların en güzeli'  Yusuf (a.s.) kıssasıyla da mü'minler ümitsizliğe düşmemeleri konusunda desteklenmiş ve bir gelecek vizyonu inşa edilmiştir.

Medine dönemine gelindiğinde, mü'minlere savaş izni veren ayetlere ve bu çerçevede savaş hazırlıklarına paralel olarak örneğin Bakara Suresi'nde Talut-Calut kıssasının anlatıldığını ve bu kıssada Allah'ın ölçüleri üzerinde sebat eden az sayıdaki toplulukların, sayıları kendilerinden çok fazla güçlü topluluklara galip geldiği hatırlatılarak mü'minlerin azmi ve istikamet bilinçleri sağlamlaştırılmaktadır. Yine Bakara Suresi'nde yer alan Musa (a.s.) ve İsrailoğlulları kıssası ile, inşa olunmakta olan Medine İslam toplumu içinde münafık karakterli insanalr sebebiyle yaşanan ve yaşanması muhtemel olan sorunlar konusunda Hz. Peygamber ve beraberindeki mü'minler bilgilendirilmekte ve eğitilmektedir.

Medine'de inzal olan surelerde anlatılan kıssaların bir kısmının ise, dönemin Kitab Ehli mensupları tarafından peygamberler ve önceki toplumlarla ilgili ortaya atılan yanlış bilgi ve iddialara cevap ve bu konularda mü'minleri doğru bilgilendirme amacı taşıdığı görülmektedir. İsa (a.s.) kıssası ve Süleyman (a.s.)'la ilgili sihir iddialarını yalanlayan anlatımlar buna örnektir.

Kıssaların bu inzal sürecinden de anlıyoruz ki, Kur’an kıssaları davet ve mücadele süreciyle uyumlu olarak ve bu süreçlere yol gösterici olarak bildirilmiş birer işaret taşları, istikamet öğretileridir. Bugün bizler de Kur’an kıssalarını bu bilinçle okumalı, kıssaların taşıdığı mesajların yaşadığımız mücadele süreçleriyle bağını kurmaya çalışmalıyız. Aksi halde, Kur’an’ın yarıdan fazlasını teşkil eden bu istikamet öğretilerinden faydalanamaz, kıssaların taşıdığı mesajları bugüne taşıyamayız.

İnşaallah devam edecek…


[1] Bkz.: Ahzab, 33/21; Mümtehine, 60/4

[2] A’raf, 7/158; Enfal, 8/20; Âl-i İmran, 3/132; Âl-i İmran Sûresi, 3/31-32; Nisa, 4/80, 164

[3] Rağıb el-Isfahanî, Müfredat, Sh. 847, Tercüme: Prof. Dr. Abdulbaki Güneş, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yolcu,  Çıra Yayınları

[4] "Biz onların haberlerini sana gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rabblerine iman etmiş gençlerdi. Biz de hidayetlerini artırmıştık." (Kehf, 18/13), Onlara Adem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah'a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Demişti ki: 'Seni mutlaka öldüreceğim.' (Diğeri ise dedi ki:) Allah, ancak muttakilerden kabul eder." (Mâide, 5/27), "Şüphesiz bu, gerçek bir olayın haberidir. Allah'tan başka ilah yoktur. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Âl-i İmran, 3/62)

[5] "Şüphesiz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitabı hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma." (Nisa, 4/105), "Kendinden öncekini doğrulayıcı olarak sana Kitap'tan vahy  ettiğimiz hakkın ta kendisidir. Şüphesiz Allah, elbette haber alandır, görendir." (Fâtır, 35/31)

[6] Bkz.: Neml, 27/18

[7] Bkz.: Nisa, 4/164, Mü’min, 40/78

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN