UNUTULMAYA YÜZ TUTAN DİL: TEVHİDCE

Şükrü HÜSEYİNOĞLU


Zaman zaman, birtakım dil veya lehçelerle ilgili tehlike çanları çalan haberlerle karşılaşırız. Az sayıda kullanıcısı kaldığı için geleceğinden endişe edilen veya son kullanıcısı da dünyaya veda ettiği için unutulmaya mahkûm olan diller gündeme getirilir. Özelikle de “diller bahçesi” Kafkasya ve Afrika’da konuşulan kimi dillerin artık unutulduğuna veya unutulmaya yüz tuttuğuna dair yazı veya konuşmalara rastlarız.

Geçtiğimiz ay içerisinde İstanbul’da Kafkas tarihinin, kültürünün ve dillerinin söz konusu edildiği bir sempozyum düzenlendi. Sempozyumu organize eden akademisyen, konuk olduğu Ülke TV’nin haber kuşağında Kafkasya’nın unutulan veya unutulma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan dillerinden söz etti. Son temsilcisi birkaç yıl önce hayatını kaybettiği için artık hiç konuşanı kalmayan bir Kafkas dilini örnek vererek konunun önemine değindi.

Söz konusu akademisyeni dinlerken, yaşadığımız coğrafyanın Müslümanlarının, son yıllarda artan bir ivmeyle Kur’an’ın sosyal ve siyasal dilinden, yani “tevhidce”den hızla uzaklaşarak, Batılı kavramların hakim olduğu seküler bir dili içselleştiriyor olmalarını düşündüm.

Küresel ve yerel sisteme, onların değer yargıları ve kavramlarına karşı tevhidi duruşun zaafa uğramasıyla birlikte, özellikle de AKP iktidarı sonrasında katlanarak artan bir ivmeyle iddia sahibi Müslümanlar arasında dahi seküler dilin yaygınlaştığını ve tevhid dilini kullanmayı sürdürenlerin oldukça azaldığını görmekteyiz.

Kur’an gibi, kıyamete kadar insanlığın yegâne kurtuluş reçetesi olarak kalacak olan sapasağlam bir yazılı kaynağa sahip olduğu için yok olma tehlikesi bulunmasa da, tevhid dilinin yaşadığımız coğrafyanın sosyal ve siyasal günceli açısından “unutulmaya yüz tutan diller” arasına girdiğini ifade etmemiz gerekir.

Yakın zamana kadar kendilerini, İslami mücadelenin temel ekseni olan tevhid-şirk mücadelesi ekseninde ifade eden ve bu eksenle ilgili Kur’an’ın talim ettiği kavram ve tanımlarla konuşup-yazan birçok çevrenin, sistem içi değişim rüzgârlarına kapılıp özgün İslami konumlarını terk ederek sistemin yeniden inşası sürecine fiili destekçi olarak dâhil olduklarını ve kendilerine bu duruma uygun yeni bir mücadele ekseni edindiklerini görmekteyiz. Bu eksen değişimi, dost-düşman algısından kullanılan mücadele diline kadar topyekün bir değişimini de beraberinde getirmiş bulunmaktadır.

Daha önce İktibas’ın sitesinde kaleme aldığımız “İslami mücadelenin ekseni” başlıklı yazıda da dile getirmeye çalıştığımız gibi, bu süreçte, despotizmle mücadele veya kapitalist sömürü ve sosyal adaletsizlikle mücadele gibi gerçekte tevhid-şirk mücadelesinin alt birimlerini ifade eden çatışma alanları söz konusu çevrelerce ana eksen haline getirilmiş ve tevhid-şirk mücadelesinden bağımsızlaştırılıp bayraklaştırıldığı için de bu alanlarla ilgili seküler dil içselleştirilip kullanılmaya başlanılmıştır.

İnsan hakları, eşitlik, özgürlük, halkın egemenliği gibi kavramlar, Batılı formları sorgulanmadan ve İslami çerçeve içerisine alınma gibi bir kaygı bile duyulmadan fütursuzca kullanılır olmuş, bu tür kavramların ötesinde Batının felsefe ve değer yargıları sahiplenilip içselleştirilir olmuştur. Bu cümleden olarak, Mesut Karaşahan’ın “Seni Demokrat Yapacaklar” adlı kitabında öngördüğü şekilde, kendisini İslam dâvâsına nisbet eden çevrelerde adeta karşı konulmaz bir demokrasi rüzgârı estirilmektedir.

Bu rüzgâr, kendisini İslam’a ve İslam dâvâsına nisbet eden kişi ve çevrelerin değer yargılarıyla birlikte dost-düşman tanım ve algılarını, sevgi ve buğz ölçülerini, reflekslerini, davranış biçimlerini ve dillerini dönüştürmekte ve tam anlamıyla onları “demokrat”laştırmaktadır.

Geçmişte dile getirdikleri İslami ölçü ve ilkeleri bugün adeta yük olarak gören ve o “yük”lerden kurtulmak için geçmişte yazdıklarını bugün unutturmaya çalışanlar, “İslami Kimlik” ve “İlkeler”den bağımsız bir “Hareket” peşinde koşmaktadırlar.

Tevhid, şirk, cahiliye, tuğyan, tağut, cihad, dâvet, biat, şûra gibi Kur’an’ın sosyal ve siyasal dilinin (tevhid dili) temel kavramları bugün yaşadığımız coğrafyada sesleri gür çıkan çevrelerce unutulmaya terk edilmiş bulunmaktadır. Hatta söz konusu çevrelerin unutmanın ötesinde tevhid dilini unutturma çabası içerisine de girdiği gözlenmektedir. 

Geçmişte bu kavramlarla konuşup-yazan söz konusu çevreler, bugün, Kur’an kavramlarıyla konuşup-yazmakta sebat edenleri, “romantik olmak”, “mücadeleyi dondurmak”, “hayata cevap verememek” gibi ithamlarla baskı altına alarak tevhid dilinden uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar.

Tabii ki ne kadar güçlü eserse essin bu fasid rüzgârlara karşı tevhidi duruşunda sebat eden kişi ve çevreler, inşaallah tevhid dilini bu coğrafyada dillendirmeye devam edecek. Yazı yazmakla şeref duyduğum İktibas dergisi gibi, başından beri değer yargılarında, sevgi ve buğz ölçülerinde, reflekslerinde ve dilinde tevhid eksenli olmakta titizlik gösteren, duruşunu reel politik ve maslahat putlarına kurban vermemekte ısrarcı olan kurumlarımız bu açıdan çok önemli.

Bizler, yeryüzünde sahip olmak için değil, şahit olmak bulunduğumuzun bilincinde olarak, şahitliğin dilinde ısrarcı olmalıyız. O dil, tevhid dilidir, “tevhidce”dir. Sahipliği şahitliğe tercih edenler bu dili terk ederek Batının bâtıl değerlerinin taşıyıcısı olan hâkim seküler dile yönelebilirler. Dünyada niçin bulunduklarını unutmayanlar içinse şahitliğin diline sahip çıkmak ve bu dili tüm insanlığa ulaştırma mücadelesi vermekten başka seçenek yoktur. 

(Not: Bu yazı İktibas Dergisi'nin Temmuz sayısında yayınlanmıştır.) 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN