NAMAZLARIMIZI HIZDAN KORUYALIM

Şükrü HÜSEYİNOĞLU


Dur durak tanımayan ve dinmek bilmeyen bir hırsın, insana durup bir nefes alma ve o ana kadar yapıp ettiklerinin muhasebesini yapma fırsatı dahi tanımayan sağlığa ziyan bir temponun, yine insanı rüzgar karşısındaki yaprağın durumuna düşürüp nesneleştiren anlamsız bir koşuşturmacanın hüküm sürdüğü bir zaman diliminde yaşıyoruz. “Modern hayat”, “çağdaş yaşam” gibi tanımlarla ifade edilen bir yaşayış biçimi ortalığı kasıp kavuruyor ve tam anlamıyla bir ömür törpüsü işlevi görüyor. Necip Fazıl’ın “Bir hayata çattık ki hayata kurmuş pusu” ifadeleri, işbu ömür törpüsü hayat tarzını gayet iyi anlatmakta. Abdullah Yıldız da, “modern hayatın, hazza ve hıza dayalı bir yaşayış biçimi olduğunu” belirterek isabetli bir teşhis ve tesbite imza atıyor. Modern hayat, bu açıdan freni boşalmış bir arabaya benzemektedir. Bu arabanın ha bire gaz pedalına basılmakta, daha daha hızlı olması için imkanları zorlanmakta, günlük, aylık, yıllık bakımı için dahi hızı kesilmemekte, durup bir nefes almasına müsaade edilmemektedir.
 
Evet, hızın ve hızlılığın, daha çok efor sarf etmenin, daha çok kazanıp daha çok harcamanın kutsandığı bir devirde yaşıyoruz ve her yanı sarıp kuşatan bu algılayış ve yaşayış biçiminin etki alanını her geçen gün genişletiği de maalesef bir gerçek. Daha hızlı giden araba, daha hızlı devirle çalışan çamaşır makinesi, daha hızlı açılıp işlem yapan bilgisayar, daha hızlı internet bağlantısı yapan erişim sistemi vs. vs.
 
Artık ülkelerden ziyade fertlerin işgalinin hedeflendiği ve yine ülkelerden ziyade fertlerin sömürgeleştirildiği bir küresel sömürü düzeni var ve bu sömürü düzeni kendi selametinin sürekliliği için insanları nesneleştirmeyi temel hedef edinmiş görünüyor. Bu anlamda haz ve hızdan azami oranda faydalanılmaya çalışıldığını görmek zor değil. Haz ve hız fertler nezdinde kutsanarak insanlar bilinç dışı bir koşturmacaya, ulvi bir gaye gözetmeyen tempolu bir gündelik hayata tabi kılınmak istenmekte, böylece nesneleştirilen insanlar uluslalararası şirketlerin gönüllü köleleri olarak yaşamaya mahkum edilmektedir.     
 
Doç. Dr. Kemal Sayar “Hız insanın doğal ritmine müdahaledir” derken, hazza ve hıza dayalı modern algılayış ve yaşayış biçiminin insan fıtratına aykırılığını vurgulamış olmaktadır. Oysa, insanları yoktan var eden alemlerin Rabbi yüce Allah’ın insanlar için belirlediği algılayış ve yaşayış biçimi olan İslam, her alanda mutedil olmayı emir ve tavsiye eden bir din olarak, hayatın ritmi konusunda da insanlara mutedil olmayı öğretmektedir.
 
İslam, “dalanlarla birlikte dalıp gitmeyi”, “bilmediği bir şeyin ardına düşmeyi”, “atalar kültüne bağlılığı”, “çoğunluğa uyup sürüklenmeyi” yasak kılmış, mahkum etmiş bir dindir. İslam, insanları ataletten de, dünya hayatının debdebelerine dalıp nefes nefese koşuşturmacadan da alıkoymayı amaçlar. İslam’ın insanı, neye niçin inandığını ve neyi niçin yaptığını bilen, aşırılıklardan kaçınan, dünyadan el çekmediği gibi, dünyayı kurtaracağım diye kontrolsüz bir koşturmacaya kapılıp kendisini ihmal ve perişan etmeyen, yürürken, konuşurken, gülerken, ağlarken, severken, kızarken… ölçülü olmayı elden bırakmayan, hep ölçü üzerine, hep insaf üzerine, hep bilinç üzerine yaşayan insandır.
 
İslam’ın tüm ölçü ve emirleri, ibadet ve tatları hep insana ölçülü olmayı, mutedil bir algılayış ve yaşayış üzerinde bulunmayı öğretir insanlara. Mesela namaz, mesela oruç, mesela zekat, mesela iyiliği emer, kötülükten nehy yükümlülüğü… İnsana, dünya hayatının debdebesine dalıp sürüklenenlerle birlikte sürüklenip gitmemesini, gün içerisinde belli aralıklarla durup kendisini bakıma almasını ve muhasebe yapmasını, yemede içmede ölçülü olmasını, sadece kendisinin değil başkalarının da selametini gözetmesini, biriktirmeyi değil paylaşmayı ve böylece iktisadi olarak da ölçülü olmasını talim eder. Kısacası modern hayatın insan fıtratına aykırı ve hatta onu tahrip ve tahrif edici temposuna karşılık, İslami hayat, insana fıtratıyla örtüşen bir ritim üzere yaşamasını sağlamaktadır.
 
Peki “modern zamanlar”ın Müslümanları olarak bizler nasıl bir ritm üzere yaşamaktayız? Hayatımız, İslam’ın öngördüğü şekilde fıtratla uyumlu, ölçülü ve dengeli bir ritm üzere mi devam ediyor, yoksa modern algılayış ve yaşayış biçiminin yaydığı hız dalgaları bizleri de etki alanına almış durumda mı?
Bu sorunun cevabını tabii ki her fert kendi iç dünyasında cevaplamak durumundadır. Fakat genel görüntüye şöyle bir göz attığımızda, ne yazık ki, “Hızlı yaşa genç öl, cesedin yakışıklı olsun!” esprisinde karşılığını bulan modern algılayış ve yaşayış biçiminin insanı nesneleştiren ve tüketen ritminin bizim mahallede de görünür olmaya başladığını belirtmemiz gerekir. Artık çoğu Müslümanın kitap okumaya, sohbet halkalarına katılmaya, sistematik bir İslami öğrenim sürecine dahil olmaya, hasta ve akraba ziyareti, davet amaçlı ziyaretler gibi İslami hayatın önemli kalemlerine ayıracak zaman bulamamaktan bahsetmeye başladığını görüyoruz. Ki kendimi de bu cümlenin dışında telakki edemediğimi belirmek isterim.
 
Bu böyle olmamalıdır. “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” cümlesinde ifadesini bulduğu gibi, dalanlarla birlikte dalıp, sürüklenenlerle sürüklenmek ve böylece hayatın nesnesi olmak Müslümana yakışmaz. Müslüman hayatın kurucu öznesi, inşa edicisi, Rabbani ilke ve ölçülerle hayata yön veren öncüsü olmak durumundadır. Modern hayatın ritmine kapılıp mevcut çarkların bir dişlisi olarak nesneleşmek, modern sömürü odaklarının tüketicisi ve gönüllü kölesi olmak Müslümanın kabullenebileceği bir konum değildir. Müslümanın, “Ha babam de babam, daha fazla, daha alımlı, daha hızlı daha hızlı!” naralarıyla kitlelerin anlamsız bir koşturmacaya mahkum kılındığı, yakıtı insanların terleri olan modern sömürü çarklarının bu minval üzere döndürüldüğü bu zaman diliminde, bu yeni kölecilik düzenine karşı durması ve insanlığı uyandırma ameliyesine girişmesi gerekmektedir.
 
Kur’an’da Müslümanın temel vasıfları sıralanırken öncelikle zikredilen ve Hz. Peygamber tarafından da “dinin direği” olarak tanımlandığı rivayet olunan namaz, günün beş vaktine özenle yerleştirilmiş bir ihya ve inşa eylemidir. İnsanın, hayatın debdebesine kapılıp gitmesi, dinmek bilmeyen bir hırsa ve kendisini fıtratıyla uyumlu yegane algılayış ve yaşayış biçimi olan Rabbani eksenden uzaklaştıracak nefes nefese bir koşturmacaya sürüklenmesi tehlikelerine karşı namaz güvenli bir liman, iyi bir hatırlatıcı ve ıslah edici eşsiz bir ameldir. Böyle iken, çevremizde adeta koştururcasına, nefes nefese namaz kılan insanların varlığı şaşırtıcı değil midir?
 
İnsanı gündelik hayatın durağı olmayan koşturmacalarından, yıpratma ve unutturmalarından, sürüklemelerinden alıkoyup, insana nefes alma ve varoluş gayesini hatırlama imkanı sunan namazı bir insan nasıl olup da panzehiri olduğu “hız”a kurban eder? Namazla hız suyla ateş gibidir. Birinin olduğu yerde diğeri hayat bulamaz. Şayet buluyorsa orada namazın anlamsızlaştırılması ve işlevsizleştirilmesi söz konusu olmuş demektir. Sadece cesedi ortada olan ölü bir namazdır orada söz konusu olan.
 
Hadisenin, İslami bilinçten fersah fersah uzak bazı “namaz kıldırma memurları”nın eliyle magazinleştirilmiş boyutu olan “jet imam” mevzuunu ciddiye almaya bile gerek yok. Lakin, hıza kurban edilmiş namazlar sorunu öyle güncel, öyle yaygın ve öyle normalleştirilmiş halde ki kitlelerin namaz algısını bu namazlar şekillendiriyor desek abartı olmaz. Kur’an’ın öngördüğü anlamda, huşu ve haşyet üzere, ne okuduğunu ve ne dediğini anlayıp tefekkür edecek bir kavrayış ve bilinçle, kıyam, ruku ve secdenin taşıdığı anlam ve mesajlara vakıf olarak ikame edilen bir tevhid eylemi olan namazdan çok, anlam ve işlev boyutundan önemli ölçüde uzaklaştırılmış, alel acele “aradan çıkarılan” geleneksel bir ritüel niteliğindeki “namaz” yaygın görünüyor maalesef. Siz Fatiha’ya başlamadan, yanıbaşınızda namaza yeni durmuş birinin henüz bir dakika bile dolmadan rükuya vardığını görüyorsunuz. Yahut siz üstelik kısa surelerle kıldığınız bir-iki rekatı yeni tamamlamış oluyorsunuz ki bir başkası namazı tamamlayıp cami kapısına yönelmiş oluyor.
 
Secde, kulun Rabbine en yakın olduğu andır. Rabbimiz bize daima yakındır, hem de şah damarımızdan bile... Ancak biz dünya meşgaleleri içinde adım adım O'ndan uzaklaşırız. İşte namaz ve namazın zirvesi secde bize Rabbimize yakınlaştırır. Bazı Müslümanları görürüz ki namazda çok acele ederler, bir an önce bitirip gitmek için çabalarlar. Oysa insan için Rabbine yakın olmaktan daha cazip, daha sevimli ne olabilir ki? Dünya hayatının koşturmacaları, süsü, kazancı bizi namazımızı gereğince ikame etmekten, secdede sukün bularak dua ve niyazlarla Rabbimize yönelmekten alıkoymamalıdır.
 
Konuyla ilgili rivayetler, Hz. Peygamber’in namazlarında sukunet ve vakar üzere olduğunu, Kur’an ayetlerini aralarında duraklamak suretiyle tane tane okuduğunu, rükunlar arasında da vücudu sukun bulana dek beklediğini haber vermektedir. Oysa bugün birkaç dakikada dört rekatı tamamlayıp selam veren o kadar çok Müslümana rastlıyoruz ki, bundan ziyade namazı erkanına uygun olarak hakkıyla eda edenleri görmek bizi şaşırtıyor, hala böyle Müslümanlar var mı diye. Garip ama durum bu maalesef.
 
Gelin namazı geleneğin bilinçsizlik girdabından ve modernizmin hız tuzağından kurtarıp, namazlarımızı namaza inkılab edelim. Kur’an’ın öngördüğü ve Hz. Peygamber’in pratize ettiği, takva ve bilinç eksenli, sukunet ve vakar üzere eda olunan, Kur’an’ı anlama ve ondan öğüt alma ameliyesinin gerçekleştiği Nebevi namazları yeniden diriltelim ve böylece namazla yeniden dirilelim.
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN